Forum Kimler Online
Go Back   Ezberim > Eğitim & Öğretim > Eğitim > Edebiyat
Kayıt ol Forumları Okundu Kabul Et


Türkiye türkçesi

Eğitim kategorisinde ve Edebiyat forumunda bulunan Türkiye türkçesi konusunu görüntülemektesiniz.
TÜRKİYE TÜRKÇESİ Cumhuriyetten Önce “Günümüzün Türkiye Türkçesi” veya “Bugünkü Türkiye Türkçesi” 20. yüzyıl başlarından (özellikle, Genç Kalemler dergisinin Yeni Lisan ...






Yeni Konu aç Cevapla
Seçenekler
  #1  
Okunmamış 22-09-2010, 16:02
 
Standart Türkiye türkçesi

"Sponsorlu Bağlantılar"

 


TÜRKİYE TÜRKÇESİ


Cumhuriyetten Önce

“Günümüzün Türkiye Türkçesi” veya “Bugünkü Türkiye Türkçesi” 20. yüzyıl başlarından (özellikle, Genç Kalemler dergisinin Yeni Lisan hareketinden) itibaren sadeleşip gelişen ve Türkiye Cumhuriyeti'nin “resmî dili”[1] olan Türk yazı dilidir. Batı Türkçesi'nin[2] bugün de devam eden üçüncü devresidir.

1. Eski Anadolu Türkçesi ( 11-15 yy)
2. Osmanlı Devri Türkçesi (15-20 yy)
3. Günümüzün Türkiye Türkçesi (20. yy vd.)

Bugünkü Türkiye Türkçesi'nin Osmanlı Devri Türkçesi'nden ayrılan başlıca özelliği, Arapça-Farsça ve Batı kökenli (Fransızca-İngilizce) kelime ve diğer dil unsurları bakımından gösterdiği farklı durumdur. Osmanlı Devri Türkçesi ile Bugünkü Türkiye Türkçesi arasında dilbilgisi (gramer) farklılığı yoktur. Farklılık, yabancı unsurlar veya dilin dış yapısı açısındandır. Bugünkü Türkiye Türkçesi, Osmanlıca devresinden farklı olarak, Arapça ve Farsça kelimelerden büyük oranda, dil bilgisi şekillerinden (çeşitli ekler ve tamlamalardan) ise tamamen arınmış; fakat Fransızca ve İngilizce başta olmak üzere Batı dillerinden kelime ve dil bilgisi şekilleri almış bir dildir. Bu sebeple, Bugünkü Türkiye Türkçesi, Arapça ve Farsça unsurlardan temizlenirken Batı dillerinin taarruzuna uğramıştır, demek yanlış olmaz.
İçinde Eski Anadolu Türkçesi'nden daha çok yabancı kelime bulunan Bugünkü Türkiye Türkçesi'nin bir özelliği de Batı dillerinden bilhassa Fransızca ve son yıllarda da İngilizce'den kelimeler ve ifade şekilleri almış olması ve almaya da devam etmesidir. Batı dillerinden şuursuz ve sınırsız bir şekilde alınıp kullanılan kelime ve ifade şekilleri, dilimizin yapı ve işleyişini bozup yozlaştıran ve yabancılaşmaya yol açan tehdit ve tehlike halini almıştır. Günümüz Türkiye Türkçesinin önemli bir sıkıntısı, Batı dillerinin taarruzudur.
İkinci Meşrutiyet (1908) devrinden başlayarak Arapça-Farsça unsurlar bakımından oldukça sadeleşip gelişen ve kelime bakımından zenginleşen Günümüz Türkiye Türkçesinin 20. yüzyılda en dikkati çeken yönü, söz diziminin yabancı şekillerden temizlenmesi yani Türk cümle yapısının aydınlığa kavuşması olmuştur. Fakat, Arapça ve Farsça ağırlıklı yabancı kelime ve dil bilgisi unsurlarından temizlenen Günümüz Türkiye Türkçesi, 1940lı yıllardan özellikle de 1980li yıllardan itibaren gittikçe artan bir oranla başta İngilizce olmak üzere Batı dillerinin kelime ve dil bilgisi şekillerinin tesiri altına girmektedir. Bu durum da dilimizin bozulup yozlaşmasına ve yabancılaşmasına yol açmaktadır.
Bugünkü Türkiye Türkçesi, İkinci Meşrutiyet'ten sonra Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık vb. fikir hareketleri içinde siyasî ve tarihî şartların da tesiri ile hızla gelişen Türkçülük (milliyetçilik) hareketinin ürünü sayılır. Daha XIX. yüzyıl içinde şekillenmeye başlayan Türkçülük hareketi, 1908'den sonra Türk Derneği (1909) ve Türk Ocağı (1912) gibi kuruluşlarla Türk tarihi ve Türk dili hakkında esaslı çalışmalar yapılmasını sağlamıştır. Nitekim Genç Kalemler dergisi etrafında toplanarak, "Yeni Lisan" hareketini başlatanlar da devrin Türkçülük hareketini yürüten sanat ve fikir adamlarıdır. Türkçe'nin sadeleşmesi konusunda en kalıcı atılımı, “Yeni Lisancılar” başarmıştır. 1911'de Selânik'te Genç Kalemler dergisi etrafında toplanan Yeni Lisancılar ilk defa “Millî Edebiyat” kavramını da ortaya atmışlardır.
Ömer Seyfettin, Ali Cânip, Ziya Gökalp, Âkil Koyuncu'nun öncülüğündeki Genç Kalemler ve Yeni Lisan hareketi, “Millî bir edebiyat millî bir dille yaratılabilir." görüşünü ortaya atıp, Türkçe'nin sadeleşmesi için başlıca şu ilkeleri kabul ve ilân etmişlerdir[3]:
1- Arapça ve Farsça gramer kuralları kullanılmamalı, bu kurallarla yapılan terkipler (tamlamalar) kaldırılmalıdır.
2- Ama, fakat, lâkin gibi yerleşmiş edatların dışında yabancı edatlar kullanılmamalıdır.
3-Dilimize yerleşmiş Arapça ve Farsça kelimeler Türkçe'de söylendikleri gibi yazılmalıdır.
4- Kalıplaşmış ifadeler dışında sadece Türkçe çokluk eki (-lar,-ler) kullanılmalıdır.
5- Başka Türk Lehçelerinden kelimeler alınmamalıdır.
6- İstanbul konuşması esas alınarak yeni bir yazı dili meydana getirilmeli; konuşma dili yazı dili ayrılığı kaldırılmalıdır.
7- Dil ve edebiyat doğu-batı taklitçiliğinden kurtarılmalı; millî bir edebiyat meydana getirilmelidir.
Türk şair, yazar ve fikir adamları arasında kısa zamanda yayılan bu yeni lisan ve millî edebiyat anlayışı, bir edebiyat akımı halini almış ve devrin hemen bütün şair ve yazarları bu anlayışla eserler vermişlerdir. Bu dönemde sade dille eser veren şair ve yazarlardan bazıları şunlardır: Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Faruk Nafiz, Halit Fahri, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya Enis Behiç, Halide Edip, Yakup Kadri, Refik Halid, Reşat Nuri, Yahya Kemal; Türkçü hareketin içinde bulunmamakla beraber Mehmet Akif, Süleyman Nazif ve daha birçok isim.
Günümüz Türkiye Türkçesinin sadeleşmesinde ve gelişmesinde Ömer Seyfettin, Ali Canip ve Gökalpın Genç Kalemler dergisinde başlattıkları “Yeni Lisan” hareketi ilk devre, başlangıç devresi olarak düşünülürse, ikinci devresi de 1930'larda başlayan "Dil İnkılâbı" devresidir. Bu devrede Atatürk'ün öncülüğü ile Türkçeye devlet eli uzanmış, sadeleşme ve Türkçecilik bir devlet politikası haline getirilmiştir. 1928'de Lâtin harfli Yeni Türk Alfabesi'nin kabulü ve 1932'de Türk Dil Kurumunun kuruluşu, Türkçe'nin sadeleştirilip zenginleştirilmesi yanında araştırılıp incelenmesi çalışmalarını da başlatmıştır. Ne var ki her iki devrede de Dilimizdeki Batı kökenli kelimelere karşı bir çalışma yapılmamıştır. Hatta “Dil İnkılâbı” devresinde, bazı Arapça-Farsça unsurlara karşı Batı kökenli kelime ve ekler teşvik edilmiştir.

Gerek Genç Kalemler dergisinde başlatılan “Yeni Lisan” hareketi ile gerekse 1930lu yıllarda başlatılan “Dil İnkılâbı” ile, Arapça-Farsça unsurlara karşı, 1933-1934teki bazı aşırılıklar dışında, “Türkçecilik” açısından başarılı çalışmalar yapılmıştır. Ancak bu çalışmalarda dilimize giren “Batı kökenli kelimeler ve dil bilgisi şekilleri” için bir çalışma yapılmamıştır. 1935te yayımlanan Cep Kılavuzunda bilerek bazı Arapça ve Farsça kelimelerin Türkçe karşılığı olarak Batı kökenli kelimeler bile gösterilmiştir:
Kâtip - sekreter,
Nazariye - teori,
Müdir - direktör,
Timsal – sembol vb
gibi. Hatta, 1940lı yıllarda, “Batı klasiklerini tercüme” hareketi ile Devletin kültür ve eğitim politikalarının millî kültürden Hümanist kültür anlayışına kaydırılması, Batı kökenli kelimelerin girişini kolaylaştırdığı gibi teşvik bile etmiştir. (E. Güngör-Bakiler- Türkler c.18 bak )

Atatürk Türk milleti ve Türk Dili

Türkçe, Türk kimliğinin, Türk kültürünün kısaca Türk milletinin varlık sebebidir. Türkçe, Türk kimliğinin ve Türk kültürünün varlık sebebi ve temel unsuru olarak asırlar boyunca millî duygu ve millî şuur sahibi Türk devlet adamı ve aydınları tarafından çeşitli şekillerde korunmuş ve savunulmuştur. Bu koruma ve savunma hareketleri, özellikle dilimizin işlenmiş birer ilim ve edebiyat dili olan Arapça ve Farsça ile karşılaşmasından sonra ortaya çıkmıştır. Türkçenin tarihî, dinî, edebî, hatta coğrafî sebeplerle zaman zaman Arapça ve Farsça karşısında ihmal edildiği veya önemsenmediği devirler görülmüştür.[4] Ancak yine her devirde şuurlu Türk devlet adamları ve aydınları tarafından da korunup savunulmaya devam edilmiştir. Tarih boyunca süren, dilimizi koruma ve savunma hareketlerinin hepsine birden “Türkçecilik Hareketleri” veya "Türkçecilik Akımı" diyebiliriz. Bu akım, şuurlu olarak XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut ile başlamış, Âşık Paşa, Karamanoğlu Mehmet Bey, Ali Şîr Nevaî, Edirneli Nazmî, Tatavlalı Mahremî, Sait Bey, Şinasi, Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Vefik Paşa, Süleyman Paşa, Şemsettin Sami, Necip Asım, Ömer Seyfettin, Yahya Kemal, Ziya Gökalp vb Türkçecilerle Cumhuriyet devrine gelmiştir. Tarih boyunca süren bu şuurlu dil hareketleri ayrı bir araştırma konusudur.[5] Burada sadece hatırlatmakla yetiniyoruz.
Kısaca varlığından söz ettiğimiz şuurlu dil hareketlerinin ortaya çıkışına dikkat edilecek olursa, görülür ki Türkçecilik anlayışı, millet olma şuurundan, millî şuurdan başka bir şey değildir. Yani Türk milliyetçiliği tarih boyunca kendisini önce dil sahasında Türkçecilik hareketi olarak göstermiştir. Türkçecilik, her devirde Türk milliyetçiliğinin hareket noktası olmuştur. Bundan dolayı, Türkçecilik tarihi, Türk milliyetçiliği tarihi anlamına da gelmektedir. Kısaca dil şuuru, millî duygu ve millî şuurun uyanışı demektir.

Cumhuriyet devrinde Atatürkün önderliğinde başlayan dil çalışmaları da bu tarihî akış içinde görülmelidir. Cumhuriyet devri dil çalışmalarının veya Türkçeciliğin öncüsü, Türklüğün de öncüsü ve Devletimizin kurucusu Atatürk'tür. Atatürkün önderliğini yaptığı Türkçecilik çalışmalarının kendisinden öncekilerden farkı, dilimizi devlet adamı olarak, devlet himayesine alması, dil politikasını devlet politikası haline getirmesidir. Daha önceki hareketler ferdî gayret ve çalışmalar şeklinde değerlendirilebilecek hareketlerdir.

Atatürk'ün bütün faaliyet ve hareketlerinin temelinde “Türk milliyetçiliği” fikri vardır. Kurduğu devlet, “Türk milleti”ne dayanan “millî” bir devlettir.[6] Millî devlette milletin yapısı ne kadar sağlam olursa devlet o kadar sağlam olur. Bunu Atatürk şöyle ifade ediyor:

"Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa, o topluluğa dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.” [7]

Atatürke göre, "Türk demek, dil demektir. Milliyetin çok bariz vasıflarından birisi dildir.” [8] Atatürk, Türk milliyetçisi olarak Türk diline eğilme sebep ve gerekçesini ünlü Türk milliyetçisi fikir ve ilim adamı Sadri Maksudî Arsal'ın Türk Ocakları yayını olan “Türk Dili İçin” (l930) adlı eserinin kapağına bizzat el yazısıyla şöyle açıklamaktadır:
"Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir."

Görüyoruz ki Atatürk'ün dil konusuna eğilmesinin sebebi, millî duyguları kuvvetlendirmek ve böylece millî yapıyı sağlamlaştırmak, millî birliği kuvvetlendirmektir. Atatürk, Türk milliyetçisi olduğu için, milliyetçiliğinin gereği olarak Türkçenin gelişip zenginleştirilmesiyle ilgilenme ihtiyacı duymuştur. Çünkü dil, milletin var olmasının ve var kalmasının ilk şartıdır. Dil, millî kimliktir. Atatürk'ün dil çalışmalarını bu anlayışın dışında değerlendirmek ve anlamak bizi yanlış yollara, yanlış adreslere götürür.

Atatürkün Dil Politikaları ve Türk Dil Kurumu

"Millî şuurun ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz." diyen Atatürk, 1928'de harf inkılâbını gerçekleştirdikten sonra, tarih ve dil konularında çalışmaya başlamıştır. Bu çalışmalardan olarak önce Türk Tarih Kurumunu (1930) kurdurmuş, âdeta bir tarihçi gibi çalışmıştır. Türk Tarih Kurumu'nun çalışmalarını yoluna koyduktan sonra da 12 Temmuz 1932'de “Türk Dilini Tetkik Cemiyeti” adıyla Türk Dil Kurumu'nu kurdurmuştur.

Türk Dili Tetkik Cemiyetinin İçişleri Bakanlığına verilen kuruluş dilekçesinin altında şu isimler bulunmaktadır:

Samih Rıfat - Başkan , Çanakkale Milletvekili
Ruşen Eşref- Umumî Kâtip, Afyonkarahisar milletvekili
Celâl Sahir- Veznedar, Zonguldak milletvekili
Yakup Kadri- Üye, Manisa Milletvekili

Kurumun söz konusu kuruluş dilekçesinde, “Türk Dili hakkında tetkikat ve neşriyatta bulunmak maksadıyla” “ilmî bir cemiyet” kurulduğu belirtilmektedir.
Atatürk'ün Türk Dil Kurumunun çalışmalarından ne beklediğini, tarih ve dil çalışmalarında yakınında bulunan Prof. Afet İnan şöyle belirtiyor:

1- Türk Dilinin sadeleştirilmesi halkın konuşma dili ile yazı dili arasında bir birlik ve âhenk kurulması, konuşma, edebiyat ve ilim dilimizin kesin kurallar ile tespit edilerek tarihî metinlerden ve yaşayan halk lehçelerinden taramalar, derlemeler yapılarak bir kelime ve terim hazinesi vücuda getirilmesi,
2- Tarihî araştırmalarda belge değeri olan ölü veya eski dillerin, metotlu bir şekilde incelenmesi ve karşılaştırmalar yapılması[9],

Kurumun kuruluşunun tamamlanmasından kısa bir süre sonra ilk iş olarak, 26 Eylül 1932'de Birinci Dil Kurultayı toplandı. Kurultay sonunda 7 maddelik bir çalışma programı tespit edildi. Türk Dil Kurumunun çalışmalarına rehberlik etmesi için Birinci Kurultayda kabul edilen Çalışma Programı şöyledir:

1- Türkçenin gerek Sümer, Eti gibi en eski Türk dilleriyle, gerek Hint-Avrupa, Sami denilen dillerle mukayesesi yapılmalıdır.
2- Türkçenin tarihî inkişafları aranmalı, mukayeseli grameri yazılmalıdır.
3- Türk lehçelerindeki kelimeler derlenerek, lehçeler lügati, sonra esas Türk lügati, Türk sarfı, nahvi tez elden yapılmalıdır. Sarf, nahiv, lügat yapılırken, ıstılah konurken Türkçenin bütün lâhikalarının araştırılmasına, bu lâhikaların ve edatların dilimizin bütün ihtiyaçlarına yetecek surette işlenmesine ehemmiyet verilmelidir.
4- Türkçenin tarihî grameri yazılmalıdır.
5- Şark ve garp memleketlerinde çıkan Türk dili hakkındaki eserler toplanmalı, bu eserlerden lâzım olanları dilimize çevrilmelidir.
6- Cemiyet, gerek kendisinin gerek dışarıdan Türk dili ile uğraşanların tetkiklerini bir mecmua il neşretmelidir.
7- Memleket gazetelerinde dil işlerine hususî yer verilmelidir.[10]

Birinci Türk Dil Kurultayında tespit edilen bu çalışma programı, gerçekten geniş kapsamlı bir programdır. Öyle ki Türkçenin dün olduğu gibi bugün de yarın da aynı çalışmaların yapılmasına ve sürdürülmesine ihtiyacı vardır. Özellikle Sovyetler Birliğinin dağılıp Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin kurulmasından sonra bu Programın uygulanmasına daha çok ihtiyaç doğmuştur. Bu da Atatürk devrinde tespit edilen programın ne kadar geniş ufuklu olduğunu gösterir.

Birinci Dil Kurultayında tespit edilen Çalışma Programında dikkat çeken bir özellik Türkiye Türkçesini bütün Türkçenin bir parçası olarak kabul eden bir anlayışa sahip olmasıdır. Bu da Atatürkteki bütün Türklük fikrinin varlığını gösterir. Kurultayın çalışma programındaki “bütün Türk lehçelerinin araştırılması” na yönelik çalışmalar, sadece Türkiye Türkçesine malzeme toplamak anlayışıyla açıklanamaz. Bu, Atatürkteki ilmî ve kültürel yönden bütün Türklüğü kapsayan bir milliyetçilik anlayışının göstergesidir. Atatürk Türkiye dışındaki Türk varlığı konusundaki fikrini bir konuşmasında şöyle açıklamaktadır:

“Milliyet davası, şuursuz ve ölçüsüz bir dava şeklinde mütalaa ve müdafaa edilmemelidir. Milliyet davası, siyasi bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ülkü meselesidir. Şuurlu ülkü demek, müspet ilme, ilmî metotlara dayandırılmış hedef ve gaye demektir. O halde propagandalarda müspet usûllere müracaat etmek şarttır. Hareketlerin imkân ve sınırları ve sıraları mutlaka hesaba katılmalıdır. Türkiye dışında kalmış olan Türkler, ilkin kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler. Nitekim biz Türklük davasını böyle müspet bir ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz.” [11]

Birinci Türk Dil Kurultayında kabul edilen çalışma programındaki Sümer, Eti gibi eski dillerle Türkçenin ilgisinin araştırılması, Atatürkün geliştirdiği Türk Tarih Tezinin dille ilgili yönünü ifade eder. Daha sonra geliştirilecek olan Güneş Dil Teorisi de Tarih Tezini destekleyen bir anlayışı ifade eder. Dikkat edilirse Sümer ve Eti dilleri için “en eski Türk dilleri” ifadesi kullanılır.

Atatürk hem Türk Tarih Teziyle hem de Türk Dil Teziyle, bir taraftan bütün Türk varlığını ortaya çıkarmayı, bir taraftan da Anadoluyu Türklere çok gören Batı dünyasına cevap vermeyi hedeflemiştir. Atatürk, Anadolunun ezelden beri Türk yurdu olduğunu savunarak Avupalıların Şark Meselesi adını verdikleri, “Türkleri, Avrupadan ve Anadoludan geldikleri Orta Asyaya geri sürmek” şeklinde özetlenebilecek iddialarına cevap vermiş, bunun tarih ve dile dayanan belgelerinin ortaya konulmasını istemiştir. Sümer, Eti gibi eski dillerle Türkçenin ilgisinin araştırılması meselesi bu görüşle ilgilidir. Atatürkün geliştirdiği tarih ve dil tezi, bazı Mavi Anadolucuların[12] iddia ettikleri gibi, Türklerin kökeninin Hititlere veya eski Anadolu kavimlerine dayandığını dolayısıyla Anadolunun Türk değil melez bir yapıya sahip “mozaik” olduğunu reddeder.
Anadolunun en eski sakinlerinden olan Hititlerin de Orta Asya Türk kökenli olduğunu, dolayısıyla Anadolunun da Hititlerden itibaren eski bir Türk vatanı olduğunu savunur. Kısaca Atatürkün tarih ve dil tezlerine göre, Türkiye Türklüğünün kaynağı Orta Asyadır. Anadolu da “kırk asırlık Türk yurdu” dur. Bu görüşleri ile Atatürk, Türkiyenin “mozaik” bir yapıya sahip olduğunu reddeder. Atatürke göre “Türkiyeli !” değil, “Türk” kimliği söz konusudur. Nitekim, 1930da okullar için hazırlattığı ve büyük bölümünü kendi eliyle yazdığı (el yazılarıyla baskısı mevcuttur) Medenî Bilgiler adlı kitapta, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkı Türk milletidir.” demiştir.[13]
Birinci Türk Dil Kurultayında tespit edilen 7 maddelik çalışma programı, görüldüğü gibi Atatürkün Türk Tarih Tezini de içine alan veya destekleyen çok geniş kapsamlı bir programdı. Bu programı uygulamak için geniş bir ilim adamları kadrosu gerekliydi. Atatürk ve onun önderliğiyle yapılması gereken işler doğru ve isabetli tespit edilmişti. Ancak Atatürk dilci olmadığı gibi, 1930lu yılların Türkiyesinde tespit edilen dil progamını ilmî metotlarla yürütecek yeterli sayıda dilci de yoktu. (O devrin tek dilcisi Ragıp Hulûsî Özdemdir) Atatürkün çevresindeki dil işleriyle uğraşanların veya görevlendirilenlerin kimisi iyi niyetli gazeteci-yazar, kimisi heyecanlı inkılâpçı, kimisi Atatürkün gözüne girmeğe çalışan dalkavuk, kimisi de başka maksatları olan kişilerdi. Türkçe üzerinde görüş belirtmeye az-çok yetkili olan Fuat Köprülü, Yahya Kemal, Halide Edip, Hüseyin Cahit vb isimler, Dil Kurumunun çalışmalarına katılmamışlardır. Türk Dil Kurumunun resmî kurucuları da devrin edebiyatçı-yazar milletvekilleriydi. Yani ilmî olmaktan çok siyasi kimlikleri vardı. Türkçenin Kristof Kolombu Ömer Seyfettin 1920de, Ziya Gökalp da 1924te ölmüşlerdi. Bu şartlarda ve böyle bir çevrede dil konusunda doğru uygulama yolunu bulmak zordu. Çünkü, dil konusunda Kurultayda tespit edilen işlerin başarılabilmesi için belirttiğimiz gibi geniş bir dilci kadrosu gerekiyordu. Atatürk'ün dil çalışmalarındaki talihsizliği buradaydı.

Birinci Türk Dil Kurultayından sonra, geniş bir "derleme-tarama" seferberliğine girişildi. Toplanan, derlenen kelimeler, 1934te iki cilt olarak “Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları Tarama Dergsi” adıyla yayımlandı. Tarama Dergisinde dilden tasfiyesi düşünülen ve Osmanlıca(!) sayılan bir söz için bazen yirmi kadar karşılık gösteriliyordu. Üstelik gösterilen bu karşılıklar, yazı dilimizde bulunmadığı gibi halk tarafından da genel konuşma dilinde kullanılmıyordu. Meselâ “kalem” kelimesi için, çizgiç , kamış, kavrı, sızgıç, yağuş, yazgaç, yuvuş vb karşılıları vardı. Sıra Tarama Dergisinde toplanan malzemelerin değerlendirilmesine gelince işler karıştı. Ham madde halinde toplanan malzeme, olduğu gibi yaşayan dile aktarılmağa başlandı. Öyle ki bazı yazarlar, yazılarını önce tabiî dille yazıyor, sonra da yazısında kullandığı Arapça veya Farsça kökenli kelimelerin yerine Tarama Dergisinden beğendiği karşılıkları koyuyordu. Böyle bir uygulama ile durum müthiş bir tasfiyecilik[14] ve dil ırkçılığı halini aldı. Halkın anlayıp anlamaması önemli değildi. “Şey” kelimesinin bile kullanılması istenmiyordu. Dil işlerinden anlayan anlamayan kendisine göre kelimeler türetip yazılarında kullanıyordu. Böylece tasfiyeciliğin yanında bir de uydurmacılık[15] baş göstermeye başladı. Otacı (Doktor) Memduh Necdetin, “Gazi Yolu- Dilimizi Nasıl Onarmalıyız?” adıyla 1933te yayımladığı kitabı, devrin anlayışını ve uygulamalarını gösteren güzel bir örnektir. Otacı Memduh Necdet, kitabının “Öngen”inde (ön söz veya mukaddime demekmiş), devrin anlayışını çok açık gösteren şu cümlelere yer veriyor:
“Bu kitabı önce hiç bir yad söz kullanmadan yazmıştım. Bu kendilikte (hususta) yoksulluğum (ihtiyacım) olan Türkçe sözlerin kimisini eski kitaplardan, söylüklerden (lügat kitaplarından), halk dilinden toplamıştım. Kimisini de kendim yaptım. Kitabımdaki kurallara uyarak kendim türettim ve bunlarla pek erik (mükemmel) olarak istediklerimi yazdım. Faat bu sözleri daha kimse bilmediği için kitabımı benden başka kimsenin anlamayacağını anladım. Bundan ötürü onu yeni baştan kullandığımız dile çevriledim.
Bu kitabın biteğine bir de söylükçük ekledim. Bu söylükçükteki sözler bu kitabı yazarken benim ürettiğim sözlerden yüz tanesidir. Bunların hiç birinin söylüklerde yeri yoktur. Onları kitabımda ileri sürdüğüm düşünü ve kurallara göre ben türettim. ” [16]
Türk Dil Kurumunun öncülüğünde sürdürülen bu tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışı, 1935 yılı ortalarına kadar devam etti. Bu arada Atatürk de uydurma dille bir iki denemede bulunmuştur. Atatürkün tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışına uyarak kullandığı dile deneme diyoruz. ÇünküAtatürk bu dili, üç yıl içinde birkaç defa kullanmıştır. “Söylev ve Demeçler” adıyla toplanan konuşmalarında –meselâ Onuncu Yıl Nutkunda- kullandığı dil, Genç Kalemlerden beri sadeleşip gelen tabiî ve yaşayan Türkçedir. Atatürkün uydurma dille yaptığı denemelerin en belirli örneği, Türkiyeyi Ziyaret eden İsveç Veliahdı Prens Gustov Adolfun şerefine 3 Kasım 1934te verdiği yemekte yaptığı konuşmadır. Bu konuşmada şu cümlelere yer verir:

“Altes Ruvayal,
Bu gece ulu konuklarımıza, Türkiyeye uğur getirdiklerini söylerken duygum tükel özgü bir kıvançtır… Avrupanın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar: Baysal utkusu.”[17]

1935 yılı sonlarında Atatürk, dilimizin içine düştüğü "çıkmazı" fark etti. Fikrini Falih Rıfkı Atay'a şöyle açtı;
"Türkçe'nin hiç bir yabancı kelimeye ihtiyacı olmadığını söyleyenlerin iddiasını, tecrübe ettik. Bir çıkmaza girmişizdir. Dili bu çıkmazda bırakırlar m? Bırakmazlar. Biz de kurtarma şerefini başkalarına bırakamayız,”[18]
Atatürkün 1932- 1935 arasındaki tasfiyecilik esasına dayanan dil politikasının “çıkmaz yol” olduğunu, “dili çıkmaza soktuğunu” tespiti konusunda birçok şahit ve delil vardır. Bu konuda şahit sadece Falih Rıfkı değildir. Aynı düşüncelerini İsmail Habib Sevük ve arkadaşlarına da, "Bu dil işi bu tutumla sökmeyecek. Ben öldükten sonra döneceklerine ben kendim dönerim " sözleriyle anlatmıştır. Yine aynı konuda Abdülkadir İnan'ın, Yakup Kadri'nin, Ahmet Cevat Emre'nin ve Atatürk devrinde dil işleri ile ilgilenmiş birçok kişinin yazdıklarından, delil gösterebiliriz. Ayrıca Atatürk'ün kendi konuşmalarından da bunu anlamak mümkündür.
Atatürk ve Türk Dil Kurumu, 1935 yılı içinde yeni bir dil politikası arayışına girdi. Bir çeşit orta yolu bulmak üzere, Kurumun dil anlayışına az çok muhalif olanlardan meydana gelen “Kılavuz komisyonları” kurularak, Türkçede kalması, kullanılması istenen kelimeleri gösteren “Türkçeden Osmanlıcaya” ve “Osmanlıcadan Türkçeye” Cep Kılavuzları hazırlandı. Kılavuzlarda, değiştirilmesi istenen Arapça veya Farsça asıllı kelimelerin her birine Tarama Dergisindeki pek çok karşılıktan sadece bir tanesi seçildi. Kılavuzlarda, 8000 civarında kelimeye yer verilmişti. O zaman Osmanlıca denilen ve dilden atılması düşünülen Yaşayan Türkçe kelimelere karşılık olmak üzere Cep Kılavuzlarına alınan bazı uydurma kelimeler şöyleydi:
Ailevî : ardal ; asayiş: baysallık; bina: kurağ; bestekâr: düzemen: Büyük Millet Meclisi: Kamutay; cenaze: ölük; dâvâ: dilev; ders: öğrem; eczacı: emgen; fahişe: yırtlaz; faiz: ürem; iade: gerit; ilân: bilit; mahkûm: kasanık; makale: betke; memur: işyar; meyhane: içelge; tecrübe: deneç; ücret: aktı; vali: ilbay; zabıta: yasavul; ziyafet: doy; ziyaret: göret vb.
Cep Kılavuzlarında ortalama 8000 civarında kelimeye karşılıklar bulunmuştu. Fakat bu arayışın da çözüm olmadığını gören Atatürk, dil konusundaki çözümsüzlüğü Falih Rıfkıya şöyle değerlendirdi:
“-Memleketimizin en büyük bilginlerini, yazarlarını bir komisyon halinde aylarca çalıştırdık. Elde edilen şu bir küçük lügatten ibaret. Bu Tarama Dergileri ve Cep Kılavuzları ile bu dil işi yürümez Falih Bey, biz Osmanlıcadan ve Batı dillerinden istifadeye mecburuz.”[19]
Çeşitli belge ve şahitlerinden anlaşılıyor ki 1932 - 1935 devresinde Atatürk dil çalışmalarında çevresinin tesiri ile tasfiyecilik hatta uydurmacılık esasına dayanan dil politikasını denemiştir. Bunun "dili çıkmaza soktuğunu" bizzat fark edince de bırakmış ve "yaşayan Türkçe”ye kendi ifadesiyle “tabiî yol”a dönmenin yollarını aramış ve bulmuştur.
Atatürk'ün 1935 sonlarından itibaren ölümüne kadar takip ettiği dil politikası "Güneş Dil Teorisi” anlayışına dayanır. Bu devrede tasfiyecilik tamamen bırakılmış; "Türk milletinin kullandığı, anladığı her kelime Türkçe'dir." ilkesi esas alınmıştır.
Güneş- Dil Teorisi, esasen dilerin doğuşu konusu ile ilgili bir teoridir. Teorinin esası, Avusturyalı bir dilci Herman Kıvergiçin Atatürke gönderdiği aslı Fransızca olan “Türk Dillerindeki Bazı Unsurların Psikolojisi” adlı 41 sayfalık incelemesine dayanır. Teori, Atatürk tarafından geliştirilmiş ve Teoriye “Güneş Dil Teorisi” adı verilmiştir. Bu teoriyi kabaca şöyle özetleyebiliriz: insanoğlu, ilk defa güneşten hareketle varlıkları belirli seslerle sembolize etmişlerdir. Böylece anlamlı sesler yani dil doğmuştur. Bu ilk ve en eski ana dil de Türkçedir. Türkçe insanoğlunun geliştirdiği ilk ana dildir. Diğer diller, bu ilk ana Türkçeden bütün dünyaya yayılmıştır. Bundan dolayı bugün yabancı olarak gördüğümüz diller esasen Türkçeye yabancı değildir. Türkçenin çok değişmiş şekillerinden ibarettir. Onun için bugün yabancı dillerden geldiğini sandığımız kelimeler, esasen Türkçenin malıdırlar.
Atatürkün sağlığında toplanan son dil kurultayı olan Üçüncü Dil Kurultayında genel olarak Güneş-Dil Teorisi üzerinde durulmuştur.
Güneş-Dil Teorisi devresinde, 1932- 1935 devresindeki tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışı tamamen bırakılmış ve “Türk milletinin bildiği ve kullandığı her kelime Türkçedir.” anlayışına dönülmüştür. Atatürkün bu devrede, “-Arkadaşlar! Kitap,kâtip, mektup, ilim, âlim benidir; ketebe, yektübü, lemyektüm … ve geri kalanı arabındır.” dediği bilinmektedir[20].
Atatürk'ün dil politikası olarak tasfiyecilikten vazgeçildiğinin en sağlam belgesi, 24-31 Ağustos 1936 günlerinde toplanan Üçüncü Dil Kurultayının son günü Kurum Genel Sekreteri İbrahim Necmi Dilmen tarafından Atatürk'ün de bulunduğu toplantıda okunan "Kurultay Raporu"dur. Bu raporda şöyle denilmektedir:

“Güneş-Dil Teorisi, şimdiye kadar dilimize yabancı sanılan dillerdeki varlıkların Türk kaynağından geldiğini ispat etmekle amelî sahadaki dil çalışmalarımıza büyük bir genişlik ve kolaylık vermiştir. Halkın bildiği, manasını anladığı kelimelerin yabancı dilden geliyor sanılarak fedâ edilmesi zarureti bu teori ile ortadan kalkmış bulunuyor.”[21]

1936dan itibaren Atatürkün ölümüne kadar Türkiyede Güneş-Dil Teorisine dayanan , tasfiyecilik ve uydurmacılığı reddeden bir dil politikası takip edilmiştir. Atatürkün sağlığında Güneş-Dil Teorisi, “Tarih, Dil,Coğrafya Fakültesi”nde, Hasan Reşit Tankut, İbrahim Nemci Dilmen ve Abdülkadir İnan tarafından ders olarak okutulmuştur. Bu konuda basılmış ders kitapları vardır.[22] Naim Hazım Onat, Güneş Dil Teorisi anlayışı ile bütün Arapçanın Türkçeden doğduğunu ispatlamak gaye ve gayretiyle, İkici Kurultayda, sunduğu “Türk Dilinin Sami Dillerle Münasebeti” konulu bir tebliğinde Arapçanın Türkçeden türemiş bir dil olduğunu(!) şöyle anlatıyor:
“Görüyorsunuz ki Arap dili çok eski zamanlardan beri türlü Türk lehçelerinin tasrif ve tasarrufundan doğmuştur. Dünyada en yaygın dillerden sayılan Arapça, Türkçemizin hemen hemen tasrifîleşmiş daha doğrusu ezilmiş, bozulmuş bir şeklinden başka bir şey değildir.
Tarihin en eski varlığı olan bizler, bütün dünyaya dil vermiş, medeniyet vermişiz; bununla ne kadar övünsek yeri vardır.”[23]
Bu çalışma daha sonra, “Arapçanın Türk Diliyle Kuruluşu” adıyla bir kitap olarak da yayımlanmıştır.









"Sponsorlu Bağlantılar"

 
"Sponsorlu Bağlantılar"



  #2  
Okunmamış 22-09-2010, 16:03
 
Standart Cevap: Türkiye türkçesi

1938 - 1983 Dönemi

Atatürkten Sonra Türk Dil Kurumu

Atatürk'ün sağlığında, bazı aşırı denemelerden sonra bilhassa 1936 yılı başlarından itibaren dilimiz, normal tabiî gelişme yolunu bulmuştur. Ancak Atatürk'ün ölümünden bir süre sonra, özellikle 1942'den sonra, tekrar Atatürk döneminde denenip bırakılan, tasfiyecilik ve ırkçılık anlayışına dayanan dil politikasına dönülmüştür.[24] Cumhurbaşkanı İsmet İnönünün desteği ve Türk Dil Kurumunun öncülüğünde Atatürkün ölümünden sonra tekrar başlatılan tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışı, 1960lardan sonra hızlandırılarak “Öz Türkçecilik”, "Arı Türkçecilik", “dilde ilericilik” veya “devrimci görüş” gibi adlarla sürdürülmeye başlanmış; konu Türkçe ve dil meselesi olmaktan çıkarak sosyalist ideoloji göstergesi haline gelmiştir.
Atatürk döneminde “dili özleştirme”, “Türkçeleşme” adına yapılan “tasfiyecilik” , Osmanlı Devri Türkçesi aleyhtarlığı ve aşırı bir Türkçülük anlayışına dayanıyordu. Dil ve Tarih tezlerine göre neredeyse bütün dünya dil ve medeniyetlerinin kaynağı Türklük idi. Ancak bu Türklük anlayışının içinde, İslâmî kaynaklardan beslenen değerler eksikti. Daha çok İslâm öncesi Türklük esas alınmaktaydı. Bu anlayış da bazı İkinci Meşrutiyet devri Türkçülerinden geliyordu. Bu anlayışta Ziya Gökalpın Cumhuriyet devrine yansıyan tesirleri de vardır. Millî kültürün devamlılığı düşünülünce, bugün tutarlı bir dil-kültür anlayışı olarak görülemeyecek olan Atatürk devri Türkçü-tasfiyeci dil ve kültür anlayışı, ümmet devrinden millet devrine geçişin aşırılıkları olarak görülebilir ve bir deneme olarak hoş karşılanabilir. Zaten Atatürkün, “Dil İnkılâbı” olarak başlattığı bir çeşit kültür hareketinin gayesi, Cumhuriyetin temeli saydığı millî kültürümüzü geliştirmek, insanımızda milî duygu ve şuur uyandırmaktı. Atatürkün Türk tarihi ve Türk dili ile uğraşmasının sebep ve gayesi, nesiller arasında kültür kopukluğuna yol açmak değil, tersine millî kültürün devamlılığını sağlamak; Türk milletine kendi kimliğinin derinliğini ve büyüklüğünü hatırlatarak bir güven duygusu aşılamaktı.
Türkçenin araştırılıp geliştirilerek zengin bir edebiyat ve ilim dili haline getirilmesi, dilde Türk kimliğinin ortaya çıkarılması, milletleşme döneminde millî duyguların canlandırılıp geliştirilmesi vs için Atatürkün direktifleri ile kurulan Türk Dil Kurumu, Atatürkün ölümünden sonra giderek kuruluş gayesinden uzaklaşmış, özellikle 1960lı yıllardan sonra adeta Marksist-Sosyalist ideolojik bir merkez haline gelmiştir.
Atatürk döneminde Kurumun kuruluşunda ve çalışmalarında görev alan Falih Rıfkı, Abdülkadir İnan, Afet İnan gibi şahsiyetlerin görüş ve ikazları dikkate alınmamıştır. 1960 – 1980 arası yıllarda Kurumda görev alan akademisyenler (yetkili dilciler), Kurumun tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışına karşı çıktıkları için Kurum dışında bırakılmışlardır.
Kurumun dil-kültür politikaları, Atatürkün miras bıraktığı dil politikası yerine, uydurmacılığın öncüsü Nurullah Ataçın yoluna saptırılmıştır. 1898 doğumlu Nurullah Ataç, İsmet İnönünün Cumhurbaşkanlığı döneminde Cumhurbaşkanlığı tercümanlığına getirilmiştir (1945). Bu yıllara kadar, “dilde devrimci”(!) olmayan Ataç, bu yıllardan sonra, “Özleştirme hareketindeki ileri akımın başlatıcısı olmuştur.”[25] Ataç, tasfiyecilikte sınır tanımamasının yanında “Ben uydurdum” , “Ben Uydururum” diyecek kadar da açıkça uydurmacılık taraftarıydı. Ancak Ataçın uydurmacılığı savunduğu ilk yıllarda Türk Dil Kurumu, Ataçtan ayrı görüşteydi. Kurum yetkilileri, Ataçın sınır tanımayan tasfiyeci-uydurmacı anlayışına taraftar görünmüyorlardı. Nitekim, Kuruma Başkanlık da yapmış bulunan Agâh Sırrı Levend, İlk baskısı 1949da Kurum tarafından yapılan “Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Safhaları” adlı eserinde, Nurullah Ataç için “Kendisine katılan yoktur, fikrini tek başına savunmaktadır.” dediği halde 1968e gelindiğinde Ataç, Kurumun Türk Dili dergisinde, “Türk edebiyatının ustası, büyük devrimci, dil devriminin unutulmaz savaşçısı” olarak tanıtılmaktadır.[26] Kurumun fikir ve dil anlayışındaki değişmeye uygun olarak A.S. Levend de “Türk Dilinde Gelişme ve sadeleşme Evreleri” adıyla üçüncü baskısı 1972de yine Kurumca yapılan aynı eserinde, Ataçla ilgili söz konusu cümleleri çıkarmıştır. Çünkü tasfiyeci- uydurmacı Nurullah Ataç, Kurumun ideal rehberi haline gelmiştir. Nurullh Ataç için, Kurumun “Genel Yazman”ı Ömer Asım Aksoy, “Atatürkten sonra Türk Diline en çok hizmet etmiş kişi” derken başka bir kurumcu Emin Özdemir de “dil devriminin inançlı işçisi” demektedir.[27] Kurum ayrıca, Nurullah Ataçın uydurduğu veya yazılarında kullandığı kelimeler, “Ataçın Sözcükleri” adı altında, “Türk Dil Kurumu Tanıtma Yayınları” dizisi içinde kitap olarak yayımlanmıştır. [28]
1980 öncesi Türk Dil Kurumunun, özellikle 1960tan sonraki yayınları, verdiği ödüller, savunduğu görüşler, Atatürkün milliyetçi dünya görüşünden ve miras bıraktığı dil politikasından tam anlamıyla uzaklaştığını göstermektedir. Bu değişmeyi en iyi gösteren örneklerden birisi de, ilk baskısı 1945te yapılan Türkçe Sözlüktür.
Türkiyede 1980den veya Sovyetler Birliğinin dağılmasından (1990) önceki siyasi-ideolojik fikir kavgasının temelinde Komünizm ve Faşizm terim veya kavramları önemli bir yere sahipti. Bu iki temel terim, Kurumun hazırladığı Türkçe Sözlükte Kurum yöneticilerinin değişen zihniyetine uygun olarak Komünizm lehine fakat Faşizm aleyhine derece derece şöyle değiştirilmiştir:
1966 baskısında,
Komünizm : “Topluluk içinde kişilerin her türlü iyelik (mülkiyet) haklarını, aile kuruluşunu, dini kaldırıp her türlü mala kamuyu ortak kılmayı güden öğreti.”

Faşizm: “İtalyada 1922de kurulan, meslekleri temsil esasına dayanan, devlet sınırlarını genişletme isteğini güden, tek yetkili devlet yönetimi. Faşizm, 1943te yıkılmıştır.”
1974 baskısında,
Komünizm: “Topluluk içinde kişilerin her türlü iyelik haklarını kaldırıp, her türlü mala kamuyu ortak kılmayı güden öğreti.”

Faşizm: “1922de İtalyada kurulan ve 1943te yıkılan, meslek kuruluşlarına dayanan, devlet sınırlarını genişletme isteğini güden, yetkinin tek elde toplandığı devlet yönetimi.”
Ve 1977 baskısında,
Komünizm: “Sosyalizmin evrimiyle gerçekleşen, ilkesi, herkesten yeteneğince almak, herkese ihtiyacına göre vermek olan sınıfsız toplum düzeni.”

Faşizm: “Emperyalist burjuvanın en saldırgan kesimlerinin çıkarlarını savunan, aşırı ve saptırılmış bir ulusçuluk anlayışına dayanan ve her türlü demokratik özgürlüğe düşman olan, son derece gerici, ırkçı düzen.”

Türkçe Sözlükün değişik baskılarındaki Komünizm ve Faşizm tarifleri, Dil Kurumunun, Türkiyede ideolojik çatışmaların arttığı 1966- 1977 arasındaki on yılda nasıl değiştiğini açıkça göstermektedir. 1966 baskısında Komünizm, “mülkiyete”, “dine” ve “aileye” karşı olduğu belirtilirken, biden bire en ideal dünya görüşü gibi takdim edilmiş; 1943te yıkıldığı belirtilen Faşizm ise, biden canlandırılıp, milliyetçilikle de ilgi kurularak saldırgan, anti demokratik, gerici, ırkçı bir dünya görüşü oluvermiştir. On yıl içinde değişen, Komünizm veya Faşizm değil, Kurum yöneticilerinin zihniyetidir. !980e gelindiğinde, en büyük Türk milliyetçisi Atatürkün mirasından pay alan Türk Dil Kurumu, tam anlamıyla Türk milliyetçiliği karşıtı bir zihniyet ve anlayışın hakimiyetine girmiş bulunuyordu.
Böylece Kurumun 12 Eylül 1980 öncesi dil politikası, tamamen Marksisit - sosyalist ideolojinin emrinde, "uydurmacılık” ve "dil ırkçılığına” dönüştürülmüş; Türkiyede kültür ihtilâli gerçekleştirme tolundaki yıkıcı faaliyetlere ortam hazırlanarak, yürütülen ideolojik savaşın bir parçası olmuştur.[29]

Atatürk'ün dil ve kültür anlayışında "ırkçılık" ve "tasfiyecilik"; dünya görüşünde de Marksist- Sosyalist anlayış söz konusu değildir. Atatürk, kendisinin “fikir babası” olarak gördüğü Gökalpın ifadesiyle “Türk milliyetçiliğinin en büyük adamıdır.” Yine Ziya Gökalpın ifadesiyle, Atatürk, “Türk milliyetçiliğini devlet hayatında uygulamaya koyan” devlet adamıdır.[30]
Atatürkün Türk milliyetçisi olduğu, Türkiye Cumhuriyetinin de Türk milliyetçiliği felsefesiyle kurulduğu bütün belge ve uygulamalarla gün ışığı gibi ortadadır. Nitekim, Atatürkün Türk Tarih Kurumuna hazırlattığı ve resmî ders kitabı olarak da okutulan dört ciltlik Tarih kitabının dördüncü cildinde şu ifadelere yer verilmektedir:
“Türk milliyetçiliği ancak Millî İdareden sonra, her sahada bütün vuzuh ve şumulü ile hakiki mana ve delâletini bulmuş, siyasî, iktisadî, idarî, harsî(kültürel) bir devlet sistemi halini almıştır. Halk Fırkası, milliyetçiliği en ehemmiyetli umdelerinden birisi edinmiştir.”[31]
Halbuki Türkçeyi ideolojik tartışma konusu haline getiren "tasfiyeci-özleştirmeciler", ne Türk milliyetçisi ne de Gökalpçidirler. Onlar, dil aracılığı ile “kültür devrimi” (kültür ihtilâli) hedeflemişlerdir. Aslında “öz Türkçeci” olmak için önce “öz Türkçü” olmak gerekir. Türk milliyetçiliğine karşı olup da Türk milletinin dilinde ırkçı bir anlayışa sahip olmak başlı başına bir tezattır. “Dilde devrimcilik”, “Öz Türkçecilik” adı altında “tasfiyecilik- ırkçılık” politikası güdenlerin başlıca iki temel hedefi vardır:

1- Millî kültürün devamlılığını kesintiye uğratıp Türk nesilleri arasında kültür kopukluğu meydana getirerek, Türkiye Türklüğünü, hafızasını kaybetmiş bir topluluk haline getirmek;
2 - Türkiye Türklüğünün, Türk dünyası ile bağlarını koparmak;

Dilde özleştirmecilik adına, bir taraftan istiklâl, vatan, millet, hürriyet vb kelimeler bile değiştirilerek kavramların içi boşaltılmakta, diğer taraftan da yeni Türk nesilleri en temel eserleri bile anlayamaz duruma getirilmektedir.
Türk dünyasında ortak olan kelimeler değiştirilerek, Sovyet Rusya politikalarıyla zaten parçalanmış olan Türk dünyası dil-kültür bütünlüğü iyice parçalanmaktadır.
Türk Dil Kurumunun öncülüğünü yaptığı dil politikasının, Atatürkten sonraki durumunu Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın şöyle değerlendiriyor:
“Atatürkten sonra Türk lehçelerinden söz alışı yok denecek düzeye inmiştir. Üstelik, Türk lehçeleriyle ortak bazı sözlerimiz de dilimizden çıkarılmaya çalışılmıştır. Böylece Türk lehçeleriyle Türkiye Türkçesi arasındaki bağlantı da koparılmıştır. Özellikle 1960tan sonra dilde tasfiyecilik hareketi hız kazanmıştır. Ne yazık ki, böyle bir uygulama yapılmıştır.” [32]
Burada, Atilla İlhanın, Kurum Başkanı Ş.H. Akalının görüşlerini destekleyen bir tespitini aktaralım:
“… 60 yıl sonra Orta Asyadaki atalarımızın cumhuriyetleri bağımsızlığına kavuşup da Türkiye ile temasa geçer geçmez, gördüğümüz nedir? Türkçenin çeşitli lehçelerini konuşuyorlar ama, dillerinin yapısı Osmanlıcadan farklı sayılmaz; başka türlü söylersek, Kazak ya da Özbekle konuşurken kolaylıkla anlayabildiğimiz kelimeler, Osmanlıcadan mevcut olup da sonradan özleştirmecilik merakına düşüp Türkçeden kovmaya kalkıştığımız elimeler: istiklâl dedik mi anlıyorlar, bağımsızlık dediğimiz zaman anlamıyorlar.
Meğerse bizim dil devriminin gerekçesi fasafisoymuş… kısacası Türkçemizi ata diline yaklaştıralım derken bir güzel uzaklaştırmışız.” [33]
Marksizmin “sürekli devrim” anlayışına dayanan tasfiyeci-uydurmacı dil devrimcileri öyle ki bazen Türkçe kelimeleri bile değiştirilmekte: bütün-tüm, ev-konut vb gibi. Bazen de bir yabancı menşeli yerleşmiş kelime bırakılarak başka bir yabancı menşeli fakat yerleşmemiş kelime ortaya atılıp, kullanılmaya yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır: Şehir– kent, macera–serüven, mecburiyet-zorunluluk, şeref–onur, gaye-amaç, ahlâk-etik, millet- ulus vb gibi. Bu konuda şu cümleler dikkat çekici ve çarpıcı örnektir:
"Türk milleti, başka deyişle Müslüman Türk anlamına gelir (…) "Millet gibi oturmuş bir sözcük varken ulus gibi İslâm öncesi hatta Moğol kökenli bir sözcüğü arama gereksemesi bu sıkıntıdan doğmuştur.” [34]
Türkiyedeki mozaikçi-Anadolucu görüş savunucularından olan yazar, kısaltarak aldığımız cümlelerinde, millet kelimesinin İslâmiyeti hatırlattığını bunun da kendilerinde “sıkıntı” yarattığını ifade ederek, bu sıkıntıdan kurtulmak için İslâmiyeti hatırlatmayan bir “sözcük” bulmak ihtiyacı duyduklarını ve Moğolca bile olsa ulus kelimesini tercih ettiklerini açıklıyor.
Dilin yapı ve işleyişine, dil ilminin gerektirdiği ölçülere ve millî kültürün devamlılığına uymayan bu dil anlayışı ve hareketi, Atatürkün dil anlayışı ve ulaşmak istediği dil hedefi ile asla bağdaştırılamaz. Atatürk, dili, millî duyguları ve millî kültürü geliştirici, millî birliği kuvvetlendirici bir unsur olarak görmüştür. Fakat, daha önce de belirttiğimiz gibi, 1940-1980 arası tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışı ile Dil Kurumu, tam tersine bir tutumla dili bir ideolojik kavga konusu haline getirmiştir.
Böylece kuruluş gayesinden ve Atatürkün hedeflediği yoldan sapan ve 1983e kadar bir dernek yapısında faaliyetini sürdüren Türk Dil Kurumu, 12 Eylül 1980 askerî harekâtını düzenleyen askerî idare tarafından kuruluş gayesine ve Atatürkün mirasına sadık kalmadığından dolayı bazı derneklerle birlikte çalışmaları durdurulmuş; kuruluş yapısı, 1982 Anayasına göre yeniden düzenlenmiştir.


Cevapla

Hızlı Cevap
Mesajınız:
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın
Rastgele Soru

Seçenekler


Seçenekler


Benzer Konular
Karahanlı Türkçesi Dil Özellikleri Karahanlı Türkçesi Dil Özellikleri Karahanlıca, karahanlı türkçesî. hakaniye türkcesİ olarak da bilinir, Orta Asya Türk yazı dilinin başlangıç evresini oluştu*ran Türk lehçelerinden biri. Orta...
Su Kasidesinin Türkçesi Su Kasidesinin Türkçesi Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su (Ey göz! Gönlümdeki (içimdeki) ateşlere göz yaşımdan su saçma ki, bu kadar (çok)...
Kuzey-doğu Türkçesi, Batı Türkçesi Eski Türkçeden sonraki devre gelince, bu devirde Türkçe karşımıza birden fazla yazı dili ile çıkmaktadır. Eski Türkçenin sonlarında Orta Asyadaki Türklük âleminin parçalanarak büyük kütleler hâlinde...
Türkçesi varken...!! "Türkçe senin ana dilin! İlk öğrendiğin dil! Daha iyi ifade edemezsin kendini yabancı sözcüklerle! Boşuna inkar etme, en iyi Türkçe'yi biliyorsun! Başka bir dile özenmek yerine; sahip çık...
Hips Don't Lie nin Hep İng. Hem Türkçesi Ladies up in here tonight Bayanlar bu akşam burada ayaktalar No fighting, no fighting Dövüş yok, dövüş yok We got the refugees up in here Buradan mültecileri kaldırıyoruz No fighting, no...

 
Forum Stats
Üyeler: 65,763
Konular : 239,233
Mesajlar: 426,654
Şuan Sitemizde: 141

En Son Üye: hoe

Sosyal Linkler
Lütfen Facebook Sayfamızı Beğenin



Twitter Butonları





Google+ Butonu



Lütfen Google+ Sayfamızı Çevrenize Ekleyin


Sponsorlu Bağlantılar







Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 09:44.


Powered by vBulletin® Version 3.8.2
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.

DMCA.com

Sitemizde illegal paylaşım yasaktır.Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz/sorunuz varsa bize ulaşmak için TIKLAYINIZ .
In this web site,illegal sharing is forbidden.If you have any problem/complaint about content's copyrights in our page,please click here to contact us.