Forum Kimler Online
Go Back   Ezberim > Bayanlara Özel > Aşk & Sevgi > Şair ve Yazar Biyografileri
Kayıt ol Forumları Okundu Kabul Et


Necip Fazıl Kısakürek Hayatı

Aşk & Sevgi kategorisinde ve Şair ve Yazar Biyografileri forumunda bulunan Necip Fazıl Kısakürek Hayatı konusunu görüntülemektesiniz.
Necip Fazıl Kısakürek Hayatı (1905 - 1983) 1905 yılının 25 Mayıs'ında İstanbul'da doğdu. Necip Fazıl'ın çocukluğu, mahkeme reisliğinden emekli büyükbabasının ...






Yeni Konu aç Cevapla
Seçenekler
  #1  
Okunmamış 11-12-2006, 22:05
 
Nev1 Necip Fazıl Kısakürek Hayatı

"Sponsorlu Bağlantılar"

 


Necip Fazıl Kısakürek Hayatı (1905 - 1983)

1905 yılının 25 Mayıs'ında İstanbul'da doğdu.

Necip Fazıl'ın çocukluğu, mahkeme reisliğinden emekli büyükbabasının İstanbul Çemberlitaş'taki konağında geçti. Maraşlı bir soydan gelen şair, ilk ve orta öğrenimini Amerikan ve Fransız kolejleri ile Heybeliadadaki Bahriye Mektebin'de (Askeri Deniz Lisesi) tamamladı. Lisedeki hocaları arasında dönemin pek çok ünlüleri vardı: Yahya Kemal, Ahmet Hamdi(Akseki), İbrahim Aşki gibi...



İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdikten (1924) sonra gönderildiği Fransa'da Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümünde okudu. Paris'te geçen bohem günlerinden sonra, Türkiye'ye dönüşünde Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiş ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. Robert Koleji, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Devlet Konservatuarı, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde hocalık yaptı (1939-43). Sonraki yıllarında fikir ve sanat çalışmaları dışında başka bir işle meşgul olmadı.

Şairliğe ilk adımını on yedi yaşında iken, annesinin arzusuyla başladı ve ilk şiirleri Yeni Mecmua'da yayımlandı. Milli Mecmua ve Yeni Hayat dergilerinde çıkan şiirleriyle kendinden söz ettirdikten sonra, Paris dönüşü yayımladığı Örümcek Ağı ve Kaldırımlar adlı şiir kitapları onu çok genç yaşta çağdaşı şairlerin en önüne çıkararak edebiyat çevrelerinde büyük bir hayranlık ve heyecan uyandırdı. Henüz otuz yaşına basmadan çıkardığı yeni şiir kitabı Ben ve Ötesi (1932) ile en az öncekiler kadar takdir toplamayı sürdürdü.

Şöhretinin zirvesinde iken felsefi arayışlarını sürdürüp içinde yeni bir dönemin doğum sancısını hisseden Necip Fazıl için 1934 yılı gerçekten de hayatının yeni bir dönemine başlangıç olur. Bohem hayatının en koyu rengiyle yaşadığı günlerde Beyoğlu Ağa Camii'nde vaaz vermekte olan Abdülhakim Arvasi ile tanışır ve bir daha ondan kopamaz.

Necip Fazıl'ın hemen tümünde üstün bir ahlak felsefesinin savunulduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar. Tohum, Para, Bir Adam Yaratmak gibi piyesleri büyük ilgi görür. Bu eserlerden Bir Adam Yaratmak, Türk tiyatrosunun en güçlü oyunlarındandır.

Necip Fazıl'ın şairliği ve oyun yazarlığı kadar önemli yönü, çıkardığı dergilerle düşünce hayatımıza kattığı zenginlik ve bu dergilerde çıkan yazılarla sürdürdüğü mücadeledir. Haftalık Ağaç dergisi (1936,17 sayı) dönemin ünlü edebiyatçılarının toplandığı bir okul olmuştur. Büyük Doğu dergisinde çıkan yazılarıyla İsmet Paşa ve tek parti (CHP) yönetimine şiddetli bir muhalefet sürdürmesi sonucu hakkında açılan çok sayıda davada yüzlerce yıl hapsi istendi. 163. maddeye aykırı bulunan yazıları ve kimi zaman da bulunan bahanelerle birkaç yılda bir hapse mahkum oldu. Cinnet Mustatili adlı eserinde hapishane anıları yer alır.

Sık sık kapatılan ve çeşitli bahanelerle toplatılan Büyük Doğu'nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve çeşitli yazılarını Yeni İstanbul, Son Posta, Babıalide Sabah, Bugün, Milli Gazete, Hergün ve Tercüman gazetelerinde yayımlandı. Büyük Doğu'da çıkan yazılarında kendi imzası dışında Adıdeğmez, Mürid, Ahmet Abdülbaki gibi müstear isimler kullandı. 1962 yılından itibaren de hemen hemen tüm Anadolu şehirlerinde verdiği konferaslarla büyük ilgi topladı. Başta İdeologya Örgüsü (1959) olmak üzere düşünce eserleriyle kültür hayatımıza verdiği büyük hizmet, diğer tüm yönlerini bile geride bırakacak üstünlüktedir.

1980'de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü'nü, 'İman ve İslam Atlası' adlı eseriyle fikir dalında Milli Kültür Vakfı Armağanı'nı (1981), Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü'nü (1982) almıştır. Ayrıca Türk Edebiyatı Vakfı'nca 1980'de verilen beratla 'Sultan-üş Şuara' (Şairlerin Sultanı) ünvanını kazanmıştır.

Necip Fazıl Kısakürek, 1983 yılının (doğduğu gün olan) 25 Mayıs'ında vefat etti.







"Sponsorlu Bağlantılar"

 
"Sponsorlu Bağlantılar"



  #2  
Okunmamış 11-12-2006, 22:12
 
Love Bekleyen

BEKLEYEN

Sen, kacan urkek ceylansin dagda,
Ben, pesine dusmus bir canavarim!
Istersen dunyayi cagir imdada;
Sen varsin dunyada, bir de ben varim!

Seni korkutacak gectigin yollar,
Arkandan gelecek hep ayak sesim.
Sarip vucudunu belirsiz kollar,
Enseni yakacak ates nefesim.

Kimsesiz odanda kis geceleri,
Icin urperdigi demler beni an!
De ki Odur sarsan pencereleri,
De ki Ruzgar degil, odur haykiran!

Gogsumden havaya kattigim zehir,
Solduracak bir gul gibi omrunu.
Kacip dolasan da sen, sehir sehir.
Bana kalacaksin yine son gunu.

Olursun... Kapanir yollar geriye;
Ben mezarla sirdas olur, beklerim.
Varilmaz hayale isaret diye
Topraginda bir tas olu, beklerim...

NECIP FAZIL KISAKUREK


  #3  
Okunmamış 14-12-2006, 17:41
 
Standart

AYNALAR YOLUMU KESTİ

Aynalar, bakmayin yuzume dik dik;
Iste yakalandik, kelepcelendik!
Ciktiniz umulmaz anda karsima,
Basimin tokmagi indi basima.
Suratimda her suc bir ayri imza,
Benmisim kendime en buyuk ceza!
Ey dipsiz berraklik, ulvi mahkeme!
Aci, hapsettigin sefil golgeme!
Nur topu gunlerin kanina girdim.
Kutsi emaneti yedim, bitirdim.
Dogmaz guneslere baglandi vade;
Dislerinde, kopek nefsin, irade.
Gunah, gunah, hasad yerinde demet;
Merhamet, sucumdan askin merhamet!
Olur mu, dunyaya indirsem kepenk:
Gozyasi doksem, Nuh tufanina denk?

Cikamam, aynalar, aynalar zindan.
Bakamam, aynada, aynada vicdan;
Beni beklemeyin, o bir hevesti;
Gelemem, aynalar yolumu kesti.

NECIP FAZIL KISAKÜREK


  #4  
Okunmamış 14-12-2006, 17:42
 
Standart

YATTIGIM KAYA

Bu aksam o kadar durgunki sular
Gomul benim gibi kedere diyor
Icimde maziden kalma duygular
Agla geri gelmez gunlere diyor

Hey gonul gidenden umidini kes
Kacan bir hayale benziyor herkes
Sanki kulagima gaibten bir ses
Bulusmalar kaldi mahsere diyor

Enginden engine eserken ruzgar
Bende bir yolculuk heyecani var
Yattigim kayaya carpan dalgalar
Cikiver bir sonsuz sefere diyor.


NECIP FAZIL KISAKÜREK


  #5  
Okunmamış 28-07-2007, 04:38
 
Standart Necip Fazıl Kısakürek

NECİP FAZIL KISAKÜREK

26 Mayıs 1905te İstanbulda doğdu. 25 Mayıs 1983te İstanbulda yaşamını yitirdi. Çocukluğu büyükbabasının Çemberlitaş'taki konağında geçti. Bahriye Mektebinde, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünde öğrenim gördü. Felsefe Bölümü'ndeki öğrenimini yarıda bırakarak 1924'te Parise gitti. Bu kez Sarbonne Üniversitesinde felsefe eğitimi almaya başladı. 1925'te öğrenimini tekrar yarıda bırakıp yurda döndü. 1926-1939 arasında İstanbul'da çeşitli bankalarda çalıştı. 1939-1943 arasında Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Devlet Konservatuvarı, İstanbul Güzel Sanatlar Akadamesinde dersler verdi. Yazarlık, yayıncılık yaptı. İlk şiirleri 1922'de "Yeni Mecmua"da yayınlandı. Milli Mecmua, Hayat ve Varlık dergilerinde yayınlanan şiirleriyle tanındı. 14 Mayıs 1929- Ağustos 1936 arasında 17 sayı Ağaç dergisini yayınladı. 1943-1971 arasında "Büyük Doğu" dergisini çıkardı. Son Posta ve Yeni İstanbul gazetelerinde yazarlık yaptı. "Sabırtaşı" (1940) oyunuyla 1947 CHP Piyes Yarışması'nda birincilik kazandı. 1928'de basılan "Kaldırımlar" adlı şiir kitabı büyük ilgi gördü. Bu kitabın ardından uzun süre "Kaldırımlar Şairi" olarak anıldı. 1930lardan sonra özgün şiirden koptu. Mistisizmi İslami değerlere bağlayan, dinsel ve toplumsal bir kavga sanatına yöneldi. "Sonsuzluk Kervanı" isimli şiir kitabını uzunca bir aradan sonra 1955'te yayınladı. Şiiri, üstün bir algılama sorunu ve mutlak gerçeği, yani Allah'ı arama yolunda sonsuz bir uğraş olarak gördü. Sağlam bir dil yapısına ve tirajik öğelere dayanan mistik eğilimli şiirlerinde çağdaş insanın bunalımlarını işledi. Türk şiirinde bir gizem rüzgarı estirdi, Fazıl Hüsnü Dağlarca ile Cahit Sıtkı Tarancı'nın da aralarında bulunduğu birçok şair üzerinde etkili oldu. Garip akımının ortaya çıkışıyla şiirden uzaklaştı. Güçlü bir yazım tekniğinin görüldüğü tiyatro oyunlarında ise daha çok korku ve kaygı psikolojisini işledi. Anı, makale, inceleme türü eserlerinde daha çok dinsel ve siyasal konuları ele aldı.



ESERLERİ

ŞİİR:
Örümcek Ağı (1925)
Kaldırımlar (1928)
Ben ve Ötesi (1932)
Sonsuzluk Kervanı (1955)
Çile (1962)
Şiirlerim (1969)

ÖYKÜ VE ROMAN:
Ruh Burkuntularından Hikayeler (1965)
Aynadaki Yalan (1980)
Kafa Kağıdı (1984)

OYUNLAR:
Tohum (1935)
Bir Adam Yaratmak (1938)
Künye (1940)
Para (1942)
Namı Diğer Parmaksız Salih (1949)
Reis Bey (1964)
Abdülhamit Han (1969)

MONOGRAFİ-MAKALE-FIKRA-ANI:
Birkaç Hikaye Birkaç Tahlil (1933)
Namık Kemal (1940)
Çerçeve (1940)
Son Devrin Din Mazlumları (1969)
Hitabe (1975)
İhtilal (1975)
Yılanlı Kuyudan (1970)
Hac (1973)
Babıali (1975)
İman ve İslam Atlası (1981

ÖDÜLLERİ:

1947 CHP Piyes Yarışması birinciliği Sabırtaşı ile
1980 Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü
1981 Türkiye Milli Kültür Vakfı Kültür Armağanı İman ve İslam Atlası ile


  #6  
Okunmamış 12-09-2009, 02:15
 
Standart Cevap: Necip Fazıl Kısakürek Hayatı

Üstadın Hapis Hayatından Örnekler

GERÇEK MÜMİNİN DÜNYASI CEHENNEM GİBİDİR

Mehmed'im sevinin başlar yüksekte;
Ölsek de sevinin, eve dönsek de.
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte...

Yarın elbet bizim, elbet bizimdir.
Gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir.




21.12.1943 - 22.12.1943
(1 gün) Bir Günlük Hapis: Askerken (16.1.1943 - 16.4.1943 / Erzurum) siyasî bir yazı kaleme aldığı için disiplin cezası mahiyetinde verilen 1 günlük hafif hapsin infazı...





9.6.1947 - 5.8.1947
(1 ay, 27 gün) "Türklüğe Hakaret Davası"nın Tutukluluk Devri: Necip Fazıl, Büyük Doğu Mecmuası'nın 30 Mayıs 1947 tarihli 65'inci sayısında, Rıza Tevfik'e ait "Sultan Abdülhamîd'in Ruhaniyetinden İstimdat" başlıklı bir manzume yayınlamıştır. Herhangi bir özel isme yer verilmediği halde şiirin mecmuada neşri bazı zümreler tarafından Atatürk'e hakaret kabul edilmiş ve iktidar partisi tarafından Büyük Doğu aleyhine İstanbul ve diğer bazı vilayetlerde nümayişler tertiplenmeye çalışılmıştır. O tarihte ilgili bir kanun maddesi bulunmadığı için de, "Padişahlık Propagandası Yapmak - Türklüğe ve Türk Milletine Hakaret"ten, mecmuanın sahibi görünen zevcesi F. Neslihan hanım ile beraber Necip Fazıl hakkında takibata başlanmıştır.
Savcılık Basın Bürosu Şefi Hicabi Dinç, takibata başlayabilmek için kanunen Adalet Bakanlığı'ndan izin verilmesi gereken bir suç mevzuunda, Necip Fazıl'ı kanunsuz olarak 9 Haziran Pazartesi günü tevkif ettirmiştir.
29 Temmuz'da 1. Ağır Ceza Mahkemesinde gerçekleştirilen ilk celsede duruşmanın gizli yapılmasına karar verilmiş, iddia ve sanığın ilk itirazları ve müdafaası dinlenmiş ve dava ileri bir tarihe ertelenmiştir. 5.8.1947 Salı günkü, Savcılık makamınca hakkında tevkif müzekkeresi kesildiği halde bulunamayan F.Neslihan hanımın da iştirak ettiği 2. celse sonunda ise Mahkeme Reisi Nefi Demirlioğlu'nun okuduğu kararla, Temyiz yolu açık olarak, Necip Fazıl ve eşi beraat etmiş, kapatılan Büyük Doğu Mecmuası'nın neşri serbest bırakılmıştır.




21.4.1950 - 15.7.1950
3 ay, 25 gün Türklüğe Hakaret Davasının Mahkûmiyet Devri: Büyük Doğu Mecmuası'nın 27.1.1950 tarihli 16'ncı sayısında yayınlanmış "Altıparmak" isimli yazıda, Hükümetin manevî şahsiyetini tahkir ve tezyif ettiği gerekçesiyle 19.4.1950 tarihinde, hakkında Tevkif Müzekkeresi (5) kesilen Necip Fazıl, iki gün sonra tutuklanmış ve hapse atılmıştır. 26.4.1950'de, Salim Başol'un reis bulunduğu ikinci ağır ceza mahkemesindeki ilk celsede beraat eden Necip Fazıl, serbest bırakılmayı beklerken, aynı gün bir mahkemeden diğer bir mahkemeye aktarılarak, Türklüğe Hakaret Davası'nda vaktiyle verilmiş Beraat kararının Temyize nihaî olarak bozdurulması ve mahkemenin uyma kararı üzerine, hamile ve hasta zevcesi F.Neslihan hanımla birlikte, tekrar hapishaneye gönderilmiştir.

14.5.1950 Genel Seçimlerini büyük ekseriyetle kazanan Demokrat Parti'nin çıkardığı Af Kanunu ile 15.7.1950'de hapishaneden ilk tahliye edilen kişi Necip Fazıl'dır.




31.3.1951 - 18.4.1951
19 gün 1951 Mahkûmiyeti: Basına "Kumarhane Baskını" olarak akseden bir hâdise sebebiyle 23 Mart 1951 Cuma günü 18 saat süreyle karakolda gözaltında tutulan Necip Fazıl, tertiplenen komplonun ardından hazırladığı 30 Mart 1951 tarihli meşhur 54'üncü sayının daha bayilere verilmeden matbaadan toplatılmasını müteakip, çıkmamış mecmuanın, imzasız bir yazısının, içinde hiç bir suç olmayan ifadesinden ve üstelik tevkifli muhakeme usûlü kaldırılmış olmasına rağmen tevkif edilmiş ve 19 gün tutuklu kalmıştır.






12.12.1952 - 30.9.1953
9 ay, 12 gün
1951 Mahkûmiyetinin İnfazı: 54'üncü sayıda yayınlanan bir yazı sebebiyle 9 ay 12 günlük kesinleşmiş mahkumiyeti bulunan Necip Fazıl, Savcılık selahiyetiyle infazı 4 ay tehir ettirmiş, bu dört ay bitince de Haydarpaşa Numûne Hastahanesi Sıhhî Heyetinden 3 aylık bir tecil raporu almıştır. Tam da bu raporun müddetinin bittiği bir dönemde Ahmet Emin Yalman'ın 22 Kasım 1952 Cumartesi günü vurulmasiyle "Malatya Hâdisesi" patlak vermiştir. Hâdise kısa zamanda Büyük Doğu Cemiyeti Reisi Necip Fazıl'ı da içine alacak şekilde büyütülmüştür.
İkinci defa Haydarpaşa Numûne hastahanesine müracaat eden Necip Fazıl bir önceki raporun aynını almış; fakat bu defa rapora "sinir vaziyeti üzerinde ihtisas taalluku dolayısiyle Bakırköy Akıl Hastahanesinin hüküm vermesi" şeklinde bir kayıt ilave olunduğu için, arzusu hilafına sözkonusu hastahaneye başvurulmuştur.
Bakırköy Akıl Hastahanesi, Haydarpaşa'nın şeker hastalığı teşhisini aynen kabul ettiği halde, "infaza mâni bir durum" olmadığı hükmünü vermiştir. Bunun üzerine Necip Fazıl Adalet Bakanlığı'na müracaatla, dahili hastalığından başka hiçbir rahatsızlığı bulunmadığını ve eğer bu hastalık infaza mâni ise Adlî Tıp kurumunun hakkında ona göre, değilse yine ona göre karar vermesini talep etmiştir.
Adlî Tıp Kurumu'nun, "zeka ve aklî melekeleri tamamen yerinde ve tabii.. Musap olduğu şeker hastalığı ise infaza mani değil" şeklinde rapor vermesi neticesinde, Necip Fazıl kesinleşmiş mahkumiyetin infazı için, 12 Aralık 1952 Cuma günü Üsküdar Toptaşı hapishanesine girmiştir.
- 23 Ocak 1953'de Malatya Sulh Ceza Mahkemesi tarafından, Necip Fazıl hakkında, T.C.K.nun 163 ve 65'inci maddeleri delaletile C.M.U.K.nun 104/2,3,108 ve 125'inci maddeleri gereğince Tevkif Müzekkeresi kesilir. Hapse girdikten tam 47 gün sonra 28.1.1953 Çarşamba günü, saat 10.10 treniyle mahfuzlu olarak Toptaşı'ndan Malatya'ya sevk olunmuştur.
- Necip Fazıl, tam 38 gece, 36 gün geçirdiği Malatya Hapishanesi'nden 8.3.1953 tarihinde, Malatya Davası ile ilgili muhakemeler Ankara'ya nakledildiği için Ankara Genel Ceza ve Tevkif Evi'ne gönderilmiştir.





30.9.1953 - 2. 12.1953
64 gün

Malatya Davası Sebebiyle Mevkufiyetin Devamı: 30 Eylül 1953'te bitmesi gereken 1951 mahkûmiyeti, Necip Fazıl'ın Malatya davasındaki masumiyetinin henüz anlaşılamamış(!) olması sebebiyle, tevkif şeklinde devam etmiş; neticede politikadan emir alan mahkeme, yine aynı yerden aldığı emirle, Malatya suikastıyla hiçbir alakası olmadığı daha başından belli olan Necip Fazıl'ı, 2.12.1953 tarihinde tahliye talebini uygun bularak salıvermiştir.






24.6.1957 - 25.2.1958
8 ay, 4 gün
Köprülü Fuat'a Hakaret Ve... Mükerrem Sarol'u müdafaa yolunda Fuat Köprülü'ye karşı yazdığı zehir zemberek yazılardan hakkında verilen mahkûmiyet kararının Temyizce tasdik edilmesiyle kesinleşen 1 sene 2 aylık cezasına, iki ayrı hükümden 6 aylık müeccel ceza da eklenmiş ve Necip Fazıl, 1 sene 8 ay kalmak üzere 24.6.1957'de Toptaşı Hapishanesine ikinci defa girmiştir. Kısa bir müddet sonra Haydarpaşa Numûne Hastahanesine nakledilen Necip Fazıl, karar tashihi yoluyla son kurtuluş teşebbüsünün de boşa çıktığı ve tekrar gönderileceği Toptaşı cehennemini düşündüğü bir anda, ziyaretine gelen Abdülhakîm Arvasî Hazretleri'nin yakınlarından İlyas Ketenci'nin keramet çapındaki şu sözlerine muhatap olmuştur:
-İki güne kadar çıkarsın inşallah... Bundan sonra kendine dikkat et!
Ayniyle, keramet çapında bir tecelliyle, Temyiz son itirazı kabul ve karar tashihi yoliyle, Necip Fazıl'ın 8 ay 4 gün kaldığı hapisten kurtuluşunu temin etmiştir.





26.3.1959 - 29.3.1959
3 gün (60 saat 51 dakika)
Bolu Dağında Tevkif: 10'uncu Devre Büyük Doğu'larını çıkardığı 1959 senesinde, Necip Fazıl, düşmanlarına yaptığı hücûmların semeresi olarak 100 yıla varan hapis tehdidi altındadır. İşte bu hengâme-de, İstanbul Toplu Basın Mahkemesi'nden hakkında bir mahkûmiyet kararı verilmiş, o Ankara'dayken gıyabında verilen hükümle birlikte, usul ve teamüle aykırı olarak bir de tevkif kararı çıkmıştır.(25.3.195-Çarşamba) Bu kararı kanun ve usul bakımından polis vasıtasiyle evine tebliğ etmeleri gerekirken, İstanbul dışında olduğunu haber aldıkları Necip Fazıl hakkında yakalama emri verilmiştir. Durumu haber alan Necip Fazıl, hemen o gün hususi bir otomobille İstanbul'a doğru yola çıkmış, gece yarısı Bolu'da yolları kesen polis tarafından yakalanarak önce Bolu, oradan da İstanbul Emniyet Müdürlüğüne getirilmiştir. Perşembe sabahı Sulh Ceza Hakimliği tarafından gıyabî tevkif vicahiye çevrildikten sonra Sultanahmet cezaevine gönderilmiş 60 saat 51 dakikalık mevkufiyetten sonra, bizzat Başbakan Adnan Menderes'in talimatiyle gerekli formaliteler ikmâl edilerek salıverilmiştir.



6.6.1960 - 15.10.1960
4 ay, 4 gün

1960 İhtilali Sonrası Tevkif: İhtilalin yapıldığı tarihte Ankara'da bulunan Necip Fazıl, İstanbul'a döndükten bir müddet sonra 6 Haziran'da geceyarısı evinden alınmış, 15.10.1960 tarihine kadar, bir müddet Davutpaşa Kışlasının koğuşlarında ve ardından Balmumcu'da hakaret ve kötü muamele altında, gerekçesiz olarak tutulmuştur.




15.10.1960 - 18.12.1961
1 sene, 65 gün
Atatürke Neşir Yoliyle Hakaret: İhtilalin çıkardığı Basın Affı'nda hiçbir suç istisna edilmediği için üzerinde hapis yükü kalmadığını düşünen Necip Fazıl, Balmumcu'dan ilk tahliye edilenler arasında salıverildiği gün (15.10.1960), kapıda bekleyen mahkûmları taşımaya mahsus bir araç ile, karısı ve çocuklarının gözleri önünde alınarak Savcılığa götürülmüştür. Atatürk'e hakaret isnad edilen bir yazıdan mahkûmiyeti Balmumcu'dayken kesinleştiği için ve 5816 sayılı kanun maddesi sadece onun aleyhine Af Kanunu'nun kapsamı dışında tutularak, Toptaşı cezaevine üçüncü defa girmesi temin olunmuştur.
Necip Fazıl, 18.12.1961'de ceza müddetini tamamlamış olarak tahliye edilmiştir.


  #7  
Okunmamış 21-04-2010, 01:01
 
Standart Cevap: Necip Fazıl Kısakürek Hayatı

emeğinize sağlık..faydalı bir sunum


  #8  
Okunmamış 02-09-2010, 22:33
 
Standart Necip Fazıl Kısakürek (1. Bölüm)

Necip Fazıl Kısakürek (1. Bölüm)

Hayatı

Ahmet Necip Fazıl Kısakürek, son dönem şâir, yazar ve fikir adamlarındandır.[1] Kısaca NFK olarak bilinir.[2][3] 26 Mayıs 1904'te, perşembe günü sabaha karşı [4] İstanbul Çemberlitaş[1]'tan Sultan Ahmed'e doğru inen sokaklardan birinde, 2. Abdülhamid Han'a Ermeni komitacılarınca yapılan bombalı suikast hadisesinin tarihi mahkemesini yapan, İstanbul Cinayet Mahkemesi ve İstinaf Reisi Maraşlı Kısakürekzâde Mehmet Hilmi Efendi'ye ait büyük bir konakta [2] dünyâya gelir.[1] Daha sonra yazdığı “Bir Yalnızlık Gecesinin Vehimleri” isimli hikayesinin mekânı, işte bu konaktır.[5]
Babası, Mekteb-i Hukuk mezunu, Bursa'da âzâ mülazımlığı, Gebze savcılığı ve kısa ömrünün son senelerinde Kadıköy hakimliği görevlerinde bulunmuş, gayet enteresan ve alakaya değer bir insan olan [4] Abdülbaki Fâzıl Bey; annesi, [1] Girit muhacirlerinden bir ailenin kızı, kayıtsız şartsız teslimiyet örneği, derin ve fedakâr bir Müslüman-Türk kadını [4] Mediha Hanım'dır. Âilesi, baba tarafından Kahramanmaraş'ın köklü âilelerinden, [1] kayıtlı bir şecereyle, Alâüddevle devrinin Şeyhülislâmı Mevlâna Bektût Hazretleri'ne dayanan ve Osmanoğulları'ndan daha eski bir familya olan Dülkadiroğulları'na bağlı [4] Kısakürekzâdeler'e dayanır. Yazara verilen "Ahmed Necib" ismi, dedelerinden birinin adıdır.[1] "Necip Fazıl" adı, babasının adı ile birleşerek ortaya çıkmıştır.[2][6]
Büyükbabası, İstanbul Cinayet Mahkemesi ve İstinâf Reisliğinden emekli, İkinci Abdülhamîd Han'a Ermenilerce girişilen suikastin tarihî muhakemesini yapan ve Mecelleyi kaleme alan heyet içinde imzası bulunduğu için, 6 Ekim 1902'de "Legion d'honneur" nişanıyla ödüllendirilen vakâr ve ciddiyet timsali Mehmet Hilmi Efendi'dir.[7]
Necip Fazıl'ın çocukluğu, dedesinin Çemberlitaş'taki konağında dadılar, mürebbiyeler ve lalaların arasında geçmiştir.[2] Babası, İkinci Meşrutiyet ilan edildiği dönemde İstanbul'a gelen ilk arabalardan birini satın almıştır.[2][8]
Hastalıklarla geçen yıllar..“Bütün çocukluğum, ilk çocukluğum hastalıklarla geçti. 10-15 yaşıma kadar, bir çocuğun çekmesi mümkün ne kadar hastalık varsa hemen hepsini çektim” diyecektir daha sonraları. Ve aşırı denebilecek ölçüye vardırılan yaramazlıkları ömür boyunca alnının sağ tarafında sağ kaşının üstünde taşıdığı yarayı bu yıllarda alır. Babasının aldığı arabanın altına girip aletlerini kurcalarken, yaralanır. Babası, “Mekteb-i Hukuk”u bitirir ve Mehmet Hilmi Efendi'nin zorlamasıyla eşi Mediha Hanım'la çocukları Necip Fazıl ve Selma'yı da alarak, tayin edildiği Bursa'ya götürür. Çok geçmeden İstanbul'a dönerler.[5]
Necip Fazıl, ilk dinî telkin ve terbiyesini, tek oğlunun tek oğlu olarak Mehmet Hilmi Efendi'den alır; okuyup yazmayı henüz 5-6 yaşlarındayken ondan öğrenir. Birçok şiirinin ana imajını ve ruhî kaynağını teşkil eden "yakıcı bir hayal kuvveti, marazi bir hassasiyet, dehşetli bir korku" şeklinde özetlediği ve hastalıktan hastalığa geçtiği ilk çocukluk yıllarını, çocukluk hâtıralarının kaynaştığı bir "tütsü çanağı" olan, büyükbabasına ait Çemberlitaş'taki Konak'ta geçirir.[7]
“Dört-beş yaşında su gibi okuyup yazıyordum” diyecektir sonraları. Hastalıkları bir türlü bitmez. Meşhur Kadri Reşit Paşa, konağın değil, daha çok çocuk Necip Fazıl'ın doktorudur. 1910'da, çok kısa bir mahalle mektebi devresi vardır. Büyük babası Hilmi Efendi'nin himayesine aldığı Balkan Harbi yaralılarından Mustafa Efendi isimli bir zattan Kuran dersi almaya başlar. Bir taraftan da roman tiryakiliği… Babaanne Zafer Hanımefendi, “Büyük babası sayesinde kendisini tam serbest hisseden fevkalade haşarı torununun ruhunu kamaştırmak uyuşturmak için bir (narkoz) uyuşturucu keşfeder.” Yaramazlıklarından kurtulmak için onu roman okumaya alıştırır..[5]
Büyükbabası Mehmet Hilmi Efendi'den sonra, haşarılığının önüne geçmek için onu 5-6 yaşlarında bir sürü "abur cubur" romanla tanıştıran, eski Halep Valisi, Zaptiye Nazırı Salim Paşa'nın kızı, büyükannesi Zafer Hanım, ruhi yapısını başka hassasiyetler açısından etkilemekte büyük pay sahibi olmuştur. Bir yaş küçüğü kız kardeşi Selma ile büyük babasının ölümü ise, onu dışarıdan etkileyen çocukluk günlerine ait asla unutamayacağı iki hadiseyi teşkil eder.[7]
1912'de Gedikpaşa'da bir Fransız Mektebine yazılır. Sonra yine aynı yerde bulunan Amerikan Kolejine[1]'ne verilir. Kolejden de çabucak usanır ve ayrılır. Mektebe giderken Gedikpaşa bakkallarından beş kuruşun kırkta biri olan beş paraya alıp yolda yediği peynir-ekmek, o günlerden unutamadığı hatırasıdır.[5] Büyükdere'de Emin Efendinin Mahalle Mektebi'ne devam eder. Annesinin hastalığı dolayısıyla taşındıkları Heybeliada'da (1915) Nümûne Mektebini bitirerek oradaki Bahriye Mektebine girer. İlk şiirlerini burada yazmağa başlar. Mektepte arkadaşları arasında lakabı, "şâir"dir.[1]
Bu sırada babası Fazıl Bey, annesinden ayrılmış ve başka biriyle evlenmiştir.[2][6] Bahriye Mektebi'ndeki hocaları arasında dönemin ünlülerinden Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi (eski Diyanet İşleri Başkanı), Hamdullah Suphi Tanrıöver, Hüseyin Cahit Yalçın [9] ve İbrahim Aşkı gibi isimler vardır. 29 Kasım 1920 tarihinde babası ölür.[2]
Necip Fazıl, Namzet sınıfından ayrı üç harp sınıfını bitirdikten ve mezuniyet durumuna geçtikten sonra diplomasını beklerken, ilave edilen dördüncü sınıfı bitirmemeye karar verir ve mektepten ayrılır. Bir müddet sonra da, o tarihte namzet ve sadece üç harp sınıfından ibaret Bahriye Mektebini ikmal ettiğine dair diplomasını alır.[10]
1917'de Dârülfünûn'un Felsefe Bölümü'ne başlar. İlk şiirleri, bu yıllarda dergilerde yayınlanmaya başlar. 1924'te Maarif Vekâleti tarafından Paris, Sorbon Üniversitesi'ne tahsilini ilerletmek için gönderilir.[1] Paris hayatı, kendini arayışının müthiş his helezonları, korkunç girinti ve çıkıntıları arasında, nefis cesareti bakımından hayal yakıcı bir tablo çizer.[11] Bir yıl sonra geri döner.[1]

O yıllarda bankacılık, yeni ve gözde bir meslektir. "Felemenk Bahr-i Sefit Bankası"nda çalışmakta olan Salih Zeki'yi ziyarete gittiği bir gün, arkadaşının teşvik ve tavassutu ile aynı bankada işe başlar. Daha sonra [11] Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiş ve muhâsebe müdürü olarak çalışır.[1]
Necip Fazıl, Milli Mücadele devri sonlarında tanınmaya başlayan şairlerdendir.[12] O günlerin (1928 Harf inkılabına kadar) edebiyat alemini, Ziya Gökalp'in kurup Yakup Kadri ve arkadaşlarının çıkardığı Yeni Mecmua, Dergâh, Anadolu Mecmuası, Milli Mecmua ve Hayat Mecmuası teşkil etmektedir.[10] 1922 yılında Yakub Kadri aracılığıyla Yeni Mecmua'da ilk şiirini yayınlayan Necib Fâzıl, hayâtının sonuna kadar çeşitli dergi ve gazetelerde şiirlerini yayınlamaya devam eder. İlk şiir kitabı, "Örümcek Ağı" 1925'te, "Kaldırımlar" ise 1928'de yayınlanır. "Kaldırımlar" şiiri, onu, şöhretin zirvesine çıkardı ve sanat çevrelerine kendini, şâir olarak kabul ettirir. Bu ilk şiirlerinde koyu ferdiyetçilik ve derbeder (bohem) bir yaşayışın izleri görülür.[1]
1928 - 1929 yılları arasında "Bâbıâli" adlı otobiyografik eserinde tafsilatlı şekilde anlattığı, Bâbıâli palamarına bağlı "Bohem Hayatı"nı son kertesine çıkar. Henüz 24 yaşındayken, "Kaldırımlar" isimli ikinci şiir kitabının yayınlandığı ve ortalığı takdirle karışık hayret seslerinin bürüdüğü bu yıl, onun şiir diyapozonunun herkesçe beğenilmek noktasından en dik irtifaları kaydettiği basamak olur. Bütün eser mevcudu, 64 yaprak ve 128 sahifeyi geçmezken; hakkında yazılıp çizilenler, bunu kat kat geçmiştir.
1929 yazının sonlarına doğru gittiği Ankara'da, içinde 9 yıl müddetle çalışacağı ve müfettişliğe kadar yükseleceği İş Bankasına Umum Muhasebe Şefi olarak girer
Taksim'deki meşhur tarihi bina Taşkışla'nın 5. Alayının Zâbit kıtasında 6 ay neferlik; Harbiye'de İhtiyat Zâbit Mektebinde 6 ay talebelik, peşinden de 6 ay subaylık yapar. 18 aylık bu askerlik macerası, 1931 senesinin başlarından 1933 senesinin ilk aylarına kadar fâsılalarla devam eder. Askerliği bittikten sonra Ankara'ya döner. Üçüncü şiir kitabı "Ben ve Ötesi"nin çıkışından sonra artık renk renk konfeti yağmuru altında ve şöhretinin zirvesindedir.[11]
Necip Fazıl, fikirde daima ruhçu, tecritçi, sezişçi, keyfiyetçi, sır idrâkine bağlı ve İlâhî vahdeti tasdikçidir. Yani, çocukluk günlerindeki ilk ürpertilerinden 1934 yılına kadar, dur-durak bilmez taşkın ve başıboş ruhu, muazzam çalkalanmalarına ve anaforlarına rağmen ana istikâmetini hiç kaybetmez.
"O ve Ben" adlı otobiyografik eserinde, hayatının en "kritik" kesitlerinden biri olan "Bahriye Mektebi Yılları" itibariyle, birkaç cümleyle özetlediği, 30 yaşına, yani 1934 yılına kadarki muhasebesi şöyledir:
«O güne kadar muhasebem, her unsuruyla hassasiyetimi gıcıklayan koca bir konak, her ferdinin nereden gelip nereye gittiğini bilmediği uğultulu bir cereyan içinde, her ân iniltilerle açılıp örülen mırıltılı kapılar arasında ve bütün bir ses, renk ve şekil cümbüşü ortasında, beş hassemin sınırı tırmalayıcı ve ilerisini araştırıcı derin bir (melankoli) duygusundan ibaret...
Bana çocukluğumdan kalan ve ilerdeki basamaklarda gittikçe kıvamlanan bu hassasiyet, sonunda, Büyük Velî'nin eşiğine yüz süreceğim âna kadar -otuzuna yaklaşıncaya denk- mücerret, müphem, formülleşmemiş ve sisteme girmemiş, hayat üstü bir hayat, ideal hayat hasretinin, kulaklarıma devamlı fısıltısını akıttı.
12 yaşımdan 20 küsur, hatta 30 yaşıma kadar süren, güya kendime gelme, billûrlaşma ve şahsiyetlenme çığırımda, şu veya bu bahanenin çarkına tutulmuş, döner, döner ve kendimi hep günübirlik bahanelerin hasis kadrosunda belirtmeye çabalarken, bu fısıltıya; seslerin, renklerin, şekillerin ve mesafelerin ötesindeki hakikatten çakıntılar bırakıp geçen bu fısıltıyı hiç kaybetmedim. Madde içi hayatta parende üstüne parende atarken, madde ötesi hayatın, ruhumda daima ihtarcısına, gözü uyku tutmaz nöbetçisine rastlıyor; ve arada bir bu nöbetçinin selâmını alıp yine beni sürükleyen çarklara takılıyor, ona: "Haydi, beni nereye götüreceksen götür, kime teslim edeceksen et!" diyemiyordum. Otuz yaşıma kadar da muhasebem budur. ...Hayatım, başından beri muazzam bir şeyi bulmanın cereyanı içinde akıyordu. Şu veya bu miskin vesilenin hassasiyeti içinde birini arıyordum. Birini...» [13]

1934'e kadar eserlerine ve sanatına hâkim olan bu durumu, büyük âlim Seyyid Abdülhakîm Arvâsî'yi tanıyıncaya kadar devam eder.[1] 1934'de bir akşam, nihayet bir akşam, çalıştığı bankadan Boğaziçi'ndeki evine dönmek için bindiği "Şirket-i Hayriye" vapurunda karşısına oturan ve gözlerini ondan ayırmayan; o güne kadar hiç görmediği, bir daha da göremeyeceği Hızır tavırlı bir adam, ona, kâinat çapında bir vaadin, Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri'nin adresini verir. Sıcak bir ilkbahar günü, yanına Abidin Dino'yu alır ve Eyüb sırtlarına çıkar. Belki üç, belki beş saat süren o günkü temastan aldığı kelimeler üstü bir tesirle çarpılıp kalır ve bir daha bırakmamacasına o Büyük Zat'ın eteklerine yapışır.[14] Daha sonraları onun için; 1940 yılında;

"Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel,
Bir akşamdı ki, zaman donacak kadar güzel."

“Bana, yakan gözlerle, bir kerecik baktınız;
“Ruhuma, büyük temel çivisini çaktınız!”


diyeceği bu büyük insan, onun hayatında yeni bir devrin başlamasına vesile olur ve üstad, hayatında meydana gelen bu değişikliği şu mısralarla özetler:

“Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;
Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum...”


Bu tanışma, onun hayatında dönüm noktası olur. İslami kimliği ile öne çıkmaya başladıktan sonra ders kitaplarından şiirleri ve fikirleri çıkarılır. Necip Fazıl'ın hemen tümünde üstün bir ahlak felsefesinin savunulduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar.[2] Beyoğlu Ağa Câmiinde ilk defâ tanıdığı bu zâtı, 1943 yılında vefâtına kadar, Eyüp'teki dergâhında ziyâret ederek, sohbetlerinde bulunur. Bu olay, Necib Fâzıl'ın şahsiyetine, fikrine, dünyâ görüşüne büyük etki yapar. Âdetâ her şeyiyle yeniden doğar.[1]
Hikayesi "O ve Ben"de yer alan, korkunç bir fikir buhranına ("crise intellectuelle"), büyük ruh ıstırabına çattığı 1934 yılı, bu yüzüyle ise, hayatının en belalı senesi olur. Yaşadığı buhranlı günlerden sonra Efendisinin manevi tesiriyle açılan kitaplık çapta eser verme devrinin ilk eseri "Tohum"u yazar. (1935) [14]
Bu devreden sonra yazar, kendi tâbiriyle fildişi kulesinden iner, memleketine, insanlarına karşı sorumluluk duyan “Müslüman bir sanatkâr ve münevver” hüviyeti kazanır. Kalemiyle, inandığı, doğru, güzel, iyi bildiği değerleri yaymak, savunmak, tanıtmak gayreti, hayâtının sonuna kadar devam eder. Bu maksatla, şâirliğinin yanı sıra, edebiyatın hemen her dalında kalem oynatarak, yüzden fazla eser verir. 1934'e kadar sâdece şâir olarak tanınan ve üç şiir kitabının sâhibi olan Necib Fâzıl, bu olaydan sonra her türde, bilhassa bir fikir ve aksiyon adamı olarak nesir alanında velûd, çok eser veren bir yazar olur.
1936'da, uzun ömürlü olmayan, "Ağaç" isimli dergiyi çıkarır.[1] Celal Bayar'ın temin ettiği ilanlar yardımıyla çıkardığı ve 16 sayı sürdürdüğü bu mecmua, dönemin önde gelen entelektüellerini çatısı altında toplar. Uzun süredir üzerinde çalıştığı, büyük ruh çilesinin sahne destanı "Bir Adam Yaratmak" piyesini 63 numaralı ocak idaresinin teftişini yapmak için gittiği Zonguldak'ta bitirir. (8 Temmuz 1937). Eser, ilk defa 1937-38 kışında, İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda Muhsin Ertuğrul tarafından temsil edildi ve muazzam bir alaka doğurur.
1938 senesinin başlarında Ulus Gazetesi, yeni bir Milli Marş için müsabaka açar. Ayrıca kendisine özel olarak yapılan teklifi; öne sürdüğü işi umumileştirmekten..yani "müsabaka"dan vazgeçilmesi şartının hemen kabulü üzerine benimser ve sonunda "Büyük Doğu Marşı" olarak kalan şiiri yazar.
1938'in sonbaharında, artık kendini "dolap beygirinden farksız" hissetmeye başladığı [15] bankacılık mesleğinden ayrılarak [1] vakit geçirmeden Haber gazetesine girer. Kısa bir süre sonra da Son Telgraf gazetesinde, Bâbıâli'nin önde gelen muharrirlerinin aksine, İkinci Dünya Savaşı'nın kaçınılmaz olduğu görüşünü savunur ve haklı da çıkar. Hâdiseleri önceden haber verir mahiyetteki teşhis ve tahlilleri karşısında muhalifleri, ancak şöyle diyebilmiştir:
«Bu adam, ne derse çıkıyor!..»
Zamanın Maarif Vekili Hasan Âli Yücel tarafından Ankara Devlet Yüksek Konservatuarına Hoca olarak tayin edilir. Bu Profesörlük işinin trenlerde kondüktörlüğe döndüğünü ileri sürerek Hasan Âli'den İstanbul'da bir görev ister. Güzel Sanatlar Akademisi'nin Yüksek Mimari kısmına atanır. Ayrıca Robert Kolej'in son sınıflarında Edebiyat Hocalığı yapar.

1939'da, ileride baş köşeye oturtacağı en sevdiği şiirini, bu tarihten 5 yıl önce yaşadığı anlatılmaz ve anlaşılmaz büyük ruh ıstırabının şiirini (Çile'yi) verir.

1940 yılında Türk Dil Kurumu hesabına "Namık Kemal" isimli bir eser kaleme alır ve vaktiyle Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri'nin Ulu Hakan Abdülhamîd hakkında söylemiş olduğu hakikatleri, bu eser zâviyesinden tetkiklerini derinleştirdikçe bizzat görür.[15]
1941 yılına kadar Fransız Mektebinde, Ankara Devlet Konservatuarında, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde, Robert Koleji'nde, Ankara Dil Târih Coğrafya Fakültesinde Türkçe öğretmenliği yapar.[1] Aynı yıl, yine köklü bir..familyadan; "Bâbanzâde"lerden, Ahmed Naim Efendi'yle kardeş çocuğu olan Recai Bey'in kızı, Yahya Nüzhet Paşa'nın torunu..Fatma Neslihan Hanımefendi ile evlenir. Bu..evliliğinden Mehmed (1943), Ömer (1944), Ayşe (1948), Osman (1950) ve Zeynep (1954) isimli beş çocuğu olur.
1942 kışında tekrar 45 günlüğüne Erzurum'a askere gönderilir. Askerken yazdığı siyasi bir yazı sebebiyle mahkûm olur ve ilk hapis cezasını Sultanahmet cezaevinde tadar.[16] Bu târihten sonra, yazar ve şâirliğinin yanı sıra gazeteci olarak da basın hayâtına girer ve siyâsetle ilgilenir. Böylece fikir ve aksiyon adamı olarak hayâtının sonuna kadar sürecek olan bir mücâdelenin içine atılır. Büyük Doğu hareketi ve 1943'te başlayıp 1972'ye kadar süren Anadolu'yu köşe bucak tarayan, Almanya'ya kadar taşan konferansları, bu devrededir.[1]
Aslında politikaya ve sosyal sahaya meyli 1936'da başlamış, o yıldan 1943'e kadar geçen 7 yıl içinde, İslâmi temayülü "Şahsi bir zevk ve saklı bir telkin" planında kaldığı için, ne devlet ne de basında kimseyi ürkütmemiştir. Yalnız bazı münekkitler ve yazarlar, hiçbir mânâ veremedikleri ondaki bu eğilimi hazmedememişler ve çeşitli klişe yakıştırmalarda bulunmuşlardır: "İslâm komünisti!", "Hayır! İslâm faşisti", "Yok, yok neo-müzülman", "Sırf züppelik olsun diye Müslümanlık taslıyor!", "Sabık şair; şiirine yazık etti!", "Ahmak burjuvaları şaşırtmak merakında bir sanatkar mizacı!.."
İşte 1943, sanatkarın fildişi kulesinden agoraya indiği; tam olarak belirdiği tarihtir: İçini öyle bir sosyal mücadele ruhu; sanatının muhtaç olduğu cemiyeti yoğurma heyecanı kaplar ki, artık çalışamaz olur ve mücadelesini bir ömür; hükümetiyle, partisiyle, basınıyla, hocasıyla, gençliğiyle kendi açtığı bütün cephelerde tek başına sürdüreceği Büyük Doğu Mecmuası'nın ilk sayısını çıkarır. (17 Eylül 1943)
Sonraki dönemlerine bir hazırlık kademesi olan derginin bu ilk devresi, 30'uncu sayıda "Allaha itaat etmeyene itaat edilmez!" meâlindeki bir Hadîs-i Şerif yüzünden, rejime itaatsizliği teşvik suçlamasıyla 1944 Mayısında Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılır.[16] Sık sık kapatılan ve çeşitli bahanelerle toplatılan Büyük Doğu'nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve çeşitli yazılarını Yeni İstanbul, Son Posta, Babıali'de Sabah, Bugün, Milli Gazete, Her Gün ve Tercüman gazetelerinde yayınlar.[2]
Gün geçirilmeden Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimari bölümündeki hocalığından kovulur ve ikinci askerliğine ikinci defa sevk edilerek Eğridir'e sürülür.

Bu ilk devresinden sonra, 2 Kasım 1945'ten başlayarak 5 Haziran 1978'e kadar günlük, haftalık ve aylık olarak çeşitli tarih ve periyotlarda tam 16 devre yayın hayatını sürdüren Büyük Doğu'yu cilt cilt eser faaliyetinin yanı sıra, 36 sene müddetle tek başına omuzlar; büyük bir fikir ve aksiyon zemini kurar.[16]
2 Kasım 1945'de Büyük Doğu yeniden çıkmaya başlayınca, onu, birdenbire; "eski İktisat Vekili Fuat Sirmen'e neşir yoluyla hakaret, Dini tezyif, memleket dahilinde teşekkül etmiş İktisadî, hukukî, siyasî, idarî rejimleri devirmek yolunda propaganda" gibi birçok adlî takibat ve muhakemeyle yüz yüze bırakır.

1946 senesinin sonlarına doğru, 13 Aralık tarihli sayısında; kapak yaptığı mücerret bir kulak resminin altındaki "Başımızda kulak istiyoruz!" yazısı, İnönü'nün kulaklarının duymuyor olması hakikatiyle birleşince Örfi İdarece tekrar kapatılır.

Birkaç gün sonra Başbakan Recep Peker tarafından Ankara'ya çağrılır. Recep Peker'in sadece "biraz ölçülü" davranması ve fazla aleyhte yazmaması karşılığı 100.000 lira teklifi, kabul etmediği takdirde ise açık açık zindana atılma tehdidiyle karşılaşır. O günler için bir servet demek olan deste, "söz" olmaktan çıkmış, üstündeki "Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası" bandajıyla birlikte önündeki masaya bırakılmıştır.

Çok geçmeden; kapatılan dergide tefrika edilmeye başlamış olan "Sır" isimli piyesinden dolayı "Milleti kanlı ihtilale teşvik" suçlamasıyla mahkemeye çıkarılır. Artık büyük mücadele yolundadır. 1947 baharında (18 nisan) Büyük Doğu'yu yeniden ve üçüncü defa çıkarır. Birkaç ay sonra (6 haziran) "Abdülhamîd'in Ruhaniyetinden İstimdat" başlıklı Rıza Tevfik'e ait bir şiirin neşri sebebiyle Büyük Doğu mahkeme kararıyla tekrar kapatılırken kendisi de tutuklanarak hapse atılır. "Türklüğe Hakaret"ten yargılanır, 1 ay 3 gün tutuklu kalır ve sonunda beraat eder.

1947 yılı içinde; bütün bunlar olup biterken ve arada bir sürü tutuksuz muhakeme, üzerine saçma taneleri halinde gelirken, "Sabır Taşı" piyesiyle "C.H.P. Sanat Mükâfatı"nı kazanıe. Ancak jürinin verdiği karar, Parti Genel İdare Kurulu tarafından iptal edilir. Yine aynı yıl, Büyük Doğu'nun çıkmadığı kısa bir arada 3 sayılık mizah dergisini; "Borazan"ı çıkarır.

1948'de, Temyiz Mahkemesi, hakkındaki ilk ve meşhur beraat kararını, dünya adalet tarihinde görülmemiş tertiplerle bozar. Bütün bir yıl geçimini, (ihtimal ki, üzerine Puccini'nin bir operası takılı pikapla, büyükbabası, Bâlâ rütbeli Maraşlı Hilmi Efendi'nin ceviz çerçeveli yağlı boya portresi hariç) evinde ne varsa son iskemleye kadar satarak temin eder.

1949 senesini; zevcesi, üç çocuğu ve kayınvalidesiyle beraber küçük bir otel odasında karşılar. Ağır Ceza Mahkemesi, hakkında verdiği beraat kararında ısrar ederken, Büyük Doğu da kapana-çıka; fakat her defasında kaldığı yerden yoluna devam etmektedir. Bu yılın Ramazan ayında (28 Haziran) Büyük Doğu Cemiyeti'ni kurar.[17]
Şubat 1950'de Cemiyetin bir numaralı şubesi "Kayseri Büyük Doğu Cemiyeti" açılır açılmaz; Halk Partisi'nin duyduğu dehşet, son haddine varır. Açılışı yaptıktan sonra İstanbul'a dönüşünde bir yazı bahanesiyle tutuklanır, Türklüğe Hakaret Davası'nda verilmiş beraat kararı, Temyize "tekrar ve topyekun" bozdurulur bozdurulmaz da (21 Nisan) hapse atılır.

500 yıllık bir Türk ailesine mensup Necip Fazıl'ın hayatındaki, "Türklüğe Hakaret Davası"nı da içine alan bu dönem; tesirinin, o günlerde kendisine ne gözle ve nasıl bir dehşetle bakıldığının, ne tür bir muameleye..müstehak görüldüğünün ve kapı kapı hangi korkunç berzahlardan geçtiğinin iyi bilinmesi için, üzerinde dikkatle durulması gereken bir dönemdir. Kendi ifadesiyle;

«İnönü, zamanın Adalet Bakanını çağırıp şu emri vermiş "Ne yaparsanız yapın bu adamı bertaraf edin!.." Temyiz mahkemesince bozulan fakat yine mahkemenin üzerinde ısrar ettiği Türklüğe Hakaret Davası'ndaki beraat hükmünü, Temyize bu sefer nihai olarak bozdurmak için 1 yıldır sarf edilen gayreti birdenbire hızlandırdılar. Vaziyet emindi. Doğrudan doğruya politikadan emir almak vaziyetinde kalan o zamanki Temyiz Mahkemesi bu hükmü nasılsa bozacaktı. Fakat hemen bertaraf edilmem için bir tevkif bahanesi bulmak lazımdı. Derhal buldular. Doğrudan doğruya partiye yönelttiğim bir hücumu hükümetin manevi şahsiyetine yönelmiş saydılar ve beni tevkif ettiler. Bu davadan hakimin huzuruna çıkar çıkmaz beraat ettiğim ve salıverilmeyi beklediğim gün, o anda yetiştirdikleri Temyiz'in bozma kararı üzerine beni bir mahkemeden diğer mahkemeye aktardılar. Temyiz'in bozma ve mahkemenin uyma kararı üzerine, beraat eden adamı, bu defa zevcesiyle birlikte tekrar hapse gönderdiler. Sırf taraflar teşekkül etsin de Temyiz'e hemen uyulabilsin diye, hamile ve hasta zevcemi, vahşice bir üslupla, yatağından kaldırıp öğleden evvelki mahkemeyi öğleden sonraya kadar bekletmek; ve -ben zevcemi yatağından kaldıramazlar, beni de mecburen salıverirler diye düşünürken- birdenbire hasta kadını mahkeme salonundan içeri itmek suretiyle, cihanda emsalsiz bir hak ve adalet hıyaneti tertiplediler. Halk Partisi idaresinin savcısına ve mahkemesine baskı derecesini gösteren bu misali, içindeki hak ve adalet hıyanetiyle birlikte, bu ve öbür dünyanın hesap günlerine havale ediyorum.» [18]
Demokrat Parti'nin seçimleri kazanmasının arkasından çıkan Af Kanunu'yla 15 Temmuz'da serbest kalır. Aynı yıl, üst üste, Cemiyet'in Tavşanlı, Kütahya, Afyon, Soma, Malatya, Diyarbakır şubelerini açar. Vaziyeti eski iktidarı ürküttüğü kadar, yeni iktidara da hoş görünmemektedir.
Demokrat Parti'yi ilk kurulduğu andan itibaren bir muvazaa partisi, Adnan Menderes'i de Cumhuriyet devrinin seri malı Başbakanları arasında ilk ve yegâne ümit mevzuu olarak görür. Partiyle Menderes'i ayıran bu görüşü kavrayamayanlar, onu, Demokrat Parti'nin propagandasını yapmakla suçlayacaklardır. Halbuki yeni iktidar, Büyük Doğu Cemiyeti'ne duyduğu nefreti ve onu takip ve tarassut altında tuttuğunu bizzat Başbakan Yardımcısı Samet Ağaoğlu tarafından Meclis kürsüsünde dile getirmiştir.

1949 yılının açtığı, gittikçe köpüren iftira ve lekeleme kampanyasının ve bu takip ve tarassutun bir neticesi halinde çok geçmeden basına "Kumarhane Baskını" diye akseden siyasi komplo tertiplenir (24.3.1951). Bu komplo üzerine Büyük Doğu'nun derhal toplatılan meşhur 54. SAYI'sını çıkarır. Bu sayıdaki bir yazısından dolayı tutuklanarak cezaevine atılır. Çıkışında Büyük Doğu Cemiyeti'ni tasfiye eder.

1952'de, Vatan gazetesinin sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman'ın Malatya'da bir suikast teşebbüsü ile yaralanması (22 Kasım) ile başlayan hâdiseler, malum basının yaygarasıyla büyütülür, genişler ve nihayet onu da azmettirici sıfatıyla, o ünlü savunmalarını yapacağı sanık sandalyesine çeker. Bu günler, "şair - hapishâne ilişkisi"yle de başka örneklerden farklı olarak; o keskin ve gözü kara fikir mizacının altındaki çok hassas ruhunu acıtan ve demir parmaklıklar arkasındaki 1 gününü 100 güne bedel kılan "dış tesirler" bakımından hayatının en ıstıraplı dönemidir.

11 Aralık 1952'de, bu hadise üzerine yayınladığı, şimdi "Müdafaalarım" adlı eserinde yer alan "Maskenizi Yırtıyorum" isimli ünlü broşürle, 1943'ten beri başına gelenlerin ve bütün bu olup bitenlerin geniş bir muhasebesini yapar.[19 12 Aralık 1952'de, yani Malatya hâdisesinden hemen sonra, daha önceki bir mahkûmiyetin infazı bahanesiyle atıldığı hapisten "taammüden katle teşvik ve azmettirmek, katle teşebbüs fiilini medih ve istihsal eylemek" isnatlarıyla yargılandıktan sonra, 16 Aralık 1953'te Malatya Dâvası'ndaki suçsuzluğu (!) anlaşılmış olarak çıkar.

1951, 1952 ve 1956'da Büyük Doğu'yu günlük gazete olarak çıkarır. Büyük Doğu'nun tesiri o kadar büyük oluyordur ki, 1954 seçimlerinden önce, bir parti lideri, yaptığı seçim konuşmalarında eline dergilerden çeşitli nüshalar alarak; "İşte Menderes, bu yobazlık âbidesine yardım eden adamdır. Onu ve partisini seçmeyin!.." diye propaganda yapar.

1957'de de 8 ay 4 gün hapis yatar. Bu arada; hiçbir zaman ve mekan şartı aramaksızın sürekli yazmakta, değişik sahalarda zirve eserler vermeye devam etmektedir. Ata olan sevgisi ve biniciliği, meşhurdur. 1958'de, Türkiye Jokey Kulübü'nün ısmarlamasıyla, belki de dünyada mevzuunun ilk örneği olarak, atı bütün ruhu, estetiği, tarihi ve felsefesiyle, şairane bir üslupla ele alan ve anlatan bir eser kaleme alır.

Büyük Doğu'ların muazzam hücum devresi 1959'da, aleyhine o kadar dâva açılmıştır ki, bu dâvaların yarısı mahkûmiyetle neticelense, 101 sene hapis yatması gerekecektir.

Mahkûmiyet kararlarının hızla kesinleşmeye başladığı ve Başbakan'ın emriyle Niğde Cezaevi'nde kendisine tek kişilik konforlu (!) bir hücre hazırlandığı sırada 27 Mayıs 1960 İhtilali olur. İhtilalin ilk radyo duyurularından birinde, zaten çıkmayan Büyük Doğu'nun kapatıldığı ilan edilir.

6 Haziran günü gece yarısı, evinden alınır. 4.5 ay müddetle Balmumcu garnizonunda "gerekçesiz" tutulduktan ve yüzbaşılara varıncaya dek en ağır hakaretlere maruz bırakıldıktan sonra, Genel Af'fa rağmen, 5816 sayılı kanun sadece kendisi aleyhinde istisna tutulduğu için, "toplu tahliye" sebebiyle bayram yerine dönmüş Garnizon kapısına yanaşan; katilleri, ırz düşmanlarını taşımaya mahsus camsız, kırmızı renkte bir cezaevi arabasıyla Toptaşı Hapishanesine nakledilir (15.10.1960) ve 1.5 yıl içerde kalır.[20]
18 Aralık 1961'de tahliye edildikten sonra önünde iki yol açıldığını görür; Ya her şeyden büsbütün el etek çekmek, yahut her şeye topyekun el uzatmak... Tercihi, demir hapishane kapılarından daha önce de salıverildiği günlerden farklı değildir;

"Bir mısraı bir millete şeref vermeye yeter!.. Bu söz, benim iman tarafım belli değilken, o hengâmede, bugünkü düşman cephesinin en kodaman kalemlerinden biri tarafından hakkımda kondurulmuş teşhistir. Yarabbi; nezdinde, kendimi, en aşağı müminlik mertebesinin ancak ayak tozlarını silmeye memur bir dereceye bile layık görmeyerek böyle bir iddiadan kemiklerim ürpererek kaydediyorum: Sadece senin dininden, hak olan yolundan, tek olan kapından nefret ettikleri için, nefret edilmek bana ne muazzam payedir! Bu payeyi bana sen, hayatım ve bütün insanların hayatı gibi, meccânen, yoktan, tek liyakat ve istihkâkım olmadan verdin; ve benim ağzımla değil, düşmanlarımın lisaniyle izhar ettin. Artık ben nasıl susabilirim?"

Yani, yine ikinci yolu seçer. Kendini bulur gibi olunca Yeni İstiklal, bir müddet sonra da Çetin Emeç'in sahibi bulunduğu Son Posta gazetesinde başmakalelerine ve günlük fıkralarına başlar.

1963 İlkbaharında bir davet üzerine açılan "konferans çığırı" üzerinde evvela Salihli, İzmir; bir müddet sonra Erzurum, Van; daha sonra İzmit, Bursa ve 1964 yılının ilkbaharında da Konya, Adana, Maraş ve Tarsus'ta konferanslar verir.

1964'te Büyük Doğu'nun 11'inci devresini açar. Adnan Menderes'in aziz hatırası için kaleme aldığı ve derginin 1'inci sayısında neşrettiği "Zeybeğin Ölümü" şiirinden dolayı takibata uğrar.[21]
1965'te "b.d. Fikir Kulübü"nü kurar. Mart ayından başlayarak sırasıyla Adıyaman, Maraş, Burdur, Gaziantep, Nizip, Kilis, Kayseri, Akhisar, Ankara, Kırıkkale ve Eskişehir'de konferanslar serisini sürdürürken, günlük çerçevelerine ve bazı eserlerinin tefrikasına da bir gazetede devam eder. "b.d. Fikir Kulübü" adına Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nde verdiği bir konferans üzerine açılan dâvada, "Din esasına bağlı cemiyet kurmak" iddiasıyla yargılanır.

Büyük Doğu'ların 1965 ve 1967 devrelerinde birçok defa "Hükümetin Manevi Şahsiyetini Tahkir" suçlamasıyla takibata uğrar. Cumhuriyet Halk Partisi, Demokrat Parti ve Milli Birlik Komitesi dönemlerinin ardından, Adalet Partisi devr-i iktidarında da takip mevzuu olmaktan kurtulamaz.

27.12.1967 tarihli Büyük Doğu Dergisi'nde dönemin Başbakanı'nın (Demirel) kayıtlı olduğu Mason kütüğünün fotokopisini ilk defa olarak yayınlar. "İdeolocya Örgüsü" isimli eseri, "Mümin/Kafir" diyalogları ve siyasi içerikli yazıları sebebiyle devamlı olarak suçlanır, sorgulanır, yargılanır.

1968'de "Vahidüddin" adlı eserini Bugün gazetesinde tefrika edip ilk baskısını yaptıktan sonra takibata uğrar ve kitap toplatılır. Eserde suç unsuru bulunmadığına dair bilirkişi raporu doğrultusunda Mahkeme, beraat kararı verir.

İleride, kararın Temyiz'e bozdurulması ve daha önceki kararın aksine mahkemenin bozma ilamına uymasıyla bu dâvadan da mahkûm olacak (28.11.1973) ve bir müddet sonra Af Kanunu çıkacağı için karar infaz edilemeyecektir. Ancak "Vahidüddin" eseri, 2. baskısında hiçbir takibata uğramayıp "zaman aşımı"na gireceği halde, 1976'daki 3. baskısından sonra tekrar takibata uğrayacak ve en aşırı fikir düşmanlarının imzasını taşıyan bütün bilirkişi raporlarına rağmen hukuk anlayışı bakımından tarihte eşi az görülmüş bir mantık üzerine oturtulmuş 25 sayflık bir kararla 1.5 yıl mahkûmiyetine sebep olacaktır.

1969 yılı içinde Erzincan, Antalya ve Alanya'da konferanslar verir. Çeşitli tarihlerde muhtelif gazetelerde, başmakalelerine, fıkralarına ve bazı eserlerinin tefrikasına devam eder; tam sayfa Ramazan yazıları kaleme alır.[22]
1973 seçimlerinden sonra beliren; neredeyse, 1943'lerde "Sanatına yazık etti!" diyenlere, 30 sene sonra bambaşka bir açıdan hak verdirtecek siyasi tablo ve bu tabloyla birlikte artık iyice ortaya çıkan dini manzara karşısındaki üslûbunda, derin bir ıstırap ve inkisâr saklıdır:

"Bir devirdi. O tarihlerde (40'lı yıllar) küfür, bütün müesseseleriyle bir buzdağı gibiydi. Ortalıkta hiçbir hareket mevcut değildi. Müslümanlık zindanı camilerden bir hıçkırık sesi bile gelmiyordu. Bu gafiller, adeta, "camie girebiliyorum ya, ne devlet!" gibilerinden seviniyorlar ve hadım olmanın oltasında mesut görünüyorlardı. Şimdi şucu-bucu geçinen bazı zümrelere adını vermiş isimlerden hiçbirini görmek mümkün değildi. Derken, meydan açılır gibi olduktan sonra ortaya çıktılar ve kendilerine evliyalık süsü vermekten de kaçınmadılar. Biz ise, mahut buzdağını, karda avuçlarımızı hohlarcasına, ciğerlerimizden kopan sıcak nefeslerle eritmeye çalıştık ve galiba bunda müessir olduk.

Fakat bu defa... Bu defa ortalık çamur kesildi ve şu andaki perişan manzara doğdu. Dahası ve en acısı, İslâm dava ve aksiyonunun bunlara izafe edilmesi, bunlarda göründüğü gibi zannedilmesi, İslâm'a aykırı cephenin bütün din hıncının bu beceriksizler üzerinde bir nevi boks talimi yastığına benzer bir avantaj kazanması ve İslâm davasını temsil gibi bir şeref ve ehliyetin, bu ehliyetsiz ellerde bilinmesidir!.. Biz, tam 30 yıl, tırnaklarımıza kan ve ciğerimize kaynar su oturmuş; bu netice için mi çalıştık, çabaladık, didindik, yırtındık, yıprandık, helak olduk?.. (1973)"
[23]
Ve o yıl Hacca gider. Aynı yıl, Fas'tan, Saraya çok yakın çevreden evine kadar gelen, ömrünün kalan kısmını bütün aile fertleriyle birlikte Fas'ta geçirmesi, yani bundan böyle Fas'ta yaşaması teklifini; gözlerini pencereden dışarıya, alakasız bir noktaya dikerek, küçük, çok küçük göz tikleri içinde sabırla dinler. İlgisiz bir mevzu açarak cevap verir. Yine aynı yıl, oğlu Mehmed'e Büyük Doğu Yayınevi'ni kurdurtur. Sonuna vasiyetini de eklediği "Esselâm" isimli manzum eserinden başlayarak daha evvel çeşitli yayınevlerince basılmış eserlerinin düzenli yayınına başlar.

1974'de, daha önce "Örümcek Ağı/1925", "Kaldırımlar / 1928", "Ben ve Ötesi / 1932", "Sonsuzluk Kervanı / 1955", "Çile / 1962" ve "Şiirlerim / 1969" adlarıyla yayınlanan şiir kitaplarını, "mal sahibi olarak" kendisini ifadelendirmeyen küçük ve kifayetsiz davranışlar şeklinde değerlendirirken, onları "özleştirerek, süzerek, ayıklayarak, düzelterek" yeni şiirleriyle birlikte tek kitapta; "Çile"de (1974 / Bütün Şiirleri) toplar. Böylece bu isim altında bütünleştirdiği şiirlerini, Türk Edebiyatına, "Şairliğimin tek ve eksiksiz kadrosu" diyerek armağan ederken, kitabın takdiminde, vasiyet niteliğindeki şu ifadeye yer verir:

"- İşte şiir kitabım bu, hepsi bu kadar; ve bu kitaba gelinceye dek başka hiçbir şiir bana, adıma ve ruhuma mal edilemez!"

1975 Ağustosunda, kabri Van'ın Arvas köyünde bulunan, mürşidinin mürşidi Seyyid Fehim Hazretleri'ni, bir yıl sonra da, onun da mürşidi Hakkari'nin Şemdinli Kazasının Nehri mevkiindeki Seyyid Tâhâ Hazretleri'ni ziyaret eder.

1975'de, Demokrat Parti döneminde, meydanlarda Büyük Doğu aleyhinde mitingler tertip ettirilen iki gençlik kuruluşundan biri olan Milli Türk Talebe Birliği tarafından Mücadelesinin 40. Yılı münasebetiyle bir "Jübile" tertiplenir. (23 Kasım)

1976'da, dergi-kitap şeklinde, 1980 yılına kadar 13 sayı sürecek "Rapor"ları, 1978'de de SON DEVRE Büyük Doğu dergisini çıkarır.[24]
26 Mayıs1980'de Türk Edebiyat Vakfı tarafından "Şairler Sultanı" ve 1982 yılında yayınlanan "Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu" isimli eseri münasebetiyle de "Yılın Fikir ve Sanat Adamı" seçilir.[25]
Atatürk aleyhinde işlenen suçlar hakkındaki kanuna aykırı fiilinden dolayı 8 Temmuz 1981 tarihinde Atatürk'ün manevi şahsına hakaret suçundan hüküm giyer. Karar, Yargıtay 9. ceza dairesi tarafından onaylandı.[6][26]

Davaya konu olan "Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin" adlı kitabın mahkemenin bilirkişi olarak görevlendirdiği Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Başkanı Doç. Dr. Seçil Akgün tarafından herhangi bir suç unsuru teşkil etmediği rapor edilmiş; ancak Necip Fazıl, "Atatürk'e hakaret etmeye meyilli olmak" gerekçesiyle mahkûm edilmiştir. [6][27] Hastalığı sebebiyle cezası ertelenir.[5]

1981 yılının başlarında, görünen yüzüyle, "içinde 20 yıl müddetle bir protoplazma halinde yaşattığı İman ve İslâm Atlası isimli eserini kalıba dökebilmek için", bir daha çıkmamak üzere evine, hatta küçücük odasına kapanır. Yeni bir Parti kurmak üzere bulunan ve ileride Devlet Başkanlığına kadar yükselecek olan Özal'ı, arzusu üzerine sık sık odasına kabul ederek fikirler not ettirir, tavsiyelerde bulunur.

Ömrünün son günleri, Erenköyündeki evinde aynı "küçük oda"da, yine kesinleşip infaz safhasına gelmiş; ve hayli ilerlemiş yaşına ve adlî tıp raporlarına rağmen devrin Devlet Başkanınca (Evren) af yetkisi kullanılmayarak bir tür infaz emri verilmiştir 1.5 yıllık mahkumiyeti yüzünden her an götürülme tehdidi altında; kitapları, yazıları, notları ve bir takım halis ve gerçek dostlarıyla mahzun sohbetler içinde geçer.[25]
Ve bir gece... Onun için daima sırlarla dolu Mayıs ayında bir gece, (25 Mayıs 1983) yatağında doğrulup, elâ gözlerini pencereden dışarıya, derin karanlığa diker. Ne görmüştür ki; pembeden daha kırmızı dudakları hafifçe kıpırdanır: "Demek böyle ölünürmüş!.." [25] Ve mücâdelelerle dolu hayâtı sona erer.[1]
79 sene önce 26 Mayıs'ta doğmuştur ve 25 Mayıs'ta Hakk'a yürür. Arkasından yazı yazan bir dava arkadaşının dediği gibi;
“Boşluk bırakmadan, her şeyi doldurdu gitti. Kafaları doldurdu, gönüllerdi doldurdu ve ömrünü doldurdu.”
Doğduğu gün gibi, yine bir 26 Mayıs günü toprağa verilir. 26 Mayıs, Perşembe. Fatih Camii, adeta mahşerden bir sahnedir. Yurdun dört bir tarafından gelen gençlik… Kılınan cenaze namazı. Eyüp Sultan'a kadar omuzlar üzerinde “yürüyen cenaze…” İkindi vaktine doğru Eyüp Sultan'a varış ve defnediliş. Yıkanışında, cenazesinde Namazının kılınışında, defnedilişinde “Vasiyet”inde bulunan “Beni İslâmi usûllerin en incelerine riayetle gömünüz” arzusu, olduğu gibi yerine getirilmiştir. Ölümünden sonra, basında yüzlerce yazı çıkmıştır.[5]
Vasiyetinin bir kısmı, şöyledir;
«Fikir ve duyguda vasiyete lüzum görmüyorum.Bu bahiste bütün eserlerim, her kelime, cümle, mısra ve topyekun ifade tarzım vasiyettir. Eğer bu kamusluk bütünü tek ve minicik bir daire içinde toplamak gerekirse söylenecek söz "Allah ve Resulü; başka her şey hiç ve batıl" demekten ibarettir.
Beni, ayrıca hususi vasiyetimde gösterdiğim gibi, İslamî usullerin en incelerine riayetle gömünüz! Burada, umumi vasiyette de belirtilmesi gereken bir noktaya dokunmalıyım.
Cenazeme çiçek ve bando mızıka gönderecek makam ve şahıslara uzaklığımız ve kimsenin böyle bir zahmete girişmeyeceği malum... Fakat bu hususta bir muziplik zuhur edecek olursa, ne yapılmak gerektiği de beni sevenlerce malum... Çiçekler çamura ve bando yüz geri koğuşuna.»
Çile şiirindeki şu satırlar, vasiyetini teyit eder niteliktedir:

"Son günüm olmasın çelengim top arabam
Beni alıp götürsün tam dört inanmış adam"
[2]
Necip Fazıl Kısakürek, yazdığı Kaldırımlar adlı şiir çok beğenilmesinin ardından ömrünün geri kalanı boyunca "Kaldırımlar Şairi" olarak anılmış, [2][28] Yaşar Nâbi tarafından, "bir mısrası Türk milletini ihya etmeye yeter" denilerek övülmüştür.[2]


  #9  
Okunmamış 02-09-2010, 22:35
 
Standart Necip Fazıl Kısakürek (2. Bölüm)

Necip Fazıl Kısakürek (2. Bölüm)

Sanatı ve Edebî Kişiliği

Necip Fazıl Kısakürek şiirle küçük yaşlarda ilgilenmeye başlamıştır. O dönemin genel şiir anlayışı olan hece ölçüsünü kullanarak yazma ve kendi tarzı yakalamaya başlamıştır. İlk şiir örnekleri, korku ve yalnızlık temasına dayalı insanın iç dünyasına yönelen çalışmalardır. Kitabe, Örümcek Ağı, Kaldırımlar ve Bu Yağmur şiirleri onun ilk dönemi diyebileceğimiz 1935 yılı öncesini kapsayan dönemi ifade eden şiirlerdir. Fransa'da felsefe eğitimi sırasında bergson'un sezgicilik anlayışı şiirlerine yansımıştır. Abdulkadir Arvasi hazretlerini tanıdıktan sonra ideolojik olarak yazmaya ve yazdıkça tepki görmeye başlamıştır. Yazıları ve fikirlerini aralıklarla çıkarttığı Büyük Doğu dergisinde yayımladı. Muhsin Ertuğrul'un etkisiyle tiyatro çalışmalarında bulundu. Tohum, Reis Bey, Bir Adam Yaratmak başlıca tiyatro çalışmalarıdır. İkinci dönem diyebileceğiz 1935 sonrasında daha çok şiirlerinde Allah, ölüm, ve zaman konularına yer verdi. Dönemin sorunlarına ve insanlığa bir çözüm olarak gördüğü fikirlerini ifade edebilmek için şiiri büyük ölçüde kullandı. Şiire dair görüşlerini Poetika adlı çalışmasında dile getirdi. 1970'li yıllarda daha önce çeşitli isimler adı altında yayımladığı şiirlerini özellikle benimsediklerini Çile isimli şiir kitabında topladı. Necip Fazıl'ın şiirinde değişimin temel nedeni olarak onun ideolojisini değiştirmesi ve mükemmelliğe ulaşma çabası gösterilebilir. Nitekim bu değişim ve reddetmeler sonucunda onun 200'den fazla şiirinden sadece 48 tanesi değişmeden kalabilmiştir. Sürekli olarak ritimde ve içerikte mükemmeli yakalama çabası ve şiirin amacı olarak hakikati bulmayı dile getirmesi onun şiire bakışını kısaca ifade eder.[29]
1928'den sonra yayınladığı kitaplar, daha önceki kitaplarında çıkmış şiirlerinden yaptığı seçmelere yenilerini de eklemek suretiyle meydana gelmiştir. Bu şekilde bastırdığı üç eserinden birincisi, "Ben ve Ötesi" (1932); ikincisi, "Sonsuzluk Kervanı" (1955); ve üçüncüsü de "Çile" (1962) adlarını taşırlar. Şiirler, birincisinde kronolojik olarak, yani yazıldıkları yıllara göre sıralandıkları halde; ikinci ve üçüncüde, konularına göre sıralanmışlardır. Şair, son iki kitabının önsözlerinde, bu kitaplarına aldığı şiirlerinden gayrısının kendisi ile artık bir ilgisi kalmamış olduğunu bildiriyor. Yine bu önsözlerde, ayrıca, "Ben ve Ötesi"nin yayım tarihi olan 1932'den sonra şiirden çok siyasi ve dini konularla ve bu arada tiyatro eserleri yazmakla ilgilenmesini dikkate alanların kendisine yönelttikleri "şiiri bıraktığı" ithamını şiddetle reddeden şair, bu müddet zarfında kendi sanat anlayışında meydana gelen değişikliği de izah eder. Bu izaha göre, kendisinin fikir ve ideoloji yolundan varmak istediği gaye ile bizzat şiirin gayesi arasında herhangi bir fark yoktur.Çünkü şiir de, aslında yalnız kendisine değil, aynı zamanda Allah'a ve Allah davasını güden topluluklara bağlıdır ve bağlı olması da lazımdır. Böylece "sanat için sanat" ve "cemiyet için sanat" formülleri, aynı noktada birleşmiş olur. Şair, cemiyet içindeki görevini şiiriyle yaptığı gibi, değişik yazı sahalarında ve değişik şekillerde de yapabilir. Bu davranışına bakarak, onun aslî sıfatından, yani şairlik vasfından ayrılmış olduğunu kabul etmek hatadır.[12]
Necib Fâzıl 1935'e kadar daha ziyâde ferdî, beşerî duyguları, kendi iç sıkıntılarını, buhranlarını dile getirir, “sanat için sanat” görüşüne sıkı sıkıya bağlıdır. Yalnız şiirle meşgul olur. 1935 yılından sonra şâirliğinin yanı sıra, daha çok nesir eserleri verir. Bunlar tezli eserlerdir. Ya, “mutlak hakikat” dediği tezini işler, yâhut bu uğurda çektiği acıları, zorlukları, anlatır. Yazar, artık; “Sanat, Allah içindir.” görüşündedir. Konu ve temalardaki bu değişiklik, daha önce kendini şâir olarak göklere çıkaran sanat çevrelerinin ve üst kademenin Necib Fâzıl'dan uzaklaşmasına ve “sâbık şâir” ilân edilmesine sebep olur.

Şiirlerinde dinç ve oturmuş bir dil, mazbut ve sağlam bir teknik bulunan şâir; bütün şiirlerinde hece veznini kullanmış “şekle” ısrarla bağlı kalmıştır. Modern şiir ölçüleriyle, tekke şiiri tarzında yazmıştır. İnsanın kâinattaki yeri, iç âlemin gizli duygu ve ihtirasları, madde ve ruh problemleri, mânevî duyuşlar... şiirlerindeki başlıca temalardır. Şiiri, günümüz şiirini ve zamanındaki bâzı şâirleri etkilemiştir.

Nesir dilinde derinliğe yöneldiği kadar da nükteye, kelime oyunlarına bağlı kalan bir ifâdesi vardır. Öfkeli, polemikçi, tenkitçi bir zekânın fantezi yükleri ve şaşırtıcı nükte buluşları nesrinin başlıca özelliğidir.
Necib Fâzıl, bir İslâm âlimi, eserleri de ilmî eserler değildir. Böyle olmadığını, ilmin ve sanatın sahalarının ayrı olduğunu kendisi de eserlerinde ifâde etmektedir. O, “Efendim” diye bahsettiği büyük bir İslâm âliminin sohbetleriyle sanat hayâtımızda zirve noktalara çıkmış, son yüzyılımızda yetişmiş en büyük şâir ve yazarlarımızdan birisidir. Dînî, mukaddes konu ve temaları işleyerek, düşünen, tefekkür eden genç nesillere faydalı olmaya çalışmıştır.[1]
Necip Fazıl Kısakürek, yirminci yüzyılın en güçlü simge yaratan şairleri arasındadır. Onun simgeleri nitelik bakımından iki düzlemde incelenebilir: Ben ve öteki merkezli simgeler. Birinci dönemindeki simgelerinin anlam alanı kaotiktir. Kısacası karşılığı yoktur. “Tedirginlik”, “hüzün”, “eşyadan yükselen trajik boşluk”, “meçhulden gelen soyut karakterli ölüm düşüncesi”, “insan ve kaderi”, bu dönem ait simgelerinin arka plan kültürünü oluşturur.

Hep bu ayak sesleri, hep bu ayak sesleri;
Dolaşıyor dışarıda, gün batışından beri.
Bu sesler dokunuyor en ağrıyan yerime,
Bir eski çıban gibi işliyor içerime.
(…)
Gittikçe uzaklaşan bu sesi duya duya,
Yavaşça dalacağım, o kalkılmaz uykuya…
(Ayak Sesleri, Çile, s. 212)

Ayak sesleri, meçhulden gelen kurtarıcı özne düşüncesiyle birleşerek, sessizliğin simgesel diline dönüşür. Şairin amacı; kaosun doğurduğu trajik boşluğu doldurmaktır. Ayak sesleri, şairi hayata bağlayan isli alın yazısıdır. Arka planda duyumsanan ses, yatay bir düzlemde yer alan hayatı ve ölümü birleştiren “örgü sembolizmi”nin (Guenon 2001: 87) eril ve dikey simgesi görevini üstlenir. Böylece simgenin iki yönlü hareketiyle öznenin varlığında yoğunlaşma ve dağılma sağlanır. Şair, bu döneminde metafizik imgeler yaratacak ruhaniliğe sahip olamadığı için bu şiirinde simgenin alanı korkuyla çevrilmiştir. Simge, söz ülkesinde kımıldanıp durur. Aşkınlaşmak için gerekli olan büyük sıçramayı yapamaz. Bu anlamdaki bir değerlendirmeyi Kaldırımlar şiiri için de yapabiliriz. Şairin içinde kıvrılan bir lisan şeklinde tecelli eden kaldırımlar, yatay boyutlu dişil bir simgedir. Kadınsı içtenliğiyle şairi kuşatan karanlık ve kaldırımlar, yatay boyutlu bir simge olan anima'nın (Frodhom…..) kendisidir. Bunun için şair, geceye bir yorgan gibi bürünerek, bu büyük rahmin güvenli ortamında kalmak ister. Kaldırımların üçüncü versiyonundaki; Bir esmer kadındır ki kaldırımlarda gece (s. 158) dizesi, anima arketipinin sevgili kadın formuyla bütünleşmektedir. (Gökeri 1979: 26) Merkezi simge konumundaki kaldırımlar, şiir boyunca insanın içini yoklayan korku, yalnızlık, ölüm ve tedirginlik duygularıyla birlikte yayılgan bir simge olarak sonlu dünyadaki alanını genişletir.

Necip Fazıl Kısakürek, ikinci dönemiyle birlikte simge kültüründe bir değişime giderek yatay boyutlu simgelerinin yanı sıra; dikey boyutlu eril simgeler de kullanır. Söz varlığının simgeleri metafizik bir enerjiyle merkezden çevreye doğru sıçramalar yapmakla kalmaz; sonludan sonsuza doğru da geçişler yapar. Merdiven şiiri bunun en güzel örneğidir.

Diyorlar bana: kalsın şiir de söz de yerde !
Sen araştır, göklere çıkan merdiven nerde?
(s. 38)

Şiir, organik tabakasıyla yerde kalırken; tinsel tabakasıyla (Tunalı 1971: 21) merdiven gibi dikey düzlemde boyutlanarak, metafizik âleme yönelir. Bu döneminde şiiri, yeni bir gayeyi üstlenmiştir: Allah'ı aramak. Sonsuzluk Kervanı'nda belirttiği gibi; şairin biricik niyeti ölmezi bulmaktır. Bu kervanın kendisini, kaostan kozmosa götüreceğine inanır. Kervanla birlikte sonlunun ufkunu aşarak sonsuzda erimek ve mutlak (salt) benle bütünleşmek ister.

1983 yılında yazdığı Çocuk şiiri, simgesel sağaltım bakımından kayda değer bir şiirdir.

Annesi gül koklasa, ağzı gül kokan çocuk;
Ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk…
Çocukta, uçurtmayla göğe çıkmaya gayret;
Karıncaya göz atsa “niçin, nasıl?” ve hayret…
(s. 72)

Bu şiirde, İslâm sanatında gördüğümüz geometrik sembolizminin prensipleri kullanılmıştır. Anne, çocuk ve Allah üçlemesi bir-çok-birliliğin gereğidir. Anne, arketipsel sembolizmin yüce anası ve yeryüzünün büyük rahmidir. Onun sonsuzdaki açılımı, büyük rahim olan Allah'tır. Çocuk ise, ağacın tohumu ve çokluğun simgesidir. Her üç varlık alanı arasındaki ilişki, teşbih ve tenzih düzeyindedir. Sonludaki anne simgesi, varlığı kuşatıcı ve yaratıcı yönüyle; çocuk simgesi ise yenileyici ve devam ettirici özelliğiyle ebedi simgeyi çağrıştırır. Ancak onun kendisi değildir. Merkezden çevreye doğru genişleyen simge, hem yatay hem de dikey boyutta kendisini büyüterek sonludan sonsuza geçip sonsuzla bütünleşmektedir. Simgenin dairesel bir özellik arz etmesi kayda değerdir. “Bu simge, İslâm'ın vizyonu bakımından tevhidî bir karaktere sahiptir.” (Sachiko-Chittick 2000: 139-140)

Necip Fazıl'ın metafizik şiirlerindeki simgeleri, genellikle “çift kutupludur.” (Durand 1998: 27). Bu tür simgelerinde başlangıçtaki uzlaşma, yerini zamanla aykırılığa bırakır. Şair, simgenin bu çift başlılığından bulantı ile çıkar. Ancak arayışını devam ettirerek, her iki kutbu birleştirecek, üçüncü bir yüze varır.

Kesilmiş bir kamış, ormanlıklardan,
İnsan…Rüzgârlara bağlı bir düdük.
İndik de dünyaya karanlıklardan,
Sıra sıra mezar, başka ne gördük ?
Ölmemek, ilk ve son, büyük kelime;
Çarpıldık, ölmemek için ölüme!
Ver Allah'ım, büyük sırrı elime;
Geçmez ân, solmaz renk, kopmaz bütünlük.
(Ölmemek, Çile, s. 115)

Kamış ve düdüğün şahsında simgeleştirilen insanın, hayat ve ölüm karşısındaki çaresizliği dile getiriliyor. Simgenin bu çift başlılığı, şairi tedirgin ederek, arayışa sürükler. Hayat ve ölümün çarptığı şair, bir çare olarak ölümsüzlüğe sığınırken; zamanın durduğu, renklerin solmadığı ve sonlunun sonsuzla bütünleştiği tam bir hayatı (tek başlı) temenni eder. Son dizedeki bütünlük kelimesiyle evrensel uyumu yakalayan şair, simgenin yatay ve dikey hareket tarzı bakımından da geometrik bir nizam kurar. Bu uyum, öylesine bir hal alır ki sonlu ile sonsuz, yatay ve dikey boyutta gölgenin ve gerçeğin yerini alır.

Hey gidi, gölgeler ülkesi dünya!
Bir görünmez şeyin gölgesi dünya!
Boşlukta ayrılık bölgesi dünya
(Dünya, Çile, s. 117)

Şaire göre dünya, eşiğin ikilemine ve ani geçişlerine sahne olan Araf'tır. Bu şiirde, mit ve gerçek, yaşam ve ölüm iç içedir. Şairin dünyasındaki ürperti, azap ve tedirginlik yerini hayranlık ve tevekküle bırakır. Geometrik hendeseden geçen simge, sözün dünyasında evrensel birliğe ve uyuma bürünür. Bu simgenin göze çarpan en büyük özelliği tevhidin tecellisidir.[30]
Eserleri

Eserleri, telif ve sâdeleştirerek yayına hazırladıklarıyla yüzün üzerindedir. Edebî türlerin hemen hepsinde eser vermiştir. Toplam eseri (8 şiir, 14 piyes, 7 senaryo, 3 hikâye kitabı, 2 roman, 4 hatıra eseri, 17 dînî-tasavvufî eser, 47 siyâsî-târihî inceleme eseri, hitâbe ve konferanslarla, fıkralarının toplandığı kitaplarla berâber) 102'dir. Ayrı kitaplar hâlinde yayınlanan şiirlerini, Çile ismiyle tek bir kitapta toplayarak, bunun sonuna şiir sanatı üzerine görüşlerini "Poetika" ismiyle ilâve eder. Şiirleri daha sonrakilerle birlikte Bütün Şiirleri adlı bir kitapta toplanmıştır. Peygamberimizin (S.A.V.) hayâtını levhalar hâlinde anlattığı 63 bölümlü "Esselâm", ikinci şiir kitabıdır. “Mutlak hakîkati yaymak için en üstün dokunaklı bir alet” dediği tiyatro sâhasında 14 eser vermiştir. Piyeslerinin bir kısmı filme alınmış ve oynanmıştır. "Bir Adam Yaratmak", "Nam-ı Diğer Parmaksız Sâlih"; "Sabırtaşı" piyesi, birincilik kazanmıştır. "Ulu Hakan Abdülhamîd Han", "Yunus Emre", "Reis Bey", tiyatro eserlerinden bâzılarıdır. "O ve Ben", "Tanrı Kulundan Dinlediklerim", "Târih Boyunca Büyük Mazlumlar" isimli eserlerinde, Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinden hâtıralar nakleder. "Rabıta-i Şerif" risâlesini ve "Reşehat" kitabını sâdeleştirerek yayına hazırlar. "Nefehat"tan seçtiği velîler, "Halkadan Pırıltılar" adı ile yayınlanmıştır. Ayrıca "Başbuğ Velîler" adlı bir eseri daha vardır. "Çöle İnen Nur", "İlim Beldesinin Kapısı Hazret-i Ali", "Benim Gözümde Menderes" biyografik eserlerindendir. "Doğru Yolun Sapık Kolları"nda ise Ehl-i sünnetin dışındaki bozuk mezhepleri anlatır.[1]


  #10  
Okunmamış 21-10-2010, 11:21
 
Standart Necİp Fazil KisakÜrek!!!

Necİp Fazil KisakÜrek!!!

ALINTI...........

26 Mayıs 1905'te İstanbul'da doğdu. Çocukluğu, büyük babasının İstanbul Çemberlitaş'taki konağında geçti. İlk ve orta öğrenimini Amerikan ve Fransız Kolejleri ile Bahriye Mektebi'nde (Askeri Deniz Lisesi) tamamladı. Lisedeki hocaları arasında Yahya Kemal, Ahmet Hamdi(Akseki), İbrahim Aski gibi isimler vardı. Necip Fazıl hocalarından en çok İbrahim Aski'nin etkisinde kalmıştır. Tasavvufla ilk tanışması da hocası İbrahim Aski'nin verdiği kitaplarla olmuştur.
Necip Fazıl Kısakürek, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdikten (1924) sonra, Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile gönderildiği Fransa'da, Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde okudu. Türkiye'ye dönüşünde Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiş ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. Robert Kolej, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Devlet Konservatuarı, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde ders verdi(1939-43). Sonraki yıllarında edebiyata yönelerek fikir ve sanat çalışmaları dışında başka bir işle meşgul olmadı.
Necip Fazıl, annesinin arzusuyla şair olmak istedi (bunu düşündüğünde henüz 12 yaşındaydı) ve ilk şiirleri Yeni Mecmua'da yayımlandı. Milli Mecmua, Anadolu, Varlık ve Yeni Hayat dergilerinde çıkan şiirleriyle kendinden söz ettirmeyi başardı. Daha sonra Paris'e gitti ve dönüşünde yayımladığı Örümcek Ağı ve Kaldırımlar adlı şiir kitaplarıyla edebiyat dünyasında patlama yaptı. Necip Fazıl bu eserleriyle genç yaşta şöhreti yakalayarak, çağdaşı şairlerin önüne çıkmayı başardı. Edebiyat çevrelerinde hayranlık aynı zamanda heyecan uyandırdı. 1932'de Ben ve Ötesi adlı şiir kitabını çıkardığında henüz otuz yaşına basmamıştı.
Necip Fazıl için 1934 yılı hayatının dönüm noktası oldu. Çünkü hayat felsefesinin değişmesine neden olan ve Beyoğlu Ağa Camii'nde vaaz vermekte olan Abdülhakim Arvasi ile bu dönemde tanıştı. Ve bu kişiden bir daha kopmadı. Necip Fazıl'ın, üstün bir ahlak felsefesini savunduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar (Tohum, Para, Bir Adam Yaratmak).
Necip Fazıl aralıklarla gidip uzun sürelerle kaldığı Ankara'ya üçüncü gidişinde, bazı bankaların da desteğini sağlayarak 14 Mart 1936'da haftalık Ağaç dergisini çıkarmıştır. Yazarları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Mustafa Sekip Tunç'un da bulunduğu Ağaç dergisi, yeni kapanan Yakup Kadri'nin Kadro dergisi yazarları Burhan Belge, Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir ve İsmail Hüsrev gibi yazarların savunduğu ve dönemin etellektüellerini hayli etkilemiş bulunan materyalist ve marksizan düsüncelerine karşı spiritüalist ve idealist bir çizgi izlemiştir. Ankara'da altı sayı çıkan Ağaç dergisi daha sonra İstanbul'a nakledilmiş ancak fazla okur bulamadığından haftalık Ağaç dergisi 17'nci sayıda kapanmıştır.
Necip Fazıl, 1943 yılında dinsel ve siyasal kimliği ön plana çıkan Büyük Doğu adlı dergiyi çıkardı. 1978 yılına kadar aralıklarla haftalık, günlük ve aylık olarak çıkarılan Büyük Doğu'da iktidarlara cephe alan Kısakürek, yazı ve yayınları yüzünden mahkemelik oldu, hapse girdi ve dergi birçok kez kapatıldı. Sultan Abdülhamit taraftarı olan Necip Fazıl giderek İslamcı kesimin önderlerinden biri oldu. Ağaç dergisinde olduğu gibi, Büyük Doğu'nun ilk sayılarında da yazar kadrosu hayli kozmopolittir. Bedri Rahmi, Sait Faik gibi yazarların imzası dergi sayfalarında görülmektedir. Ancak, Büyük Doğu, dinsel bir kavga organı durumuna gelince bu yazarların bir kısmı ayrılmıştır. Necip Fazıl 1947 yılında Büyük Doğu toplatılınca Kasım-Aralık ayları arasında üç sayı devam eden Borazan adlı siyasal mizah dergisini çıkarmıştır. Sık sık kapatılan veya toplatılan Büyük Doğu'nun çıkmadığı dönemlerde günlük fıkra ve çesitli yazılarını Yeni İstanbul, Son Posta, Babialide Sabah, Bugün, Milli Gazete, Hergün ve Tercüman gibi gazetelerde yayımlayan Necip Fazıl, Büyük Doğu'da çıkan yazılarında kendi imzası dışında Adıdeğmez, Mürid, Ahmet Abdülbaki gibi takma isimler kullandı. 1962 yılından itibaren de hemen hemen tüm Anadolu şehirlerinde konferanslar verdi.
Necip Fazıl, Sabır Taşı adlı oyunuyla 1947 yılında C.H.P. Piyes Yarışması Birincilik Ödülü'nü almış, doğumunun 75. yıldönümünde Kültür Bakanlığı'nca "Büyük Kültür Armağanı" ödülünü (1980) ve Türk Edebiyatı Vakfı'nca "Türkçenin Yaşayan En Büyük Şairi" ünvanını almıştır.
Necip Fazıl Kısakürek yazılarını yazmaya devam ederken uzun süren bir hastalık dönemi geçirdi ve sonra 25 Mayıs 1983'te Erenköy'deki evinde öldü. Fatih'te düzenlenen cenaze merasiminden sonra Eyüp sırtlarındaki (Piyer Loti'deki) kabristana defnedildi.


Cevapla

Hızlı Cevap
Mesajınız:
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın
Rastgele Soru

Seçenekler


Seçenekler


Benzer Konular
Necip Fazıl Kısakürek Hayatı ( Kendi Sesinden Video ) Necip Fazıl Kısakürek Hayatı ( Kendi Sesinden Video ) Üstad kendi sesi ile hayatını anlatıyor..mekanın cennet olsun.. jFk3D_sLDr0
Ruh ( Necip Fazıl Kısakürek ) Ruh ( Necip Fazıl Kısakürek ) RUH Ya bin yıl, ya bin asır sonra o gün gelecek. Koklarken küllerimi mezarımda bir böcek, O kadar yanacak ki, bir yüksüklük toprağım, Yerden bir damar gibi...
İstanbul ( Necip Fazıl Kısakürek ) İstanbul ( Necip Fazıl Kısakürek ) http://img03.blogcu.com/images/i/c/i/icimdekiezansesi/istanbul_1244060447.jpg Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; Onu İstanbul diye...
Necip Fazıl Kısakürek'in Son Şiiri Necip Fazıl Kısakürek'in Son Şiiri Zehir (Son Şiiri) Çocukken haftalar bana asırdı; Derken saat oldu, derken saniye... İlk düşünce, beni yokluk ısırdı; Sonum yokluk olsa bu varlık niye? ...
Üstad'dan Aşk ( Necip Fazıl Kısakürek ) Üstad'dan Aşk ( Necip Fazıl Kısakürek ) http://img20.imageshack.us/img20/5341/manzara3uv9.jpg ÜSTAD'DAN AŞK Tam otuz yıl saatim işlemiş be durmuşum, gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum ...

 
Forum Stats
Üyeler: 65,785
Konular : 239,771
Mesajlar: 427,293
Şuan Sitemizde: 86

En Son Üye: ozlemalbayrak

Sosyal Linkler
Lütfen Facebook Sayfamızı Beğenin



Twitter Butonları





Google+ Butonu



Lütfen Google+ Sayfamızı Çevrenize Ekleyin


Sponsorlu Bağlantılar







Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 05:58.


Powered by vBulletin® Version 3.8.2
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.

DMCA.com

Sitemizde illegal paylaşım yasaktır.Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz/sorunuz varsa bize ulaşmak için TIKLAYINIZ .
In this web site,illegal sharing is forbidden.If you have any problem/complaint about content's copyrights in our page,please click here to contact us.