Forum Kimler Online
Go Back   Ezberim > Eğitim & Öğretim > Eğitim > Edebiyat
Kayıt ol Forumları Okundu Kabul Et


Tanzimat Dönemi

Eğitim kategorisinde ve Edebiyat forumunda bulunan Tanzimat Dönemi konusunu görüntülemektesiniz.
TANZİMATA DOĞRU Aslında Osmanlı Devleti bu tür fikir alanındaki yeniliklere, daha doğrusu Avrupa medeniyeti ile olan temasları çok daha evvelinden ...






Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler
  #1  
Alt 27-08-2007, 21:13
 
Okk Tanzimat Dönemi

"Sponsorlu Bağlantılar"

 


TANZİMATA DOĞRU

Aslında Osmanlı Devleti bu tür fikir alanındaki yeniliklere, daha doğrusu Avrupa medeniyeti ile olan temasları çok daha evvelinden sağlamakta gecikmişti. Türk-Avrupa münasebetleri, Kanuni Sultan Süleyman devrinde, Fransa'ya yapılan Osmanlı yardımı nedeniyle, Türk-Fransız dostluğu başlamış ve Fransız kültürünün yayılmasına bir zemin hazırlanmıştır.

Osmanlı devletinin Avrupalılaşma yolunda atmış olduğu en kesin adım, Abdülmecit'in hükümdar olduğu ve 1839 yılında başlayan "TANZİMAT INKILABI"dır. Tanzimat; Avrupa medeniyetinin Türk toplumuna girmesi gibi görünürse de, aslında Tanzimat İnkılabı Avrupa medeniyetinin; siyasi, askeri ve ekonomik baskılarla kendisini Türkiye'ye kabul ettirmesi ve Osmanlı'nın sömürgeleşmesiyle birlikte yok olması demektir.

TANZİMAT EDEBİYATI
Tanzimat Fermanı ile, siyaset, idare ve eğitim alanlarında Batı uygarlığına resmen katıldıktan sonra Batıyı örnek edinen Avrupai Türk Edebiyatının birinci dönemidir. Tanzimat Edebiyat, siyasi tanzimatın ilanından aşağı yukarı yirmi yıl sonra, 1860da, Şinasinin Tercümanı-ı Ahval gazetesini çıkarmasıyla başlar,1895e kadar sürer. Tanzimat Edebiyatı; eski kuruluşlarla düşüncelerin karşısına toplumsal ve siyasal düzenlemelerle çıkar. Basımevlerinin gelişmesi, gazeteciliğin Batıdan geniş ölçüde esinlenmesi, güçlü edebiyatçıların yetişmesi etkili bir kamuoyu yaratır.
Tanzimat Edebiyatı, Batıya yönelmiş bir Türk Edebiyatıdır. Toplum hayatımızın hızla değişme ve gelişme akımlarının itici fikir gücü Tanzimatla başlar. Divan Edebiyatının yüzyıllar boyu süren durgunluğu Tanzimatla ortadan kalkar. Tanzimattan sonra orta sınıf teşekkül eder; bu orta sınıf kendi edebiyatını yaratır; yeni bir edebiyat ortaya çıkar. Dil, artık Divan Edebiyatı dili değil, orta tabakanın günlük konuşmaya çok yakın olan dilidir. Tanzimattan sonra nesir, roman, tiyatro, büyük bir yer işgal eder. Nesrin gelişmesinde gazeteciliğin büyük rolü vardır.
Tanzimat Edebiyatı ile topluma yeni bir duyuş, düşünüş ve anlatış tarzı, yeni bir dünya ve insan anlayışı gelmiş; bütün edebiyatımız boyunca önemsenmemiş bulunan düz yazı dönemi başlamıştır. Avrupa düşünüş sistemi Tanzimatla memlekete yayılır. Sanat toplumun görevinde bir araç olarak kullanılır. Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmet Mithat, Recaizade Ekrem, Abdülhak Hamit, Sami Paşazade Sezai bu dönemin en önemli kişileridir.

CANLI EDEBİYATA GİRİŞ
Tanzimatla edebiyatımıza yeni bir dünya görüşü, yeni bir insan anlayışı girer. Duyuş, düşünüş ve anlatış olanaklarımız genişler. Edebiyatımız cansız dünyayı, cansız insanları anlatmaktan, canlı dünya anlatımına, etli canlı konulaştırmaya Tanzimatla başlar. Tanzimat öncesi edebiyatımız cansız bir edebiyattır.
Tanzimat Edebiyatı; toplumcudur, doğrunun, iyinin peşindedir. Bu dönemin şair ve yazarları, edebiyat yolu ile ulusu uyandırıp yükseltmek; gerilik, kötülük ve baskıları yok etmek gayesini taşırlar. Topluma karşı kendilerini sorumlu sayarlar. Tanzimat döneminde yetişen yazarlar, eski edebiyatı yıkarak, yerine, Batı Edebiyatı yolunda yeni bir edebiyat kurmayı gaye edilmişlerdir. Şinasi, Ahmet Refik Paşa, Fransız klasisizminin; Namık Kemal, Ahmet Mithat Fransız romantizminin etkisinde kalarak o yolda eserler vermişlerdir.

Tanzimat sonrası edebiyatımız uluslaşma, çağdaşlaşma olanaklarını da birlikte getirir. Yazı dilinde konuşulan Türkçeye gidilir. Tanzimat ile birlikte eleştiri, hikaye, roman ve tiyatro gelir; gazetecilik başlar. Batının edebiyat akımlarından romantizm, realizm, natüralizm, sembolizm, parnasizm edebiyatımız girer.

TANZİMATTA ROMAN VE ÖYKÜ

Türk edebiyatında batılı anlamda roman ve öykü Tanzimat döneminde başlamıştır. Ülkemizde roman ve öykünün gelişiminde batı edebiyatından yapılan roman çevrilerinin büyük katkısı vardır. İlk çeviri Yusuf Kamil Paşanın Fenelon un les Aventures de Telemaque (1699) adlı yapıtının çevirisidir. Yapıt 1862de Terceme-i Telemak adıyla çevrilmiştir. Aynı yıl Victor Hugonun romanı Sefiller de dilimize çevrildi. Bu yapıtları Daniel Deforedan Hikayei Robinson (1864), François Rene Chateubrianddan Atala (1872) çevirileri izledi.

Türk edebiyatında ilk öykü ve roman denemeleri Ahmet Mithat yazmıştır: Kıssadan Hisse , Letaif-i Rivayat. Bu dönem roman ve öykücüleri , dil ve sanat anlayışları bakımından birbirinden ayrılır. Ahmet Mithat, Emin Nihat Şemsettin Sami Nabizade Nazım halka seslenmeyi ilke edindikleri için oldukça yalın bir dille; Namık Kemal Samipaşazade Sezai, Recaizade Mahmut Ekrem ise seçkin bir topluluğa seslenmeyi ilke edindikleri için Yeni Osmanlıcayla yazmışlardır. Bu dönem roman ve öykülerinde konular ya günlük yaşamdan ya da tarihten seçilmişti. Tutsaklık ya da sürgünlük (Namık Kemal , İntibah; Samipaşazade Sezai), aile baskısıyla gerçekleştirmek istenilen evlilikler, batılaşmanın yanlış algılanması gibi konular işlenmiştir. Birinci kuşak romancı ve öykücüleri romantizmin ; ikinci kuşak romancı ve öykücüleri olan Samipaşazade Sezai, Mizancı Mehmet Murat Recaizade Mahmut Ekrem ve Nabizade Nazım Gerçekçilik ve Doğalcılık akımlarının etkisinde kalmıştır. Namık Kemalin Cezmisi ilk tarihsel roman olma özelliği taşır. Araba Sevdası ilk gerçekçi roman olma özelliğini taşır. Nabizade Nazım da Karabibik adlı uzun öyküsü ile Anadolu köy yaşamını Türk roman ve öyküsünün konu dağarcığına sokmuştur. Aynı yazarın Zehra adlı romanı da ilk doğalcı psikolojik roman örneğidir. Tanzimat romanları, üstünlükleri yanında , ilk örnekler olmanın çeşitli aksaklıkları da taşımaktadır. Yazar çoğunlukla romanının içinde yer alır, kendi ağzından düşüncelerini söyler ve araya girer; çevre ve doğa betimlemeleri iyi yerleştirilememiştir; dil zaman zaman doğallığını yitirir ve kurguda çeşitli tutarsızlıklar vardır.

TANZİMAT ŞİİRİ

Tanzimat şiirinde hem Divan şiirinin, hem de Batı şiirinin büyük etkileri görülür. Tanzimat şairleri genellikle Divan şiiri kültürüyle yetişmişlerdir; bazıları da Avrupada özellikle Fransada bir süre yaşadıkları için Fransız şiirini yakından izleme olanağı bulmuştur. Batı edebiyatından ilk şiir çevirileri de bu dönemde görülmektedir. Fransız şiirinden yapılan çeviriler çoğunluktadır. Voltaire, Jean-Jacques Rousseau, Victor Hugo, Alphonse de Lamartine, Jean de La Fontaine, Jean Racine, François Fenelon, Nicolas Boileau, Alfred de Musset gibi şairlerden çeviriler yapıldı.Bu şiirler Türk şiirinin biçimsel yapısını etkiledi. Batının, sone,terza rima, ottavarima gibi nazım biçimleri kullanılmaya başlandı. Gene çevirilerin etkisiyle Klasikçilik, Romantizm, Gerçeklik, Parnasizm, Sembolizm gibi edebiyat akımları Türk edebiyatında tanınmaya başlandı. Çeviri şiirler Türk şiirini öz bakımdan da etkiledi. Yeni düşünceler, kavramlar, imgeler, simgeler ve özellikle batı dillerinden birtakım yeni sözcükler bu dönemde dilimize girdi. Tanzimat şiirinin ilk kuşağında bazı temel kavramlar ilk kez kullanıldı. Şinaside “uygarlık, hak, adalet, yasa, devlet ile halkın karşılıklı hak ve ödevleri”; Namık Kemalde “özgürlük ve yurt”, Ziya Paşada “geri kalmışlık” bunlara örnektir. Tanzimatın ikinci kuşağında toplumsal temalar daha geriye, ikincil duruma düştü, fizikötesi gündeme geldi. Recaizade Mahmud Ekremde “ölüm”; Abdülhak Hamitte “ölüm” yanı sıra “Tanrı, yaşam, dünya, madde, ruh varlığın ne olduğu ve sonu” gibi temalar ağırlık kazandı. Tanzimatın ilk kuşağı “yeni insan”ı yaratmaya çalışıyordu, yaklaşımları toplumsal ve ahlaksaldı. Toplumun çağdaşlaştırılmasını ana ilke edinmişlerdi. İkinci kuşağın gündemini ise daha çok şiirle ilgili konular ve ****fizik alanlar oluşmuştur. Başka bir deyişle, ikinci kuşak “sanat sanat için” ilkesini benimsemiştir.
Tanzimatın birinci kuşağında Namık Kemal, Şinasi, Ziya Paşa; ikinci kuşağında Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamit, Muallim Naci gibi şairler vardır.

TİYATRO

Batılı anlamıyla tiyatro da Tanzimat döneminde görülür. Bu dönemde geleneksel tiyatro içine giren türler (kukla, Karagöz, orta oyunu gibi) de varlığını sürdürmüştür.Tanzimatın ilk yıllarında İstanbulun çeşitli yerlerinde tiyatro binaları yapılmaya başlandı. Önceleri özellikle İtalyan ve Fransız, daha sonra da Ermeni tiyatro toplulukları bu binalarda oyunlar sergiledi. Mihail Naum , Güllü Agop gibi Ermenilerin Türkçe oyunları da sergilemeleri önemli bir gelişmeye sebep oldu. Güllü Agop 1868 de kurduğu Osmanlı Tiyatrosunda ilk kez düzenli olarak temsiller vermeye başladı; müzikli oyunlar dışında Türkçe oyunlar sergilemenin tekelini 10 yıl elinde tutmuştur. Birçok Türk erkek tiyatro sanatçısı ilk kez bu tiyatroda sahneye çıkmıştır. Müslüman Türk kadınının sahneye çıkması şeriat hükümlerine göre olanaksızdı. Bu yüzden bazı kadın rollerini bazı durumlarda yabancı kadınlar ya da erkekler oynamışlardır. Bu tiyatro 1884te Ahmet Mithatın Çerkez Özdenler oyununu oynarken oyun özgürlük duyguları aşıladığı gerekçesi ile tiyatro kapatılmış, binası da yıktırılmıştır. Bundan dolayı bu tarihten 1908e kadar kadar Türk tiyatrolarına tuluat oyunları egemen olmuştur.
Mardiros Mınakyanın kurduğu Osmanlı Dram Kumpanyası Türkçe oyunlar sahnelemeye devam etmiştir. Türk edebiyatında ilk tiyatro yapıtı olarak Hayrullah Efendinin(1817-66) Hikaye-i İbrahim Paşa ve İbrahim-i Gülşeni (1844) adlı dramı gösterilmektedir.Şinasinin Şair Evlenmesi (1860) ilk güldürü olarak kabul edilmektedir. Ali Haydar (1836-1914) ilk trajedi , Direktör Ali Bey (1844-99) de karakter güldürü örnekleri vermiştir. Yazar, çevirmen, tiyatroya maddi ve manevi destek sağlayan devlet adamı olarak Ahmet Vefik Paşa(1823-91) nın Tanzimat tiyatrosuna çok büyük katkısı olmuştur.Moliereden yaptığı çeviri ve uyarlamaları çok önemlidir. Feraizcizade Mehmed Şakir (1853-1911) duru bir Türkçe ve başarılı bir teknikle yazdığı oyunlardan ötürü “ Türk Molierei”olarak adlandırılmıştır.Bu dönem tiyatrolarında çoğunlukla toplumsal ve tarihsel konular işlenmiştir. Öbür türlere oranla Tanzimat döneminde tiyatro çok daha etkili olmuştur. Bu bakımdan bazı Tanzimat yazarları (Namık Kemal , Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamit) tiyatro oyunları da yazmıştır.

TANZİMAT NESRİ

Edebiyatımızda gerçek nesir, Tanzimatla başlar. Gazete ile birlikte Batı anlayışındaki nesir türleri de, edebiyatımıza girer. Tanzimat edebiyatımızı yaratanlar şiir yazmakla beraber, asıl yeniliği nesrimizde yapmışlardır. Makale, eleştiri, söylev, hikaye, roman, tiyatro vb. hep Tanzimat edebiyatımızın getirdiği yeni nesir türleridir.
Divan nesrinde süslü yazmak , özentili bir üslup vardır. Tanzimat nesriyse, cümleyi gereksiz boş sözcüklerden kurtarmış, fikri ön plana almıştır. Bu nesirde seciler atılmış, cümlenin boyları kısalmış, doğrudan doğruya konuya girmek yolu tutulmuş, ilk defa noktalama kullanılmıştır.
Şinasinin nesri oldukça kuru, Namık Kemalin şişkincedir; Abdülhak Hamite gelince, şairane bir duyguluk kazanır. Servet-i Fünuncuları etkileyen Hamit nesri, halktan uzak düşen felsefi fikirlerin tezatlı söz sanatları ile yüklüdür. Tanzimat nesrinde sadeliği en ileri götüren Muallim Naci; halk diline en çok yaklaşan ise Ahmet Mithat Efendidir.



Edebiyatımızdaki nesir türlerini üçe ayırabiliriz: 1- Divan edebiyatında açık ve edebi nesirle yazılan eserler; 2-Halk edebiyatında hikayeler, kahramanlık destanları, esersiz temsiller: meddahlık, karagöz, ortaoyunu gibi; 3-Yeni edebiyatta gazete, dergi, tiyatro, roman, hikaye, tarih; gezi, coğrafya, mektup, anı, edebiyat tarihleri gibi.
Süslü nesirle Divan şiiri arasında paralellik vardır. Ustalık, hüner göstermek amacı taşır. Arapça, Farsça, sözcüklerle tamlamalarla yüklüdür. Söz oyunları, düğümlü uzun cümlelerle, secilerle doludur. Edebi nesir de denir. Süslü divan nesrimizin baş temsilcilerimizden sayılan Nergisi (1592-1635); münşeat yazarıdır. Secilerle örülü tumturaklı terkiplerle yüklü, süslü divan nesrimizin Veysi ile birlikte baş temsilcisi sayılır.
Halk diline dayalı; süsten, söz sanat oyunlarından, özentilerden uzak; Arapça, Farsça, sözlerle tamlamalara elden geldiğince az yer verilen bir nesirdir sade nesir. Halkı amaç tutan konularımız; dinsel, tasavvufla ilgili yapıtlarımız, halk hikayelerimiz, Kuran tefsirlerimiz, menakıpnamelerimiz, hadis kitaplarımız, ortaklaşa özellik taşıyan Osmanlı Tarihlerimiz; halka birşeyler öğretmek isteyen yazıyla ilgili eserlerimiz sade nesir yani öğretici nitelikteki nesirlerdir

TANZİMAT GAZETECİLİĞİ
Tanzimatla gelen, halkın okuyuş oranında gelişen Türk gazeteciliği, Türk gazeteciliği, Türk Edebiyatının yepyeni bir döneme girmesini sağlar. Makale, fıkra, haber, röportaj, sohbet, mülakat, anı, gezi, şiir, inceleme, eleştiri, deneme, hikaye ve roman türlerinin gelişmesinde gazeteciliğimizin etkisi büyük olur.
Gazete, her gün bir toplumdan, bir sorun üzerinde fikir ve görüşe sahip ikinci bir toplum çıkarabilecek kudrette bir çözümleme ve birleştirme organıdır. Gazete sayfaları her gün yüz binlerce insanın beraber toplanıp, beraber düşündükleri, konuştukları bir toplantı meydanıdır. Demokratik toplumların hayatında en önemli rolü fikirler oynamaktadır. Fikir özgürlüğünün olduğu her yerde kişiler, çeşitli olanak ve araçlardan faydalanarak, fikirlerini savunmak isterler. İşte bu araçların en önemlisi ve en etkilisi gazetedir. Gazete dünyadaki bütün olup biten olayları günü gününe halka bildiren, haberleri kendi görüşü ile yorumlayan, ufkumuzu her türlü bilgiler vererek genişleten düşüncelerimizi aydınlığa götüren, halkı dar görüşten kurtaran basılmış kağıtlar topluluğudur.
Tanzimat gazeteciliği; halkın görüşüyle birlikte edebiyatı da değiştirir. Çünkü günlük yaşamın gazeteyle ön plana geçmesi, edebiyatımızda da etkisini gösterir. Bu gazeteleri okuyanlar, Batıdan yapılan roman çevirilerini izleyenler, yeni bir dünya görüşüyle karşılaşırlar. Eski yaşamın, tüm olarak dine göre düzenlenen kurumlarla fikirleri, Tanzimat sonrası gazeteciliğiyle dinamikleşir.

Tanzimatta yayınlanan gazetelerin sayısı yetmişe yaklaşırken, dergiler yüzü geçer. Tanzimat Edebiyatının oluşmasında, yeni Türk nesrinin doğmasında en büyük rolü oynayan, en önemli görevi yüklenen gazetelerle dergilerin belli başlıları: Takvim-i Vekayi(1831), Ceride-i Havadis,(1840) gibi resmi gazetelerle; Namık Kemalin yayınladığı İbret(1871); Hadika(1872) Ali Suavinin yönettiği Muhbir(1866); Ahmet Mithatın çıkardığı Devir(1872); Sıraç(1873); Vakit(1875); Ebüzziya Tevfikin Mecmua-i Ebüzziya(1879); Hazine-i Fünun(1882); Gayret(1886), Asar(1886), Maarif(1890), İkdam(1894)dır.

Tanzimat şairleri ile yazarlarının hemen hepsi gazetecilik, dergicilikle ilgilidirler. «Umum tarafından anlaşılmakla» amaçları burdan gelmektedir. Edebiyat dergilerinin çıkışı gazetelerden sonra geldiği için, ilk edebiyatla ilgili yazılar gazetelerle yayımlanır. Bu yüzden; Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Mithat, Ahmet Vefik Paşa, Ebüzziya Tevfik, Şemsettin Sami, Recaizade Mahmut Ekrem... gazetecilikle edebiyatı kaynaştırırlar.

NAMIK KEMAL

Namık Kemal 1840 yılında, Tekirdağ'da doğdu. Babası Mustafa Asım Bey, Sultan İkinci Abdülhamit'in müneccimbaşıydı. Namık Kemal, büyükbabası Abdüllatif Paşa tarafından büyütüldü. Abdüllatif Paşa memur olduğu için Namık Kemal'de onunla birlikte Anadolu ve Rumeli'de bulundu. Bu yüzden sürekli ve tam bir öğrenim göremedi. Dedesinin Kars Kaymakamlığı sırasında, Şeyh Vaizzade Mehmet Hamit Efendi'den, tasavvuf ve edebiyat dersleri aldı. Abdüllatif Paşa'nın son görev yeri olan Sofya'da bir yandan Fransızca, Arapça ve Farsça dersleri alırken bir yandan da divan edebiyatı yolunda şiirler yazmaya başladı. Şair binbaşı Eşref Paşa kendisine Namık mahlasını verdi.

Namık Kemal, Niş Kadısı Mustafa Ragıp Efendi'nin kızı Nesime Hanım ile evlendi. Dedesinin 1856'da görevinden ayrılması üzerine İstanbul'a döndü. Burada Leskofçalı Galib, Yenişehirli Avni, Hersekli Arif Hikmet gibi şairlerin toplantılarına katılmaya başladı. Bab-ı Ali Tercüme odasına memur oldu. Encümeni Şuara'ya girdi. Leskofçalı Galip'ten şiir ve tasavvuf ile bazı toplumsal fikir ve davranışlar konusunda etkilendi. Şinasi ile tanışınca onun etkisinde kalarak, batı edebiyatına ve kültürüne yakın ilgi duydu. Şinasi'nin çıkardığı, Tasviri Efkar Gazetesinde yazmaya başladı. Şinasi'nin 1865 yılında Paris'e kaçması üzerine, gazetenin yayınını tek başına sürdürdü. Bu dönemde genellikle sosyal konularda yazdığı yazılarıyla dikkat çekti. Eğitim meselesi üzerinde durarak, kadınların da eğitim ve öğretimden yararlanmaları fikrini ileri sürdü.

İstibdat rejimi ile savaşmak üzere kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyetine girdi ve bir yandan da hükümetin tutumunu eleştiren yazılar yazmaya başladı. Hükümet, siyasetine aykırı düşen gazetelerin bu yolda yazı yazmalarını yasakladı ve bazı gazeteleri kapattı. Namık Kemal'de 1867 yılında Erzurum vali muavinliğine tayin edildi. Fakat hükümetle arası açılmış olan Mısır Valisi Mustafa Fazıl Paşa'nın çağrısı üzerine, arkadaşı Ziya Paşa ile Paris'e kaçtı. Bir süre sonra da Londra'ya geçti. Mustafa Fazıl Paşa İstanbul'a dönme izni alınca arkadaşlarına maaş bağladı ve Londra'da cemiyet adına bir dergi çıkarılması için sermaye bıraktı ve bu sermaye ile Ali Suavi'nin yönetiminde Muhbir gazetesi çıkarılmaya başlandı (31 Ağustos 1867). Namık Kemal ve Ziya Paşa, Ali Suavi ile anlaşamadılar. Namık Kemal, yine Londra'da Hürriyet gazetesini çıkarmaya başladı (28 Haziran 1868).
Namık Kemal kalebentlikle Magosa'ya sürüldü. Sultan Beşinci Murat'ın tahta çıkışından sonra, ancak 1876 yılında İstanbul'a dönebildi. Bir süre sonra Sakız mutasarrıfı oldu (1887) ve burada öldü (1888). Mezarı Gelibolu'dadır.

ZİYA PAŞA
Yarab ne eksilirdi derya-yı izzetinden
Peymane-yi vücude zahr-ab dolmasaydı
Azade-ser olurdum asib-i derd ü gamden
Ya dehre gelmeseydim ya aklım olmasaydı

Tanzimat edebiyatımızın en seçkin şair ve yazarlarından biri, İstanbulda Kandillide doğdu. Soyu Erzurumlu olan, gümrük memuru Feridüddin Efendinin oğludur. İlk öğrenimini bir süre mahalle mektebinde yaptıktan sonra, Beyazıt rüştiyesinde okudu. Sadaret Kalemine memur oldu (1842). Zeki, kabiliyetli bir genç olmasına rağmen, derbeder bir yaşantısı vardı. Divan edebiyatı yolunda şiirler yazıyordu. Reşit Paşa, onu saraya katip olarak yerleştirdi (1855). Saray memurluğunda düzenli hayata alıştı; Fransızca öğrendi. Ali Paşanın sadrazam olması ile saraydan uzaklaştırıldı; sırası ile Zaptiye Müşteşarı, Atina elçisi, paşa rütbesi ile Kıbrıs, Amasya mutasarrıfı, Meclis-i Vala azası oldu.

Amacı, memlekette meşrutiyet idaresini kurmak olan «Yeni Osmanlılar Cemiyeti»ne girdi. Namık Kemalle birlikte Parise kaçtı (1867). Londraya geçerek Namık Kemalle «Hürriyet» gazetesini çıkardı (1868). İstanbula dönünceye kadar Cenevrede oturdu (1871). Abdülaziz tahttan indirilince Maarif Müşteşarı oldu (1876). Kanuni-i Esasi Encümeni azalığına seçildi; II. Abdülhamit, İstanbulda kalmasından kuşkulandığı için vezirlik rütbesiyle Suriye, Konya ve Adana valiliklerinde bulundu. Adanada öldü (17 Mayıs); mezarı oradadır.

Ziya Paşa, biçimde eskiye bağlı kalmasına rağmen, özde yeni bir niteliğe yöneldi. Aşk, şarap, zevk temalarını işleyen gazel, terkib-i bent, terci-i bent, gibi eski nazım şekillerini toplumu uyandıran, kötülükler çare arayan, duygularla düşünceleri aydınlatan birer araç haline getirdi. Zıtlıklar, çelişmeler içerisinde olmakla beraber, Şinasi ile başlayan yeni sanat ve dil görüşlerimize bağlı kalmaya çalıştı. Nesri de şiiri gibi, sağlam yapılı, zamanına göre oldukça sadedir. «Hikmetli»li bir yapısı vardır; bunlarda bireysel gerçeklerle toplumsal dertleri kudretle yansıtır.

Ziya Paşa; şiir, makale, antoloji, edebiyat tarihi türlerinde eserler yazmış; birçok çeviriler yapmıştır. Zafername(1868), Harabat (3cilt, 1874), Eşar-ı Ziya (1881), Endülüs Tarihi (2 cilt, 1859-1888), Mukaddeme-i Harabat(1893)

ABDULHAK HAMİT

2 Ocak 1852 günü İstanbul'da doğdu. Hekimbaşı Abdülhak Mollanın torunu, tanınmış tarihçi ve Tahran büyükelçisi. Hayrullah Efendi'nin oğluydu. Bir yandan mahalle mektebine ve rüştiyeye giderken, bir yandan da Yanyalı Tahsin Hoca ile Edremitli Bahaeddin Efendi'den özel dersler aldı. 1862'de, 10 yaşındayken ağabeyi Nasuhi Bey ile birlikte Paris'te bulunan babasının yanına gitti ve bir süre orada okuduktan sonra 1864'te İstanbul'a döndü. Yaşının küçüklüğüne karşın Babiali Tercüme Odası'nda çalıştı. Bir yıl sonra, Tahran Büyükelçiliğine atanan babasıyla birlikte İran'a gitti. Orada Farsça öğrendi. Babasının ölümü üzerine İstanbul'a dönerek, 1867'de Maliye Mühimme Kalemi'ne girdi. Şura-yi Devlet ve Sadaret kalemlerinde çalıştı. 1871'de Fatma Hanım'la evlendi. 1876'da Paris Büyükelçiliği ikinci katipliğine getirildi. 1878'de Paris'te yayımlanan, Nesteren adlı oyununda halkın zalim bir hükümdara başkaldırmasını anlatmasından rahatsız olan II. Abdülhamit'in emriyle görevden alındı. 1881'de Gürcistan'da Poti, 1882'de Yunanistan'da Golos, 1883'te Bombay başkonsolosluguna atandi. Bombay'dan gemiyle İstanbul'a dönerken uğradıkları Beyrut'ta eşi Fatma Hanım öldü (1885) ve orada gömüldü.

İstanbul'un itilaf devletlerince işgali üzerine Viyana'ya gitti (1920). ). Burada büyük maddi sıkıntı içinde yaşadı. Daha sonra Ankara Hükümeti'nce yurda dönmesi sağlandı. 1928'de İstanbul milletvekili olarak TBMM'ye girdi; bu görevi ölümüne değin sürdü. Abdülhak Hamit şiir yazmaya 1870'lerde başladı. Bu dönemde Ebüzziya Tevfik, Recaizade Mahmut Ekrem, Namık Kemal gibi Tanzimat döneminin yeni edebiyatçıları arasında yer aldı. Gerek yabancı dil bilmesinin, gerekse yurtdışındaki görevlerinin sağladığı olanaklarla Batı edebiyatının Shakespeare, Corneille ve Racine gibi yazarlarını yakından tanıdı ve yapıtlarının etkisinde kaldı.

Dize ve uyak düzenlerinde değişiklikler yaptı, heceye önem verdi. Divan şiirindeki belirli konuların sınırını aşmaya çaba gösterdi. Tema olarak günlük yaşamı, doğa ve insan ilişkilerini de işledi. Lirik, epik ve felsefi şiirler yazdı. Tiyatro alanında Namik Kemal'in, daha sonra Batili yazarların oyunlarını örnek aldı
Abdülhak Hamit, 12 Nisan 1937'de İstanbul'da öldü.

Önemli Yapıtları; "Ölü" (1886), "Hacle" (1886), "Bir Sefilenin Hasbıhali" (1886), "Bâlâ'dan Bir Ses" (1911),
"Validem" (1913), "İlham-ı Vatan" (1918), "Tayfalar Geçidi" (1919), "Ruhlar" (1922), "Garam"ı yazdı (1923). Oyunları, "İçli Kız" (1874), "Sabr ü Sebat" (1875).

YENİLEŞME EDEBİYATIMIZ

Tanzimat edebiyatımız Yahya Kemalin deyimiyle «Yenileşme Edebiyatımız » veya « Yenileşme Dönemi Edebiyatımız » dır. Tanzimat edebiyatı ile; topluma yeni bir duyuş ,düşünüş ve anlatış tarzı yeni bir dünya, insan anlayışı gelmiş; bütün edebiyatımız boyunca önemsenmemiş bulunan nesir dönemi başlamıştır. Avrupa düşünüş sistemi Tanzimatla memlekete yayılmış. Şiir toplumun görevinde bir araç olarak kullanılmıştır.

Tanzimat Edebiyatında görülen biçim değişmeleri «öz»ün değişmesinden doğar. Batı uygarlığından alınan yeni duyuş ve görüşler, divan edebiyatının biçimleriyle anlatılmazdı.Şinasi , Namık Kemal, Abdülhak Hamit, Tevfik Fikret yeni özü, yeni biçimlerini geliştirmek zorunluğu içinde kaldı.

Tanzimat Edebiyatının genel niteliklerini şöyle toplayabiliriz: Edebiyatımıza, o zaman kadar bulunmayan hikaye, roman, tiyatro, makale, fıkra, hatıra, eleştirİ gibi yeni türler girer. Günlük yaşam izlenimleri bir araya getirilir. Nesir ile nazımda konu alanı genişler. Halka halk diliyle hitap etmek düşüncesi uyanır. Sade dil ile halk diline önem verilir. Eski edebiyat yıkılarak yerine toplumu ilgilendiren edebiyat getirilir. Vatan, millet, hürriyet, halk sevgisi işlenir. Çeviri edebiyatı, gazetecilik bu dönemde görülür.

TANZİMAT KAYNAKLARI

Tanzimat Edebiyatı; yerli kaynaklardan beslenmekle kalmaz , Batıdan özellikle Fransız Edebiyatından genişçe yararlanılır. Bunun nedeni, XVIII. yüzyılda Fransız Uygarlığının İspanya ,İtalya ve İngiltereyi etki altına almak evrensel bir düzeyi varmış olmasıdır. O yüzyılda Amerika dahil pek çok ülke, bilim,felsefe ve edebiyat akımlarının etkisindedir.

Fransada XIX. yüzyılının ilk yarısında ilköğretim başlar ve kitapların baskıları çoğalır. Gazeteler önem kazanır. Gazetenin basımının gelişmesi okurlarının çoğalmasını sağlar. Pozitif bilimlerde eskiye göre daha verimli olmasını sağlar. Buhar makinelerinin uyguladığı endüstri bölümleri eskiye göre daha verimli olur.

Fatihin İtalyan ressamı Belliniye resmini yaptırması, çoğrafya eserlerinin Avrupayı bize iyice tanıtması, Katip Çelebinin «Cihan-nüma»sı, XVII. yüzyıldan sonra Avrupaya gönderilen elçi Yirmi Sekiz Çelebi Mehmetin « Paris Sefaretnamesi» Avrupa kültürünü bize getirmekte çok büyük rol oynamıştı.
-OSMANLI ISLAHAT HAREKETLERİ VE TANZİMAT-

Osmanlıda ıslahat hareketlerini doğuran neden, bir anlamda Batının dünya ölçeğinde konumu ve bunun Osmanlıya etkisidir. Nitekim Batıda 13. Yydan itibaren Pazar ilişkilerini ön plana çıkaran yeni bir üretim tarzı ağırlık kazanmaya başlamıştır. Bu yeni tarz üretim biçimi, 15. Ve 16. Yylarda ki Rönesans hareketinin yol açtığı bilimsel devrimle birleşerek, sınai kapitalizmi haline dönüşmeye başlamıştır. Üretim hacminin artması, sermaye yatırımlarının çoğalması süreci Batının teknolojik üstünlüğünü doğurmuştur. “bunun yanı sıra 16. Yydan itibaren ulusal devletlerin ortaya çıkmaya başlaması; Rönesans hareketinin bireyi cemaat cenderesinden kurtarması; Reformasyon hareketi ile evrensel kilise idealinin yıkılması; ekonomik gelişmelerin dayattığı coğrafi keşifler ve sömürgeleştirme hareketi Batı Avrupayı tamamen başka bir evren haline getirmiştir” .Diğer yandan Osmanlı İmparatorluğunun 18.yydaki yenilgileri ve giderek büyük bir güç olma niteliği kaybedişi, Avrupa kuvvet dengesini de değiştirmiştir. Artık Batı için Osmanlı, askeri üstünlüğünün yanı sıra, ekonomik bakımdan da gücünü yitiren bir devlet görünümündedir. Osmanlı devleti artık Batı ülkeleri için bir tehdit olmaktan çıkıyor ve Doğu tehlikesini, Rusya temsil ediyordu. “ Rusyanın yükselişi Avrupa düzenine yeni bir biçim vermiş ve Osmanlı devletinin yerini ve işlevini de kökünden değiştirmiştir. Artık Osmanlı devleti, Doğudan gelen bir tehdit değil, Rusyaya karşı kullanılacak bir frendir. Kısacası bir tampon devlettir”
Batının elde etmiş olduğu teknik, askeri ve ekonomik üstünlüklerin yanı sıra Osmanlı İmparatorluğu 17. Ve 18. Yylarda ekonomik açıdan gerileme ve çöküntü, sosyal açıdan dağılma ve anarşik bir düzen içerisindedir. Bununla birlikte geleneksel devlet sistemi de çökmüş görünmekteydi.
Osmanlı İmparatorluğunu içinde bulunduğu bu durumdan kurtarmak için (Türkiyenin modernleşmesi tarihinde en önemli safhalardan biri olan) 3. Selim ve 2. Mahmut döneminde devlet kurumlarında ve bunu tamamlamak için eğitim alanında girişilen geniş reform hareketleri, dikkati çeken gelişmelerin başındadır. Ancak Ülkenin de belirttiği gibi yenilikçilerin önüne hep iki engel çıkmaktadır. Bunlardan birincisi; “Modern araştırmayı hatta öğretimi, din için tehlikeli sayan fanatikskolastik zihniyet, ikincisi ise ;Modern araştırmanın derin köklerine inmeye sabredemeyen ve her şeyden önce, gücünün ihtiyacına cevap vermek isteyen idareci zihniyettir. Birincisi ile savaş kolay olmadı. Fakat o nispeten yenildi, geriledi. Hatta modern zihniyet, 19. Yyın sonlarından beri eski “medrese”nin içerisinde bile kısmen sokuldu. Fakat ikincisi ile savaş çok daha güçlü oldu ve bugüne kadar gerçek ilim zihniyetinin yerleşmesine asıl engel bu ikincisi oldu” . Bu nedenle Osmanlı yenilikçileri ordunun ıslahından başlayarak, eğitim kurumlarını düzenlemek, ekonomik plan kurmak gibi her alanda düşünceyi ---?--- olarak gördü. Bunun sonucu olarak reformlar, sorunların derinliğine inmekten ve teorik çerçevesini oluşturmaktan çok prakmatik amaçlar çerçevesinde yapılmıştır. “Osmanlı Batılılaşamaya pragmatik bir yaklaşımla girdi. Ama bu sürece girince gelişmeler onu bu güne kadar getirdi. Osmanlının Batılılığı teorik planda hazırlayamayışının en önemli kanıtı, tarih, felsefe, ve edebiyat alanındaki yavaş değişmelerdir”
Osmanlının içinde bulunduğu durumdan bir an önce kurtulma düşüncesi, Osmanlı yenilikçilerinin pratik çözümlere yönelmesi ve bir anlamda “yüzüstü Batılılaşma” hareketlerinin gerçekleşmesine neden olmuştur. “bu yüzüstü Batılılaşma hareketleri gerçekleştiği sıralarda Osmanlı imparatorluğu da çöküntü halinde bulunuyordu. 1553 te Kanuni Sultan Süleymanın bazı batılı devletlere verdiği ilk müsaadenin, sonradan devlet zayıfladıkça batılı kuvvetler tarafından genişletilmesinden doğmuş olan kapitülasyonları, Türkiyenin üzerinde ekonomik bir cendere haline getirmiştir. Modernleşme kuramlarını hazırlamak üzere yabancı devletlerden alınan büyük borçlar da, ayrıca memleketin ödeyemeyeceği ikinci bir yükü “ Duyun-u Umumiye” yi doğurmaktaydı. Bu sırada yabancı müdahaleler günden güne artıyor ve Türkiye Hıristiyan tebaasının haklarını korumak bahanesi ile ve her vesile ile “Babıali” ye baskı yapıyorlardı. Artık batılılaşma ve modernleşme yalnızca ordunun ıslahı ve bunun için gereken teknik tedbirlerin alınmasından ibaret kalamazdı.”
Bu noktada Tanzimat, askeri ve teknik olarak başlayan batılılaşmanın siyasi- hukuki bir şekil olarak, eski ıslahat zincirinin daha geniş bir halkasıdır. Tanzimatla birlikte 1683den itibaren her sahada gerileyen Osmanlıya karşın; Rönesans ve Reform hareketleri ile her sahada ilerleyen Avrupa ile aramızdaki mesafenin askeri ve teknik alanlardaki ıslahatlarla kapatılamayacağı görülmüştür. “ 16. Yyın sonlarına kadar Osmanlı devleti batıya karşı kendini hep üstün hissetmiştir. 16. Yyın sonlarından itibaren özellikle 17 yyın ikinci yarısında şiddetle duyulmaya başlayan bozuklukları gidermenin yolu olarak her ikisi ile dönüşün uygun olacağı ileri sürülmüştür. 2. Osman (1618-1622) ve 4. Murat (1623-1640) saltanatları ile Köprülüler vezareti dönemleri Osmanlı İmparatorluğunu ıslah etmenin eski düzenin ihyasıyla mümkün olduğu düşüncesinin müfrit bir şekilde uygulandığı dönemdir. Ancak, 17. Yyın son yılında (1699) Osmanlı Devleti Batıya karşı ( en azından askeri alanda) geri olduğunun bilincine varmaya başlamıştır. Ve bu tarihten sonra düzeni reforme etmenin atıfları, önce mütereddit, sonra açık bir şekilde batıya yönelme başlanmıştır.
Demek ki, 18. Yyın başından Cumhuriyet dönemine kadar olan ıslahat çabaları tarihi, bir anlamda, Osmanlı Batılılaşma tarihidir de ve bu bağlamda, Osmanlı Batılılaşması ile Islahat hareketleri özdeştir” . Osmanlı batılılaşmasının, batı şekline göre ıslahat olmaktan öteye geçememesi, Osmanlı Batılılaşması ile ıslahat hareketlerinin özdeş olması, Osmanlı Batılılaşma sürecini 18. Yydan başlayan “ıslahat hareketleri” içinde düşünmek gerekliliğini doğurmaktadır.
Bu noktada, Osmanlı ıslahat hareketlerinin hepsini Batılılaşma süreci içerisinde düşünemeyiz. Nitekim, “ Osmanlı Devletinde yapılan ıslahatları iki grupta toplamak ya da mutabaka etmek mümkündür. Bunlardan birinci grubu; devletin kendi tarih ve kültürü baz alınarak yapılan ıslahatlar, ikinci grubu ise ; Avrupa kültür ve medeniyetinden etkilenerek yapılan ıslahatlar oluşturmaktadır. Tanzimat, ikinci grupta yer alan türden ıslahatların bir neticesi olarak gerçekleşmiş geniş bir ıslahat programı olarak karşımıza çıkmaktadır”
Bu noktada 19. Yy ıslahatlarının zirve noktası olan Tanzimat fermanı, ilanından önceki ıslahatların bir neticesini sunan ve ilanından sonra yapılacak ıslahatların bir programını ortaya koyan bölge olması nedeni ile, Türkiyenin modernleşme süreci içerisinde önemli bir konuma sahiptir ve Türk tarihsel gelişiminde önemini sürdürmektedir.
TANZİMATI HAZIRLAYAN GELİŞMELER
Tanzimatı ortaya çıkaran nedenleri, 18. Yyda Osmanlı toplumunun tüm kurum ve kuruluşlarını ayakta tutan, inanç, düşünce, bilim ve felsefe, askeri, maliye, hukuk, idare, ekonomik ve siyaset alanındaki değişim ve dönüşümlerden ayrı düşünemeyiz. Nitekim , bu değişim ve dönüşümlerin yaşanmasında, Batılı devletlerin Osmanlı toplumu üzerindeki etkisi de önemlidir. Bu bağlamda Tanzimatı ortaya çıkaran nedenleri iç ve dış faktörler olarak iki kısımda ele alabiliriz.” İç faktörler, Tanzimatın bir sonuç olarak ortaya çıktığı Osmanlı batılılaşma hareketlerini anlatırken genel olarak üzerinde durulan hususlardır. Dış faktörler ise cereyan eden hadiselerdir.”
Gerçekten 16. Yydan beri Osmanlı devleti sahip olduğu üstünlüğü kaybedip, devlet kurumlarının ve kanunların asrın ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikte olmaması, devletin maddi ve manevi gücünü kaybetmiş olması, bunun sonucunda her sahada yenilgiye uğraması yeniden ve geniş bir ıslahat hareketini zorunlu kılıyordu. Bununla birlikte, Osmanlı Devletinin müdahale edemediği alanlardaki gelişmeler Tanzimatın alanında daha güçlü belirleyiciler olarak ortaya çıkmıştır. Bu gelişmelere bakacak olursak;
Tanzimatı hazırlayan siyasi gelişmelerden biri, Osmanlı kendi içinde bir kuvvet olan Mısır valisi Mehmet Ali Paşanın, Osmanlıya karşı elde etmiş olduğu başarılardır. Nitekim, “II. Mahmut zamanında, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa, Fransızların yardımı ile bir çok reform yapmış ve oldukça güçlenmiştir. Mora isyanının bastırılmasında gösterdiği yararlılıklardan dolayı kendisine Girit valiliği vad edilmiştir. Ancak, Paşa bunun yanında Suriye valiliğini de istemiş ve bu isteği sultan tarafından red edilmiştir. Bu gelişmeler üzerine, Mısır ile Osmanlı devleti arasında savaş hali başlamıştır”. 2. Mahmutun Mehmet Ali Paşa karşısında aldığı yenilgiler Osmanlı Devletini Tanzimata zorlayıcı bir etki yapmıştır. Bunun yanında Mısır meselesi Tanzimatın sadece yeni bir düzen isteğinden değil, kendini koruma ihtiyacından kaynaklandığının somut bir göstergesidir.
Tanzimatın bir saltanat sorunu olduğunu belirten Küçüke göre, saltanata yapılmış en somut tehdit Mısır ve Mehmet Ali Paşadır. Ona göre; “Mısır Tanzimatı iki boyutta etkiliyor. Hem bir model hem de zorlayıcı bir neden olarak. Yeniçeriliğe karşı kazanılan zafer gününde Mahmutun giysileri Mısırın Türkiyedeki yenilikler için model olması boyutunu veriyor. Daha sonra Mısır ile savaş ve bu savaşın yol açtığı utanç verici yenilgiler, Mısırın zorlayıcı yanını getiriyor. Fakat ister model olsun, isterse zorlayıcı, Mısır 19. Yy Türk aydın ve yenilik tarihinde önemli bir yere sahip bulunuyor.
Tanzimatın ilanında Mısırın zorlayıcı etkisinin model olma etkisinden daha etkili olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim, Mısır meselesi, Osmanlı Devletini yabancı devletlerle birçok antlaşma yapmak zorunda bırakmıştır. Özellikle İngiltere ile yapılan ticaret antlaşması, 2. Mahmutun Mehmet Ali Paşaya karşı İngiliz desteğini sağlamasının bedeli olarak imzalamıştır.
Tanzimatı hazırlayan ekonomik gelişmeler ise Mısır meselesi ile bağlantılı olan Tanzimat Fermanının ilanından önce, 16 Ağustos 1838de İngiltere ile imzalanan Balta Liman Antlaşmasıdır. Balta Liman Antlaşması ile birlikte, İngilizlere ticari alanda geniş imtiyazlar sağlanmıştır. Bu durum, İngilizlerin Osmanlılar üzerinde daha fazla nüfuz sağlamasına olanak tanımıştır. “1838 Osmanlı-İngiliz ticaret antlaşmasını 25 Kasım 1838de Fransa il imzalanan ticaret antlaşması izlemiştir. Daha sonra benzer hükümler ihtiva eden antlaşmalar Sardunya, Gelemenk, Belçika, Prusya, Sicilya ve Brezilya gibi devletlerle de imzalanmıştır” .
Osmanlı devletinin kötü durumda olan ekonomisi, yabancı devletlerle yapılan antlaşmalarla daha kötüye gitmiştir. Ayrıca batılı devletlere antlaşmalarla verilen imtiyazlar, Osmanlı devletinde nüfuz sahibi olmalarına yol açmıştır.
Balkanlardaki milliyetçilik hareketleri ve Avrupa devletlerinin baskıları da Tanzimatı hazırlayan sosyal, siyasal gelişmeler çerçevesinde önemlidir.
1789da Fransız ihtilalinin bir sonucu olarak ortaya çıkan Milliyetçilik hareketi Avrupayı etkisine almış, bu durumdan Osmanlı Devletinin Avrupada yer alan eyaletleri de etkilenmiştir. Özellikle Avrupa devletlerinin dini unsurları kullanarak azınlıkları kışkırtmaları ve Hıristiyan tebaanın haklarını korumak bahanesi ile Osmanlı devletine yaptığı baskılar siyasi ve hukuki ıslahatlar yapma zorunluluğunu doğurmuştur.
“Avrupalı devletler, Hıristiyanlıklarını bahane ederek, Osmanlı Devletini zayıf düşürmek için gayri Müslim unsurlara hamilik yapmaya başlamıştır. Rusya bir taraftan Balkanlarda Bulgarları destekliyor ve Bulgar milliyetçiliğini körükleyerek onları Osmanlı ya karşı isyana teşvik ediyordu. Diğer taraftan Osmanlı Devletindeki Rum ve Ermeni Ortodoksların dini haklarına gerekçe göstererek bu cemaatlerle ilişkiye geçiyor ve açıkça Osmanlı Devletinin iç işlerine karışıyordu. Ermenilerin Katolik oldukları tezinden hareketle Fransada Katolik cemaati ile ilgili oldukları devlete telkinlerde bulunuyordu. Hıristiyan mezhepler vasıtası ile kendi çıkarlarını koruyan Fransa ve Rusyanın faaliyetlerini izleyen İngilterede aynı yöneteme başvurarak bölgede Protestanlık propagandası yaptı ve bir Protestan cemaati oluşturdu. İngilterenin bu teşebbüsünü Almanya ve ABDde desteklemiştir” .
Bununla birlikte, Tanzimata batının etkisinin devlet zihniyetindeki değişmelerde görmekteyiz. Nitekim, batı memleketlerine elçilikle giden devlet adamlarımız, orada uyanan yeni devlet anlayışı, hürriyet ve eşitlik fikirlerinden etkilenmişlerdir.
“Osmanlı toplumunda 3. Selimin başlattığı yeniliklerin 2. Mahmut tarafından daha katı ve kararlı şekilde yürütülmesi ile, ülkenin kapıları Batıya açılmış oldu. Devletin öncelikle askeri, idari ve mali alanlarda yaptığı değişikliklerle, merkezi idarenin güçlenmesi ve oteritesinin ülkenin her yerinde hakim kılınması isteniyordu. Ancak açılan kapıdan sadece askeri, idari ve mali alanlardaki kurum ve fikirler gelmiyordu. Avrupada köklü bir değişimin ateşini körükleyen Fransız ihtilalinin devrimci fikirlerine de ilgi fazlaydı. Bu fikirlerin yurda girişini sağlayan başlıca Osmanlı İmparatorluğunda meydana gelen tüm bu gelişmeler, Osmanlının içinde bulunduğu durumdan kurtuluşunun, yalnızca askeri ve teknik ıslahatlarla mümkün olamayacağı fikrini doğurmuştur. Bu noktada, Tanzimat, siyasi-hukuki ıslahatları kapsayan bir programı olarak gündeme gelmiştir.
Faaliyetler, yeni kurulan askeri okullardaki Fransız öğretmenlerin çalışmaları ile Fransız hükümetinin İstanbuldaki propaganda girişimleriydi. Ayrıca Batı ülkelerine gönderilen öğrenciler, diplomatik görevliler, Batı dillerini bilen ve bu dillerde yazılanları okuyan genç bürokrat ve aydınların faaliyetleri de Batılı fikirlerin tanınmasını sağlıyordu” .
3. Selim döneminden itibaren Batı başkentlerinde açılan düzenli temsilciliklerde görevlendirilen genç memurlar Avrupadaki gelişmeleri ve fikirleri yerinde tanıma olanağı buldular. Bunun yanında 1821de kurulan Tercüme odasının Türk yenilik tarihinde önemi büyüktür. “1821de Bab-ı Alide kurulan tercüme odasında Batı dillerini öğrenen genç kuşaklar, Avrupada çıkan yayınları ve Batıyı daha yakından tanıma imkanı bulan gençler, devletin yeni bürokrat sınıfını oluşturdular, Tanzimat döneminin ünlü sadrazamları, Ali,, Fuat, Reşit Paşalar da içinde olmak üzere pek çok yenilikçi aydın ve bürokrat ilk eğitimlerini Tercüme Odasında gördüler” .
TANZİMAT FERMANININ HAZIRLANMASI VE İLANI
II.Mahmutun 1826-1839 yılları arasında gerçekleştirdiği ıslahatlar, 3. Selim zamanından beri yapılan ıslahatların devamı olup, Tanzimat ıslahatlarının öncüsüdür. Bu noktada, “Tanzimat kavramının 1839dan önce kullanıldığı ve II. Mahmut döneminde ilan edilmesinin planlandığını görmekteyiz.
“Mustafa Reşit Paşa Osmanlı Devletinde bir reform yapmayı kafasına koymuştu. Bu projeye Tanzimat Hayriye” adını vermiş ve bu reform paketini hazırlayıp bir hatt-ı hümayunla ilan edilmesi hususunda 2. Mahmutu ikna etmişti. Bu amaçlarla 24 Mart 1838 yılında Meclis-i Valayı Ahkam-ı Adliye kuruldu. Meclisin görevi Tanzimat-ı Hayriyenin nasıl hazırlanacağını müzakere etmek idi. Meclis 31 Mart 1838de ilk toplantısını yaptı”
Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliyenin kurulması ile başlayan Tanzimat Hayriyenin Gülhane Hattında belirtilen esasların büyük bir kısmını içerdiği görülmektedir. Nitekim, “ II.Mahmut, Meclis-i Valayı kurdurarak, yeni düzenlemeler yapma yetkisini bu Meclise devretmiş, iktidarının bir kısmından feragat etmiştir. Reşit Paşanın Hariciye Nazırı sıfatı ile talebi, bu Meclisin yetki alanına girmektedir. Padişah acil görünenleri uygulamaya sokarken, Meclisin yetkilerini çiğnememeye özen göstermektedir. Tanzimat döneminin ayırt edici vasfı olan, saray iktidarının bürokrasi (Meclis-i Ahkam-ı Adliye )ile paylaşıldığına dair bir işarettir bu” 2. Bu açıdan Tanzimat Meclislerinin, kanunlaştırma hareketi ile birlikte idari, mali, adli ve eğitimle ilgili olanlarda bir reform hareketi hazırlamak ve iktidarın saray ve Bab-ı Ali bürokrasisi ile paylaşılmasına geçişi noktasında da işlevsel olmasından dolayı, “II. Mahmut dönemi ile Tanzimat dönemi arasında bir geçiş meclisi niteliğinde olduğunu söyleyebiliriz.
Mustafa Reşit Paşa, II.Mahmut öldüğünde İngilterede bulunuyordu. Abdülmecid tahta çıktığında İstanbula gelerek Tanzimat hazırlıklarına başladı. “Abdülmecidin Dışişleri Bakanı Mustafa Reşit Paşa, Battı uygarlığına hayran bir devlet adamıydı. Elçilik yaptığı Paris ve Londrada bu ülkelerin yönetim sistemlerini inceleyip yakından bakma imkanı bulmuştu. Mustafa Reşit Paşa, devlet yönetiminin her din ve mezhepten tebaanın hak ve hürriyetlerini güvenceye alacak ve kanun hakimiyetinin tesis edecek şekilde yeniden düzenlenmesini istiyordu. Bu düzenlemeleri öngören bir ferman yayınlaması halinde, Batılı ülkelerin Hıristiyan tebaanın haklarını bahane ederek, Osmanlının içişlerine karışmayacağına, düzenin yeniden sağlanacağına ve böylece çöküşün durdurulacağına inanıyordu” .
Reşit Paşa, fikirlerini Sultan Abdülmecide açarak, ıslahatın gerekliliğini anlattı. “Abdülmecidde, M. Reşit Paşanın fikirlerini kabul etti. Fermanın hazırlanmasını M. Reşit Paşaya bıraktı. Bu vazifeyi üzerine alan M. Reşit Paşa, geceli gündüzlü çalışarak, kendi kalemi ile bir ferman sureti hazırladı, Abdülmecide okudu. Fermanı beğenen padişah, temize çektirip imza etti. Padişahın imzasını taşıyan tebliğ ve emirlere “Hatt-ı Humayün” denildiği için bu ıslahat projesine de “Hatt-ı Humayün” denildi. Gülhane Parkında okunduğu için de “Gülhane Hatt-ı Humayün” denildi” .
FERMANI İLANI
Tanzimat fermanı, 3 Kasım 1839da Gülhane Parkında, padişah, diğer devlet büyükleri, ulema, lonca ve esnaf temsilcileri ve halkın huzurunda Mustafa Reşit Paşa tarafından okundu “Gülhane Hattı Humayunu adı verilen bu fermanla, Osmanlı Devletinde, İslam hukuku ve geleneksel kurumların bıraktığı hızlı bir değişim süreci başladı”
“Tanzimat fermanı, ilanından yaklaşık yirmi gün sonra devletin resmi gazetesi olan Takvim-i Vekayinin 187 numaralı ve 15 Ramazan1255/22 Kasım 1839 tarihli nüshasında yayınladı. Arkasından Fransızcaya tercüme edilerek İstanbulda bulunan yabancı devlet temsilciliklerine gönderildi”
TANZİMAT KAVRAMI VE TANZİMATIN DÖNEMİ
Tanzimat kelimesinin lügat manası “düzenlemeler” şeklinde verilebilir. Bu terim “tenzim” kelimesinin çoğu olup, o da “nizam verme” anlamına gelmektedir. Nasıl ki “ Nizam- cedit kavramının, “yeni düzen” ya da “yeni askeri anlamının dışında geniş manası ile, başlangıcı ve sonu belli olan bir dizi ıslahatı ifade ederse, “ Tanzimat” da 3 Kasım 1839da ilan edilen ferman dışında, Osmanlı Devletinin en önemli reformlarının yapıldığı bir dönemi ifade etmektedir”
Bu durum Tanzimatın başlangıç ve bitiş tarihlerinin belirlenmesine de yansımıştır. “Geniş anlamıyla Tanzimat (düzenlemeler), Osmanlı devlet yapısında ve devlet toplum ilişkilerinde yapılan düzenlemeleri ifade eder. Bu açıdan bu deyimin kapsamına, 3. Selim ve 2. Mahmut reformlarını sokan yazılar olduğu gibi, Tanzimat döneminin 2. Meşrutiyete (1908) kadar sürdüğü görüşünü savunanlarda vardır. Dar anlamı ile Tanzimat ise, genel olarak kabul edildiği üzere, 1839 Gülhane Hümayunu ile başlayıp 1870li yılların başlarına kadar süren sınırlı bir dönemi ifade eder”.
Görüldüğü üzere Tanzimatın başlangıç ve sona eriş tarihinde tam bir kesinlik yoktur. Bunun nedeni ise, Tanzimatın, bir yandan 3. Selim zamanından beri yapılan ıslahatların bir devamı niteliğinde olması, diğer yandan da İmparatorluğunun sonuna kadar etkisini sürdürmesidir.
TANZİMAT FERMANININ İÇERİĞİ
Tanzimat fermanı beş temel alanda düzenlemeler getiriyordu. İslam hukuku ve geleneksel kurumlara ilaveten Batı hukuku ve kurumlarında yapılan düzenlemeler, ekonomi, askeriye, eğitim ve edebiyat, sanat alanında öngörülen düzenlemeleri içeriyordu.
Tanzimat fermanının giriş bölümünde, yayınlanış sebebi padişahın ağzından özetle şöyle açıklanmaktadır; “Devletin ilk dönemlerinde şeriat hükümlerine tam manasıyla riayet edildiği için devletin gücü ve tebaanın refahı yükseldi. Son yüz elli yıldan beri şeriat hakimiyeti kalmadığından, devletin gücü zayıfladı ve tebaasının refah düzeyi düştü. Bu gidişin durdurulabilmesi için devletin iyi idare edilmesi, vatandaşın güvenliğinin sağlanması, halkın malının, ırz ve namusunun korunması, vergi ve askerlik konularında yeni kanunların çıkarılması zorunludur. Müslim ve gayri Müslim tüm tebaaya eşit şekilde uygulanacak bu kanunlarla devletin gücü ve halkın refahı yeniden yükselecektir. Osmanlı ülkesinin coğrafi durumu, toprağın bereketliliği, halkın yeteneği ve zekası göz önünde tutulursa, gerekli çarelere başvurulduğu taktirde; Allahın yardımı ile beş- on sene içerisinde istenilen sonuçlara ulaşılacağından kimsenin şüphesi olmasın”.
Padişah, fermanda uyruklara tanınan hakların kendisi tarafından güvence altına alındığını söylemekte, çıkacak yasalar” din ve devlet ve mülk ve milleti ihya için vaz olunacak olduğundan”, bunlara karşı gelmeyeceğine de yemin etmektedir. “ Gülhane Hattı Hümayununda kabul edilen prensipler şu şekilde sıralanabilir”.
- Din ve mezhep ayrımı yapılmaksızın bütün vatandaşların can, mal ve namus güvenliğinin sağlanması garanti altına alınmıştır.
- İltizam usulünün kaldırılması ve vergilerin herkesin malına ve gelirine göre alınması kararlaştırılmıştır.
- Devletin kuvvetlenip gelişmesi, huzur ve asayişin sağlanması için bütün vatandaşların askerlik görevini yapması ve askere alınacak hakkaniyet ilkesine uyulması esasları getirilmiştir
- Suç işleyenlerin durumları yasalar gereğince incelenip karara bağlanmadıkça kimse hakkında ceza uygulanmaması ve kanun önünde herkesin eşit sayılması benimsenmiştir.
- Tüm devlet memurlarına maaş bağlanacak. Rüşvet kesinlikle yasaklanacak ve bu yasağa uymayanlar şiddetle cezalandırılacak.
Tanzimat Fermanının amacı, çeşitli iç ve dış olayların etkisi ile işlemez durumda olan devlet idaresini yenileştirerek devlet oteritesini etkin kılmak, vatandaşa hak ve hürriyetler veren adaletli bir yönetim sistemi kurmaktı.
Fermanda “şeriata uymama” nın bu bozulmanın ana nedeni olarak gösterilmesine rağmen kurtuluşun yeni yasalarda, şeriata dayanmayan yeni kanunlarda aranması çelişik bir durum yaratmaktadır. Bu çelişkinin kaynağı Abadan şöyle anlatmaktadır: “Şeriat ile şeriat – ötesi anlayış arasındaki denge GHHnın yazılışı sırasında şeri anlayış doğrultusunda bozulmuştur. Bunda, “ifadede ağırbaşlılığı” sağlamak düşüncesi kadar, ulemayı ve tutucuları ürkütmemek niyeti rol oynamıştır. Yoksa GHH ve Tanzimat anlayışında şeriata bağlılık vurgulamaları ilkesel olmaktan çok biçimseldir,görünüşledir”
Abadanın belirttiği üzere Tanzimatın bu niteliği daha çok halkın tepkisini azaltmak düşüncesinden kaynaklanmıştır. Nitekim, Tanzimat düşüncesi ne halktan geliyordu, ne de halka mal olmuştu. Aksine Osmanlı toplumuna, taht çevresinden indiriliyor ve bir aydın despotizminin bürokratik dünya görüşüydü.
TANZİMAT DEVRİNDE TÜRK EĞİTİMİNDE ÇAĞDAŞLAŞMA (1839-1876)

1. A. Tanzimat Öncesi Osmanlı Eğitiminin Vasıfları
Anadolu Türk uygarlığının kaynaklarını Türk, İslam ve yerli kültür teşkil eder. Osmanlı hayatı üzerinde bu unsurlar etkili olmuştur. Fakat İslamiyet Osmanlı teşkilatlarının hepsinde en etkili olan unsurdur. Eğitim sisteminin içerisinde de İslam dini tek başına egemen durumdaydı. Yeni eğitim kurumları İslami eğitim vermekteydi. İslami eğitim sistemini kullanan Osmanlı bu sistemi geliştirmiş devlet adamları, ileri gelenlerinin kurduğu vakıflarla desteklenen mekteplerle yaygın bir eğitim vermiştir. Çocukları İslam felsefesine göre eğitmişlerdi.
Bu dönemde eğitim üzerindeki din etkisi sadece Osmanlıya has bir mesele değildir. Avrupa devletlerinin eğitim sistemi de dinsel içerikliydi. Mesela antik kültür Hıristiyanlık süzgecinden geçirilerek alınıyor ve dine uymayanlar atılıyordu. Gramer, Rhetorik (güzel konuşma) ve diyaletik (tartışma) gibidir. “Trivium” unsurları Hristiyanlığın savunulmasında; edebiyat ve tiloloji ise meteolojiyi çürütüp Hıristiyanlaştırma da kullanılmaktaydı. Bütün ortaçağ boyunca Aristotolesin kıyas mantığı egemendi ve tartışma kabul etmeyen bu sisteme genel olarak “skolastik” aynı çağda ders veren hocalara da “skolastikçi” denmişti.
Bu durum batı eğitim kurumlarında çok uzun sürmemiş ve XV. yy. da ardı ardına gelen Rönesans, Reform, Hümanizma ve daha sonra da aydınlanma çağını yaratmış ve karanlıktan kurtulmuştur. Osmanlı ise XIX yy. başlarına kadar batının çoktan terk ettiği dini eğitimi vermeye devam etmiştir.
XVIII yy.dan itibaren açılan çağdaş eğitim kurumlarının çoğu da aşkri mektepler oluşturmuştur. Fakat bu çalışmalar kendinden sonrakileri örnek alır.
B. TANZİMAT DÖNEMİ (1839-1876)
1839da tahta çıkan Abdülmecit (1839-1861), Raşit Paşanın etkisiyle (Tanzimat Fermanı” yada Gülhane Hatt-ı Hümayunu” denen siyasel bir ferman yayınlanmış ülkede siyasal ve sosyal bazı düzenlemeler yapılacağını duyurmuştu. Bu nedenle 1839da başlayan yeni döneme Tanzimat (düzenlemeler) dönemi denir. Aynı doğrultuda 1856da İslahat Fermanı yayınlanmıştır. Sonra Abdülaziz padişah olmuş ve 1876-78lerde bu dönem kapanmıştır.
1- Reform Hareketlerinin Nedenleri:
 Bu dönemde başlıca üç nedenle eğitim alanında yenileşmelere gidilmiştir.
a) Tarihi gelişim süreci içinde, ülkede yenilikler gerekli bir ihtiyaç olduğu halkın eğitilmesi “Devlet ve hükümetin önemli bir görevi” olarak görüldüğü için 1869 tarihli maarif-i umumiye nizamnamesi”
b) Osmanlı yönetimine ve Türklere karşı düşmanca davranan Avrupa kamuoyunu kazanmak umuduyla.
c) Avrupa devletlerinin baskısı nedeniyle.
d) Değişimin devleti felakete gidişten kurtaracak bir yol olarak görülmesi.
e) Reform hareketleri
 Eğitimciler ve yazarlar; ailenin ve devletin eğitim görevlerini çocuklara ve topluma olan sorumlulukları açısından ele almaya başlamıştır.
 Eğitim bilim olarak görülmüş kitaplar yazılmaya başlamıştır.
 Okul ve sınıf fiziki ortamları hazırlanmış araç gereç kullanımına başlanılmıştır.
 Örgün eğitime geçilmeye çalışılmıştır.
 Eğitimde okullar açısından ilköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretim olarak basamaklandırmaya çalışılmıştır.
 İlk olarak sıbyan mekteplerinde yenileşmeler yapılmıştır.
 1845 Abdülmecit bir ferman yayınlamış reform yolunda ilerlemenin askeri alanlar dışında olmasını istemiş hükümet memleketin imar ve iskan işerini yürütmek için Meclis-i Maarifi-i Muvakkat ve Meclis-i Humariye adlarıyla meclisler kurulmuştur.
 1851 yılında Islahata Fermanına kadar maarif alanında bazı yerlerde açılan rüştiye okulları dışında önemli bir iş yapılmamıştır.
 Meclis-i Maarifi-i Muvakkat ilk ortaokul kademesinde duyulan ihtiyaçlarla ilgilenecek Daimi Meclis-i Maarifin 1846 yılında açılmış, 1857 yılında Meclis-i Maarifi-i Umumiye adını almıştır.
 Maarif-i Umumiye Nezareti ile okullar bir meclis ve bir bakanın yönetimine verilmiştir.
 Meclis-i Maarifi-i Muvakkat eğitimde ilk orta yüksek kademelerini kabul etmiş ortaokul olarak rüştiyeleri, yüksek öğrenim için garul fünunu açma kararı almıştır.
 Bu okullarda okutulacak kitapları bir uzman kurul olan Encümen-i Danişi kararnama ile kurmuştur.
 Medreselerin düzeltilmesine gidilmemiş, bazı meslek medreseleri açılmıştır.
 Örgün eğitimde kağıt üzerinde bir sıra izlenmiş gerçek manada ilköğretime el atılmadan orta ve yüksek öğretim için çalışmalar yapılmıştır.
 Sıbyan mektepleri dışında yeni mektepler açılmıştır.
 Açılan yeni okulların programlarına hayata dönük dersler konulmuştur.
 Sivil okullara ve memur yetiştirmeye fazla önem verilmiştir.
 Eğitimde yenileşmeler yöneticiler, aydın ve öğretmenler Avrupa eğitimine göre destek vermişlerdir.
 Azınlık ve yeni okullar çok büyük gelişmeler göstermiş devlet için bir tehlike haline gelmiştir.
 Dilin öğretimindeki önemi yanında sadeleşmesinin de gerektiği anlaşılmaya başlanmıştır.
 Mesleki ve teknik eğitimin temelleri atılmış , ilkkez öğretmen yetiştiren meslek okulları açılmıştır.
 Kızlar için orta dereceli okullar açılmış, öğrenci ve öğretmenlere kılık kıyafetleri belirlenip düzenlenmeye başlanmıştır.
 Disiplin aracı olarak falaka yasaklanmıştır.
 Halk eğitiminin önemi daha iyi anlaşılmaya başlanmıştır.
 1854 ten sonra Osmanlı Devletinde yeni bir devrim başladığını görüyoruz. Kırım Harbinden sonra reformların yetersiz kalmasından dolayı 1856 da Islahat Fermanı yayınlanmıştır.
 Tanzimat döneminin en önemli olaylarından biri 1868 yılında Galatasaray Sultanisinin açılması olmuştur. 1869 yılında Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile Maarif teşkilatını yeniden düzenlemiştir.
Tanzimat Döneminde İlköğretimde Yenilik ve Gelişmeler
Osmanlının kuruluşundan beri her ilde ve mahallede sıbyan mektepleri yer almaktaydı. Fakat bir birlik beraberlik ve düzen yoktu. Yapılan ıslahatlarda sonuç vermemiştir.
Meclis-i Maarifi-i Muvakkatın 1846 da Meclis-i Valaya sunduğu teklifler arasında sıbyan mekteplerinin ıslahı da vardı. Yeklif Meclis-i Maarifi-i Umumiye de kabul edilerek 21. Rebuulahir 1263/ 8 Nisan 1947 de “Etlafin talim ve terbiyelerini hocalarını efendi eylemeleri lazım geleceğine dair sıbyan mektebi hocaları efendileri itaa olunacak talimat yayınlandı” Talimatnamede araç gereçelr hocalar, öğrenciler ve devam koşulalrı yer almaktaydı. Fakat bir çok şey kağıt üzerinde kaldı. Çabaların sonucunda 1840 yılında İstanbulda ve Bilat-ı Selase de 20.000.000 civarında kız ve erkek çocuğun okuduğu 380 sıbyan okulu vardı. Taşradaka sayı bilinmemekle yaygın bir kurum oluşturulamamıştı. 1863 ekadar bir ıslahat görülmedi.
Eğitimle ilgili olarak yayınlanan İrade-i Seniyede öğretmen öğrenci araç-gereç hakkında bir sürü ıslahat yapıldı. İrade de belirlenen hususları gerçekleştirmek için İstanbulun 12 semtinde deneme mektepleri açıldı. Maarif Nezaretinin isteğiyle bazı çalışmalar yapılmış ve okutulan kitaplar bastırılmış, okullar yaygınlaştırılmaya çalışılmış , maliyenin eğitime ayıracak bütçesi olmamasından dolayı sahipsiz arasalar mekteplere bağışlanmıştı. Bütün imkansızlıklara rağmen ciddi sayıda öğrenci okullara devam etmekteydi. Bütün imparatorlukta 242.017 erkek , 126.454 kız toplam 36.800.000 öğrenci okumakta idi.
İlköğretimde en esaslı düzenlemeler 1869 Maarif Nizamnamesinin yayınlanmasından sonra yapıldı. Nizamnamede her mahalle ve köyde bir sıbyan mektebi açılması yer alıyordu. Yapılan en iyi yenilik program konusundaydı. Programlarda yararlı bilgiler ihtiva eden dersler matematik ve coğrafya gibiydi Böylece dini bilgilerin derslerin dışında hayata hazırlanan öğrenciler rüştiyelere de kayıt yaptırabileceklerdi. 25 nisan 1870 de bir nizamname 13 madde ıslahata yayınladı. Öncelik kitapların özellikleri ile ilgiliydi. Açık bir dille yazılması öğrenciyi özendirecek özellikler taşıması istendi. Tanzimat devrinin sonlarına doğru ilköğretim ıslahatlarıyla ilgili son teşebbüs Meclis-i Tedrisiye ve şubelerinin açılmasıydı.
Tanzimat Döneminde Ortaöğretim Kurumları
1. Rüştiyeler: Osmanlı eğitim sisteminde mülki ortaöğretim kurumlarının ilk örnekleri sayılan Mekteb-i Maarif-i Adli ve Mekteb-i Umumi Edebiye Tanzimat dönemine kadar sürer. Bunların başarısız olması sadece memur yetiştirmekle kalmasından dolayı yüksek öğrenime öğrenci yetiştirecek okullara ihtiyaç duyuldu. Mekteb-i Umumi müdürü olan Kemal Efendi tarafından ilk adım atıldı. Başarılı sonuçlar alınınca bu okullar çoğaltılmaya çalışıldı. Ortaöğretimde en alt düzeydeki okullar haline geldi. Askeri okulların dışındakilere Mülki Rüştiyeler dendi. 1846 da sayıları artmış , 1852 de İstanbulda 12 , 1874 de 18 Rüştiye açıldı. Rüştiye mezunları katip olmaya başlayınca , askeri alanların ihtiyacını karşılamak için askeri rüştiyeler kuruldu. Kızlar için 1859 da Cevri Kalfa Rüştiyesi açıldı. Buna Sultan Ahmet Kız Rüştiyesi de denir. Kadın öğretmen bulunamayınca kapatıldı. 1869 tarihli Maarif-i Umumi Nizamnamesi ile rüştiyeler 500 evi geçen kasabalarda da açıldı.
2. İdadiyeler: Kelime anlamı olarak hazırlık demektir. Askeri tıbbiye ve harp okuluna girmek isteyen öğrencilerin eksik bilgilerini gidermek için açılan hazırlık sınıflarıdır. 11-14 yaş arasındaki öğrencileri almaktaydı. İstanbulda açılan ilk idadi Mekteb-i Fünun İdadiyedir. Mekteb-i Harbiye öğrencileri sınavdan geçirilerek orta düzeyde bulunanlar bu okula alınmıştır. Bu okul kuleli kışlasına taşınınca Kuleli Askeri İdadisi olarak anılmıştır. İdadi teriminin bir orta öğretim kurumu olarak 1869 tarihli Maarif-i Umumi Nizamnamesi ile kesinleşmiştir. İdadiler Rüştiyelerin üstünde 3 yıl süreli olarak düşünülmüş , böylece ortaöğretim 7 yıla çıkarılmıştır. Fakat kağıt üzerinde kalmıştır.
3. Sultaniyeler: Bu terim Galatasarayda gerçek anlamıyla kurulan ilk lise evlerine Mekteb-i Sultani adı ile ortaya çıkmıştır. Müslüman Hristiyan bütün Osmanlı tebasının memleket hizmetinde eşit şartlarda sorumluluk alabilecek bir seviyede yetişmesi ve batı irfanı ile beslenmiş aydın sınıfının bir an önce oluşması gereği kendini kuvvetle hissettirmeye başlamıştır. Batı ülkelerinin seviyesine uygun bir öğretim basamağı gerekli görüldü. Mevcut olan ortaöğretim kurumları bu isteklere cevap vermemekteydi. Dış tavsiye ve isteklerde oluyordu. Fransız hükümetinin 1876 da Bab-ı Aliye verdiği nota gibi. Böylece Fransızca eğitim veren bir lise açılmasına karar verilmiştir. 1 Eylül 1868 de Mekteb-i Sultaniye açıldı. Bir Türk müdür , bir Fransız müdür ve yabancı öğretmenlerden oluşan kadro ile 5 yıl ibtidai 5 yıl kolej olarak 10 yıl süreli idi. Daha sonra 3 yıl ibtidai, 3 yıl tali olarak 6 yıla indirildi. Bütün Osmanlı tebasına açık olan bu okullar 2. Meşrutiyete kadar hiçbir yerde açılmadı.
Tanzimat Döneminde Yükseköğretim
Darulfünün: 1846 da kurulması kararlaştırılmıştır. Fakat 1863 de açılmıştır. Amaç bütün Müslim ve gayrimüslim Osmanlı tebasının birlikte yatılı okuyabilecekleri batılaşmakta olan devlet için gerekli bilgilerle donatılmış insanlar yetiştirmekti. Rüştiyeleri bitiren öğrencileri alınmasıyla tam bir yüksek okul gibi düzenlenmiştir. Halka açık dersler yapılmış bazı nazırların derslere katılmasıyla ilgi toplamıştır. Binasından çıkarılmış 1865 de 4.000.000 kitabıyla yanınca ortadan kalkmıştır. 1874 de Galatasaray Sultanisi içinde medrese çevresinden uzakta 3 mektep halinde tekrar kurulur ; hukuk mektebi , taruk ve maabir (Yollar ve köprüler mektebi) , edebiyat mektebi 1881 de kapanır. Diğer mektepler mekteb-i mülkiye ve Mekteb-i Tıbbiyeyi mülkiye.
Mekteb-i Mülkiye ilk sivil yüksek öğretim kurulu olarak 1859 da kurulmuştur. Amaç kaymakamlık ve müdürlük gibi idari görevler yapacak memurlar yetiştirmektir. Öğretim süresi 2 yıldır.
Mekteb-i Tıbbiyeyi mülkiye ilk sivil tıp yüksek okuludur. Askeri tıbbiyenin içinde kurulmuştur. İlgiyi artırmak için kuradan muaflık , mekteb-i salise (Devlet memurlarına verilen itibar derecesi) ve bir kuruş maaşla belediye doktorluğu gibi koşullar sağlanmıştır.
1857 de Pariste Mekteb-i Osmani adında 3 yıl süreli bir hazırlık okulu açışmış Avrupada okuyanların çeşitli okullardaki dersleri verimli izlemeleri için hazırlık yapılmıştır. Tanzimat Döneminde Mesleki ve Teknik Eğitim: Tanzimat döneminde mesleki eğitim için bir çok okul açılmıştır.
 1842 de Prusyalı bir uzmana Askeri Baytar Mektebi açılmıştır.
 1847 de Yeşilköyde Ziraat Talimnamesi adıyla ilk olarak uygulamalı Tarım okulu açılmıştır.
 1857 de İki Fransız orman mühendisinin yönetiminde Orman Mektebi açılmıştır.
 1862-1863 memur yetiştirmek için rüştiyelerin üzerinde 3 yıllık bir okul olan Mekteb-i Ala açılmıştır.
 1868 de Sabah Mektebi denen kurslar açılır.
 1864 de Lisan Mektebi açıldı.
 Erkek Teknik eğitim kurumları Islahane 1848 de Zetinburnunda Nişde tuna vilayetinde Ruscukta ve Sofyada kimsesiz çocuklar için Mithat Paşa açmıştır.
 1868 de Sanayi Mektebi , 5 sınıflı bir yatılı okul olarak çıraklık eğitini için açılmıştır.
 1859 da ilk kız Rüştiyesi Cevri Kalfa Mektebi açılmıştır.
 1864 de Mithat Paşa Dikim Atölyesi ordunun ihtiyacı için yetim kızlara açılmıştır.
 1869 da Kız Sanayi Mektebi açılmıştır.
Tanzimat Döneminde Özel Öğretim ve Azınlık Yabancı Okullar
1856 da Islahat Fermanına göre azınlıklar okul açabilecekti. Bu okulalrın öğretim biçimi, öğretmenleri padişahın atayacağı üyelerden oluşan bir meclis tarafından oluşacaktı. 1869 tarihli Maarfi-i Umumiye Nizamnamesi ile ücretli yada ücretsiz kurulabilmesine programların ve kitapların Maarif Nezareti veya vali izniyle terbiye ve ahlak kurallarına uygun, devlet politikalarına aykırı olmayacak dersler okutulmasına izin verecek nitelikte idi. Türklerin bir özel okul açma çabası yoktur. Azınlıkların giriştiği özel öğretim çalışmaları şöyledir:
 Ruslar Heybeli adada papaz yetiştirmek için bir Ortodoks İlahiyat Okulu kurdular. Papaza kılığında ihtilalciler yetiştirip ülkenin ücra yerlerindeki büyük Yunaistan idealini yaymaya çalıştılar.
 Yahudiler 1944 de Musevi Asri Mektebini kurdular.
Yabancıların Açtığı Okullar:
 Protestan okulları; Robert koleji , Kız koleji
 Katolik okulları; bunlar dini örgüt ve misyonerler tarafından açılmıştır. İlk ve orta öğretim düzeyinde öğrenim vermişlerdir.
Tanzimat Döneminde Öğretmen Okulları:
1. Darul Muallim
1848 de Darul muallim adında ilk öğretmen okulu açıldı daha sonra bu okula Darul muallimi Rüştiyede denildi. Öğrenci sayısı 25-30 idi. Nitelikli öğretmen yetiştirmek için az sayıda öğrenci alındı. Öğrenciler sınavla 3 yıllık süre için alındı. Ders verme , öğretim yöntemi, Fransızca, aritmetik, geometri, alan ölçümü ve astronomi gibi dersler işlenir idi. Bu öğrencilere maaş ödenmekte idi. Çalışkan öğrencilere 3 yıldan önce okulu bitirebilme hakkı sağlandı. Atamalarda mezuniyet başarısı göz önüne alınacaktı. Atamaya gitmeyenin diploması elinden alınırdı.
2. Darul Muallimi Sıbyan
İbtidai Mektep okulalrına öğretmen yetiştirmek için açıldı. Öğretim süresi bir yıldır. Ulumi Diniye, İlmi Maharic ve Tevdid , hesap, tarih, coğrafya, imla gibi dersler okutuldu.
3. Darul Muallimat
1870 de Darul Muallime çok benzeyen kızlar için kadın öğretmen yetiştirmek amacıyla açılmıştır.
Öğretmen okullarının medreselerine etkisinden çıkması için cer yasaklanmıştır. Mezun durumu ihtiyacı karşılayamamaktadır. Atamalarda diğer meslek okullarını bitirmiş olan öğrencilerde öğretmen olarak atanabilmiştir. Okullarda işlenen müsbet bilim dersleriyle geleneksel derslerin aynı anda okutulması çelişkilere yol açmıştır. Tanzimat dönemini eğitim alanında yapılan en önemli ıslahatı öğretmen okullarının açılmasıdır.
Tanzimat Döneminde Eğitimde İdari Teşkilatlanma
A. Merkez Maarif Teşkilatı
1. Maarif-i Umumiye Nezareti
2. Meclis-i Kebiri Maarif
3. Tahrirat Kalemi
4. Muhasebe Kalemi
B. Vilayet Maarif Teşkilatı
1. Mekteb-i Umumiye
a. Mekteb-i Sıbyaniye
b. Mekteb-i Rüştiye
c. Mekteb-i İdadiye
d. Mekteb-i Sultaniye
2. Mektebi Aliye
a. Darülmuallim
b. Darülmuallimat
c. Darül Fünun
TANZİMAT DÖNEMİ

3 Kasım 1839da Topkapı Sarayının Gülhane Bahçesinde okunarak halka ilan edilen Tanzimat Fermanı ile İstanbulda yeni bir dönem açıldı. Batılılaşma sürecinin hızlandığı bu dönemde İstanbulda mimariden yaşama tarzına, eğitim kuruluşlarından sanayi kuruluşlarına kadar birçok alanda yenilikler yaşandı.
Bu dönemde şehir yeni alanlara doğru genişlemeye başladı. Suriçi Bakırköy yönünde, Galata ise Teşvikiye yönünde yayılırken; Boğaziçinde Sarıyere iskan hızlandı. Anadolu yakası ise bir taraftan Bostancı, diğer taraftan Beykoza doğru büyüdü.
Kentin genişlemesine paralel, hızlı bir imar faliyeti de söz konusuydu. Bir taraftan padişahlar, diğer taraftan da devlet erkanı, gayrımüslim zenginler ve yabancı elçilikler adeta saray, köşk ve malikane yaptırma yarışına girdiler. Dolmabahçe, Çırağan ve Beylerbeyi Sarayları, Ihlamur ve Küçüksu Kasırları, Ayazağa, Alemdağ, İcadiye ve Mecidiye Köşkleri bu dönemde inşa edildi. Yine bu dönemde “mebain-i emriyye” adı verilen birçok kamu binası da yaptırıldı. Çeşitli semtlerdeki postane binaları, Tophane, Maçka Silahhanesi, Harbiye Nezareti ve Pangaltı Harbiye Binaları bunların başında gelmektedir.
Yaşanan hızlı Batılılaşma etkilerini mimari üzerinde de gösterdi. Bu dönemde klasik Osmanlı mimarisi
terkedildi ve yeni yapılar barok, rokoko, neogotik ve ampir gibi Batılı tarzlarda inşa edildi. Hatta bu üslup değişmesi cami mimarisine kadar nüfus etti.
Bu yıllar, altyapı ve kent hizmetlerinde de önemli gelişmelere sahne oldu. Haliç üzerine köprü yapılması , tünel (metro), Rumeli Demiryolu, kent içi deniz taşımacılığı yapan Şirket-i Hayriyenin açılması, Şehremaneti (Belediye) örgütünün diğer belediye dairelerinin kurulması, ilk telgraf hattının çekilmesi, Zaptiye Nezaretinin kurulması ve ona bağlı karakolların açılması, Vakıf Gureba Hastanesinin hizmete girmesi ve Atlı Tramvay Şirketi bu gelişmelerin sadece bazılarıdır.
Batılılaşma sürecini besleyecek modern eğitim kurumlarının açılmasına da bu dönemde büyük önem verildi. Bugünkü İstanbul Üniversitesinin temeli olan Darülfünun, erkek ve kız rüşdiyeleri (liseler) Ziraat Mektebi, Telgraf Mektebi, Darülmaarif (Maarif Koleji), Darülmuallimin (Öğretmen Okulu), Orman Mektebi, Ebe Mektebi, Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi), Sanayi Mektebi ve Mekteb-i Tıbbiyey-i Mülkiye bu dönemde eğitime başlayan okullardandır.
Tüm bu değişmeler doğal olarak kentin sosyal yaşamını da derinden etkiledi. Özellikle Kırım Savaşında İstanbula gelen İngiliz, Fransız ve İtalyan asker ve subayları ile Galatada yerleşmiş bulunan Levantenlerin yaşam tarzı İstanbul ahalisi üzerinde müessir oldu. Bu dönemde Beyoğlu, meyhaneleri, kahvehaneleri, tütüncü dükkanları, balozları ve tiyatrolarıyla tam bir eğlence merkezi haline geldi. Rum, Ermeni ve Yahudi kızları kantolar söylemekte; Beyoğlunun yanısıra Şehzadebaşı ve Gedikpaşada da tuluattan modern tiyatroya kadar bütün gösteriler kumpanyalarca sahnelenmekteydi. Toplumun eğlence alışkanlıklarıyla birlikte, zevkleri de değişiyordu. Sadece saray çevreleri ve zenginler değil orta halli aileler de Batı tipi lüks tüketime yöneldi. Evlerin iç dekorasyonu değişti; masa, sandelye ve koltuk gibi eşyalar evlere girmeye başladı. Yine bu dönemde yazlık ve kışlık adeti başladı. Suriçi ve Beyoğlu kışlık; Boğaz, Kadıköy ve Adalar yazlık yerlerdi. Bu nedenle önceden Boğazda yalı satın alacak paralar, mevsimlik kira olarak ödenir hale geldi.
İstanbulun ekonomik yapısı da bu dönemde birçok değişiklik yaşadı. Geleneksel esnaf örgütleri olan loncalar dağıtıldı ve devlet, esnafı şirketleştirmek için krediler vermeye başladı. Haliç çevresinde ve Tophanede sanayi tesisleri kuruldu. İstanbul bu dönemde ilk kez olarak grevlerle de tanıştı.
Bu yıllar Galatanın finans alanında güçlenmesine de şahit olacaktı. Galata bankerleri artık doğrudan saraya borç veriyor veya Osmanlının kombiyo işlemlerini yönlendiriyordu. Devlete ait tahvillerin miktarı bir borsa kurulmasını gerektirecek ölçüde çoğalmış; kurulan Galata Borsası sadece Galatalı bankerlerin değil sıradan vatandaşın da ilgisini çekmeye başlamıştı.
Bu dönem İstanbulunda siyasi hayat da çok hareketlenecektir. Bir taraftan Batıcılık, diğer taraftan İslamcılık ve Türkçülük akımları güçlenecek, bir Tazminat aydını grubu ortaya çıkacak; sanat ve edebiyat canlanacak; Takvim-i Vekayi, Ceride-i Havadis, Basiret, Vakit, İstikbal, Sadakad, Sabah, Hayat ve Cihan gazeteleri çıkmaya başlayacaktır.
1844 ilk nüfus sayımı, 1870 Beyoğlu ve 1872 Kuzguncuk yangınları, 1845de ilk çiçek aşısının uygulanması ve İstanbul için bir mülk vergisinin konması da bu dönemin anılmaya değer diğer olaylarıdır.


EDB 303 Tanzimat Öncesi Türk Edebiyatı Tarihi 3+0 3,0
Edebiyat Tarihi Kavramı: Tarih ve sosyoloji ile ilgisi, Türk edebiyatının başlangıcı, Kaynakları, Özellikleri, İslamiyetten önceki Türk edebiyatı, Tarih, Çevre, Sosyal yaşam, Gelenek ve Mitoloji ; Sözlü Edebiyat Verimleri : Destanlar, Koşuk, Sav, Sagu ; Dil ve Yazı : Dialektler, Alfabeler, İlk yazılı edebiyat verimleri, Orhun yazıtları, Uygur metinleri; İslam Uygarlığı Etkisindeki Türk Edebiyatının Genel Özellikleri : Tarih, Çevre, Sosyal yaşam ; Dil ve Lehçeler : İlk verimler, Doğu lehçesi ve edebiyatları, Anadolu edebiyatı, Halk edebiyatı, Divan edebiyatı, Nesir edebiyatı.

EDB 304 Tanzimat Sonrası Türk Edebiyat Tarihi 3+0 3,0
Tanzimat Edebiyatı: Tanzimatı hazırlayan tarihi, sosyal, kültürel nedenler, Tanzimatın sınırları, dönemleri, kaynakları, genel nitelikleri, Tanzimatçıların ortak özellikleri, Tanzimat döneminde dil sadeleşmesi ve nesir alanında değişim ve yenilenme, Edebiyatımıza batı edebiyatından gelen nesir türleri; Çeviri: İlk çeviriler, Tiyatro, Tiyatro çalışmaları ve ilk yapıtlar; Gazete ve Dergi: İlk gazeteler; Basın: Roman, Hikaye, İlk romanlar; Diğer Türler: Eleştiri, İnceleme, Tarih, Mektup; Türk Dili ve Tarihi İle İlgili Çalışmalar; Tanzimatta Nazım; Servet-i Fünun Edebiyatı; Milli Edebiyat; Cumhuriyet Dönemi.
NURUZİYA SOKAĞI

De Gaulle, Mitterand, Mimar Mongeri'nin, dans hocası Panosyan'ın, Behice Boran'ın, Kadri Aytaç, Örsan Öymen'in, M. Butterfly'ın, Franz Liszt'in adımlarını duyar gibiyiz bu sokakta. Az daha Kamelyalı Kadın da gelecekti. Galatasaray'daki Nuruziya Sokağı nice misafir ağırlamış, nice ömürler yaşamış, büyük bir yangın geçirip yeniden inşa edilmiş, bazen yalnız kalmış, terkedilmiş, ama mahalle hüviyetini hiçbir zaman yitirmemiş bir sokak.
Nuruziya Sokağı, özellikle dekadan Tanzimat Devri'nin en itibarlı sokaklarındadı. O dönemden, hatta 16. yüzyıldan bugüne kadar siyasi, ekonomik, toplumsal gelişmelerden bu denli etkilenen sokak azdır. Osmanlı - Fransız - Leh uzlaşması, Lehistan'ın bölünüşü, Rus Devrimi, kozmopolit üç kıta imparatorluğunun çöküşü, mübadeleler, "Vatandaş Türkçe Konuş Kampanyası," Varlık Vergisi, 6-7 Eylül, 1964 sürgünü, '74 Kıbrıs krizinin dolaylı ve dolaysız olarak oluşturduğu psikolojik ortam, sokağın topografisini kökten değiştirmiş bulunuyor.
Nuruziya, Galatasaray'dan Tünel'e giderken sol kolda, Odakule'nin tam karşısındaki sokak. Eskiden adı Polonya Sokağı imiş. 1930'larda devrin belediye meclisi tarafından adı değişirilip, Mason dünyasının iki önemli kavramı olan "nur" ve "ziya"yı bir araya getiren "Nur-u Ziya" adını almış. Tarihi boyunca büyük sarsıntılar geçiren bu sokak bugün eski dokusunu tamamen koruyamamakla beraber, gene de taşıdığı melez mimariyle son derece özgün. Bir zamanlar Karaköy - Galatasaray dolmuşlarının kalktığı girişinde bugün sadece High School'un heybetli binası bulunuyor.

TANZİMAT DÖNEMİ EDEBİYATI

1860'tan sonra, İmparatorluğun siyasi ve sosyal durumunda mühim gelişmeler göze çarpar ve bunlar, tabiatıyla, edebiuyatın gelişmesine de kuvvetle tesir ederler.
Mustafa Reşid Paşa'nın 1858'de ölümünden sonra 1871 tarihine kadar devlet idaresine çoğu zaman elinde tutan ve karakteri bakımında çok tedbirli ve ihtiyatlı olan Ali Paşa, batılaşma hareketini temposunu da ağırlaştırır. Hareketin yürütülmesi ve sürekliliği bakımından burada dikket edillecek mühim bir nokta, çağdaşlaşmayı sıkı bir kontrol altında tutan politikacıların yanıbaşında, onu samimiyetle benimsemiş, tamamıyla idealist ve aydın bir neslin yetişmiş olmasıdır. Bazı şahsi ihtiras ve kuşguların tesiri ile batılılaşma hareketini geliştirmesi için politikacıların gösterdikleri yavaşlık karşısında, bu nesil II. Abdulhamit dönemine kadar, teşebbüsü elinde bırakmamıştır. Bölelikle batılılaşma, yalnız devlet tarafında yürütülen bir hareket olmaktan çıkararak, aydınların halka da mal etmeye çalıştıkları çok daha şuurlu ve kaplamlı bir duruma gelmiştir.
20 Haziran 1861 de Abdulmecid'in erken ölümü üzerine tahta geçen kardeşi Abdulaziz (1861-1876), ağbesi kadar kültürlü ve batı hayranını olmamakla beraber, ülkenin çağdaşlaşmasına karşıda değldi. Fakat oda, devletin yönetimi konusunda bütün yetkinin kendisinde toplanmasına, yani ozmanlı devlet gleneğinin devamına taraftardı ve bu geleneği sonuna kadar sürdürdü. Zaaten gülhane hatı ile devletçe tahhüt edilen hususlar, vertlerin abihak ve hüriyetlerini (Can, Mal ve namusun ) teminat altına alınması ve bunlarla ilgili işlemler ve kanunların hakim kılınması idi. Yani gülhane hattı, siyasi olmaktan çok hukiki bir belgeydi. Devlet başkan, bu belgeye göre, ozamana kadar kendisine ait bağzı yetkilerden kendi isteği vazgeçiyor, bu yetkileri kanunlara bırakıyor.
İdari alanda, şimdide yürürlükte olan ve fransa'dan alınmış bulunan sistem uygulanarak, vilayetler merkez olmak üzere, ilçe (kaza), bucak (nahiye) ve köylerdn oluşan yönetim üniteleri oluşturuldu. Adalet alanında, fertlerin haklarını batılı örnekteki kanunlara göre koruyan nizamiye mahkemeleri isimli yeni mahkemeler kuruldu (1868). Dini konulardaki davalara ise eskisi gibi, şer'iye mahkemeleri yani kadılar bakmakta idi. Huku alanında atılan yeni bir adımda, ozamana kadar yalnız şeriat esaslarına dayanan medeni hukukun günün şartlarına göre yeniden düzenlenmesidir. Bu düzenlenme görevi Ahmet Cevdet Paşa'ya verildi. Oda, hazırladığı mecalle (1868-1876, 16 cilt ) isimli ve islam hukunun günün şartaları ileuzlaştırılmasını şeklinde bir sentezi ürünü olan büyük eseri hazırlayarak (bir heyetin yardımı ile) bu görevi yerine getirmiş oldu.
II. Mahmut devrinde başlamış olan teşkiletı, Apdulaziz zamanında posta pulunun da kullanılmaya başlanılması (1862) ile, yeniden düzenlendi. 1863 de merkezi londrada bulunan bir bankanı istanbul şubesi olarak ve ingiliz fransız ortaklığı ile, ilk banka olan osmanlı bankası (bank-ı osmani şahane açıldı) aynı yıl tarım konusunda istanbulda ilk milletler arası bir sergide açıldı. Fakat batılaşmada en dikkate değer olay ilk defa bir olarak bir osmanlı padişahının yabancı ülkelere resmi ziyarette bulunmasıdır. 1867 yılı yazında pariste açılan büyük sergiyi ziyareti avrupanın başlıca devlet başkanları arasında Abdulaziz de davet edilmiş ve padişah fransa imparatoru III. Napolyonu misafiri olarak perise gitmiştir. Bu ziyaret sırasında ingiltere kral ilçesi viktoryanın yanında davetini kabul ederek londraya geçmiş ve dönüşünde de karayolu üzerinde de bulunan başka Avrrupa ülkelerinin ziyaretin, çagdaşlaşmanın lüzüm ve değeri bakımından padişah üzerinde fazla bir tesir yapmadığı, dönüşünden sonra bu konudaki çalışmaların geliştirilmesine veya hızlandırırılmasına tanık olunamamasından anlaşılmaktadır.
Abdülaziz'in on beş yıllık döneminden, hiçbir yabancı ülkeyle savaş yapılmadı. Devlet sadece iç isyanlarla uğraştı bir savaş çıkmaması bakımında Abdulaziz şanslı sayılır. Çünkü savaş çıkmış olsaydı modern silahlarla donattığı içim övündüğü ordusunun bu silahları gereği gibi kullanmasını bilmemesi yani eğitimsizliği yüzünde yenildiği görülecekti. Bunu yerine geçen yiğeni II. Abdulhamit gördü.
Tanzimât devrinde türl basının hizmeti ve sosyal alanlardaki çağdaşlaşmayayaptığı katkılarıyla bitmez . Bu genel çağdaşlaşma hareketi nin dışında kalamayacak olan türk edebiyatının doğulu yapıdan sıyrılarak batılı bir yapıya sahip olmasını da büyük yardımları dokunur. Bu değişmedeki örneklerde ozamanlar milletler arası kültür ve diplomasi alanlarında hakim dil olan fransızcadan gelir tanzimat devrinde batı edebiyatı demek fransız edebiyatı demektir. Bütün türler değil tanınan ve örnek alınan yazar ve şairler bu edebiyatın temsilcileridir. Gerek fransız edebiyatını tanıtan yazılar gerek yapılan tercümeler ve gerekse onu örnek olarak yapılan bütün denemeler bu devrim gazete ve dergilerinde yer almıştır. Bu bakımdan çağdaş bir türk edebiyatın kurulup geliştirilmesindeki büyük hizmetinin yanında bu devrim basımın türk edebiyatı tarihinde bu devrime ait araştırmalar içinde büyük değer taşımaktadır.
Tanzimât devrinde büyük çoğunluğunu edebiyatçıların oluşturduğu aydın nesille osmanlı devletinin devamını ve dolayısıyla onu kurmuş olan osmanlı oğulları hanedanı bu devletin başında kalmasını isterler. Çağdaş bir siyasi recim olarak sadece meşrutiyeti düşünmelerinin sebebide budur.İçlerinde yalnız sağı Ahmet Beyzade Mehmet ile Hüseyin vasfı paşa gibi bazıları cumhuriyet recimini ileriye sürerler.
Tanzimât bu iki görüşün yanında ancak birinci dünya bir savaşı yıllarında türkçülük adı ile kök salabilecek ve 1923 de milli bir devletin kurulmasını katkısı bulunacak olan milliyetci görüşün tohumlarıda atılmıştır. "Türk tarihinde Osmanlı devletinde çok önce başladı türklerin sadece osnalılardan ve türkçeninde sadece osmanlılarda ibaret olmadığı dünyada dağanık bir şekilde yaşamış ve yşayan ve tarih boyunca bir çok değişik bölgelerde ayrı ayrı devletler kurmuş olan bütün türklerin tek bir millet oldukarı" (Süleyman Paşa, Ahmet Vefik Paşa, Ali Suavi, Ahmet Mithat) görüşü ildefa tanzimat devrinde ortaya atılmış türk tarihi ve dili hakkındaki ilmi çalışmalarda bu devirde başlamıştı.
Tanzimât devrinde edbi çağdaşlaşmanın öncüsü olduğu kadar basın yoluyla yapılan demokratik yolunda öncüsü olan şinasi çok ihtiyatlı ve çekingen olması yüzünden ülkede görülmesi isteği çağdaş siyasi rejimin adını açıkca söylemeyerek " devletin halkın vekili olduğundan halkn bu sebeple devletin kendi adına vekil olarak yaptığı bütün işler hakkında kendi görüşünüde söylemek hakkına sahip bulunduğunda yani yönetime katılma yetkisini taşıdığında" söz eder. Bu sözlerin anlatmak istedileri yönetim şeklini resmini adını "meşrütiyet" olarak açıkca koyanlar yeni Osmanlı'lardır. Onlara bu rejim insanların medeni ve siyasi hak ve yetkilerini ağlayabilecek tek yoldur. Tanzimat edebiyatında en çok işlenen temalardan biri olan "hüriyet" kavramının altında da bu rejim vardır.
Asırlarca mutlakıyetçi bir yönetimden sonra Türkiye'de meşrutiyet yönetiminin kurullması, çağdaşlaşma yolunda, çok büyük bir olaydı.
TANZİMAT DÖNEMİ EĞİTİM SİSTEMİ

İçtimai kültürü nesilden nesile aktarmayı iş edinen eğitim insanlık tarihinin başlangıcından beri vardır. İnsanlardan ilk öğrenen ve öğreten, ilk peygamber Hz. Ademdi. “Peygamberler olmasa medeniyet olmazdı” hakikatinden hareketle her devir ve zaman ihtiyacına nisbeten bu ilim, irfan, hakikat ve ahlâk timsalleriyle karşılaştı. En son Peygamber Allah'ın Resulü. Ondan sonra bu mânânın kuşanıcıları hakiki veliler. Tarih fedakarlık kelimesinin en üst noktasında insanlığa hizmeti bu insanlardan öğrendi. Eğitimin sosyolojik tarihi bu dikkat üzere ele alınmalı. Türk eğitimin tarihine bakacak olursak:
Orta Asya Türklerinin, göçebe hayatları içinde uyguladıkları eğitim, aşiret geleneklerinin gençlere benimsetilmesi ve tabiat şartlarına gereğince uyulması şeklinde oluyor, savaş ve akın hayatının ihtiyaçlarına cevap veren silah, spor, binicilik, avcılık, hayvancılık bilgileri nesilden nesile görgü yoluyla aktarılıyordu. Türklerin İslamla şereflenmesinden sonra yerleşik hayata geçen Türkler dini eğitimle ve İslami eğitim kurumlarının etkisiyle yetiştirildiler.19 yy ortalarına kadar Osmanlıda eğitim kurumları medreseler, enderun mektebi, mahalle ve sıbyan mektebleridir. Medreseler imparatorluğun en önemli eğitim kurumu idi. Yöneticiler, alimler kadılar vs hep bu müesseselerden yetiştirilmekteydi. Sıbyan mektebleri bugünkü ilköğrenim ihtiyacını karşılayan ve 4-11 yaşları arasındaki kız-erkek karışık eğitime tutulduğu vakıf okullarıdır. Enderun mektebi devşirme diye adlandırılan Hıristiyan çocuklarının eğitildiği yerdi..
Tanzimatla birlikte başlayan eğitimde yenileşme, ileride ihanet odakları olarak anılacak bir batılılaşma hareketiyle paralel gider. Önce Bahrı Humayun, ardından Rüştiye ve İdadiler. Buralarda eğitim verenlerin çoğu Avrupadan getirilen ve ordudan ayrılmış kişilerdi. Medreseleri ihya etmektense yeni bir kurum oluşturarak reform hareketi daha kolay gerçekleştirilirdi. Fransız etkisinde ki bu okullar (Galatasaray Sultanisi Mektebi Mülkiye vs ) memur yetiştiren ilk kurumlardı ve tamamen parasızdı. İlk bürokratlar sınıfı, bu kurumlarda yetişenlerin devletten başka iş alanı bulamayışından doğar. Sıbyan mektebleri modernize edilmek istenir, yeni dersler eklenir ancak gerekli verim alınamayınca yeni mektebler açılır ve batılılaşma ihanetinde artık geri dönülemeyecek bir adım atılmıştır. Eğitim eşitliği bozulmuş ve Mektebi iptidai adıyla açılan okullarda varlıklı ailelerin çocukları okumaya başlamışlardır. Ki bu okulların aldıkları eğitimin tamamen Fransız eğitim anlayışının etkisinde olduğunu söylemeye gerek yok. Meşrutiyetle birlikte İslami anlayıştan uzaklaşma gittikçe derinleşir. İstanbuldaki öğretmen okuluna Alman profesörler getirilir, kızlar için İnas Darül-fünunu açılır(1912) ve dini öğretimi laikleştirme çabaları açık açık başlar.
Cumhuriyet dönemi eğitimde yabancılaşma-batılılaşma düşüncesinin önceki eğitim sisteminin reddine varacak derecede benimsendiği dönemdir. Tevhidi tedrisat kanunu(1924) çıkarılarak öğretim birliği adı altında medreseler kaldırılır. Dini eğitim yerine laik eğitim benimsenir. 1927 yılında Arapça ve Farsça öğretimi ortaokul ve lise müfredatından çıkarılmış ve din dersi eğitiminin laik okullarda okutulamayacağı ve anayasaya aykırı olduğu beyan edilmiştir. Yüksek diyanet uzmanları yetiştiren İlahiyat fakültesi ve İmam-Hatip yetiştiren İmam-Hatip okulları (ki o zaman 26 adettir.) iktidarın laik baskıları karşısında fazla tutunamaz. 1934de İlahiyat fakültesi kapatılır ve yerine İslam incelemeleri enstitüsü kurulur. İmam-Hatip okulları ise 1931 yıllarında ilgisizlik ve parasızlık bahanesi ile kapatılır. 1946da siyasi konjüktörün değişmesi ile İmam Hatip Okulları ve Yüksek İslam Enstitüleri yeniden açılır. Sayıları 1951de 7, 1969da 69, 1993te 390 kadardı. Bu zaman dilimi içerisinde sürekli siyasi baskı ve istismar aracı olarak kullanılmış ve 28 Şubat süreci diye adlandırılan İrtica paronayasının ayyuka çıktığı demlerde ise kapatılmaktan beter hale getirilir. Tanzimatla birlikte başlayan süreç böylece tamamlanmış olur. Benimsenen sadece laik eğitim değildir, harf inkılabı yapılır, eğitimde tek kitap kullanımı esas alınır, latin alfabesi kullanımı yaygınlaştırılır. Giyimden sanata, yürüme ve oturma biçiminden yemek yeme ve konuşma adabına kadar yerli ne varsa batılı olanla değiştirilir. Değişime karşı çıkanlar çeşitli bahaneler ve uydurma suçlar ile yargılanır ve cezalandırılır.
Harf inkılabında ileri sürülen bahane 75 yıl boyunca kemalist güruh tarafından pişirilip pişirilip tekrar edilecek olan, öğrenilmesinin zor ve Arap harfi oluşuydu. Oysa hem estetik, hem de zenginlik bakımından dünyanın en zengin dili Arapça idi. Harf inkılabı ile yapılan sadece harflerin değişimi değil bin yıllık bir kültürel mirasın reddiydi... Yeri gelmişken Üstadın yıllardır sağır kulaklara fısıldadığı bir suali tekrar etmekte fayda var. “İsmine Arap harfleri denilen, tam on asır Türk medeniyet kadrosunun ifade unsurunu teşkil etmiş ve on asırlık milli irfanın temeli mevkiinde bulunmuş harfler, hakikatte sadece ve kavmi manada Arap harfleri midir, yoksa kavim üstü bir mânâ ile İslam harfleri mi?
Kavim üstü, külli bir şumülle bütün mümin beşeriyete atfedilip edilemeyeceği bir ilim meselesi olan harflere Arap harfi ismini vermek mümkün oluyor da doğrudan doğruya ve münhasıran Latinlerin malı olduğu ilmen sabit harflere nasıl Türk harfleri denilebiliyor.”(1)
Eğitimde eğitici ve vasıflı insan eksikliği, uygulamaların ve inkılapların! uzun süre hayata geçirilmesini zorlaştırmış ve yer yer dünya tarihine traji komik eğitim anlayışı şeklinde yazılacak olaylar gerçekleşmiştir. Medreselerde yetişmiş birçok alimin ipte sallandırılması ve yüzlerce aliminin ülke dışına sürülüşü eğitimdeki vasıflı insan eksiğinin artmasına sebeb olmuştur. T.C ise askerliğini onbaşı ve çavuş olarak yapanları köylerde öğretmen yapmıştır. Bu öğretmenler sadece çocukları değil yetişkinleri de eğiteceklerdi. Köy eğitmenleri adı verilen bu öğretmenler ileride köy enstitülerinin de fikir ve ilham kaynaklarıdır. Köy Enstitüleri ve halk odaları (daha sonra halk evleri) sadece köylerde eğitim faaliyeti yürütüyorlardı. Batılılaşma ideali, batı mandası altında devam ediyor ve devrin imtiyazlı sınıfı İstanbul ve İzmirde yabancı okullarda öğrenimini sürdürüyordu. 13 milyona varan Anadolu insanı ise bir anda kendini cahil bırakan harf devriminin içinden çıkmaya çalışıyor, bir yandan yenilenen giyim, ahlâk, düşünüş meselelerine uyum sağlamaya çabalıyordu. On yıllar geçiyor eğitimde devrim yapma idealli kafalar bir milleti toptan iğdiş etmenin zafer naralarını atıyorlardı. Çeşitli zamanlarda toplanan milli eğitim şuralarında alınan kararlar uygulanan programı değiştirmekle kalmıyor, bir önceki sistemi tamamen reddedebiliyordu. Kız ve erkek yurtları birleştiriliyor aynı oda içerisinde kız ve erkek çocuklar istihdam ediliyordu. Sinema, radyo vb. telkin vasıtaları kullanılarak halka empoze etmek istedikleri laik batıcı anlayış hedefini bulamayıp halk tarafından kabullenilmeyince iş zorlaşıyor, mecburi eğitim adı altında başta kız çocukları olmak üzere çocuklar ailelerinden koparılıyordu.
Edebiyat ve sanat alanlarında yapılanlar da ilginç bir durum arz ediyordu. Sömürgelere has bir anlayışla okullardan türk musikisi dersi kaldırılmış yerine batı müziği dersi konulmuştu. Bu o kadar ileri götürülmüştü ki 1939 yılında açılan Gazi Eğitim Enstitüsü bölümünde Türk musikisi dersi verilmediği gibi, güzel sanatlar akademisinde uygulanan programlarda da Türk sanatlarına (mimarî, tezhip, nakış) yer verilmedi. 1933te faaliyete geçen Ankara Devlet Konservatuarında Türk müziği dersi verilmedi. Okullarda batı müziği tarihi, batı edebiyatı tarihi, batı felsefe tarihi okutulmaya başlanıldı. Müslüman fikir ve sanat adamlarından hiç bahsedilmedi, yıllarca yok sayıldı. Milli eğitim ayrıca ne kadar batılı eser varsa tercüme etmeye başladı ve bu eserleri okullarda yardımcı eser olarak okunmasını mecburi tuttu. Hamletin kimin eseri olduğunu bilmeyen sınıfta kaldı, Auguste Comteyi bilmeyen cahil kabul edildi.
Varsa yoksa Batıydı. Yunan felsefesi, Roma hukuku, Hristiyan ahlâkı; bu üçlü yaşam biçimini teşkil eden bütün unsurları barındırıyordu. Öyleyse yapılması gereken bunların hayata geçirilmesiydi. Adı ne olarak anılırsa anılsın (ittihat ve terakki, batılılaşma, çağdaş uygarlık düzeyi, Avrupalılaşma ve son raddede kemalizm) temel gaye bu idi. Avrupadan öğretmenler getiriliyor ve bir zaman sonra devletin ileri kadrosunda yer alacak olanlar yetiştiriliyordu. Tanzimatla birlikte kurulmuş yabancı okullar ve benzeri Türk okulları Cumhuriyetle birlikte gözde okullar olmuş ve varlıklı zengin kesimin çocukları bu okullara gitmeye başlamıştı. Galatasaray sultanisi ve daha sonra Boğaziçi üniversitesine dönüşecek olan Robert koleji bunlardan biridir. Ki Robert kolejinin, Fatihin İstanbulu fethetmek için kurduğu hisara nisbeten kurulduğu malum. 1800lerde başlayan Avrupaya eğitim için öğrenci gönderme Devlet ve milletine yabancı, İslam ahlâk ve nizamına düşman, kendi yerli kültürüne küskün aydınlar yetişmesine sebeb oldu. Fildişi kulelerine çekilip, kendi milletini aşağılama, kendi kültürünü horlamaya başladılar. Bunlar yazar (şinasi) devlet adamı (Mustafa Reşit, Fuad paşa, Mithat Paşa ),vezir oldular. Günümüzde yabancı okullar hala ünlerini sürdürmektedirler. Amerikan koleji, Robert koleji, İngiliz lisesi St Joesph, Alman lisesi, Talas Amerikan Koleji, Arnavutköy Amerikan koleji, Özel Gökdil Koleji, Fransız Saint Benoit Lisesi, Fransız Dame de Sionne sadece bunlardan bir kaçıdır. Misyoner okulları denilen bu okullar, öyle hemen aklımıza gelen Hristiyanlık tebliğcileri diye anlaşılmamalı. Kendi ülkelerinin teknoloji, kültür ve dil misyonerliğini de yapmaktaydı bu okullar. Zamanla davranışlar değişmiş, dilimize Fransızca, İngilizce yeni kelimeler girmiş, batılı fikir adamlarının eserleri vasıtası ile düşünme biçimi ve mantık kurguları değişmiştir. Dün mantıksız ve ters gelen bugün artık normal karşılanıyordu. Batılılaşma eğitimi sadece okullarda sürmüyordu. İşyerinde, giyimde, ticarette ve ahlâkta da belirgin şekilde görülüyordu. Çeşitli umumhaneler batılılar tarafından işletiliyor ve sermaye olarak kullanılan kadınlar da ilk zamanlarda ermeni, yunan, bulgar şeklinde seçilirken (1950 ye kadar) zamanla müslüman kadınlar kullanılmıştır. Faiz, hırsızlık, zina suçu, ilgili kanunların yaptırım eksikliğinden dolayı alabildiğine artmış ve radyo sinema gibi telkin vasıtaları ile kadın bir **** ve cinsel sömürü aracı olarak sunulmuştur. Yeni sistem ayyaş ve cinsel sapık bir erkek egemen toplum oluşturmuştur. Bunun sebebi malum çehresiyle T.C eğitim sistemidir.

T.C vatandaşını eğitmekte ki amacını şu şekilde açıklar.
Her Türk çocuğuna iyi bir vatandaş olmak için gerekli temel bilgi, beceri,davranış ve alışkanlıkları kazandırmak; onu milli ahlâk anlayışına uygun olarak yetiştirmek;
Her Türk çocuğunu ilgi istidat ve kabiliyetleri yönünden yetiştirerek hayat ve üst öğrenime hazırlamaktır.(1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanun, Madde : 23)

Milli ahlâk nedir? Bu soru yeterince cevaplanmamış ve Refah Partisinin Milli Görüş tekerlemesinden daha vahim bir hale düşmüştür. 1920-1940 arası dönemlerde bunun içi İslam ahlâk ve yaşam biçimin çalınarak doldurulmuş, ancak geçen zaman boyunca, ikili ilişkilere dayanan ve hukuki olarak sorumluluk addeden davranışlar ön plana alınarak hazırlanmaya başlanmıştır. Okullarda yabancı dil derslerinin mecburi kılınması, derslerde yardımcı kitap olarak batılı eser kullanılması, batı müzik ve resim sanatının ders olarak verilip, İslam ve Türk sanatının derslerden çıkarılması ne kadar milli idi? Yabancı dil, bütün okullarda ve mecburi tutulacak kadar niçin gerekli idi? Batılılaşma Türk Dilini de yabancılaştırmak istiyordu. Öyle de oldu. Sömürgelere taş çıkartacak bir çabuklukla benimsendi bu yabancı dil eğitimi. Yeri gelmişken, sömürgecilik meselesine, bizi ilgilendiren yönüyle bir bakalım.

“Sömürgecilik üç yönlü bir eylemdir :
Askerle işgal, siyasi sömürgecilik. Buna bağlı ve ya bağımsız,
Ticaret sömürgeciliği,
Kültür ve dil sömürgeciliği.

Bir milletin başka bir millet yönetimine hakim olması, bir milletin başka bir millete neyi nasıl yapacağını buyurması, yasalarını kendinin, yani sömürgecinin isteklerine göre düzenlemesi nasıl siyasi sömürgecilik ise; bir milletin başka bir ülkenin üretim kaynaklarına, alışverişine, genel anlamda iktisadi faaliyetlerine, şu ya da bu yolla hakim olması, daha çok kendi çıkarına uygun genel biçimde düzene koyması, işletmesi nasıl iktisat sömürgeciliği ise, bir ülke yada belli bir ülkeler topluluğu kültürünün başka ülkeye hakim kılınması, bu yabancı kültürün usulleriyle, onun sanat gelenekleriyle sanat anlayışına, örneklerine benzer ve uygun biçimlerde değerlendirilmesi de kültür sömürgeciliğidir. Bu tür sömürgeleşme ortamı bir milletin yurttaşlarının kendini milletine, toplumuna bağlayacak olan özdeşlik duygularının gelişmesini, dolayısıyla sadakat bağlarının oluşmasını daha doğuşta boğup öldüren, ferdin toplumuna yabancılaşmasında en büyük payı olan etkendir. Kültür sömürgeciliği de aracılarına siyasi-iktisadi sömürgeciliğin sağladığından daha azını vermez; bir bakıma daha çok verir. Üstelik denebilir ki en önemlisi, siyasi-iktisadi sömürge aracısının durumunun tersine, kültür sömürgeciliği aracısına önce kendi ülkesinde, sonra da aracılığını ettiği kültürün temsilcisi olduğu ülkelerde saygınlık ün, sözde sanat, fikir, hatta bilim adamlığı ünü, ululuğu sağlar. Çünkü ne türlü yorumlanırsa yorumlansın, siyasi sömürge aracısı buyrultusunda olduğu milletin kuklası, iktisat, para sömürgesi aracısı, <komprador> diye tanımlanıp anılmaktan yakasını kurtaramaz. Oysa, kültür sömürgeciliğinde aracı ışık tutucu, aydınlatıcı, yol gösterici, ilerici ve kurtarıcı, milletin hizmetinde bir kişi diye yüceltir. Kültür sömürgecisinin kendi gibi milletine tepeden bakar; onun her yaptığı basit, değersiz ilkel ve hor görür; onlara vazgeçilmesi, atılması gereken, utanılacak davranış örnekleri; kültür ürünlerine çirkin, adi, en azından modası geçmiş, çağdışı, ilkel biçim ve örnekler gözüyle bakar. Bu görüşü herkese yaymaya, aşılamaya, bu yönelimini bütün millete benimsetmeye, yani, bütün milleti kendi özüne yabancılaştırmaya çalışır. Çünkü ona değer, para, ün getiren her şeyin temeli bu çaba ile pekiştirilecek, sağlamlaştırılacaktır.” (2)
Anadoluda ilk üniversite Darul-Fünun adıyla İstanbulda Osmanlılar tarafından 1863 yılında kuruldu. Daha sonra 1933te İstanbul üniversitesi adıyla yeniden teşkilatlandırıldı. Bunu diğer üniversiteler kurulması izledi ve günümüze kadar gelindi. İlahiyat fakülteleri ise 1933te kurulan İslam ilimleri enstitüsünün 1936 lağvedilmesinden sonra 1949da ihtiyaç nisbetinde din adamı! yetiştirmek amacıyla yeniden kurulmuştur.
Üniversitelerde doçent, profesör, asistan olarak adlandırılan öğretim üyeleri tezlerinde tercümecilik dışına çıkamamışlardır. Ya bir adamın bir görüşü üzerine etraflıca bilgi toplamış ya da tercümeci ve mevzu edindiği şeye dair bir keyfiyet belirtmeyen türden oluşlar içinde bocalamışlar ve belirli bir alanın sınırları içinde kalmışlardır. Ki bu alanlarda bile taklitçilik ve takipçilikten öteye geçememişlerdir. Üzerinde en çok tez hazırlanan konular; Ziraat ve ormancılık, matematik ve fen bilimleri sağlık bilimleri ve sosyal bilimlerdir.
Yine bu doktora meraklısı güruhun para düşkünlüğü ve makam hırsı ahlâk, din, eğitim, not istismarına kadar varmıştır Örneklerini bolca duyduğumuz, sınıfını geçmek için hocasıyla cinsel ilişkiye giren ve hocasının tacizlerine ses çıkarmayan kızlar, ya da birkaç bin markla sınıfı geçebileceğini bilen birinin, hocasına bunu rahatça verişi ve hocasının alışı, doktorasını tamamlamak isteyen öğrencilerin kişilik ve ahlâk bakımından bir keyfiyet belirtmeyen ipsiz sapsız güruhun elinde mahkum oluşu ve çıkışı için, yalakalık ve kendini her çeşit istismara açık bırakmasından başka çare bırakılmayışı T.C üniversitelerinin ruh dünyasını göstermektedir. Dindar veya kemalist hiçbiri bu çizdiğimiz resmin dışında değildir. Başörtülü kızları üniversite kapısına bırakacak tebliğleri okurken “bakın ben sadece bunu okuyorum.” deyip sorumluluğu üzerinden attığını zanneden ve maşa olarak kullanıldığının bile idrakinde olmayan bu zatların, iki kadın görmesinde, üç iltifat yemesinde, bir makam teklifinde nasıl bir ihanet çukurunda debelendikleri herkesçe malum. Oysa beklediğimiz nizamın ölçülendirdiği üniversite profesörü ne muhteşem çizgilere sahiptir. “Eser ve şahsiyet sahibi olmayan,Üniversite profesörü olamaz. En küçük ahlâkı zaafı olan Üniversite profesörü olamaz. Üniversite profesörü, kendini mücerret ve arayıcı ilim ve tefekküre hasretmiş büyük münevver olduğu için, başka hiçbir işle uğraşamaz. Üniversite profesörü, tam ve mahalli şahsiyet sahibi olmanın ve cemiyet içinde üstün insanlara mahsus bir hayat, seviye ve eda yaşatmanın bütün mükellefiyet ve icaplarını ifade edecektir.”(3)
Osmanlıda vakıf sistemi esas alınarak açılan okullar parasız eğitim veriyordu. Ancak Osmanlının son dönemiyle birlikte (batılılaşmayla paralel giden eğitimde yabancılaşmanın başlangıcı olan Tanzimat Fermanı ile birlikte) vakıf gelirleri azaldığı için eğitim devlet için bütçeye büyük bir yük oldu. Cumhuriyetin ilk yıllarında eğitim masraflarını karşılama adı altında halktan “Masarifi Mecbure” vergisi toplanır. Ancak halk buna ilgisiz kalır ve karşı çıkar. 1927de okul masrafları kazanç, yol ve arazi vergilerine yapılan eklemelerle gizlenerek halkın direnci ortadan kaldırılır. İleriki safhalarda sanat okullarında üretilenin satılması, özel idarelerin desteklemesi ile bütçeye katkı sağlanmıştır. Günümüzde ise harç, eğitime katkı payı, bağış adı altında eğitim giderleri velilerin sırtına yüklenmiştir. 8 yıllık kesintisiz eğitim hikayesi ile çeşitli eşya ve iş takiplerinde %2den başlayan %18e varan eğitime katkı payı(vergisi) alınmaktadır.
Başyücelik Devletinin teklifi bu açıdan mühimdir. “Üniversitelerimizdeki tedrisat tamamen parasız olacak ve yeni eski misallerde görüldüğü gibi “derslere devam harcı”, “kayıt harcı”, “imtihan harcı” vesaire namiyle talebeden alınan güya harç ve haraçlara paydos denilecektir. Böylece sırf gelir menbaı olsun diye sınıflara yığılan binlerce talebenin maddi ve manevi felaketi önlenmiş olurken, yine gelir kaynağı teşkil etsin diye başvurulan hatta profesörlerin cebine kadar para intikal ettiren, talebeyi haksızca çaktırma ve sınıfta bırakma şekavetinin önüne geçilecektir.”(4)
Eğitim harcamaları söz konusu olduğunda birçok OECD ülkesi içinde eğitime ayırdığı kaynak eğitime verdiği önem bakımından GSMHnın %2.5 ile en sonlarda gelmektedir. Diğer ülkelerde T.Cnin ayırdığı miktarın 2-3 katı kaynak tahsis edilebilmektedir.
Günümüz eğitim sistemi tam bir keşmekeş içindedir. Tevhidi tedrisat kanunu rafa kalkmış ya da sadece İmam Hatip Liseleri ve Kuran Kursları için kullanılır olmuştur. Özel yabancı okullar, Adalardaki papaz okulları, özel ilkokul ve liseler, Vakıf Üniversiteleri, birbirine karıştırılmış haliyle Süper liseler ve normal liseler, Anadolu liseleri, Fen liseleri, Meslek liseleri, normal liseyle hiçbir farkı olmayan işlevsiz ve amacına yabancılaşmış Sağlık Meslek liseleri ve Öğretmen liseleri, Endüstri Meslek Liseleri, Çıraklık Eğitim Merkezleri, Halk Eğitim Merkezleri, üniversitelere girmek için düzenlenen sınavın(ÖSS) elemede kullandığı usul ve elediği milyonlar ve bundan öte dershaneler Türk Milli eğitim sisteminin karmaşıklığını göstermeye yeterde artar da. Okul yapamıyor, güvenlik sağlayamıyor taşımalı eğitim adı altında 6-12 yaşları arası çocuklar oradan oraya taşınıyor. Öğretmen eğitemiyor, eğittiği öğretmen yeterli gelmiyor. En basitinden Sınıf öğretmenliğinde yüz binlere varan ihtiyaç ancak yılda beşbin öğretmen yetiştirilerek kapatılmaya çalışıyor. Bu mevzuya dair kısa bir tarih gezintisi yaptığımızda ortaya çıkan Cumhuriyet öncesi dönemden devralınan 7'si kız 13'ü erkek olmak üzere 20 Öğretmen Okulu çeşitli evrelerden geçerek ve sayılarını 1974-75 öğretim yılında 89a çıkararak Cumhuriyetin ilk 50 yılında ilkokulların temel öğretmen ihtiyacını sağlamaya çalışmışlardır. 1940 yılında 3803 sayılı kanunla köy ilkokullarına öğretmen yetiştirmek amacıyla ilköğretim üzerine beş yıl eğitim veren Köy Enstitüleri kurulmuş, 1953 yılında kapatılmış ve 6 yıllık İlköğretmen Okulu adı altında yeniden düzenlenmiştir. Sonraları bu okullarda öğretmen yetiştirme, işlevini yitirmiş ve yerlerine çoğu eski ilköğretmen okulu binalarında olmak üzere lise üstü iki yıllık Eğitim Enstitüleri açılmıştı. Yeni kurulan iki yıllık Eğitim Enstitülerinin sayısı 1976 yılında 50'ye ulaşmış ancak “teknik eğitime geçiş” gerekçesiyle 1980 yılına kadar bunlardan 30 tanesi kapatılmıştır. Eğitim sistemini Hallaç pamuğuna çeviren batılı ve batıcılar Eğitim Enstitüleri vasıtasıyla 1975-1980 yılları arasında öğretmen ihtiyacını, siyasi olaylar ve baskılar sonucu "hızlandırılmış eğitim" yoluyla sağlamaya çalışmışlardır. 45 günlük eğitimle binlerce insan öğretmen olarak sınıflara sokulmuşlardır. Böyle bir şey sadece T.Cde mevcuttur. Bu arada hiçbir mesleğin vekili yokken öğretmenliğin vardır. Vekaleten doktor, vekaleten hakim, vekaleten polis duyulmuş değil, Ama vekaleten öğretmenlik mevcut. Kemalistler doğuyu (İslam ve Asya kültürünü) reddettikleri için ne doğulu kalabilmişler, batıyı tam anlayamadıkları ve prototip olarak millete benimsetemedikleri içinde batılı da olamamışlardır. Dolayısıyla ortaya bir eğitim tarzı koymalarına rağmen bu ne doğu ne de batılı idi. Nidüğü belirsiz bir karmaşadan ibaretti. Eğitimde usul-tarz insani oluş açısından eğitimi verilecek olan şeyden öncelikli öneme sahiptir. Çünkü “Eğitim tarzının insan etkisi, toprağın ve tarım tarzının bir bitkiye etkisiyle karşılaştırılabilir: Örneğin <çuha çiçeği, fidandan yetiştirilirse, aynı renkte olan çiçekler elde edilir; halbuki bu bitki, kendi tohumundan yetiştirilirse, birbirinden çok farklı renkte çiçekler açar. Gerçi doğa ona asıl “gelişme çekirdeği”ni tohumla birlikte vermiştir. Fakat bu çekirdeğin gelişmesinde bitkinin alacağı renkler, ona uygulanacak tarım tarzına göre değişir. İşte aynı şey insan dünyasında da olup bitmektedir.”(5)
Siyasi arenadaki her kadro değişimi eğitim programının da baştan sona yeniden değişmesi demekti. Sosyal olaylardaki her batılılaşma karşıtı hareket ve oluş, yükselen değer haline dönüşünce eğitim baskı unsuru ve aracı olarak yeniden düzenlenir oldu. Öğrenciye kazandırılacak davranışlar İslama dayalı kültürlerden alınır ama asla İslama yer verilmez. Parça parça hakikatlerle kendi rengini ve fikrini oluşturmaya çalışır. Pozitivist bir eğitim anlayışı sunar. Ama uygulama, marksist, islamcı, liberal düşünceler arasında gerçekleşir. Sinemadan müziğe, edebiyattan felsefeye kemalist ve batıcı olarak bilinen tek bir adet bile ilim otoritelerince makbul görmüş eser, icad, teklif yoktur. Yer yer kendinden zuhur ederek çeşitli buluş ve esere imza atmış halktan birileri ise bu eğitim siteminde yetişmiş, hadımlaşmış öğretim üyeleri doktorları, mühendisleri tarafından ya aşağılanmış ya da hor görülmüştür. Misalleri sayısızdır. Ki zakkum ağacından kansere ilaç yaban adama karşı girişilen linç harekatını hatırlayın. Adam şimdi Amerikadan aldı patentini. Ki sadece bunlar değil binlercesi mevcut. Sömürge ülkelerin genel karakteristiğidir bu. Sömürgecinin kendi dışında gerçekleşecek, kendi imzasını taşımayacak her iş ve oluş yerli işbirlikçileri ve tetikçileri vasıtasıyla ademe mahkum edilir, küçük düşürülür, boğulur.

TANZİMAT DÖNEMİ EĞİTİM SİSTEMİ Devamı

Sömürge eğitimden tek kurtuluş yolu vardır o da Başyücelik Devletinin Hepçi ve İnsan Merkezli” eğitim sistemine geçmektir. Bu eğitim siteminde temel prensip “Keyfiyetçilik ve Şahsiyetçilik”tir. “Nabzında, maddi ve manevi her verimin ana cevherine nüfuz etmek kaygısı çarpan keyfiyetçilik, her şeyin, saf halis, gerçek ve daimi cephesini arar; ve saflık, halislik, hakikilik ve daimilik çizgilerinin kurduğu dört köşe çerçevededir ki keyfiyetin tecelli planını bulur. Ruhçuluk, ahlâkçılık, milliyetçilik cemiyetçilik nizamcılık, müdahalecilik, sermaye ve mülkiyette tedbircilik diye isimlendirdiğimiz dokuz ölçüden her biri, her birine bağlı olduğu gibi, keyfiyetçiliğimiz de ölçülerimizden teker teker hepsine ve hususiyle şahsiyetçiliğimize ilişik.”(6)
Bu mânâ çerçevesinde dikkate alınacak bir başka hakikat de şudur: “Yeni yetişen nesillerin, henüz görüş tarzı yoktur. Onlara belli bir görüş tarzı ve bunu yöneten bir değer duygusu kazandırmak gerekir. Fakat bunu sağlayacak olan eğitim sistemi, bu değer-gruplarından yalnız birisine değil; her iki değer grubunun birliğine dayanmalıdır. Çünkü hakiki bir gelişme, ancak her iki değer-grubunun hesaba katılmasıyla gerçeklik kazanabilir. Örneğin sadece maddi değerler, araç-değerler, aşırı bir materyalizmin temel atmasına neden olur; sadece yüksek değerlere, ideallere yönelen bir kuşağın ayakları bu dünyaya basmaz; havada kalır. Üstelik gerçek hayat böyle bir eğitim sistemini yalanlar. Bu nedenle eğitim, hem maddi, hem de ideal etkenleri hesaba katmalıdır.” (7) İyi, doğru ve güzeli insana keyfiyet belirtici tarzda mal etmek ve çirkin, kötü, ahlâki olmayan ne varsa varlığını muhafaza edip insanı ondan uzak tutmak. “Çirkin ve kötü ayırdedici vasıftır. Ayırdedici vasıf; ölçüler zinciridir.” Bu çerçevede “Her şey zıddıyle kaim” ölçüsü hatırlanmalı.
Eğitimde eşitlik denilince tarafımızca anlaşılan, devletin sunduğu imkanlardan herkesin yararlanması mânâsınadır. Yoksa herkes istidat ve yeteneğine bakmadan rastgele eğitime tabi tutulmaz ve bu hakkı talep edemez. Bu mânâ çerçevesinde T.Cdeki eğitim eşitliği; sunulan imkanların herkese hitap etmemesi, varlıklı ailelerin batıda ve şehirli olan çocukların daha iyi okullarda okuduğu bozuk bir düzen şeklinde görünüyor. Özel İlkokul, Özel Lise ve Dershaneler şeklinde beliren ve tamamen varlıklı kesime hitap eden okullar iki kesimi kılıçla kesilmiş gibi birbirinden ayırıyor. Varlıklı kişinin çocuğu aldığı eğitim ve özel öğretmen veya dershaneler sayesinde daha sosyal kurumların en üst kesiminde görev alacak niteliklere kavuşuyor ve kendini mevcut varlık sınıfın dışına çıkarmıyor. Varlıklı ailelerin, imtiyazlı sınıfların elde ettiği bu hak, öğrenciye daha fazla hürriyet ve teşebbüs imkanı sağlamakta ve öğrenciyi öğrenme süreci boyunca aktif kılmaktadır. Bu durum sıradan okullarda, ekonomik zorluklar içinde okuyan öğrenci için çok farklıdır. O eğitimde yeterli araçtan yararlanamıyor, teknolojik oluşumlara kapalı kalıyor, ders içerisinde kendini aktifleştirecek ortamı bulamıyor ekonomik sıkıntıların getirdiği yeni sorumluluklar derse ilgisini dağıtıyor ve bulunduğu alt grub mesleklerinin dışında meslek edinemiyor. Sistem kısmen buna parasız yatılı, burslu öğretim şeklinde önlem almaya çalışmışsa da talep-arz dengesi içinde bu okullara gidenlerin sayısı 3-5 kişiyi geçmemiştir. Sadece bu yönde bir eşitsizlik yoktur. Öğretmenlerin paylaşımında batıdan doğuya, şehirden kırsala, özelden resmiye doğru bir kalite kaybı vardır. Batıda her branşta ayrı ayrı öğretmen (aynı zamanda tecrübeli) varken bu yukarıda bahsettiğimiz sıralama üzerinde gittikçe azalır ve düşer. Ankara ve Hakkari örnekleri üzerinde durursak, Ankara merkezdeki öğretmen ile Ankara merkezinde özel okuldaki bir öğretmen arasında ki fark, biri nitelik ve üretim açısından tercih sebebi, diğeri sıradan; Ankara köyü ile merkezinde de aynı ilişki mevcut. Bu paylaşımda en büyük adaletsizlik doğu ile batı arasındadır. Hakkaride merkezde lisede öğretmen sıkıntıları had safhadayken Ankarada yığılmalar mevcuttur. Hakkaride köyler öğretmen yüzü görmezken (ki mevcut olanlar yeni ve tecrübesiz olanlardır) Ankarada köyler öğretmen doludur. Sınıfların kalabalıklığı, kullanılan araçların nitelik ve sayısı, gelir düzeylerinin düşüklüğü yüzünden eğitim için arzu edilen kitap, kalem, defter vb ihtiyaçların karşılanamayışı mevcut eşitsizliğin çeşitli yönlerini göstermektedir.
Eğitim planı ile iktisadi ve sosyal kalkınma planları ayrı düşünülemez. Ancak Türk milli eğitim sistemi bu özelliği hep arka planda tutmuştur. Üniversitelere baktığınızda bu mânâda hedeflenen bir program olmadığı görünür. Tıp, eğitim, teknik uzmanlık alanlarında ihtiyaç had safhada olmasına ve iktisat, maliye, ziraat gibi alanlarda ise ihtiyaç fazlası eğitim yapılmasına rağmen T.C bu yönde hiçbir önlem almamış ve almamaktadır. Ülkenin doktora ve nitelikli eğitimciye ihtiyacı önemsenmemiş, milyonlara varan gencin emeği, zihni aktivitesi istismar edilmiştir. Eğitimde yabancılaşma burada, kendini eğitim ve öğretimi yapılacak bölümlere yasak ve sınırlama getirecek kadar ileri noktadadır. Yukarıda değindiğimiz sömürü, üretim mekanizmalarının ele geçirilmesi ile sınırlı olmayıp, üretici zekaya sahip zihinlerin devşirilmesi şeklinde de (Amerikada ihtisas, yüksek ücretlerle yabancı şirketlerde görev alış vb) kendini göstermiştir. Son yüz elli yıldır yaşanan batıda eğitim ve çalışma ile ortaya çıkan sonucu önceki paragraflarda “yabancılaşma ve ihanet” şeklinde işaretlemiştik.
Dünya Bankası destekli, “eğitimde teknoloji kullanımı” şeklinde son on yıldır uygulan bir program var. Eğitimli kullanıcı ve teknik servis yetersizliğine rağmen, tv, video, bilgisayar, projeksiyon aletleri sayıları on binleri aşacak şekilde eğitim kurumlarına alındı. Mevcut aletlerin benzerlerinin ve belki de daha gelişmişlerini, askeriye, hastahane ve emniyet gibi kurumlara alındığı da düşünüldüğünde ülke gelirlerinin nerelere hangi şartlarda peşkeş çekildiği görülür. Eğitim sistemi bir çiviyi bile üretecek adam eğitememektedir. Az buçuk istidatlı kafaları ise kendileri gibi hadım etmektedirler. Bu hadımlaştırma en çok üniversitede yürütülmektedir. Baskı, aşağılama ve korkutma bu hadımlaştırmanın başlıca metodudur. Gerçi bu ta ilköğretimden başlamakta ve tüm halkı kuşatmaktadır. Şöyle ki: İlköğretimden başlayan dayak, tehdit faslı, lisede şiddete dönen tepki, okuldan atılmak ve sınıfta kalmak gibi kaygılar, polisle tanışmak ve öfkesini ya yutarak ya da tepkisini derinleştirerek şahsiyet erozyonuna uğramak ilk-lise eğitimi boyunca yaşanan şeyler. Vatandaş askere gidince bir başka sıkıntı, memur olunca bir başka sıkıntı. Temelde gerçekleşen şey hadımlaşma, dumura uğrama. Kişilik yok, şahsiyet yok. Sağlıklı düşünme fonksiyonundan mahrum bir mantık ve anlayış. Doğru ve yanlış artık hakim unsurun sesine bağlı.
Üniversitelerde idare ve yönetim YÖK (Yüksek Öğretim Kurumu) kontrolünde sağlanıyor. Görünürde bir muhtariyet mevcut ama hakikatte müthiş bir hiyerarşik baskı var. Yönetimdeki kadroyu siyasi konjüktör belirliyor, göstermelik bir seçim sonunda belirlenen üç adayın arasından aldığı oya bakılmaksızın biri rektör olarak seçiliyor. Liyakat sahibi olmayan ve yaşça verimli çağlarını geride bırakmış bu zatlar ilim ve fen müessesinde baş olabiliyorlar. Bunun ilköğretimde de, lisede de aynı olduğu gözlemlerimiz arasında. Dekanlar, bölüm başkanları, senatoyu oluşturan kurul batılılaşma-yabancılaşma fikrinin mahkumları halindedirler. Onları orada tutan zihniyet sömürgeci zihniyettir. Aksi bir durum içinde bulundukları halinde, bütün bunların aleyhlerine dönmesiyle sonuçlanır, bunu da göze alacak bir öğretim üyesi şimdilik görülmedi.
Eğitimdeki kara tablo 8 yıl yasası diye adlandırılan, sözde eğitimi sekiz yıl boyunca hedeflemeyi gaye edinen rejim, gizli ve açık gayesi ile tam bir fiyaskoya uğramıştır. Bu kanun ile Müslümanların çocuklarını İmam Hatip Liseleri ve Kuran Kurslarından uzaklaştırmaya çalıştılar. Öğretmen ihtiyacı ayyuka çıkmış, binlerce öğrencinin taşımalı eğitimde ölümüne sebep olunmuş, yine binlercesi milyarlarca para cezasına çarptırmış, kolluk kuvvetlerini köylü-şehirli binlerce fakir fukaranın üstüne salmış ve mağdur etmiştir.
Kemalist eğitim sonucu oluşan fert ve topluma baktığımızda gördüğümüz şey gazete yaprakları arasında artık sıradanlaşmış ve alışılmış şeylerdir. Fert ve cemiyet ruhi muvazenesini kaybetmiş, ahlâki hiçbir kaygı taşımamakta, insani hal ve davranışlara tam zıt, hayvanları dahi kıskandıracak bir oluş içinde yaşamaktadırlar. Misallendirecek olursak:
“Ekonominin ters tepelek oluşu. Krizin kezzaplaması travestiliği patlattı. Yani bir anlamda kriz travestilerini yarattı. İşte kanıtı. Türkiyenin gözbebeği İstanbul. İstanbulun merkezi Taksim. Ve Taksimin orta yerinde ise hafta sonu günlerin sabahında 3 saatliğine kurulup dağılan dönme pazarı. Herşey gün gibi aşikar, ortada, göz önünde oluyor bitiyor. Ne ne yapıyorsunuz? diyen var, ne hesap soran.
Sabah saat 05.30da açılan bu dönme pazarı 08.30a dek sürüyor. Alan alıyor, satan satıyor, kimseden de gık çıkmıyor. Çünkü polis de bıktı, esnaf da. Çünkü yirmisini toplasan, ertesi gün 30 tane yenisi geliyor. Çünkü travestilik krize endekslendi. Sokak fuhuşunun, yükselen değeri haline gelen travestilik büyük bir rant kapısına dönüşünce pala bıyıklı, dev cüsseli bazı delikanlılar bile para kapmak için dönüverdi. (Akşam 25.01.2001)
Okullara cinsellik dersi konuyor, kız ve erkekler ayrı sınıfta ders görecek
Okullarda cinsel eğitime başlayan Milli Eğitim Bakanlığı, Çocuklara anlatılan leylek hikayesine de son veriyor. Milli Eğitim Bakanlığınca, Procter and Gamble ve Toprak Ilaç San. A.Snin işbirliği ile gençlere yönelik Ergenlik Dönemi Değişim Projesi başlatılıyor. Pilot okullarda başlanacak olan proje çerçevesinde öğrencilere ergenlik dönemi, üreme sistemleri, cinsel yolla bulasan hastalıklar, madde bağımlılığı ve zararlı alışkanlıklar konusunda eğitim verilecek. 2000-2003 yıllarında 81 ili kapsayan projenin pilot uygulaması bu yıl İstanbuldaki okullarda ikinci dönemde başlayacak ve burada alınan sonuçlara göre proje diğer illere yaygınlaştırılacak Projenin hedef kitlesi ilkögretim 6., 7., 8. Sınıfta okuyan gençler, aileler ve öğretmenler olacak. Eyüboğlu Kolejinde yapılan proje tanıtım toplantısında, tüm Türkiyeyi kapsayacak projenin amacı şöyle açıklandı: “Öğrencilere, anne ve babalara, öğretmenlere; gençlerde ergenlik dönemine girerken meydana gelen bedensel, ruhsal ve sosyal değişimlerin neler olduğunun öğretilmesini, ergenlikten; genç yetişkinliğe geçerken karşılaşılan sorunların sağlıklı, mutlu yaşanarak aşılmasını ve böylece daha bilinçli bir toplum oluşmasını sağlamak.” Proje, ilköğretim okullarında bir saatlik ders dışı zorunlu etkinlik olarak uygulanacak. Kız ve erkek öğrenciler ayrı ayrı dersliklerde en fazla yüz kişilik gruplar halinde danışman öğretmenler tarafından eğitilecek. Eğitimde interaktif ders anlatım tekniği kullanılacak. Milli eğitim Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Necdet Özkaya, son günlerde gündeme gelen Satanist, Hizbullahçı ve PKKlı gençlere değinerek, “Türkiyedeki her şey gençler üzerine oynanıyor. Gerekli eğitimi vermiş olsaydık simdi bu gençler olmazdı. Biz sadece sonuçları tartışıyoruz. Sağlıklı nesillerin yetişmesi için bu projeye herkes inansın. Bu projenin yüzde yüz başarıya ulaşmasını istiyorum” dedi.
Kitapta nelere yer veriliyor
Dersin takip edileceği “Ergenlik Döneminde Değişim Öğretmen Yardımcı Kitabi”nda ergenlik dönemi ve cinsellikle ilgili tüm konulara yer veriliyor. Ergenlik çağındaki kız ve erkek çocuklardaki değişimlerin anlatıldığı kitapta, cinsel eğitim ayrı bir bölüm altında ele alınıyor. Cinsel eğitimin çok önemli olduğu ancak önemli bir kısmının sokakta gerçekleştiği vurgulanarak, bu eğitimde okul ve öğretmenin önemine dikkat çekiliyor. Öğretmenlere, “Öğrencilerinize eğitim verirken, yalnızca onlardaki eksik ve yanlış bilgileri düzeltmekle kalmayacak ayrıca konuyla ilgili olarak kendi düşünce ve inançlarınızı da yeniden gözden geçirme firsatını bulacaksınız” deniliyor. Üreme sistemleri ise şemalarla anlatılıyor Erkek ve kadın üreme sisteminin bölümleri açıklamalı bir şekilde anlatılırken, adet döngüsü de ayrıntılı olarak işleniyor. Kitapta yer alan tanımlardan bazı örnekler söyle: (Bundan sonrası iğrenç ve yazı olarak teşhire uygun olmayan ifadelerle dolu. S.K.) (Milliyet, Banu Şahin)

Dipnotlar:
1- Necip Fazıl KISAKÜREK, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yay., İstanbul, s. 323
2- Sabri AKDENİZ, Eğitim Sosyolojisi, Marmara Ü. İlahiyat Fak. Yay., s. 232
3- Necip Fazıl KISAKÜREK, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yay., İstanbul, s. 314
4- Necip Fazıl KISAKÜREK, İdeolocya Örgüsü, s. 315
5- Takiyyettin MENGÜŞOĞLU, Felsefeye Giriş, Remzi Kitabevi, s. 304
6- Necip Fazıl KISAKÜREK, İdeolocya Örgüsü, s. 352
7- Takiyyettin MENGÜŞOĞLU, Felsefeye Giriş, s. 304

TAKVİM-İ VEKAYİ

İstanbul'da önceleri haftalık, daha sonra düzensiz aralıklarla yayımlanan ilk Türkçe resmi gazetedir. Umur-u dahiliye, umur-u hariciye, mevad-ı askeriye, fünun, tevcihat-ı ilmiye, ticaret ve es'ar olarak altı bölümden oluşan gazete Fransızca, Arapça, Rumca ve Ermanice dillerine çevriliyordu. Halkı eğitmek ve devlet kararlarını duyurmak amacıyla çıkarılmıştır (1 Kasım 1831 - 4 Kasım 1922).

1808 yılında Sultan II. Mahmud'un emriyle, Beyazıt'ta bugünkü İstanbul Üniversitesi'nin merkez binasında (Bab-ı Seraskeri) askasındaki bir konakta kurulan Takvim-i Amire'de basılmaya başlandı. Gazete, Vakanüvis Esad Efendi'nin yönetiminde, Babıali'den çeşitli kamu görevlilerinin yazar kadrosunu oluşturmasıyla çalışmalarına başladı. 26 Ekim 1831'de gazeteyi tanımak amacıyla yayımlanan iki sayfalık bir broşüre göre Takvim-i Vekayi habercilik yapacak, halkı eğitecek ve devletin uygulalamalrını duyurarak bunlara uyulmasını sağlayacaktı.

Önceleri haftada bir yayınlanması öngörülen Takvim-i Vekayi ilk aylarda düzenli olarak, daha sonraları ise uzun bir süre düzensiz olarak çıktı. Osmanlı Devleti'nin çokuluslu olması nedeniyle Fransızca, Arapça, Farsça, Rumca ve Ermenice olarak çıkan gazete Umur-ı Dahiliye (iç haberler), umur-ı hariciye (dış haberler), mevad-ı askeriye (askeri işler), fünun (bilimler), tevcihat-ı ilmiye (din adamlarının atanmaları) ile ticaret ve es'ar (ticaret ve fiyatlar) olmak üzere altı bölümden oluşmaktaydı.

1860'dan sonra yalnızca resmi belge, tüzük ve duyuruları yayımlanan, 1878'de 2119. sayısından sonra yayımına ara veren gazete, 1891-92'de yeniden yayımlanmaya başladı. Ama padişahın nişan vermesini konu alan bir resmi bildirimde "nişan itası" ifadesi yerine "nişan hatası" olarak dizilince, II. Abdülhamid'in buyruğuyla kapatılmıştır. II. Meşrutiyet'in ilanından (1908) kısa bir süre sonra yeniden yayımlanmaya başladı ve Kurtuluş Savaşı (1919-1922) sonuna kadar İstanbul hükümetinin varlığı sona erinceye kadar yayımını sürdürdü.
TANZİMAT EDEBİYATI 'NIN GENELÖZELLİKLERİ

Tanzimat edebiyatı, Batı kültürüyle yetişen kimselerin Tanzimat devrinde Batı edebiyatını örnek tutarak meydana getirdikleri edebiyattır.
Bu edebiyat siyasî Tanzimatın ilânından yirmi yıl kadar sonra 1860ta, Şinasinin Agâh Efendi ile birlikte Tercümân-ı Ahvâl gazetesini çıkarmalarıyla başlamış, 1895e kadar sürmüştür.
Tanzimat edebiyatının başlıca özellikleri şu noktalar üzerinde toplanabilir:
a. Tanzimat edebiyatı sanatçıları, Divan edebiyatında bulunan şiir, tarih, mektup, v.b gibi edebiyat türlerini Batı anlayışına göre yenileştirmişler; ayrıca, Divan edebiyatında hiç bulunmayan makale, tiyatro, roman, hikaye, anı, eleştirme, v.b. gibi yeni edebiyat türleri getirmişlerdir.
b. Tanzimat edebiyatının özellikle ilk devirlerinde yetişen sanatçıların çoğu (Ziya Paşa, Namık Kemal, v.b...) Montesquieu, Rousseau, Voltaire, v.b. gibi Fransız devrimci yazarlarının etkisi altında kalarak, makale ve şiirlerinde zulme, haksızlığa, hırsızlığa. geriliğe karşı şiddetli bir dille mücadeleye girişmişler; vatan, millet, hürriyet. hak, adalet, kanun, meşrutiyet. v.b. gibi kavramları memlekete yaymaya çalışmışlar, “toplum için sanat” anlayışını benimsemişlerdir. Tanzimat edebiyatının ikinci devrinde yetişen sanatçılar ise (Recai-zâde Mahmut Ekrem, Abdülhak Hâmit, Sami Paşa-zâde Sezai v.b.) toplum işlerine daha az karışmışlar, “sanat için sanat” anlayışını benimser görünmüşlerdir.
c. Çoğu Fransız edebiyatını örnek olarak alan bu sanatçıların bir kısmı Klasisizm (Şinasi, Ahmet Vefik Paşa, Ali Bey, v.b.).bir kısmı da Realizm (Recai-zâde Mahmut Ekrem, Sami Paşa¬zâde Sezai, Nabi-zâde Nâzım, v.b.) akımlarının etkisi altında eserler vermişlerdir.
ç. Tanzimat edebiyatı, Divan edebiyatının tersine olarak, seçkin kişiler için değil, halk için meydana getirilen bir edebiyat olmak iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Bu görüşü benimseyen sanatçılar (Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmet Mithat, Ali Bey, v.b.) özellikle makale, tiyatro, anı, kısmen de roman türlerinde bu yolda eserler vermişlerdir. Tanzimat edebiyatının ikinci devrinde yetişen bazı sanatçılar ise (Recai-zâde Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamit, v.b.) bu amaçtan uzaklaşmış görünmektedirler.
d. Bu görüşün bir sonucu olarak, dilin sadeleşmesi, konuşma dilinin yazı dili haline gelmesi düşüncesi savunulmuştur. Tanzimat edebiyatının başlıca sanatçıları (Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmet Mithat, Ahmet Cevdet Paşa, Şemseddin Sami, v.b.) dil konusunda böyle düşünmekle birlikte, hiçbiri eski alışkanlıklarından kurtulup da büsbütün konuşma diliyle yazmış değildir. Sade dil, daha çok, tiyatro; anı, mektup, bir dereceye kadar da makale ve romanlarda kullanılmıştır. Tanzimat edebiyatının ikinci devrinde yetişen sanatçıların bir kısmı ise ( Recai-zâde Mahmut Ekrem, Sami Paşa-zâde Sezai, özellikle Abdülhak Hamit) konuşma dilinden epey uzaklaşmışlardır.
e. Tanzimat edebiyatında en önemli yenilik, nesirde, anlatımın kuruluşunda görülmüştür. Bu edebiyatta söz hüneri göstermek değil, birtakım düşünceleri halka yaymak amacı güdüldüğünden, “seci” ler atılmış, asıl düşünce ile ilgisi bulunmayan doldurma sözlere yer verilmemiş, düşünceler sayfalarca süren uzun cümleler yerine kısa cümlelerle anlatılmaya çalışılmıştır.
f. Tanzimat edebiyatı nazmında şiirin konusu genişletilmiş, günlük hayatla ilgili her türlü olay, duygu ve düşünce şiir konusu olarak seçilmiştir;
İlk zamanlarda Divan edebiyatı nazım biçimlerinin dışına pek çıkılmamış, yeni düşünceler eski biçimler içinde söylenmiş (Ziya Paşa, Namık Kemal v.b.) ise de sonraları eski biçimler büsbütün bırakılarak yeni biçimler kullanılmaya başlanmıştır (Recai-zâde Mahmut Ekrem, özellikle Abdülhak Hamit, v,b.) ; yeni nazım biçimleri ilkin Fransızcadan yapılan manzum çevirilerde görülmüş, telif şiirlerde çok sonra kullanılmıştır; beyitlerin başlı başına birer bütün olmasıyla yetinilmeyip, bütün mısralar aralarında bir anlam bağı bulunmasına, Divan şiirindeki “parça güzelliği” anlayışı yer yine şiirin baştan sona kadar belli bir düşünce etrafında gelişmesine; yani “konu birliği” ne ve “bütün güzelliği” ne önem verilmiştir: genel olarak aruz vezni kullanılmakla birlikte, Türklerin tabiî ve ulusal vezninin hece vezni olduğu anlaşılmış, bu vezinle yazmaya tarafçılık edilmiş (Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmet Cevdet Paşa v.b), fakat bu istek geniş bir akım halini alamamış, sadece birkaç sanatçı (Ethem Pertev Paşa, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmet Vefik Paşa, Abdülhak Hâmit, Recai-zâde Mahmut Ekrem v.b.) tarafından girişilen birkaç deneme ile yetinilmiştir.

EDEBİYAT-I CEDİDE (SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATI)
Edebiyat-ı Cedide, II.Abdülhamit (hük. 1878-1909) devrinde, Servet-i Fünun dergisi çevresinde toplanan sanatçıların Batı edebiyatı yolunda meydana getirdikleri bir edebiyat hareketidir.
Bu edebiyat, 1896dan 1901e kadar sürmüştür. Recai-zâde Mahmut Ekrem, 1895 sonunda, Malûmat adlı bir dergide yazan Muallim Naci izleyicileriyle kafiyenin göz için mi, kulak için mi olduğu tartışmasına girişmiş ve bu gazeteye karşı cevaplarının bir kısmım Ser¬vet-i Fünun dergisinde yayınlamıştır. Servet-i Fünun, Recai-zâde'nin Mekteb-i Mülkiyeden öğrencisi olan Ahmet İhsan Tokgöz tarafından 1891 yılından beri çıkarılmakta idi. Recai-zâde, bunu bir edebiyat dergisi hâline getirmek için Ahmet İhsanla anlaşmış ve kendisinin Mekteb-i Sultanî (Galatasaray Lisesi) den öğrencisi olan Tevfik Fikreti derginin “kısm-ı.edebî ser-muharrirliği” ne getirmiştir. O sırada Mektep ve başka dergilerde yazan ve Recai-zâde tarafını tutan başka gençlerin de 1896da bu dergi çevresinde toplanmasıyla “Edebiyat-ı Cedide” topluluğu meydana gelmiştir.
Edebiyat-ı Cedidenin başlıca özellikleri şu noktalar üzerinde toplanabilir:
a. Edebiyat-i Cedide sanatçıları Batı uygarlığına, özellikle Fransaya hayranlık göstermişler, Türkiyenin Avrupalaşma yoluyla yükseleceğine inanmışlar, orada sanat, bilim, ne buldularsa Türkiyeye aktarmaya çalışmışlar; laik bir zihniyeti benimsemişler ve daima dindışı şiirler yazmışlardır.
b. Devlet ve siyaset konularına dokunmak, vatan, hürriyet, istikIâl, inkılap v.b. gibi, sözcük ve kavramları kullanmak yasak olduğu için, açıkça toplumsal yazılar yazmak olanağı bulunamamış, ancak aşk, merhamet v.b. gibi suya, sabuna dokunmayan temalar üzerinde dolaşılmıştır. (Edebiyat-ı Cedide sanatçıları bu yüzden, daha sonraki devirlerde, memleketi yansıtmamak ve ulusal olmamakla suçlandırılmışlardır).
e. Çağdaş Fransız edebiyatı örnek tutulmuş, hikâye ve romanda Realizm ve Naturalizm, şiirde Parnasizm ve Sembolizm akımlarının etkisi altında kalmıştır; Parnasyenlerin etkisiyle, “sanat sanat içindir” görüşü benimsenmiştir. (Fikret, “toplum için sanat” anlayışıyla de eserler vermiştir).
ç. Tanzimat sanatçılarının tersine olarak, halka seslenmek düşünülmemiş, havasa mahsus bir edebiyat meydana getirilmiştir ; kendilerinin de söylediği gibi ; “Servet-i Fünun edebiyatı umuma avâma mahsus değildir”.
d. Bu düşünüşün bir sonucu olarak, dil konusunda da Tanzimat sanatçılarından daha geri bir anlayışla, konuşma dilinden büsbütün uzaklaşılmış yazı dilinde o zamana kadar kullanılanlardan başka, Arap ve Farsça sözcükleri karıştırarak Türkçede kullanılmayan birtakım yeni sözcükler (nahcir [av], şegaf [çılgınca sevgi], tirâje [alâimisema, gökkuşağı] v,b.) bulunup çıkarılmış; Batı ede¬biyatından alınan yeni kavramlar Fars dilinin kurallarıyla kurulmuş birtakım yeni isim ve sıfat tamlamaları (sâât-ı semen-fâm [yasemin renkli saatler], lerziş-i bârid [soğuk titreme], v.b...) ve yeni bileşik sıfatlar (tehi-baht [boş talihli], şikeste-reng [kırık renkli], v.b...) ile karşılanmış: aynen Fransızcada görü¬len birtakım yeni deyim ve söyleyişler de (el sıkmak, dest-i izdivacını talep etmek v.b.) Türkçeye aktarılmış, nesirde Fransızcanın sözdizimi Türk diline uydurulmaya çalışılmıştır.
e. Benzetmelerle yüklü olan süslü bir dille yazmak, yerli yersiz ah!, oh! gibi ünlemlere fazla yer vermek., ve bağlacını sık sık kullanmak, bir düşünceyi kuvvet¬lendirmek veya ondan dönmek maksadıyla söz arasına evet evt!, hayır hayır! gibi sözcükler sıkıştırmak, ikide bir güzelim!, meleğim! gibi hitaplarda bulunmak Edebiyat-ı Cedide üslubunun başlıca zayıf, yapmacıklı yanıdır.
t. Edebiyat-ı Cedide sanatçıları çoklukla şiir. mensur şiir, hikâye, roman, fıkra ve makale türlerinde yazmışlar, tiyatro türünde eser vermemişler, ancak Meşrutiyetten sonra birkaç piyes denemesine girişmişlerdir.
g. Edebiyat-ı Cedide nazmında, şiirin konusu genişletilmiş, en basit günlü olay, gözlem ve duygular dahi şiir malzemesi olarak kullanılmıştır; yalnız aruz veznine değer verilmiş, Tanzimat sanatçılarının tersine olarak, hece yazan hiçbir zaman ciddiye alınmamıştır (hece vezni ile yalnız çocuk şiirleri yazılmıştır) ; kafiyenin göz için değil, kulak için olduğu kabul edilmiştir;
Divan edebiyatı nazım biçimleri büsbütün bırakılıp Fransız şiirinde görülen nazım biçimleri benimsenmiş, ya sona, terza-rima ( Fikret: Şehrâyin) gibi Batı edebiyatının klasik biçimleriyle, ya da büsbütün serbest biçimlerle ve serbest müstezatlarla yazılmıştır; vezin zoruyla, sözcüklerin tabiî söylenişlerinin bozulmamasına gayret edilmiştir; nazım nesre yaklaştırılmıştır (Fikret, v.b.) konu ile vezin arasında bir ahenk ilgisi aranmıştır.
h. Hikâye ve roman türünde teknik kuvvetlenmiş (mesela, süs için yazılan gereksiz tasvirler ve konu dışı bilgi vermeleri vakanın yürüyüşü durdurulmamış, serde yazarın kişiliği gizlenmiştir) ; Fransız realist ve natüralist yazarlarının eserleri örnek tutulmuş; bunun sonucu olarak, hep hayatta görülen ya da görülmesi olanağı bulunan olay ve kişiler anlatılmıştır; vakalar çok defa İstanbulda geçirilmiştir. (Abdülhamit devrinde memlekette gezi özgürlüğü olmadığı için, yazarlar memleketin İstanbul dışındaki yerlerini tanımıyorlardı).
Edebiyat-ı Cedidenin başlıca sanatçıları şunlardır:
Şairler: Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin, Hüseyin Siret Özsever, Hüseyin Suat Yalçın, A. Nadir (Ali Ekrem Bolayir), Süleyman Nesip (Süleyman Paşa-zâ¬de Sami), İbrahim Cehdi (Süleyman Nazif), H..Nâzım (Ahmet Reşit Rey), Faik Ali Ozansoy, Celâl Sahir Erozan, v.b...
Nesirciler: Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Müftüoğlu Ahmet Hikmet, Safve¬t Ziya. v.b...
Bu devirde, ayrı bir sanat anlayışı yüzünden Edebiyat-ı Cedide topluluğuna katılmayan sanatçıların en önemlileri şunlardır:
Şairler: Eşref, v.b...
Nesirciler: Vecihi, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmet Rasim, Safvet Nehizî, v.b...
“Sanat için sanat” anlayışıyla hareket ederek yalnız aydın kimselere seslenen Edebiyat-ı Cedide sanatçılarına karşılık, bunlar Ahmet Mithat geleneğini sürdürerek “halk için sanat” görüşünü benimsemişler, geniş halk topluluğuna seslenmişlerdir.
3 Kasım 1839'da Sultan Abdülmecid'in sadrazamı Mustafa Reşid tarafından Gülhane Parkı'nda yabancı devletlerin elçileri ve büyük bir halk topluluğunun huzurunda okunan, kişilerle devlet arasındaki ilişkilere hukuki yönden yenilikler getiren, şeriata dayanan eski yasaları tamamen değiştirmeyi öngören, Tanzimat-ı Hayriye adı verilen ıslahat hareketinin siyasal ve hukuki yönden teminat altına alan belge.

Yeniçeri Ocağı'nın bozulmaya başlaması nedeniyle Sultan II. Mahmud döneminde başlayan yenilik hareketleri ve Sultan Abdülmecid'in tahta çıkar çıkmaz ıslahat hareketine devam etmek amacında olduğunu göstermesi Osmanlı Devlet yapısındaki değişmin başlangıcıydı. Sadrazam Mustafa Reşid Paşa, Gülhane Hatt-ı Hümayununu Padişah adına kaleme almış; devlet ve birey arasındaki ilişkilerde devletin modernleştirilmesi amacına dayanan temel ilkeler kabul ve ilan edilmiştir. Tanzimat Fermanı'nın tam metni şöyledir ;

Herkesin bildiği gibi, devletimizde, kuruluşundan beri Kuran'ın yüce hükümlerine ve şeriat yasalarına tam uyulduğundan, ülkemizin gücü ve bütün tab'asının refah ve mutluluğu en yüksek noktaya çıkmıştı. Ancak, yüz elli yıl var ki, birbirlerini izleyen karışıklıklar ve çeşitli nedenlerle şeriata ve yüce yasalara uyulmadığından evvelki kuvvet ve refah, tam tersine zayıflık ve fakirliğe dönüştü. Oysa, şeriat yasaları iel yönetilmeyen bir ülkenin varlığını sürdürebilmesinin imkansızlığı açık seçik ortadadır.

Tahta geçtiğimiz mutlu günden bu yana bütün çabalarımız, hep ülkenin kalkınması, ahalimiz ve fakirlemizin refahı amacına yönelik oldu. Eğer, yüce devletimize dahil ülkelerin coğrafi konumu, verimli toprakları ve halkının yetenekleri gözönünde tutularak gerekli girişimler yapılırsa, yüce Tanrı'nın yardımı ile, beş-on yılda kalkınabileceğimiz söz götürmez.

Ulu Tanrı'nın yardımına ve Peygamberimiz hazretlerinin ruhaniyetine sığınarak, yüce devletimizin ve ülkemizin iyi bir biçimde yönetilmesi için bundan böyle bazı yeni yasalar çıkarılması gerekli görüldü.

Söz konusu yasaların başında can güvenliği; ırk, namus ve malın korunması; vergi toplanması; halkın askere alınıp silah altında tutulma süresi gibi hususlar gelmektedir. Şöyle ki; Dünyada can, ırz ve namustan daha kıymetli birşey yoktur. Bir insan bunları tehlikede görünce, yaradılıştan kötü olmasa bile, canını ve namusunu korumak için olmadık çarelere başvurur. Bunun devlet ve memlekete zarar vereceği açıktır. Buna karşılık, can ve namustan emin olan bir kimse sadakat ve doğruluktan ayrılmaz, işi ve gücü ile devletine ve milletine yararlı olur.

Mal güvenliğinin olmadığı yerde ise kimse devlet ve ulusuna ısınamaz, ülkesinin yükselmesi ile ilgilenmez, hep korku ve üzüntü içinde yaşar. Buna karşılık, malından, mülkünden emin olmadığı zaman hep kendi işi ve işinin genişletilmesi ile uğraşır. Devlet ve millet gayreti, vatan sevgisi kendisinde her gün artar.

Vergi konusuna gelince: Bir devlet, ülkesini korumak için askere ve gerekli öbür masraflara muhtaçtır. Bu, para ile olur. Para, tab'adan toplanacak vergiler ile oluştuğundan bunun en iyi şekilde toplanması gerekir.

Evvelce gelir sanılmış olan "yed'i vahit" belasından ülkemiz hamdolsun, kurtulmuşsa da yıkıcı bir yöntem olup hiçbir zaman yararlı sonuç doğurmamış olan iltizam usülü hala sürüyor. Bu, ülkenin siyasi işlerini ve mali konularını bir adamın keyfine, hatta cebir ve zulmüne teslim etmek demektir. Bu adam iyi bir insan değilse hep kendi çıkarına bakar, bütün davranışlarında kötülüğe, zulme yönelir. Bu nedenle, ülkemiz insanlarının her biri için, malına ve gelirine göre bir verginin saptanması ve kimseden bundan fazla birşey alınmaması gerekir. Yüce devletimizin karada ve denizdeki askeri masrafları ile öbür masrafları yasalarla belirlenip sınırlandırılmalı ve uygulama ona göre yapılmalıdır.

Askerlik de, yukarıda belirtildiği gibi, önemli konulardan biridir. Ülkenin korunması için asker vermek halkın başlıca borcudur. Fakat, bir memleketin mevcut nüfusuna bakılmaksızın, şimdiye kadar yapıldığı gibi, kiminden tahammülünden çok, kiminden az asker alınması hem düzesizliğe; hem tarım, ticaret ve bayındırlık işerinin kötü gitmesine; hem ömür boyu askerlik bıkkınlığa; hem de nüfusun azalmasına yol açar. Bu nedenle, her memlektten alınacak asker miktarı için uygun yöntem konulmalı ve dört veya beş yıl hizmet için sıra ussulü getirilmelidir. Bunlar yapılmadıkça devletin kuvvetlenip gelişmesi, huzur ve asayişin sağlanması mümkün olmaz. Bütün bunların dayanağı yukarıda açıklanan hususlardır.

Bu nedenle, bundan böyle suç işleyenlerin durumları şeriat yasaları gereğince açıkca incelenip bir karara bağlanmadıkça kimse hakkında, açık veya gizli, idam ve zehirleme işlemi uygulanmayacaktır. Hiç kimse, başkasının ırz ve namusuna saldırmayacaktır. Herkes malına, mülküne tam sahip olacak, bunları dilediği gibi kullanacak, bunu yaparken de devlet büyüklerinin müdahalesine uğramayacaktır. Birinin suçluluğunun saptanması halinde mirasçıların o işle ilgileri bulunmayacağından suçlunun malları elinden alınıp varisleri miras hakkından yoksun bırakılmayacaklardır.

Yüce devletimizin tab'ası Müslümanlarla öbür uluslar bu haklardan tam yararlanacaklardır.
Can, ırz, namus ve mal konularında, ülkemizin tüm halkına şeriat yasaları gereğince garanti verilmiştir. Öbür konularda da oybirliği ile karar verilmesi için, Meclisi Ahkam-ı Adliye üyeleri gerektikçe artırılacaktır. Yüce devletimizin bakanları ile ileri gelenleri belirli günlerde orada toplanarak, görüşlerini çekinmeden açıkça söyleyeceklerdir. Can, mal güvenliğine ve vergilerin belirlenmesine ait yasalar böyle hazırlanacaktır.

Askerlikle ilgili konular Bab-ı Seraskeri Dar-ı Şurası'nda görüşülüp karara bağlandıktan sonra sonsuza dek uygulanmaları için tasdik edilmek üzere tarafıma gönderilecektir. Söz konusu yasalar sırf din, devlet, ülke ve ulusu kalkındırmak amacı ile çıkarılacaklardından bunlara tam uyacağımıza yemin ederiz. Bu konuda, Hırka-i Şerife odasında, tüm din adamları ile bakanların hazır bulunacakları bir sırada yemin edecektir.

Din adamı ve vezirlerden yasalara aykırı hareket edenlerin, kanıtlanacak suçlarına göre, rütbelerine ve hatır ve gönüle bakılmaksızın cezalandırılmaları için özel ceza yasası çıkarılacaktır.

Memurlara yeterli maaş bağlanmış olup, henüz bağlanmış olanlarınkiler de belirlenecektir. Bu yolla da, şeriata aykırı olan ve ülkenin gerilemesinde başrolü oynayan rüşvet belası güçlü bir yasa ile ortadan kaldırılmış olacaktır.

Bütün bu sayılan hususlar eski hükümlerin tümden değiştirilmesi demek olacağından işbu fermanımız İstanbul halkına ve ülkemiz halkına duyurulacaktır. Bundan başka, dost devletlerin de bu yönetimin sonsuza dek uygulanmasına tanık olmaları için fermanımız, İstanbul'daki tüm büyükelçilere resmen bildirilecektir.
TANZİMAT GAZETECİLİĞİ

Tanzimatla gelen, halkın okuyuş oranında gelişen Türk gazeteciliği, Türk gazeteciliği, Türk Edebiyatının yepyeni bir döneme girmesini sağlar. Makale, fıkra, haber, röportaj, sohbet, mülakat, anı, gezi, şiir, inceleme, eleştiri, deneme, hikaye ve roman türlerinin gelişmesinde gazeteciliğimizin etkisi büyük olur.
Gazete, her gün bir toplumdan, bir sorun üzerinde fikir ve görüşe sahip ikinci bir toplum çıkarabilecek kudrette bir çözümleme ve birleştirme organıdır. Gazete sahifeleri her gün yüz binlerce insanın beraber toplanıp, beraber düşündükleri, konuştukları bir toplantı meydanıdır. Demokratik toplumların hayatında en önemli rolü fikirler oynamaktadır. Fikir özgürlüğünün her yerde kişiler, çeşitli olanak ve araçlardan faydalanarak, fikirlerini savunmak isterler. İşte bu araçların en önemlisi ve en etkilisi gazetedir. Gazete dünyadaki bütün olup biten olayları günü gününe halka bildiren, haberleri kendi görüşü ile yorumlayan, ufkumuzu her türlü bilgiler vererek genişleten düşüncelerimizi aydınlığa götüren, halkı dar görüşten kurtaran basılmış kağıtlar topluluğudur.
Tanzimat gazeteciliği; halkın görüşüyle birlikte edebiyatı da değiştirir.
Çünkü günlük yaşamın gazeteyle ön plana geçmesi, edebiyatımızda da etkisini gösterir. Bu gazeteleri okuyanlar, Batıdan yapılan roman çevirilerini izleyenler, yeni br dünya görüşüyle karşılaşırlar. Eski yaşamın, tüm olarak dine göre düzenlenen kurumlarla fikirleri, Tanzimat sonrası gazeteciliğiyle dinamikleşir.
Tanzimatta yayınlanan gazetelerin sayısı yetmişe yaklaşırken, dergiler yüzü geçer. Tanzimat Edebiyatının oluşmasında, yeni Türk nesrinin doğmasında en büyük rolü oynayan, en önemli görevi yüklenen gazetelerle dergilerin belli başlıları: Takvim-i Vekayi(1831), Ceride-i Havadis,(1840), resmi gazetelerle; Namık Kemalin yayınladığı İbret(1871); Hadika(1872) Ali Suavinin yönettiği Muhbir(1866); Ahmet Mithatın çıkardığı Devir(1872); Sıraç(1873); Vakit(1875); Ebüzziya Tevfikin Mecmua-i Ebüzziya(1879); Hazine-i Fünun(1882); Gayret(1886), Asar(1886), Maarif(1890), İkdam(1894) gazete ve dergiler Tanzimat Edebiyatını oluşturan kaynakların başında sayılabilir.
Tanzimat şairleri ile yazarlarının hemen hepsi gazetecilik, dergicilikle ilgilidirler. «Umum tarafından anlaşılmakla» amaçları burdan gelmektedir. Edebiyat dergilerinin çıkışı gazetelerden sonra geldiği için, ilk edebiyatla ilgili yazılar gazetelerle yayımlanır. Bu yüzden; Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Mithat, Ahmet Vefik Paşa, Ebüzziya Tevfik, Şemsettin Sami, Recaizade Mahmut Ekrem... gazetecilikle edebiyatı kaynaştırırlar.
TANZİMAT ÖNCESİ TAHKİYELİ ESERLERİMİZ

- DEDE KORKUT ÖYKÜLERİ
- HALK ÖYKÜLERİ
- KÖROĞLU DESTANI
- MASALLAR
- KEREM İLE ASLI ÖYKÜSÜ
- MESNEVÎLER
Tahkiyeli anlatım, öyküleyici anlatımdır. Türk edebiyatında öyküleyici anlatım geleneği Tanzimat öncesinde de vardır. Dede Korkut Öyküleri, masallar, Köroğlu Destanı, Kerem ile Aslı gibi halk öyküleri, öyküleyici anlatımla oluşturulmuş eserlerdendir.
Dede Korkut öyküleri, destandan halk öyküsüne geçişin en önemli örneğidir. Destanın yerini alan halk öyküsü, Anadolu'da sözlü halk geleneği içinde varlığını sürdürür. Bu öyküler¬de toplumsal çelişkiler, kahramanlık, aşk vb. konular istenir. Olaylar nesir biçiminde anlatılır.Ancak araya y er yer türküler de serpiştirilir. Halk öykülerinde olağanüstülüklere de yer verilir.Asuman ite Zeycan, Kerem ite Aslı, Tahir ile Zühre, Arzu ite Kamber gibi aşk öykülerinin yanında Köroğlu gibi destansı öyküler de bu türün içinde yer alır.
Hem dinsel, hem destansı özellik taşıyan öyküler de vardır. Battal Gazi'nin, Hz. Ali'nin cenklerini anlatan menkıbeler bu özelliği taşır.
Taklitlerle, öykü ve fıkralarla halkı eğlendiren meddahların anlattığı meddah öyküleri daha gerçekçi öykülerdir. Meddah öykülerinde olağanüstü olaylara ve kahramanlara pek yer verilmez.
Dil, günlük yaşamda konuşulan dildir.
Tanzimat öncesi öyküleyici anlatımla oluşturulan ürünlerden biri de halk masallarıdır. Olağanüstü olaylarla örülü, olağanüstü varlıkların ve kişilerin başından geçen, zaman ve yer kavramları belli olmayan ilgi çekici öykülere masal denir. Halk masalları; toplumun geleneklerini, düşünüş tarzını, zevkini sözlü olarak kuşaktan kuşağa aktarır. Masallarda tekerlemelere de yer verilir.
Klâsik Türk şiirinde çokça yer tutan mesnevîler de öyküleyici anlatımla oluşturulan eserlerdendir. Halk arasında daha çok aşk mesnevileri yaygın olmakla birlikte, mesnevîlerde, kahramanlık, din ve tasavvuf gibi konular da işlenir.

DEDE KORKUT ÖYKÜLERİ
Dede Korkutun 570-632 yılları arasında, Hz. Muhammed (S.A.V) zamanında yaşadığı rivayet edilmiştir. Oğuzların Kayı veya Bayat boylarından geldiği, hem geçmişten ve hem de gelecekten haber veren, "kerem sahibi bir evliya" olduğu rivayet edilmektedir. "Ozanların Piri" veya "Ozanların Başı" olarak da bilinen Dede Korkutun, Peygamberimizin hayır duasını aldığı ve Oğuzlara İslâm dinini öğrettiği de bu rivayetlerle günümüze kadar ulaşmıştır.
Dede Korkut, tüm Türk kavimlerinin atasıdır ve dâhisidir. Türk destanlarında ve halk hikâyelerinde, Dede Korkut adına ve onun mucizevî sözlerine rastlamak her zaman mümkündür. Türk hükümdarlarının akıl hocası ve veziri olduğu bilinen Dede Korkut, bütün Türklüğün yegâne temsilcilerinden ve bugün de yaşatılmaya çalışılan atalarındandır.
Destan özellikli pek çok halk kahramanının mücadeleleri anlatılan Dede Korkut hikâyelerinde; güzel ve hikmetli sözler, Türklerin tarihine ait rivayetler, han ve beyler hakkında methiyeler, Türk töresine ait pek çok konular işlenerek, iyilere övgü kötülere eleştiri vardır.
"Dede Korkut Kitabında (Dede Korkut ala Lisan-i Taife-i Oğuz han Oğuzların Diliyle Dede Korkut Kitabı) 12 destan özellikli hikâye yer alır ve bu kitap, İslâm öncesi ve sonrasında Türklerin yaşayışını, dilini, tarihini, edebiyatını ve kültürünü içerir. Akıcı ve halkın kullandığı Türkçe ile yazılmış olan bu kitap; gerçek bir şaheserdir. Kitapta, "Dede" ve "Ata" olarak geçen ve "Korkut Ata" olarak da bilinen Dede Korkut, Türkmen, Kazak, Özbek ve Kara kalpak boyları arasında bu adlarla bilinmektedir. Türk dünyasının bilge atası olan Dede Korkut ve onun hikâyelerinde; Türk toplumunun savaşları ve barışları ile birlikte, aile ve eğitim yapısıyla üstün ahlâk ve karakter sağlamlığına dikkati çeker.
Türk milletiyle özdeşleşmiş olan doğruluk, sözünde durmak, mukaddes değerler uğruna ölmek gibi çeşitli karakterler, hikâyelerin ana temasıdır. Dede Korkut hikâyelerindeki tüm kahramanların aile, cemaat ve insan sevgisini ön planda tutması, millet olarak ahlâk ve yaşam anlayışımızı göstermesi bakımından önemlidir. Kahramanların çoğu gençtir ve mutlaka bir yiğitlik gösterdikten sonra ad verilir. Pek çoğumuz biliriz, Dirse Han oğlu bir boğayı öldürünce Dede Korkut o gencin adını "Boğaç" koyar ve onu şan, şeref, mal ve rütbe ile ödüllendirir. Dikkat edilirse, hikâyelerde, gençliğe son derece önem verilmekte, onların, ailesine, milletine ve devletine bağlı, cesur ve çalışkan olmalarına işaret edilmektedir. Savaş, av, toy vb. eğlencelere Hz. Peygambere salavat getirilerek başlanması da Türk Kavimleri'nin dinî yönden şuurlu olduğunu ve devlet millet birliğinin sağlam temellere dayandığını göstermektedir.
Dede Korkut hikâyelerinde özellikle göçebe Oğuz Türklerinin tabiat şartlarına karşı dirençleri, düşmanlarına karşı sürekli üstünlüğü ve birlik şuurundan doğan kuvvetlilikleri dikkati çeker. Korkut Ata olarak saygı gören Dede Korkutun hikâyeleri yaşlı ve bilginlere büyük değer verildiğini de göstermesi açısından, son derece önemlidir. Allah, doğum, din ve ölüm düşüncesi, hayatin her anında kendisini gösterir. Bugün Dede Korkut ve onun hikâyelerinden ve destanlarımızdan alacağımız önemli dersler vardır. Fertler arasında saygı, sevgi, karşılıklı hoşgörü ve mertlik bunların başında gelmektedir. Dede Korkut aslında büyük bir vatanseverdir ve milletinin sonsuza dek güçlü ve mutlu yaşamasını gerçekleştirme mücadelesi içindedir. Hikâyelerindeki örnek şahsiyetler olan Bayındır Han, Kazan Han, Bamsı, Beyrek, Boğaç Han, Selcen Hatun, Seğrek ve diğerleri toplumda olması gereken ideal insan karakterlerini temsil ederler. Bu insanlar, milleti ve vatanı için ölümü göze alan ve tüm zorlukların üstesinden gelebilen kahramanlardır.
Dede Korkut, bütün Türk kavimlerinin fert kahraman olmasını arzu etmiş olmalı ki, hikâyelerinde zayıflığa, çaresizliğe ve ümitsizliğe yer vermemiştir. Rivayetlere göre Onun ölümü bile evliyalığını, bilge kişiliğini göstermektedir: Çeşitli Türk boylarının kanaatine göre o, rüyasında mezarının hazırlandığını görmüş ve gittiği her yerde öleceği ona rüyasında bildirilmiştir. Seyhun Irmağı'nın Aral Gölü'ne döküldüğü yerin yakınlarında, ırmağın üzerine hırkasını sererek orada ruhunu Allah'a teslim etmiştir. Bugün pek çok yerde onun mezarının olduğu söylenmektedir. Tıpkı Yunus Emre ve Karaca oğlan gibi milletimiz, onun mezarına da sahip çıkarak kahramanlarını kendi içinde görmek istemektedir.
Türk ve dünya edebiyatının şaheserleri arasına giren ve çeşitli tarihî filmlere de konu olan Dede Korkut Hikâyeleri, insani ve yaşadığı dünyayı tüm özellikleriyle ele almıştır. Dede Korkutun yaygınlıkla bilinen hikâyeleri;
-Dirse Han Oğlu Boğaç Han
-Salur Kazanın Evinin Yağmalanması
-Kam Büre Beg Oğlu Bamsi Beyrek
-Kazan Beg Oğlu Uraz Beg'in Tutsak Olması
-Duha Koca Oğlu Deli Dumrul
-Kanlı Koca Oğlu Kan Turali
-Kadılık Koca Oğlu Yegenek
-Basatın Tepegöz'ü Öldürmesi
-Begel Oğlu Emren
-Usun Koca Oğlu Seğrek
-Salur Kazanın Tutsak Olması
-Dış Oğuzun iç Oguz'a Asi Olması
Dede Korkutun hayatı ve onun hikâyeleri, geçmişten geleceğe uzanan mücadelede varlığımızın, birliğimizin ve dirliğimizin ne kadar önemli olduğunu ortaya koymakta, kahramanlık ruhumuzu coşkun bir üslupla dile getirmekte ve geleceğe ümit ve sevgiyle bakmamızı sağlamaktadır.

HALK ÖYKÜLERİ
KÖROĞLU
Türk Destanları içinde en geç teşekkül eden, diğerlerine göre çok yeni bir destanıdır. Türklerin, bu günkü büyük ve son yurdumuzun olan ve bunun içinde de her Türk için çok büyük bir değer taşıması, üzerinde hayatından fazla titremesi lazım gelen Anadolumuzda yerleşmesinden sonra meydana gelmiş olması Köroğlu Destanının bugüne kadar aynı tesir ve kuvvete yaşamasına sebep olmuştur. Hala Anadolu ve Rumeli Türkü, Köroğlu Destanını bilir ve anlatıldığı zaman heyecanlanır.
Bununla beraber Köroğlu Destanının da kaynağı, bütün öteki destanlarımızda olduğu gibi, önceki sahifelerde anlattığımız asıl büyük Türk destanlarıdır. Motifler hayaller, muhit ve adetler bütünüyle bu destanlarımızdan alınmış ve onların üzerine kurularak geliştirilmiştir.
Bugüne kadar duyulan Köroğlu Destanı rivayetleri, Azerbaycandan Rumeline kadar uzanan geniş sahada yirmi dört çeşitleme halindedir. Bunlar, birbirinden farklı gibi görünse de aslından tek bir çekirdeğin etrafında gelişen parçalar gibidir. Nitekim, hala halk arasında söylenen Köroğlu şiirleri de ya birer vakıa anlatmakta, ya bir güzelleme ile destandaki olayların çevre olarak mekanını tesbit etmekte; ya bir koçaklama ile destan kahramanlarından birini çizmekte veya birinin macerasını vermekte; yahut da türkü ile olayları birbirine bağlamaktadır.
Bunlardan da anlaşılacağı üzere Köroğlu Destanımız bütün güzelliğine ve tam gibi görünmesine rağmen, destan olarak tekamül devresini tamamlamamıştır. Çekirdeği vardır ve tabii gelişmesini göstermiştir; muhtelif zamanlarda ve muhtelif ozanların eliyle ve diliyle ayrımları yapılıp eklemeleri eklenmiş ve bunlar bir halk süzgecinden geçerek halkın o güzel muhayyilesinden de olacağını alıp şekillenmiştir. Fakat, yazılı tesbid şekli, tamamı üzerinden ve nazım halinde bir tek ozanın işlemesine mazhar olmamıştır. Bu kısım da yapıldıktan sonra elimizde tam ve mükemmel bir Köroğlu Destanı var diyebileceğiz. Bugün hala değişik rivayetlerde anlatılan destanın, ana hatlarıyla hülalası şu şekildedir:
Köroğlu' nun babasının adı Yusuf'' tur. Bir Beyin yanında çalışmaktadır ve bilhassa atlardan çok iyi anlamaktadır. Yusuf' un Ali adında, yiğit delikanlı bir oğlu vardır.
Günlerden bir gün Bey, Yusuf' a, kendisi için çok güzel bir at seçip getirmesini ister. Yusuf da, çok gösterişsiz, uyuzumsu bir tayı beğenir, alır gelir.
Fakat Bey çok kibirli, gösterişi seven, burnundan kıl aldırmayan ve çok zalim bir Beydir. Böyle bir atı kendisine seçip getirdiği için Yusuf' a fena halde öfkelenir.
Halbuki Yusuf' un getirdiği tay öyle bilinen taylardan değildir. Sulardan çıkan bir aygırın dölünden gelme bir kır taydır. Kanatlanıp uçma yeteneği vardır. Bakılır, terbiye edilirse eşi menendi bulunmayacak cinstendir. Ama Bey, bunların hiçbirini anlamaz ve zalimliği üstün gelip Yusuf' un gözlerine mil çekilip kör edilmesi buyruğunu verir. Buyruğu da, kendisi gibi zalim olan adamları düşünmeden yerine getirirler.
İki gözü kör edilen Yusuf köyüne döner, O uyuzumsu tayı, hiç ışık görmeyen bir yerde besleyip terbiye eder ve eşi menendi bulunmayan bir kır at haline getirir. Oğlu Ali de o zamana kadar daha yetişip daha yiğit daha gürbüz bir delikanlı haline gelmiştir. Baba-oğul bir arada karar verip Beyden öç almağa yemin ederler. Bunun üzerine, kır atla birlikte Bingöl Dağlarına varıp hayat suyunu ararlar; bulurlar ve içerler. Sudan ancak Ali ve kır at içmiştir. Yusuf içememiştir.
Bundan sonra dönüp, Beyin konağına yakın bir dağı yurd edinirler. (En meşhur rivayetlerde bu dağ Çamlıbel' dir) Yusuf, oğlu Ali' ye, burada yerleşmesini sağlık verir.
Babasının bu öğüdünü tutan Ali (Köroğlu) orayı yurd edinerek gelip geçenden baç almağa, haksızlıkların üstüne üstüne varmağa başlar. Bir müddet sonra babası Yusuf ölür. Köroğlu, yine babasının öğüdüne uyarak kendisine çok sadık kırk yiğit toplar etrafına. Akıllı, bilgin, görgülü ve bir sohbet adamı olduğunu duyup işittiğini İstanbul' dan, Kasap başının oğlu yakışıklı Han Ayvaz' ı da kaçırıp kırk yiğidinin arasına katar:
Artık Çamlıbel, Çamlıbel' deki Köroğlu' nun dünyası tamam olmuştur. Köroğlu' nun çevresinde insanlar toplanmağa başlar; Köroğlu' nun çevresinde halk küme küme ve sevgi doludur. Babasının öcünü Beyden almak için Köroğlu türlü oyunlar hazırlar, yiğitlil gösterir; Köroğlu nasıl halkın adamı, iyi ve namuslu insanların sevgilisi haline gelmişse Zalim Beyin de, baş düşmanı baş korkusu haline gelir. Bütün Zalim Beyler Köroğlu' ndan korkmaktadır.
Babasının öcünü almak için Beyin üstüne üstüne vardığı akınlardan birinde Köroğlu, Beyin güzel Bacısı Döne' yi görür. Gördüğü gibi de vurulur Köroğlu, Döne' ye aşık olur. Çamlıbel Köroğlu için aşkının alev alev yandığı bir yer haline gelir...
Ve birgün bu aşka dayanamaz köroğlu, atına atladığı gibi varır. Döne' yi Bey Konağından kaçırır, evlenir. Bu evlilikten oğlu Hasan doğar.
Akınlar akınları kovalar; Köroğlu çok zalimlerin hakkından gelir. Akınlarının birinde tutsak olur Köroğlu. Yiğitlerinden Güdemen, Köroğlu' nu kaçırmak için görevlendirilir. Güdemen varıp köroğlu' nu bulur.
Köroğlu tutsaklıktan kurtulur; kaçar. Kır atına atlar ve kır at surların üstünden kanatlanıp uçarak geçer ve Köroğlu' nu kurtarır. Bunun üzerine aşka gelen Köroğlu kır atı öğmeğe başlar.
Çamlıbel' e hasret kalmış, Döne' sine hasret kalmış; yiğitlerine hasret kalmıştır. Uzaktan Çamlıbel' i görünce dayanamaz söyler:
Köroğlu tepelerden bakarım,
Gözlerimden kanlı yaşlar dökerim,
Bunca yıldır hasretini çekerim,
Arkam sensin, kalem sensin dağlar hey.
Yiğitlerine, Çamlıbel' ine, Döne' sine kavuşturduğu için de atını bir güzelleme ile bir kere daha över:
Haykırır köpüğü başından atar,
Başını başımdan yukarı tutar,
Kaçarsa kurtulur kovarsa tutar,
Alma gözlü kız perçemli Kır atım.
Bundan sonra Çamlıbel' e daha iyice yerleşen Köroğlu' nun namı bütün yurdu, dört bir yandan tutar. Mertliği, mertçe kavgaları, düskünlerin elinden tutuşu, düşkünü zalime karşı koruyuşu, hakkı ve adaleti sevişi Köroğlu' nu dillere destan eder. Her zaman haksızlığın karşısındadır ama adaletli Devlet gücüne karşı boynunun kıldan ince olduğunu da bilir. Din ve devlet uğrunadır yaptıkları biraz da. Urus üstüne, Acem üstüne de savaşlara katılır; bu savaşlarda yiğitlerine Mevla, şehitlik, kafire karşı üstünlük uğruna saf bağlatır.
Fakat nihayet Köroğlu da bir insandır. Gerçi bildiğimiz insanlardan çok ayrı, insan üstü nice güce sahiptir ama yine de insanoğlu' dur. Sonunda kendi de, yiğitleri de; atı da yorulur. Koroğlu artık ihtiyarlamıştır.
Çürüdü gönlüm çürüdü,
İçerde yürek eridi,
Beylerin kolu yoruldu,
Kılıç döndürü döndürü.
Üstelik devir de değişmeğe başlamıştır. "Delikli demir" dediği tüfenk icad olmuş, artık yiğitlik başka türlü anlaşılmağa başlamıştır. Göğüs göğüse, erkekçe, düşmanı yüzünden ve gözünden göre göre döğüşmenin yerini bir yerlere saklanıp arkadan ve uzaktan vurmalar almıştır. Köroğlu' na göre kahpeliktir bu ve kahpelik almış yürümüştür, alıp yürümektir. Dünya sevilmez bir dünya olmuştur artık. Dünyayı terketmek vakti gelmiştir. Köroğlu' da öyle yapar, dünyayı terkedip, alacağını almış vereceğini vermiş bir insanoğlunun huzuru içinde Kırklara karışıp gider...
MASALLAR
Masallar;efsaneler,destanlar ve diğer sözlü halk ürünleri gibi, bir ulusun kültürünü yansıtan önemli anlatımlardır.
Masallar. duyulan geçmiş (miş'li geçmiş), şimdiki zaman ve geniş zamanla anlatılır. Masalların başında, ortasında ,uygun yerlerinde ve sonunda söylenen yerine göre uzun, yerine göre kısa kalıplaşmış sözler vardır.
Bunlara masal tekerlemesi adı verilir. Masallar iki ana çeşide ayrılır:
1.Halk Masalları
2.Sanatlı Masallar

1Halk Masalları: Kaynağı,yaratıcısı bilinmeyen masallardır. Toplumun geleneklerini, düşünüş tarzını, zevkini sözlü olrak kuşaktan kuşağa bildirir.
2.Sanatlı Masallar: Yazarı, yaratıcısı bilinen masallardır. Bir düşünceyi ortaya koymak, yermek ,toplumun aksaklıklarını belirtmek için yazarlar bu türden yararlanır.
MASAL ÖGELERİ
1.Olay: Gerçek dışı ve olağanüstü bir plân üzerine kurulu, olay ya da olylar bütünüdür.
2.Kişiler: İnsanlar, hayvanlar ve cin, peri, dev gibi hayalî varlıklardır.
3.Yer: Gerçek dışı yerlerdir. Kaf Dağı, Yedi Derya Adası, Maçin gibi masal ülkeleri ve masal yerleridir.
4.Zaman : Bilinmeyen bir zaman vardır. Masal başı tekerlemeleriyle bu bilinmezlik ortaya konur. "Evvel zaman içinde...... Bir varmış bir yokmuş........"
5.Dil ve Anlatım: Masallar sözlü ürünlerdir. Masalların anlatımı önemlidir.Çünkü dinleyeni masal dünyasına çekebilmek anlatıcının ustalığına bağlıdır. Masalların dili, halkın konuştuğu dildir.
Bir masalda üç bölüm bulunur:
a. Döşeme :Masala giriş bölümüdür.
b. Olay : Giriş, gelişme ve sonuç bölümlerine ele alır.
c. Dilek :Masalın güzel bir sonuca bağlandığı bölümdür.

KEREM İLE ASLI
Aşık Kerem
Meşhur "Kerem ile Aslı" hikayesinin kahramanı olarak tanınan Kerem'in 16. yüzyıl aşıklarından olduğu bilinmektedir. Hikayeye göre, Kerem İsfahan şahının oğludur. Şahın hazinedarı Ermeni keşişin kızı Aslı'ya aşık olur. Bir müslümana kızını vermek istemeyen keşiş kızını alır, kaçar. Kerem peşlerine düşer, şehir şehir, köy köy onları takip eder. Nihayet bütün engeller ortadan kalkar. Evlendikleri gece, keşişin yaptığı sihirle Aslı'nın gerdek gömleği bir türlü açılmaz. Kerem sabaha kadar gömleği çıkarmaya çalışır, başaramaz. Sonunda içinden gelen bir ateşle tutuşup yanar, kül olur. Külleri süpürmeye uğraşan Aslı da tutuşarak yanar.

Ala gözlerine kurban olduğum
Hep senin derdinden yanar ağlarım
Kime arzedeyim garip halimi
Ellerin yanında görür ağlarım
Benden kaçar sevdiğim, gayrden kaçmaz
Dahi pek küçüktür, aşıkın bilmez
Yalvarsam Mevla'ya dileğim geçmez
Yüzümü yerlere sürer ağlarım

Yine düşt'ayrılık vücut şehrine
Yürek mi dayanır dilber cevrine
Sürülünce insan mahşer yerine
Hak'kın divanına durur ağlarım

Kerem der bu firkatla yanarsam
Tükenir ömrümüz bir gün ölürsem
Bu hasretle kıyamete kalırsam
Kefenim boynuma sarar ağlarım

MESNEVİLER
MESNEVİ: Divan şiirinde,her beytinin dizeleri kendi arasında uyaklı,aruzun genellikle kısa kalıplarıyla yazılan nazım biçimine ve bu biçimde yazılmış yapıtlara mesnevi denir. Mesneviler konularına göre üçe ayrılır: Destansı nitelikteki mesneviler(Firdevsi'nin Şehname'si);öğretici nitelikteki mesneviler(Nabi'nin Hayriye'si);din ve tasavvufla ilgili mesneviler(Mevlana'nın Mesnevi'si, Fuzuli'nin Leyla ile Mecnun'u,Şeyh Galip'in Hüsn'ü Aşk'ı).Ayrıca,padişahların savaşlarını anlatan manzum yapıtlar(gazavatnameler),kentleri ve kentlerdeki güzelleri anlatan yapıtlar(şehrengizler),bazı yergi türündeki yapıtlar,mesnevi nazım biçimiyle yazılmıştır.Mesnevi İran edebiyatında ortaya çıkmış(İran edebiyatında Genceli Nizami ve Cami bu türün başlıca adlarıdır).Genceli Nizami'nin beş mesnevisinden oluşan Hamse'si,sonradan Divan edebiyatı ozanları tarafından da örnek olarak alınmıştır.Türk edebiyatında ilk mesnevi Yusuf Has Hacib'in Kutadgu Bilig adlı yapıtıdır.
Kutadgu Bilig (Saadet Bilgisi = Devlet Olma Bilgisi): 1069 yılında Yusuf Hac Hacip tarafından mesnevi tarzında yazılan, 6645 beyit meydana gelen manzume bir eserdir. Site uygarlığına (İslam uygarlığına) geçiş döneminde yazılan eserlerden biridir ve dil itibariyle eski Türkçe özellikleri içermektedir. Bu nedenle İslamiyetten Önceki Türk Edebiyatı nın eseri olarak kabul edilmektedir.
1.Tanzimatta Seyirci ve Tiyatro Anlayışı

Herşey sıfırdan başlamıştı .Oyuncusu, yöneticisi, oyun yazarı nasıl yeni bir pencereyi aralıyorsa ,seyircide onlarla birlikte bu yeni yaşantıyla tanışmak,onu sevmek bir başlangıç yapmak zorundaydı. Bunun ne bilinmedik bir dünya olduğunu, Sefaretnamelerdeki gördükleri tiyatroları ve temsilleri anlatırken Türk elçilik ilişkilerinin çocuksu tanıklamalarından anlayabiliriz, Karagöz, Meddah, oyunu ile koşullanmış Türk seyircisinin, bu yepyeni seyir türünü birden anlayıp değerlendirmesi beklenemezdi.
İlk tiyatrolar ve tiyatro gösterimleri asıl Türklerin yoğun oldukları İstanbul yakasında değil de Beyoğlunda başladı. Çoğulukla yabancı dilden olduğu, üstelik yolların ve taşıtların gelişmemişliği, bundan başka güvenlik bakımından da gece sokağa çıkmak tehlikeli olduğu düşünülünce, ancak çok yürekli kimseler bu serüveni göze alabiliyordu.
Beyoğlu bu yıllarda çok karışık ve tehlikeliydi. Kumar yerlerinden çıkan kimseler aynı saatlerde tiyatrodan çıkan halka saldırıyor, parasını çalıyor, bıçaklama gibi çeşitli polis olayları oluyordu. Bununla birlikte Türklerin genede bu gösterilere gitmiş olduğunu Beyoğlunun kuzeyinde (Taksim yöresi olacak ) yapılan iki anfiteatrain seyircilerine ilişkin bilgilerden öğreniyoruz .
İstanbulun Türk kesimi yakasına tiyatro yapılması oldukca eskidir. Ancak burada tiyatro gösterilmesi daha sonradır. Bununmla birlikte Gedikpaşadaki Osmanlı tiyatrosunun temsillere başlaması Güllü Agoptan öncedir.İşte bu tiyatronun bir duyurusu Halkı Beyoğluna gitmekten,otel, lokanta güçlüklerinden kurtaracağını belirtiyor. Güllü Agop yönetiminde gösterimler İstanbul yakasında kalıcı ve sürekli olarak başlayınca bu kez Beyoğlu yakasında bulunanların buraya gitmesi güçleşti. Bununla birlikte Ahmet Vefik Paşanın Bir Yabancı Dostu yazısında Beyoğlunun tiyatro meraklılarının geceleyin uzun yolu göze alarak Gedik Paşa tiyatrosuna sık sık gittiklerini yazıyor. Ayrıca İstanbul yakasının Türk tiyatro toplulukları Beyoğlu ve İstanbulun başka yörelerinde de gösterimler veriyorlardı.
Tiyatroların içinde çeşitli nedenlerle kavgalar, gürültüler eksik olmuyordu. Kimi kez sahnedeki dinsel bir durum üzerine gürültü çıkıyordu.Ya da arkadaki seyircilerin görünüşe engel olan kadınların şapkaları yüzünden bir tartışma çıkmış, polis işe karışmış, gürültü edenleri zorla çıkartmak istemiş, gösterim durmuş tiyatro da geçici olarak kapatılmıştır. Hükümet bu çeşit olayları önlemek için ya tiyatroyu kapatıyor, ya da arada bir yönetmelik çıkarıyordu.Nitekim gene Naum Tiyatrosundaki olaylar için böyle bir yönetmeliğin çıkarılacağını gazeteden öğreniyoruz.
Seyircinin bir düzene girmesi için kamu çevreleri büyük çaba gösteriyordu.1859da eski Gedikpaşa Tiyatrosunun yerine, Tatlıkuyu yakınlarında kurulan tiyatro için Meclis-i Vala-i Ahkam-ı Adliye beş bölümlük, 31 ve bir ek maddelik bir tüzük hazırlanmıştır. İşte bu tüzüğün IV.bölümü ve 25,26,27ve 28 maddeleri seyirciyle ilgilidir. Bunlara göre seyirciler salona silah deynek şemsiye ve sarhoş olarak giremiyecekler, seyirciler sigara içmeye ayrılmış yerlerin dışında sigara içmeyecekler, tiyatroya küçük çocuk getirenler çocukların aykırı davranışlarından sorumlu tutulacaklar, ıslık çalmak, bağırıp gürültü etmek, düzen bağına ve görgüye aykırı davranışlarda bulunanlarla, oyuncuların gerektiği gibi oynamasına engel olanlar tiyatrodan atılacaklar, aynı şeyleri yaparlarsa kolluk kuvveti gönderilecek. Perde aralarında ve tiyatronun çıkışında, localara giren yollarda, geçitlerde eğlenmek de yasaklar arasındadır.Bunları yürütecek sorumluların kimler olduğu ve nasıl çalışacakları gösterilmektedir. Kimi durumlarda halkı tiyatroya alıştırmak, tepkilerini doğru yöne çevirmek, tiyatro görgüsü kazandırmak için çabalar olmuştur. Ahmet Vefik Paşa, Bursa Valiliği sırasında kurduğu tiyatroda seyirciye bunları öğretmek için büyük çaba göstermişti.
Ahmet Vefik Paşa Bursa Valiliğinden azli ,gazetelerde yeralmıştı.Bu haberlere göre, Paşaya yönetilen suçlamalar arasında, halkı zorla tiyatroya gönderdiği, kendisi el çırptığında halkın da alkışlamasına izin verdiği, kendisi alkışlamamış da halktan biri oyunu veya sanatçıyı alkışlamışsa Paşanın o kişiyi uluorta azarladığı yer alıyordu.Ahmet Vefik paşa böyle zorlu davranışlarının yanı sıra, aslında sanat bakımından halkı iyiye, güzele alıştırıyordu. Nitekim Bursadaki bu tiyatro çalışmalarında önemli payı olan Ahmet Fehim Efendi, anılarında, paşanın Moliére gibi önemli yazarların değerli eserlerine sürekli yer verdiğini, Bursa halkının bunları başta yadırgadığını, Paşa Bursadan ayrılınca topluluğun melodramlar, hafif eserler oynadıklarını, ama sonraları halkın yanlız Paşanın çevirdiği değeri olan eserleri sevdiğini anlatıyor.
İlk başlarda tiyatrolar da seyircilik kurallarını öğretmek için el ilanları ile uyarılarılarda bulunuyorlardı. Yerlerin numaralı olduğu, başka yerlere oturulmaması, perde aralarında yemek içmek için gidilecek yerler görgü kuralları, salonda sigara içilmeyeceği, gürültü edilmeyeceği gibi konularda bilgi verilmektedir. Ayrıca, abone yöntemi, hizmetçilerin, uşakların efendilerini nerede bekliyecekleri tütün içilmemesi gibi konularda bilgi verilmektedir. Tiyatronun seyirciye karşı sorumluluklarını yerine getirmediğini söylerken bunu yanlız sanat açısından düşünmek gerekir.Seyircinin rahatını, güvenliğini sağlamasıda gerekmektedir. Murat Efendinin yukarıda verdiğimiz gözlemlere göre Gedikpaşa tiyatrosunun içinin havasız, duman dolu olduğunu söylemiştik. Seyircilere perde aralarında sigara içecekleri, dinlenecekleri yerler sağlanmış mıdır? Arada bir gazetelerde bu konuda duyurulara raslanmaktadır.
Tiyatrolar seyircinin güvenliği bakımındanda kötü koşullardaydı. Çıkış yerlerinin yeterli olmaması, yangın veya her hangi bir olayda halk için tehlikeli durumlar yaratıyordu.
Seyirci ile ilgili bir sorun da kadınlar ve çocuklarla ilgilidir. Kadınlar kaç göç nedeniyle ya kadınlara özgü gösterimlere gidiyorlar, yada tiyatroıdaki kafesli bölmeler varsa buralarda oturuyorladı. Bununla birlikte, kadının nasıl olursa olsun hiç tiyatroya gitmemesi isteniyordu.1859da İstanbul Tiyatrosu Yönetmeliğine ek 4 Ramazan 1276 tarihli belgede kadınların içeriye alınması yasaklanıyordu.Güllü Agopun tiyatrosuna1879da, kadınlar için kafesli localar yapıldığını ancak tiyatronunun yöresinde hoş karşılanmadığını öğreniyoruz
Zaman zaman bu sorunun ortaya çıktığını bir gazeteden öğreniyoruz.Her şeye rağmen gene de el ilanlarından ya kadınlara özgü temsillerin verildiğini, ya da kadınların kendilerine ayrılmış kafesli bölümlerden oyun seyrettiklerini anlıyoruz. Ancak kadın üzerinde bu denli titizlikle dururken çocukların tiyatroya gitmesinde bir sakınca görülmüyordu. Orta oyunu, Karagöz gösterilerinde en açık sahneleri çocuklar seyredebiliyordu.
Seyircinin bu dönemdeki görünümü çizerken bunun yanı sıra tiyatronun nasıl anlaşıldığını da belirmek gerekir. Hele yepyeni bir yaşantıyı tadan bir toplumun tiyatrosu nasıl olmalıydı, işlevi neydi, tiyatrodan ne bekleyebilirdik? İşte dönemin anlayışı üzerine elimizde üç kesin kaynak bulunmaktadır. Önce basılı oyun metinlerinin öz deyiş veya son deyişlerle yazarların tiyatroyu nasıl anlatıklarını belirten düşünceleri. Sonra süreli yayınlarda eleştiri veya tiyatro üzerine yazılan yazılarda da bu yolda birtakım düşüncelere yer verilmektedir.
Tiyatro anlayışında önce tiyatronun gerekliliği üzerinde duruluyordu. Bu gereksinmede, uygar ülkelerin hepsinin gelişmiş tiyatrosu vardır, bizde uygarlık yolunda olduğumuza göre bizim de tiyatromuz olması düşüncesine yer verilmesinde hemen herkes birleşiyordu.
Tiyatronun işlevinin eğlendirmek mi yoksa, eğitmek, yararlılık mı olduğu kökeni çok eskilere giden bir tartışmadır.Yanlızca bir eğlence olduğunu bu dönemde kimse ileri sürmemiştir. Eğlence ve yarar işlevini birleşiren, bu konuda en doyurucu yazıları yazmış olan Namık Kemaldir. Diyojende imzasız beş yazısı, Hadikada bir, İbrette bir, Şarkta bir ve ayrıca ünlü Celal Mukaddemesinde ve başkaca yazı ve mektuplarında hep bu görüşleri yükümlü olarak savunmuştur.
Bu dönemin yazarları, Fransada 18. yy Mercier ve Diderot nun kuramlarıyla ortaya çıkan ve Roussaunun karşı olduğu tiyatronun varlık gerekçesinin ahlaksal ve siyasal yararı olması görüşünü benimsemişlerdir. İlerde göreceğimiz gibi bu görüşlerin sonucu olarak çıkan dram türü de bu görüşe uygun olduğu için benimsenmişti.Yazarlar belki bu kuramları eserlerinde tam uygulayamamışlardır, ama hiç değilse oyunlarının başındaki öndeyişte bu görüşlere yer vererek oyunlarına bir çeşit dokunulmazlık sağlıyorlardı. Öyle ki İstibdatın en baskılı yıllarında bile Mınakyanın Osmanlı Dram Kumpanyasını oynadığı melodramlara dokunulmamış, melodramın başlıca niteliği olan iyilerin iyiliklerinin karşılığını görmesi, kötülerin cezalandırılması bir öğrenek değerinde olarak bu oyunları kurtarmıştır.Sık sık söylenen “tashih-i ahlak”, “mekteb-i irfan”, “mesire-i edeb” nitelemeleri iyice yerleşmiştir.
Oyun konuları ve türlere göre incelemede daha iyi ortaya çıkacak bu sorunların yanısıra , salt tiyatronun benimsenmesini bir uygarlık adımı olduğu, belli bir uygarlık düzeyine erişmek için zorunluğu, ayrıca halkı eğitmekte güçlü bir araç olduğu düşüncesi savunuluyordu.



2.Tanzimatta Oyunculuk ve Tiyatro Sanatı

Tiyatronun bir temel öğesi seyirci ise, öteki de oyuncudur. Bu ikisi olmadan tiyatronun varlığından sözaçmak olanağı yoktur.Türkiyede yeni başlayan Batı tiyatrosu için her şeyden önce oyuncu bulmak güçtü . Türkiyedeki Ermeni azınlığı bu işe önce başlamıştı. Seyirci çekmek için giderek Türkçe de oynamaya başladılar. Ancak, yetişkin Türkçeyi iyi konuşan, profesyonel etkinlikte oyuncu bulmak sıkıntısı dönem boyunca çekildi. Özellikle Müslüman oyuncu gerekliydi.Burada Müslüman kadın oyuncu zaten sözkonusu değildir. Öte yandan Türklerde eskiye uzanan bir oyunculuk geleneği vardı. Ortaoyunu sanatçıları oyunculuk sanatı bakımından çok yetkindiler. İlk Ulusal Tiyatromuz sayılacak Güllü Agopun Osmanlı Tiyatrosu özellikle Türk oyuncularına ve Türk yazarların kapılarını açmaya önem verdi. Nitekim tiyatronun daha ilk yıllarında duyuru ve çağrıları etkisini gösterdi.
Güllü Agopun parmak bastığı sorunlar arasında en önemlisi dil sorunuydu. Oyuncuların çoğunluğu Ermeni, bunların Türkçesi de bozuk olduğundan, tiyatromuzun bu dönemde en çok üzerinde durulan konusu buydu. Özellikle Ermeni oyuncuların ****tes ve çeşitli telaffuz bozukluklarından örnekler veriliyordu. Örneğin “maşrapa” yerine “marşapa”, “bayram” yerine “baryam”, “ense” yerine “ekse”, “çıplak” yerine “çılbak” ve “evet efendim” yerine “he efendim” denmesi üzerinde duruluyor, bunun yardımla düzeltilmesi için uyarılarda bulunuluyordu. Aynı dergi gene Osmanlı Tiyatrosunda “gayret “yerine “garyet” dendiğini, bu gibi örneklerle bu tiyatroya Osmanlılıkla ilgili hiçbir şeyin olmaması bakımından Osmanlı Tiyatrosu denemiyeceğini söylüyor. Suçu yalnız Ermani sanatçılara yüklemek yanlıştı, oyun yazarlarının ağır, kitapça üsluplu dili ve Müslüman oyuncuların da yanlış Türkçeleri Diyojenin 161. sayısında suçlanıyor.
Telaffuz konusunda önemli bir adım Güllü Agopun Osmanlı Tiyatrosunda atıldı. 1873 yılında bir gazetede Gedikpaşa Tiyatrosunun yeniden örgütleneceğini, Raşit Paşa (Suriye Valisi), Kemal Bey (Namık Kemal), Halet Bey, Ali Bey, Nuri Bey ve Güllü Agoptan oluşan bir kurulun çalışmalarına başladığını duyuruyor. Bunlardan Namık Kemal, Ali Bey bu dönemin önemli oyun yazarlarıdır. Nuri Beyin bir denemesi vardı. Halet Bey, kimi oyunların çevrilmesine yardım etmişti. Kurul başkanlığına, Vezirlik ve Bayındırlık Bakanlığı yapmış Reşit Paşa seçilmiştir.
Bursada Ahmet Vefik Paşanın desteğiyle kurulan tiyatroda da böyle bir kurul vardır. Tiyatro Muhibbi Encümeni adını taşıyan bir kurulda Fransız konsolosu, Fransız konsolosluğu çevirmeni, Avusturya-Macar konsolosu, aşar nazırı Vizental, eşraftan (sonra paşa) Rasim Bey, Şakir Efendi, ilerde göreceğimiz gibi bu dönemin en önemli tiyatro yazarlarından Feraizcizade Mehmet Şakir Efendidir.
Oyuncuların tiyatro yönetimiyle ilişkileri, aldıkları para da sözleşme ve yönetmelikle düzenleniyordu. Bununla birlikte, oyuncuların inançları, önyargıları kimi kez tiyatronun ana kurallarını hiçe sayarcasınaydı.Örneğin Schillerin Haydutları Osmanlı Topluluğunca oynandığında, müslüman oyunculardan Ahmet Necip ile Hüsnü Efendi oyunun Bohemya ormanlarında geçen 2. perdesinde giyimlerinden, sarıklarından vazgeçmemişler, sahneye öyle çıkmışlardı. Bunun gibi Hasan Bedrettinin Iskati Cenin adlı oyunu oynanmak istendiğinde kadın oyunculara çocuk düşürmek konusunu ele almak zor geldiği için oynanamamıştır. Bu ilişkileri düzenlemek için zaman zaman birtakım girişimler olmuştur.
Oyunculukla ilgili önemli bir konu da yetişme olanağı yoktu. Sarayda Muzıka-yi Hümayun bir çeşit okul gibiydi. Burada müzik yanında tiyatro eğitimi de yapılıyordu. Ancak sarayın dışında oyuncular usta – çırak ilişkisi içinde yetişiyorlardı. İlk Ermeni oyuncuların yetişmesinde, öğrenimlerini İtalyada ve Avrupanın başka yerlerinde yapmış Ermenilerin büyük yararı olmuştu.
Yetiştirmede Nestor Noci gibi, Türkiyede kalan başka yabancıların da büyük katkısı olmuştu, Eti, Eugene Meynadier,hem orkestra yönetmeni hem sahneyekor Solie,dekor sanatçıları Merlo ve Fornari gibi. Müzikli oyunlar sahneye koyan yerli topluluklarda orkestra yönetmenleri de hep yabancılardandı. Bu yabancıların çoğu dışardan bir toplulukla gelmişler, sonra Türkiyede kalmışlardır. Yerli sanatçıların yetişmesinde, görgü-bilgi kazanmalarında, Türkiyeye sık sık gelen ve sayıca bol yabancı toplulukların da büyük yardımı oluyordu. Özellikle İtalyan, Fransız, Alman oyuncuları seyretmek, Batı sahnesi üzerine yerli sanatçılara çok şey kazandırıyordu. Bu arada bu dönemde Avrupa sahnelerinin kalburüstü santçıları da gelmişti.
Bu dönemin bellibaşlı oyuncuları arasında Müslüman oyuncuları görelim. Müslüman oyuncuların sahneye çıkması 1847lerde saray çevresinde olmuştu. Abdülhamit çağında sarayda tiyatronun yönetmeni esvapçıbaşı İlyas Beydi. Ayrıca Müzika-yi Hümayun konutanı Neşet Bey ve Müzika-yi öğretmeni Mehmet Zati (Arca) da çalışmaları yönetiyordu. Oyuncular arasında Kolağası Halil Bey, Vasıf Bey, Garip İhsan Bey, Halim Bey, Nazif, Fuat, Hilmi, Ali İlyas, İsmet Halil, Hakkı, Çerkes Vehbi, Salih, Ömer ve başkaları bulunuyordu. Türk tiyatrosunın II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinin başlangıç yıllarında en önemli sahne sanatçılarımızdan biri olan Naşit de burada yetişmişti.
Batılı anlamda ilk Müslüman profesyonel tiyatro oyuncusu Ahmet Necip Efendi(?-1898) Güllü Agopun Osmanlı Tiyatrosunda oynamştır. Ahmet Fehim, ilk Müslüman oyuncunun kendisi olduğunu, sonra Nurinin geldiğini, ama onun gözüpek olmadığı için çabuk çekildiğini söyluyor.
Ahmet Necipin ilk Türk profesyonel oyuncusu olarak benimsenmesine karşın Ahmet Fehim (1857-1930)in oyuncu, yönetici, yetiştirici, sahnekor ve dekorcu olarak ilk Türk Tiyatro adamı olduğunu ileri sürebiliriz.
Adlarına rastladığımız öteki Müslüman oyuncular şunlardı: Hüsnü (Ethem), İsmail Hakkı, Mehmet Edip, Selim, Mehmet Vamık, Mustafa Fazıl, İbraim Efendi, Murat Efendi , M.Arif Efendi. Ortaoyunculuğundan gelip bu dönemin tiyatrosunda önemli yerleri olanların başında Hamdi (Kavuklu) Efendi, Küçük İsmail Efendi, İsmail Hakkı Efendi (Büyük İsmail Abdürrezzak), dönem sonlarına doğru Kel Hasan, Ahmet Hulusi, Kemal Efendi, İsmet Fahri, Hakkı Necip vb.
Belli başlı Eremeni oyuncularına gelince, bunlardan kadınlar arasında şu adları sayabiliriz: Yeranuhi Karakaşyan, Vergine Karakaşyan, Aznif Hratca ve Mari Nıvart vb.Erkekler arasında ise ;Bedos Atamyan, Davit Triyans, Karakin Riştuni ve Manuk Sisak vb.
Bu dönemin sahne düzeni bilgilerimiz pek azdır. Önce gösterimlerin fotoğrafları pek azdır, sonra gösterimler eleştirilerinde bu konulara çok az değinildiği için sahne düzeni, dekorlar ve giysiler üzerine yeterli bilgi edinemiyoruz.Yabancı tiyatro topluluklarının gösterimleri sahne düzeni ve tekniği üzerinde yerli topluluklara yol gösterici oluyordu. Ayrıca bu toplulukların sahneyekor için çalışıyorlardı. Noci, Asti, Meynadier Soulie , George Gonnet-Lévy gibi sahneyekorlar. Fornari, Merlo gibi dekorcuların yerli topluluklara çok yardımları olmuştu. Ancak, bu tarihte Avrupa tiyatrosunda bile sahneyekorluk çağcıl anlamda gelişmiş değildi. Dilimize giren rejisör sözcüğü aslında Fransızcadan girmekle birlikte, bu sözcüğün Fransızcada anlamı sahne yönetmeni anlamındaydı.
Hemen her tiyatronun demirbaş dekorları vardı. Gelen topluluk bu dekorları oyuna uygun bir biçimde kullanırdı. Ahmet Fehim, Gedikpaşada sahnenin sofitasına çekilmiş böyle 95 perde olduğunu, bunların mağra, salon, divanhane, hapishane, mezarlık, meydan cadde, kilise, yoksul odası, zengin odası, kitaplık, deniz, orman ve bahçe gibi kullanıldığını söyler. Çoğunlukla bunları Naumun dekorcusu Merlo yapmıştı. Henüz kapalı dekor (decor frmé Yahut set) kullanılmıyordu. Ahmet Fehim bunun ilk Bursa Tiyatrosunda Moliérein Okumuş Kadınları için kurulduğnu (Ahmet Fehimin ile Triyants yapmışlar) belirtiyor.Ancak sonra bunların güzellerini Şişeciyan gerçekleştirmiştir.


3.Tanzimatta Tiyatro Toplulukları

Bu dönemin tiyatro topluluklarına ayırdığımız bu bölümde konunun ağırlığı 1870te on yıllık bir tekel almış Osmanlı Tiyatrosundadır. Ancak daha Ermenice oynamakla birlikte Türkçe de gösteriler vermiş olan daha önceki topluluklardan da söz açmak gerekmektedir. Ayrıca Osmanlı Tiyatrosu yöneticileri ve sanatçıları bu dönemlerde yetişmişlerdir.Tam bir tiyatro topluluğu olmayıp cambazlık, Ortaoyunu benzeri gösteriler yapan ilk profesyonel topluluklardan Ohannes Kasparanyanın kurduğu topluluktan sözaçmak zorunlu olmuştur. 1846 yılında Beyoğlunda komiser Muhsin Beyin yüreklendirmesiyle toprak satın alındı, ve tahtadan Avrupa biçimi bir oyun yeri kuruldu, aynı yılın Mayıs ayında gösteriler başladı. Daha çok sirk, kaba güldürüler, Ortaoyunu ve benzeri gösterilerdi. Giderek Dram da oynanmaya başlamıştı.
Topluluğun çalışmaları 1866 yılına dek sürdü; Kasparanyanda 1867de öldü. Aramayan topluluğu tiyatro binaları kurması, ilk profesyonel topluluk olması, ayrıca Türk geleneksel tiyatrosuna yakın bir üslupta oyunlar vermesi ve Gedikpaşa Tiyatrosunun tiyatro temsilleri için kullanılmasında önemli bir adım atması bakımından ilginç ve anılmaya değer bir topluluktur.
Kasparanyan topluluğunun Türkçe gösterimler verip vermediğini bilmiyoruz. Bunun için Sırapyan Hekimyanı beklemek gerekir. Öğrenimini İtalyan okulunda ve Venedikte tamamlayan Hekimyan 1857de yazdığı oyunları bir kitapta topladı.1856da daha sonra tiyatroculukta önemli kişiler olan sanatçılardan bir topluluk kurdu. Önce İtalyanca ve Türkçe gösterimler verdi. Halka verdiği bu gösterimleri sonra sarayda da sundu.
Vaspuragen topluluğunun İzmirdeki çalışmaları sürerken İstanbulda tiyatro etkinliği sönüktü. Bedros Magakyan yeni bir topluluk kurdu. Magakyanın türkçe oyunlarıda olduğunu biliyoruz. Öte yandan, Ortaköy-Hasanköy çalışmaları sürüyordu. Şark Tiyatrosunun kimi oyunları ortaya geçti. Saray Şark Tiyatrosuna yardım etti. Altunduryan Kardeşler Alkazar binasını yıkıp yeni bir Tiyatro kurdular adı gene Şark Tiyatrosu oldu. 1866-67de saray çevresi Şark Tiyatrosuna karşıydı. Ulusçu yazar Mikael Nalbantyanın ölüm yıldönümünün kutlaması töreninde siyasal bir anlam görülerek Şark Tiyatrosu kapatıldı.
Osmanlı Tiyatrosu topluluğunun başlangıç ve sona erişinin kesinlikle belirtilmesi büyük güçlükler gösterir. Çünkü Asya Kumpanyası çalışırken Osmanlı Tiyatrosu
vardı ve Türkçe oyunlar da oynuyordu. Başlangıç olarak Asya kumpanyasının ilk Türkçe gösteri verişini de ortaya koyabiliriz. Ancak burada topluluğun adı Osmanlı Tiyatrosu değildir. Güllü Agopun başında bulunduğu toplulukla Türkçe gösteri vermesi de bir başlangıç olamaz, çünkü Vaspurungen Tiyatrosu da Türkçe oynamıştı, bunun başında da Güllü Agop vardı. Belki en sağlam tarih Osmanlı tiyatrosuna asıl gücünü veren 1870 yılında 10 yıllık Türkçe gösteri verme tekelinin tanınışı olabilir. Bunun gibi Osmanlı Tiyatrosunun sona eriş tarihi de karmaşıktır bu tarih on yıllık tekelin sona erişi olabilir.
Gedikpaşa Tiyatrosu, önceleri tiyatroya da yer verilien bir cambazhane gibi kurulmuş üste 1859da hükümet burayı İstanbul tiyatrosu adıyla tanıyarak ,bir de onbeş yıllık tekel vermişti. Bina zaman zaman değişikliğe uğradığı gibi, yöneticileride zaman zaman değişti. Bu tarihlerde Osmanlı Tiyatrosu bir topluluğun değil, bir tiyatronun adıydı . 1866 yılındaki gösterimlerinde Türkçe olup olmadığını bilmiyoruz. Bina yeniden yapıldıktan sonra bu gösterimler sürüp gitti Keork Karabetyanın çevirdiği César Borgianın Gedikpaşadaki Osmanlı Tiyatrosunda oynayacağı duyrulmştur. Tiyatro-yi Osmaninin tiyatronun adı olduğunu, oyunu bu tiyatroda Asya kumpanyasının oynayacağını ve Fransızcadan çevirenin Karabet Papazyan Efendi olduğunu öğreniyoruz. Güllü Agopun artık Asya Kumpanyası adını bırakıp, Osmanlı Tiyatrosu adını benimsediği duyurulardan anlaşılmaktadır Leyla ile Mecnunun oynanışıda duyulmuştur.
1870 yılı bu dönem için önemli bir yıldır. Tiyatrolara ödenekler verme, ayrıca yüreklendirme, isteklendirmenin yanısıra, dönemin başlarında bir ulusal tiyatro kurulması fikri vardı. Bu fikrin girişimcisi Ali Paşa idi. Darülfünundan Ali Suavi Efendi, 28 Aralık 1869da Sadrazam Ali Paşa adına ve onun verdiği yetki ile birkaç yüksek görevli ile birkaç tanınmış kişiyi çağırıyor. Bunlar arasında Türk, Ermeni, Bulgarlar vardı. Toplantının amacı, birlikte düşünerek, anlaşarak bir tiyatro kurmaktır. Tiyatronun adını “Tiyatro-yi Sultani” olması kararlaştırılıyor. Tasarıya göre bu tiyatroda seçkin ve ahlaka uygun oyunlar ve tregedyalar Türkçe, Rumca, Bulgarca ve Ermenice oynanacaktır. Girişim için Pay senedi çıkaracaklar, ayrıca tiyatroyu kurmak için hükümetten 6.Daire bölgesinden arazi istiyorlar.Ancak, bu girişimden sonuç alınamamıştır bunun yerine Güllü Agopun Osmanlı Tiyatrosuna on yıllık bir tekel verilmişti.
Osmanlı Tiyatrosu Türkçe oynatma tekeli almakla birlikte Ermenice gösterimler de veriyordu. Basın genellikle bu yıllarda Osmanlı Tiyatrosunu destekliyordu. 1872-73 Osmanlı Tiyatrosunun parlak yıllarıdır. 1872 yılında Osmanlı Tiyatrosu o zamanlar Nestor Nocinin yönetimindeki Fransız tiyatrosunda, Comete Barboloni, Comte de Grimberhe, Ahmet Vefik Paşa ve başka önemli kişilerin koruyuculuğunda gösterimler veriyordu.
Seyircilerin çoğunlukla Harbiye ve Tıbbiye öğrencileriyle subaylardan oluşması basında hoşnutluk yaratmıştır. Telif oyunlarında büyük gelişme görülmüştür. Tiyatroda Türk yazarları oluşturduğu. Dil ve Dramaturgluk çalışmaları yapan Tiyatro Komitesi bu dönemde kurulmuştu. 1874 yılı Güllü Agopun topluluğu içinde iki tehlikeli rakibin belirdiği yıldır. Güllü Agop 1870ten başlamak üzere on yıl içinde Türkçe komedya, dram, tragedya ve vodvil oynatmak tekelini elinde tutuyordu. İşte bir yandan bu tekelin müzikli oyunları kapsamadığı bu bakımdan opera,operet bir topluluk, öte yandan tekelin yanlız metne dayanan oyunları içerdiği savıyla Tulat tiyatrosu ortaya ortaya çıktı. Avrupada bu tekelin kapsamadığı oyun türleri yeni yeni tiyatroları türediği çok görülmüştür.
Güllü Agopun tekelini bozan ilk topluluk besteci Dikran Çuhacıyanın kurduğu Opera tiyatrosu topluluğu idi. Kırk elli öğrenci ile kendi esri olan Arifin Hilesi müzikli oyun provalarına başlamıştı. Güllü Agop tekelini ileri sürerek bunu davayla engellemek ister.
1875 yılında Güllü Agopun tekeline karşı çıkan ikinci rakibin Tulat tiyatrosu olduğunu söylemiştik 1875 yıllında ilgin bir habere rastlıyoruz: Hamdi Efendi yönetiminde Zuhuri Kolu, Moliéree öykülenen gösterimlere başlamış Aksarayda bir sıra locası olan 300 kişilik yeni bir tiyatroda, bir İtalyan orkestrasıyla temsiller veriyordu. Erkekler kadın rollerinide oynamaktaydılar. Nitekim gazetelerde bundan sonra “Hamdi Efendi idaresiyle Hayalhane-i Osmani” başlığı altında duyurulara sık sık rastlıyoruz. Ortaoyunculardan oluşan Hayalhane-i Osmani topluluğunun kuruluşu ayrıca tiyatro tarihimizde önemli yeri olan Tulat tiyatrosunun da başlangıcıdır. 1876da Güllü Agopun Osmanlı tiyatorsu, bozulmaya, gerilemeye yüz tutmuştur.Önce pandomino toplulukları artmıştır. Bir ara Gedikpaşadaki topluluğunun Güllü Agop yerine başka bir yönetimin altına girdiği görüyoruz. Kimi duyuruların başında bu gösterimlerin Güllü Agopun izniyle olduğu belirtilmektedir. Bu arada konumuzun dışında kaldığı için üzerinde durmadığımız Ermeni toplulukları da kurulup dağılıyordu. Güllü Agop 1877 ortalarına dek yönetimini Dikran Kalemciyana bırakmıştı. 1877 Türk-Rus savaşının patlak verdiği yıldır. Güllü Agopun topluluğu bir yandan müzikli gösterimleri yürütürken bir yandan da savaşa uygun düşecek vatanseverlik oyunları ve şarkıları sahneliyordu.
1878-79 döneminde Güllü Agop gösterimleri sürmektedir. Türk-Rus savaşı sona ermiş, barış görüşmeleri sırasında Rus askerleri bir süre Edirnede kalmıştır. İşte bu sürede Güllü Agopun oyuncularının hemen hepsi Edirneye gitmişlerdi. 1879 yılında önemli bir olay, o yıllıarda Bursa valisi olan Ahmet Vefik Paşanın girişimiyle Bursada bir tiyatro kurulmasıdır. İstanbuldan gelen tiyatroculardan Fasulyeciyan, Holas, Fasulyeciyanın karısı, Küçük İsmail, Ahmet Fehim, Triyans, Tospatyan, Hiranuş ve başkaları. 1879da kurulan tiyatro Ahmet Vefik Paşanın azledilmesiyle 1882te kadar sürer. Bu tiyatroda, bu tiyatroya katılmış sanatçıların anılarına göre Moliérein tüm oyunları gösterilmiştir.
Yeniden 1879 yılına dönersek Güllü Agop gösterimleri sürüyordu. 1880 yılı Güllü Agop için hem on yıllık tekelin, hem de Gedikpaşa Tiyatrosuyla sözleşmesinin sona erdiği yıldır. 1881 yılında Güllü Agopun artık yönetimi bıraktığı basında çıkan yazılardan ve Güllü Agopun bunlara verdiği cevaplardan anlaşılıyor. Tiyatro, Mınıkyan yönetimindedir. 1881de beklenmiyen bir olay, belki de Güllü Agopun tekelinin sona erişiyle ilgili olabilir. Belediyenin Üsküdar ve Kadıköyde Türkçeden başka dilde gösterimleri yasaklamış olmasıdır. Gerekçesi Tam anlaşılamamış olan bu yasağın ne kadar sürdüğü bilinmemektedir. 1882de Mınıkyan Güllü Agop ile birleşti. Tiyatro yaşamı Şehzadebaşına kaymıştır.
Mınıkyanla Küçük İsmailin birlikte çalıştıkları dönem üzerine elimizde bir Güzel Elen el ilanı bulunmaktadır. Topluluğun adı Osmanlı Tiyatrosu Osmanlı Dram ve opera Kumpanyasıdır. 1892nin önemli bir olayı Şahinyanın kurduğu operet topluluğudur. Topluluk duyurduğu oyunlardan ancak bir kaç tanesini ortaya koyabilme olanağı bulmuş, sonrada dağılmıştır. Bu geçici girişimlerin yanısıra Mınıkyan topluluğu kendi oyun dağları ve oyuncu kadrosunu ile gösterimlerini sürdürüyordu. Abdinin Handehane-i Osmani, Kel Hasanın Hayalhane-i Osmani Kumpanyasının yanısıra KomikArif Efendinin Lübyatı Osmani Kumpanyası adını verdiği topluluğun 1894te duyurularına rastlıyoruz.
4.Tanzimatta Tiyatro Binaları

İzmirde 1830da bir tiyatronun olduğunu biliyoruz. İstanbul ve İstanbulun Beyoğlu yakasında gerek eskileri, gerek sürekli bakımından iki önemli tiyatro vardır: Fransız Tiyatrosu ile Naum Tiyatrosu. Ancak Fransız Tiyatrosu üzerine kesin bir bilgimiz yok. Beyoğlunda ikinci önemli tiyatro binası Naum Tiyatrosudur. Bosca adında ünlü bir İtalyan gözbağcısı Galatasarayın karşısında temsiller vermek üzere bir tiyatro için bir ferman almıştı. Boscanun tiyatrosunu yaptığı arazi Michel Naum Duhani adında bir Haleplinindi.
Beyoğlunun önemli tiyatrolarından birisi de Fransız Tiyatrosu karşısındaki bugün Saint- Antoine kilisesinin bulunduğu yerdeydi Adı Concordia idi. Cadde üzerinde kışlık tiyatrosu, arkada ise yazlık tiyatrosu vardı. Concordia yıktırtıldı yerine Saint- Antoine kilisesi yaptırıldı.
Yakın yıllara kadar Odeon Tiyatrosu veya Eclair sineması adıyla bilinen, Bu günkü Lüks sinemasıyla ayakta duran ve ilginç bir tarihçesi olan Ağa camii yakınında ki sirk 1871de Elhamara tiyatrosu adıyla açıldı.1874de yandı.
1875de mimar Barborini iki kat balkonu olan bu tiyatro yaptı. Tiyatronun adını önce Verdi Tiyatrosu olması düşünülmüştü. Ancak Veryete Tiyatrosu denildi. Veryete Tiyatrosu çoğunlukla sirkten bozma ve Halep Çarşısı içindeki bu gün tiyatroda olarak kullanılan Veryete Tiyatrosu ile karıştırılmamalıdır. 1877de Veryete Tiyatrosu hem adını, hem biçimini değiştirdi, adı Eldorado oldu.1897de Eldorado gene değiştirdi, ve adı ilk düşünüldüğü gibi Verdi Tiyatrosu oldu. Verdi Tiyatrosu yeniden donatıldı. Bundan sonra Odeon Tiyatrosu adını aldı II. Meşrutiyet boyunca hep Odeon Tiyatrosu olarak bilindi.
İstanbul yakasına geçersek burada en öneml tiyatro Gedikpaşa Tiyatrosudur. Gedikpaşada önce sirk binası olarak kurulan Gedikpaşa Tiyatrosu, Türkiyeye çok sık gelmiş olan Souillier cambazhanesi için kurulmuştu. Gedikpaşa Tiyatrosunun adı Osmanlı Tiyatrosu oluyor ve sonra da Güllü Agopun Osmanlı Tiyatrosuna geçiyor. Gedikpaşa Tiyatrosunun sona erişi ise1884te olmuştur.
İstanbul yakasında, Aksarayda Hamdi Efendinin 300 kişilik tiyatrosu, Beyazıtta Misafirhanede Çuharcıyanın 800 kişilik tiyatrosu, Şehzadebaşı, Veznecilerde çoğu kıraathanelerden bozma tiyatrolar ve Sultanahmetin 1880de kurulan açık hava tiyatrosu vardı. Üsküdardaki Aziziye Tiyatrosu İstanbulun eski tiyatrolarındandır. İstanbuldan sonra en önemli tiyatro merkezi İzmirdi. İlk tiyatro 1830da kurtuldu Böylece Ortadoğunun halka açık ilk tiyatrosu İzmirde gerçekleşmiş oldu. 1841de Euterpe adında küçük bir tiyatro kuruldu Rumların Theatron Samirnes adını verdikleri İzmir Tiyatrosu bunun yakınlarındaydı.
İzmir dışında Adanada Ziya Paşanın valiliği sırasında, daha önce gördüğümüz Bursada Ahmet Vefik Paşanın valiliği sırasında buralarda birer tiyatro yapılmıştı. Bu sayıların dışında da Anadoludada tiyatrolar vardı.
Saray Tiyatrolarına gelince özellikle Çırağan Sarayı ve Dolmabahçe Sarayındaki geçici tiyatrolar yapılmıştı. Bunlardan önemlileri Abdülmecitin Dolmabahçe Sarayı için yaptırdığı tiyatro ile Abdülhamitin Yıldız Sarayındaki Tiyatrolarıdır.


5.Tanzimatta Dramatik Edebiyat-Yazarlar

İlk Türk oyunu yazarı İbrahim Şinasi (1826-1871) gelmektedir. Gazeteci, şair, denemeci İbrahim Şinasinin tek oyunu daha önce Dolmabahçe Saray Tiyatrosunda oynamak üzere ısmarlanmış Şair Evlenmesidir İbrahim Şinasi ilk Türk tiyatro eserini verdiyse, bu döneme güçlü kişiliğiye her bakımdan damgasını vuran Namık Kemal (1840- 1888) de çağında çığır açan Vatan Yahut Silistre, Zavallı Çocuk, Akif Bey, Gülnihal, Celalettin Harzemşah ve Kara Bela oyunlarını yazmıştır. Bu eserler öteki yazarları bunlara öykünerek oyun yazmaya isteklendirdiği gibi, Namık Kemal bunlardan başka tiyatro üzerine yazdığı yazılar ve Celal Mukaddimesi ile tiyatro konusunda görüşlerini belirtmiştir, yazarlarla mektuplaşmalarında onlara yol göstermiş, onlarınn eserlerini eleştirerek, düzelterek çağında yazarlar yazarı gibisinden çok önemli bir yeralmıştır. Bu dönemin bir başka tiyatro yazarı Ahmet Mithat (1844-1912)dir. Çağında pek çok oyun sahnelemiştir Eyvah!, Açık Baş, Ahz-ı Sar yahut Avrupanın Eski medeniyeti, Hükm-i Dil, Çengi yahut Daniş Çelebi, Fürs-i Kadide Bir facia yahut Siyavuş , Çerkez Özdenleri, Zeybekler. Şemsettin Sami (1850-1904)nin üçü de yayınlanmış ve oynanmış oynanmış üç başarılı oyunu vardır. Besa yahut Ahde Vefa, Gave, Seydi Yahya. Recaizede Mahmut Erkem (1847-1931) dört oyun yazmıştır: Afife Anjelik, Afala yahut Amerike Vahşileri, Vuslat yahut Süreksiz Sevinç, Çok bilen Çok Yanlıdır. Ebüzziya Tefik (1894-1893) biri Victor Hugonun Angelosundan uyarlama Habbibe yahut Semahat-i Aşk, öteki Ecel Kaza olmak üzere iki oyun yazmıştır. Samipaşazade Sezai (1852-1936) nin biri basılmamış Bir Düşmüş Kadın öteki yayınlanmış Şair adlı iki oyunu vardır. Muallim Naci (1852-1837) bir tek oyun yazmıştır; Hazim Bey yahut Heder.
Bu dönemin verimli ve çoğu kez birlikte çalışan yazarları Manastırlı Mehmet Rıfat (1851-1907) ile Hasan Bedrettin Paşa (1850-1911)dir. Birlikte Temaşa adında, içinde telif ve çeviri 20 kadar oyun bulunan bir dizi yayınlanmıştır. Bu dönemin önemli kişilerinden birisi Ahmet Vefik Paşa (1823-1891)dir. Gerçi tiyatro eserlerinin hepsi çeviri uyarlama olmakla birlikte Moliére uyarlamalarında gösterdiği başarı ile sanki oyunları yeniden yazmışçasına özgün olabilmiştir. Bu dönemin en önemli oyun yazarı Bursalı Feraizcizade Mehmet Şakir (1853-1911)den söz açmak gerekir. Feraizcizade Mehmet Şakir, Ahmet Vefik Paşa yanında yetişmiş Moliére etkisiyle, özgün yaratı olarak 6 komedya yazmış ve bunları kendi basım evinde yayımlamıştır; Teehhül yahut İlk Gözağrısı, İnatçı yahut Çöpçatan ,Evhami İcab-i Gurur yahut İnkilab-i Muhabbet, KırkYalan Köse ve bunun arkası Yalan Tükendi.
İlk Tragedya denemelerini yapan Ali Haydar Bey (1836-1914)in üç eseri yayımlamış ikisi Gedikpaşa Tiyatrosunda oynamıştır; Sergüzeşti Pevriz, İkinci Ersas ve Rüya oyunu.

6. Tanzimatta Oyunlar Türler

Bu dönemin oyunlarını incelerken bunları altı öbekte topladık.
a) Komedyalar
b) Manzum Dramlar
c) Romantik Dramlar
d) Melodramlar
e) Evcil ve Duygusal

a) Komedyalar : Gelenekten gelme yetenekle bu dönemin en başarılı türleri komedyalar ve buna çok yakın müzikli oyunlardır. Ancak ne yazık ki komedya ötekilere göre az yazılmış, bunlar içinden sahneye çıkanlar daha az olmuştur. Bu dönemin en başarılı komedya yazarı Feraizcizade Mehmet Şakir olduğunu belirtmştik. Dolantıları kurmada, karakterleri canlandırmada, çağın törelerini, düşüncelerini vermede usta bir tiyatro yazarı olan Mehmet Şakir, dili bakımından da çağın çok ilerisindedir.
b) Manzum Dramlar : Manzum dramlar diye bir tür yoktur. Ancak, bu dönemin yazarlarından tragedya yazmayı isteyenler tragedyanın gerektirdiği kuruluşu, çatışmayı, izlenim ve etkiyi gerçekleştirememişlerdir. Bu çabanın sonucu ortaya çıkan eksik (ya da taslak tragedyalar) <<tragedya>> yerine <<manzum dramlar>> demeyi yeğlemişlerdir. Artık ömrünü yitirmiş tragedya türüne Avrupa yazarları bile bocalarken, bizim yazarlardan başarılı sonuç beklemek gereksiz olurdu.
c) Romantik Dramlar: Bu dönem üzerinde Romantik Akım en büyük etkiyi yapmıştır. Burada yanlız belirli, sınırlı bir dönemi Hugo Romantikliğini düşünmemeli. Hugonun büyük etkisi altında olmasına ramen, bu dönemin romantik dramlarının yanlız bir örneğe dönük olduğu söylenemez Romantikliğin temeli özgürlüktür: klasiklik, mantık, gerçekçilik ise olaysal gerçeklerle bağlı iken romantiklik bu bağların hiç birini tanımaz. Bu dönemin romantik dramlarını incelerken belli bir romantik örnekten çok Avrupa tiyatrosunda Ortaçağ dinsel dramlarında Elizabeth İngilteresi ve İspanyol Altın çağına; Schiller, Goethe, Hugodan Elmond Rostanda geniş bir gelenek düşünülmelidir.
d) Melodramlar: Gerek yabancı gerek yerli toplulukların çok oynaması, biçim bakımından belirgin, kesin olması ve çağın anlayışına uygun düşünmesi bakımından bu dönemin en iyi tanınan türü melodramlardır. Bunlar romantik dramlarla duygusal dramlara da büyük yakınlık göstermekte birlikte bu dönemin incelediğimiz kimi melodramları bu iki tür arasında bocalamasına rağmen örneklerin çoğu melodram türüne uygundur.
e) Duygusal ve Evcil Dramlar : Duygusal ve evcil dramlar bu dönemin başarısız olmakla birlikte en özgün türüdür.Yazarlar bu türde bir ölçüde gerçekçi olabilmiş, evcil ve toplumsal dramlar yolunda ilk denemeleri yapmışlardır. Bunlarda göreneklere körü körüne bağlılığın , aile reislerinin ve gençlerin kumara, içkiye, eğlenceye düşkünlüklerinin, çok evliliğin, yaşlı erkeklerin genç kızlara düşkünlüğünün, esirliğin, kaçgöçün olumsuz sonuçlarıyla, gençlerin sevgilileri ve evlenmeleri gibi konularda toplumsal sorunlara parmak basmıştır.
f) Müzikli oyunlar : Bu dönemin en başarılı türü, güldürü, opera, operet, vodvil biçiminde yazılmış müzikli oyunlar olmuştur. Bu başarının iki nedeni olabilir: Önce eski geleneksel tiyatromuzda müzik, dans ve güldürünün bir karışımı olduğu için yazarlar ve seyirciyi beğenisi bu türe yatkındı. Sonra da önce gördüğümüz gibi, Batı tiyatrosuyla tanışıklığımızda yabancı toplulukların karşımıza çıkardığı örneklerin en iyileri dramatik tiyatrodan çok lirik tiyatrolardı. İstanbulda da yabancı besteci ve yazarlar operalar, müzikli oyunlar yaratmışlar ve bunları ilk kez İstanbulda sahneye koymuşlardı.







"Sponsorlu Bağlantılar"

 
"Sponsorlu Bağlantılar"



  #2  
Alt 27-11-2011, 18:33
Ziyaretci
 
Standart Cevap: Tanzimat Dönemi

tanzimatta şehir insanları


  #3  
Alt 11-11-2012, 14:04
Ziyaretci
 
Standart Cevap: Tanzimat Dönemi

Teşekkürler ellerinize sağlık...


Cevapla

Hızlı Cevap
Mesajınız:
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın
Rastgele Soru

Seçenekler


Seçenekler


Benzer Konular
Tanzimat Dönemi Osmanlıda Eğitim Tanzimat Dönemi Osmanlıda Eğitim Bu dönemde bir yanda klasik Osmanlı Eğitim ve öğretim müesseseleri devam ederken bir yandan da her seviyede Avrupa eğitim-öğretim müesseseleri açılmaya...
Tanzimat Dönemi Türk Tiyatrosu Tanzimat DönemiTürk Tiyatrosu Tanzimat dönemi Türk tiyatrosunun genel özellikleri aşağıda sıralanmıştır: -Tanzimat edebiyatı ile edebiyatımıza giren tiyatro, tıpkı Tanzimat romanında olduğu...
Tanzimat dönemi türk edebiyatı TANZİMAT DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatının,1860ta Şinasinin Agah Efendi ile birlikte çıkarttıkları Tercüman-ı Ahval gazetesi ile başladığı kabul edilmektedir. Tanzimat...
Tanzimat Döneminde Hukuk, Tanzimat Dönemi Hukukçuları Tanzimat Döneminde Hukuk, Tanzimat Dönemi Hukukçuları Tanzimat Dönemi Bu döneme damgasını vuran şey kişinin mal, can,ırz ve konutunun tam bir güvenliğe kavuşturulmasıdır. Tanzimat dönemindeki...
tanzimat dönemi Tarihimizde dönüm noktası olarak kabul edilen olaylardan biri de tanzimatın ilanıdır. Hem bir sonuç ve hem de sonrası için bir başlangıç olan Tanzimat, bugünleri anlamada çok önemli ipuçları taşıyan...

 
Forum Stats
Üyeler: 65,707
Konular : 237,821
Mesajlar: 424,770
Şuan Sitemizde: 569

En Son Üye: xX0tQ1sR0z

Sosyal Linkler
Lütfen Facebook Sayfamızı Beğenin



Twitter Butonları





Google+ Butonu



Lütfen Google+ Sayfamızı Çevrenize Ekleyin


Sponsorlu Bağlantılar







Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 14:39.


Powered by vBulletin® Version 3.8.2
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.

DMCA.com

Sitemizde illegal paylaşım yasaktır.Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz/sorunuz varsa bize ulaşmak için TIKLAYINIZ .
In this web site,illegal sharing is forbidden.If you have any problem/complaint about content's copyrights in our page,please click here to contact us.