Ezberim  

Anasayfa Kimler Online
Go Back   Ezberim > İslam Dini Bölümü > Dini Bilgiler
Kayıt ol Forumları Okundu Kabul Et


Evlilikle ilgili mülahazalar ve tavsiyeler

İslam Dini Bölümü kategorisinde ve Dini Bilgiler forumunda bulunan Evlilikle ilgili mülahazalar ve tavsiyeler konusunu görüntülemektesiniz.
Evlilikte ilk Yıllar Geçen hafta içinde bizzat karşılaştığım iki olay bağlamında evlilikte ilk yıllara ait bir değerlendirmede bulunmak istiyorum. Bir; ...


Seçenekler
  #11  
Okunmamış 13-03-2008, 13:02
 
Standart --->: Evlilikle ilgili mülahazalar ve tavsiyeler

Evlilikte ilk Yıllar



Geçen hafta içinde bizzat karşılaştığım iki olay bağlamında evlilikte ilk yıllara ait bir değerlendirmede bulunmak istiyorum. Bir; bu bir itiraf. Girilen yanlış hem de çok yanlış ama aynı zamanda geri dönülmez bir sürecin ardından söylenen bir itiraf. Keşke demek bir anlam ifade etmiyor. Allah Rasulünün (sav) beyanıyla bu zeminde keşke demek şeytana yardım etmekle eşdeğer. Çünkü zamanı geriye getirmenin, onu geriye doğru işletmenin imkani yok. Ah keşke, evet keşke zamanı geriye işletebilseydik, işletebilseydik de o yanlışları bir daha yapmasaydık.
Veya madem zamanı geriye işletemiyoruz, bari o dönemlerde zamanı ileriye doğru işletebilseydik de bugünleri yani pişmanlıktan iki buklüm olduğumuz zamanları görüp ona göre tavır alabilseydik.

Heyhat!
Her neyse, birinci örneğe donelim. Eş deniz aşırı ülkeden gelmiş. Oldukça küçük sayılabilecek bir yaşta evlilik yapmış eşin, dostun hatırına. Hayat tecrübesinin olmayışı bir yanda, ana-baba, kardeş, vatan hasreti, diğer yanda, kocanın bizzat kendi itirafıyla oldukça huysuz, müsamahasız ve kışla disiplini içinde bir hayat düzeneği istemesi, bunlara ilaveten yabancı dil ve yabancı ülke ve hepsinden öte bu zincire takılan Allahın takdiri düşünülmeyen bir çocuk halkası. Saadet zincirinin aksine geçimsizlik zincirinin halkaları böylece tamam. Bu arada ne kocaya ne de kadına yon verecek, evlilik hayatlarına istikamet kazandıracak, tecrübeleri ile onlara yardımcı olacak bir çevrenin de olmadığını ısrarla belirtmek isterim.
Geçimsizlik had safhaya ulaşınca bazıları araya girerek eşlere iradi olarak bir müddet ayrı yaşamalarını tavsiye ediyor ki yerinde bir tedbir bu. Ve kadın kucağında çocugu ile deniz aşırı yolculuk yaparak ailesinin yanına gidiyor; gidiyor ama gidiş o gidiş.

İkinci örnek çiceği burnunda üç aylık hamile eşi ile dört aylık evli bir erkeğe ait. Ataerkil bir aile ortamında büyümüş, yaşı, tecrübesi, bilgisi ve kendine saygı ve güveni yerinde. Sağlam karekteri, bilgi düzeyi ile yakın ve uzak çevresine yaptığı önderlik, arkadaş çevresinde şu ana kadar gösterdiği engin hoşgörüsü, espri –ki zekaya delalet eder- anlayışı ile parmakla gösterilen bir tip. İlke ve inançlarından taviz vermeden şeytanla dahi dostça geçineceğine ihtimal verdiğin birisi var mı deseler, ilk aklıma gelecek kişiler arasında o. Ama gel gör ki anne-baba özelinde gördüğü aile ilişkisini kendi evliliğinde göremeyince, bundan daha kötüsü ömür boyu göremiyeceğine inanınca huzursuzluklar baş göstermiş evliliğinin ilk aylarında.

İkinci aileye birinci örnekteki pişmanlığı hatırlatmak isterim. “Keşke biraz daha musamahalı olsaydım. Keşke herşeyin askeri disiplin içinde olması gerektiği beklentisi içine girmeseydim. Keşke eşime ve kendime yeni hayat düzenimize alışmamız için biraz daha zaman tanısaydım.” Ama son pişmanlık ne çare ne de çözüm.

Dikkat ederseniz her iki örnekte de problemler adına spesifik örnekler vermedim. Neden mi? Yanlış anlaşılmalara meydan verir korkum var da onun için . Ama meseleler soyut bir düzlemden somuta kaysın diyorsanız bu ailelere raci olmayan bir örneği hem de sanırım çok ailelerde yaşanan bir örneği sunayım sizlere. Türk atasözü olarak duymuştum, yazıl bir kaynakta görmedim, hakikatine inanırsınız-inanmazsınız beni alakadar etmez ama derler ki; “Kocasından sonra kalkan kadından hayır gelmez”. Gerçekten bizim ev hanımlığı statüsünün geçerli olduğu aile yapımız içerisinde kadın kocasından once kalkar, kahvaltısını hazırlar, dış elbisesi adına ütü başta olmak üzere gerekli şeyleri bitirir ve kocasını işe gönderdikten sonra ev hayatına geri döner, uyuyacaksa uyur, uyumayacaksa uyumaz. Çocuk/çocuklar varsa, okulları soz konusu ise onlara raci işler de kadına aittir.

Ama bazı ailelerde bu durumun tam aksini hem de gayet yaygın biçimde görebiliyoruz bugün biz. Ayıp mı, günah mı diyebilirsiniz? Hayır ne ayıp ne de günah! Eğer eşler bunu bir hayat sistemi olarak benimsedi ve bunda bir anormallik görmüyorlarsa bana ne? Fakat mezkur durum evde geçimsizlik sebebi ise –ki olması gayet normaldir- bu bir, iki geleneksel aile yapımızın bir anlamda değişikliğine sebebiyet veriyor ve çocuklarımız vasıtasıyla bir sonraki nesle intikal etme ihtimalinde ise –ki elbette öyledir- kadının günlük hayat programını kadim anlayışımıza göre düzenlemesi gerekmez mi?

Bana göre gerekir, şarttir hatta mecburdur kadın. Madem ki ev hanımıdır ve madem ki örf-adet ve geleneklerimize göre yukarıda bahsettiğim vazifeler evin hanımına aittir, kadın herşeye rağmen bunları yerine getirmekle mükelleftir.

Çekirdek aile yapısının gereği imiş bu yeni durum veya hayat standartlarındaki değişiklikler bunu ön görüyormuş vb. mazeretler bir anlam ifade etmiyor ve etmemeli bence. Zira biz sadece kendi günümüzü değil, geleceğimizin de temellerini atıyoruz yaşadığımız bir hayat ile. Bir cümle ile ifade etmeye çalıştım yukarıda, çocuklarımızın bu sitilden nasıl etkileneceğini düşünüyorsunuz acaba?

Evet, kabullenilen hayat tarzından tavizmiş bu! Evin hanımı böylesi bir isim takmış buna? Ninesi gibi erkenden kalkacak, kocasını ise gönderecekmiş? Hangi devirde yaşıyormusuz?

Hissiyatın akla ve muhakemeye galip geldiğini gösteren talihsiz beyanlar bunlar. Yapmayın Allah aşkına! Birakın insan yuvasının saadeti uğruna bu kadarcık fedakarlığa katlansın. Uykusunu azıcık terk etsin. Bu kadarcık fedakarlıkta bulunamayan kadın zaten ne bir yuvaya eş, ne de bir çocuğa anne olacak kapasitede değildir. Kaldı ki fedakarlık dediğiniz şey ne? Uykudaki zamanlama. Hepsi bu!!!
Hızlı Cevap
  #12  
Okunmamış 13-03-2008, 13:02
 
Standart --->: Evlilikle ilgili mülahazalar ve tavsiyeler
Aile içi İletişimsizlik



Nice heveslerle almıştı elinde tuttuğu kitabı. Okulda hocası, mahallede arkadaşları tavsiye etmişti. Eve her gün gelen gazetede reklamını da görmüştü üstelik. Bir kaç gün sonra gazetede haftada bir çıkan kitap yorumlarında da okuyunca almalı ve okumalıyım bu kitabı diye karar vermişti kendi kendine. Bir de anneme sorayım diye içinden geçirdi. Gerçi anne ve babasının hayır demeyeceklerinden emindi; çünkü eve aldıkları gazetede reklamı ve yorumu yayınlanmıştı. Ama yine de sorayım dedi. Ne de olsa annesiydi, okumuş, tahsilli, “ün görmüş gün görmüş” bir kadındı. Tahmin ettiği gibi çıktı. Annesi de hararetle “git al, senden sonra ben de okuyayım” dedi. Gitti kendi harçlıklarından biriktirdiği para ile kitabı aldı ve hevesle okumaya başladı.

Ama bütün bu olup bitenlerden babanın haberi yoktu ve ne olduysa işte o akşam oldu. Baba akşam işten geldiğinde çoçuğunun elinde kitabı görünce “deli divane” oldu birden bire. Çıldırmıştı adeta. Bağırıyor, çağırıyor, yeri göğü inletiyordu. Nasıl olur da kendisinin haberi olmadan kitap alınırmış? Nasıl olur da harçlıklar çar çur edilirmiş? O paralar kolay mı kazanılıyormuş? Kendisi de baba olunca görecekmiş? İlla kitap okunacaksa kütüphanede kıyamet gibi kitap varmış, onları önce okusaymış. Daha neler, neler!!!!

Ben kitap örneğini verdim; siz kitabı kaldırın başka şeyler koyun bunun yerine. Netice değişmeyecek. Bu ve benzeri sebeplerle hemen her gün belki çoklarımızın evinde nice kalpler kırılıyor, nice düşünceler zedeleniyor, nice ailelerin mutluluklarına gölge düşüyor, bugünleri ve yarınları adına kapanmaz gedikler açılıyor.
Bence burada asıl problem ne çocuk, ne harçlık, ne kitap, ne de kitabın muhtevıyatı. Asıl problem aile içi iletişimsizlik. Sizce en kızgın anında dahi olsa, baba annenin haberi olup olmadığını, ondan izin alınıp alınmadığını sormalı değil miydi? Ya anne izin verdiyse? Bu yüzden sözünü ettiğimiz misalde aile içi iletişimsizliğin bağırıp çağırma esnasında gerekçe olarak sunulan şeylerden daha önemli, dolayısıyla asıl problemin bu olduğunu düşünüyorum.

Bu örnekte babanın söz konusu reaksiyonu ihtimal ya işyerindeki herhangi bir problemini eve taşımasından, ya eşiyle önceden girdiği dargınlık ortamının etkisinden, ya da kimsenin bilemediği farklı şeylerden kaynaklanmış olabilir. Ama bunların hiçbiri sözünü ettiğimiz reaksiyoner çıkışı haklı kılmaz.

Şunu baştan kabullenelim; aile içinde karı-kocanın şu ya da bu sebeple birbirine dargın olduğu, konuşmadığı, ayrı yerlerde geceledikleri zamanlar olabilir. Haklı ya da haksız gerekçelerle girilen bu süreç eğer çabuk hall u fasl edilmezse, düzen İslami değerleri benimsemiş ailenin uyması gerekli olan minimum standartlara göre yeni baştan kurulmazsa, hele bu sürecin uzaması veya sık tekrarı dolayısıyla ailenin hayat modeli, yaşam şekli bu olursa böyle bir ailede problemler hiçbir zaman bitmez. Evlilik hayatlarında mutluluğu bir türlü yakalamayan çiftler, evlilik öncesi, nişanlılık dönemi ilişkilerinin ömür boyu bu şekilde devam edeceğini zanneden ve farklı ilişki modellerine hazır olmayanlardır genellikle. Çünkü hayellerinde kurdukları dünya yıkılmış, bunun hasıl ettiği ruh haleti ile değil kocasına etrafındaki her şeye küsmüştür. Anne-baba, akraba, arkadaş, dünya hatta kaderine bile. Basit geçimsizliklerden dolayı kendilerini mahkeme kapılarında, hakim önlerinde, ya da intihar hazırlıklarında bulan insanlar genelde bu tipler arasından çıkar.

Evet, evlilik sonrası ilişkiler evlilik öncesi veya başlangıcı dönemi ilişkilerinden farklı bir seyir izler. Çünkü evlilik birbirine yabancı iki ayrı cins insanın bütün farklılıklarına rağmen birlikte yaşamaya başladığı bir hayat demektir. Karakter, kültür, alışkanlık, gelenek, görenek, fiziki, tıbbi ayrı özellikler, inanılan ve uygulanan dini, ahlaki değerlerin farklılığı, çeşitliliği, çokluğu, azlığı vb bu kadar çokluk içinde birliği yakalamak zor olsa gerek. Burada birliği yakalamak, aynı çizgide buluşulmasa bile karşılıklı saygı ve sevgi ile bunları aşmak takdir edersiniz ki zaman alacaktır. Hele bu arada aile ort----- teşrif edecek bir çocuk hayat stilini de, hayat anlayışını da, geleceğe bakış açısı ve beklentilerini de bütün bütün değiştirecektir. Daha önceki bir yazıda işaret ettiğimiz gibi aile hayatından her yeni gün, yıl, çocuk, iş, ev, hastalık vb yeni anlayışlara, yeni farklılıklara, yeni kabullenmelere kapı açar. Bütün bunlar da zaman zaman anlaşmazlıklara, dargınlıklara neden olabilir.

Ne yapılacak o zaman? Eşler bu tür sürecleri alabildiğine kısa tutacak. Kendilerine rağmen yapacaklar bunu. Tabii geçimi, yuvanın devamını istiyorlarsa. Yoksa sürecin uzatılması, "Haklıyım; özür dilesin; ayaklarıma yalvarıp kapansin vb" teraneleri ile ilk adımı karşı taraftan bekleme tek kelime ile yanlıştır. Hele ilişkinin bu boyutunu anne babaya, arkadaş çevresine velev ki ima yolu ile bile olsa anlatma ikinci yanlıştır.

Eşlerin karşılıklı anlayış, saygı ve sevgi dinamikleri kullanılarak birbirlerinin hatalarını, yanlışlıklarını ve beklentilerini iki dost misali dürüstce ve arkadaşane konuşmaları tek çıkar yoldur vesselam.
Hızlı Cevap
  #13  
Okunmamış 13-03-2008, 13:03
 
Standart --->: Evlilikle ilgili mülahazalar ve tavsiyeler
Aile Huzuru



Aile, insanın neşet ettiği beşiktir. Beşiği sağlam olan nesiller her yönden sağlam olur. Cemiyetin yapı taşı sağlam oldu mu da millet sağlam olur, devlet sağlam olur. Ailedeki problem, insanın bütün gününe bütün işlerine sirayet eder. Hayatı verimsiz hale getirir. Bu problemler kısa vadede birkaç insanı, dost ve ahbabı etkilese de, uzun vadede bütün toplumu ilgilendiren bir yara halini alabilir. Zira huzursuz ailede yetişen nesil, gelecekte cemiyeti tehdit eden bir unsur haline gelebilir.

Herkes bir gün mutlu bir yuva kurma, çoluk-çocuk sahibi olma hayali kurar. Kimileri, evleneceği kadını veya erkeği bütün sıfatları ile hayal eder ve hayalinde yuvasını kurar. Evini dayar döşer, çocuklarını giydirir, dolaştırır, hatta okula bile gönderir. Daha çok yirmili yaşlarda bunun heyecanı ile insanlar uygun bir zamanda nasiplerini ararlar. Kapıları ardına kadar açıktır. Gönüllerine birinin gelip kurulmasını isterler. Gönlüne kurulan kimseyle ölüme kadar hayatlarını birleştirmeyi arzu ederler. Değişik maniler buna engel olur da yaş otuzlu yıllara dayandı mı, bazı değerler evlilikte önem arzetmeye başlar. Acaba, hayatımda neler değişecek, beklentilerime cevap bulabilecek miyim, anlaşılabilecek miyim, hassasiyetlerime dikkat edecek mi gibi daha çok rûhî ihtiyaçları yavaş yavaş öne çıkar. Bu da aşırı seçiciliğe, dolayısıyla da daha geç evliliğe neden olur.

Peki İnsan Niçin Evlenir?

Evlilik, herşeyden önce fıtrî bir davranıştır. Allah, Kuranda kadın ile erkeği birbiriyle gönüllerinin sükûnete ereceği, bir elbise gibi birbirlerinin ayıbını örtecek birer eş olarak yarattığını beyan buyurur. Erkekler bedenî arzularının yanında, hayatlarında bir harmoni, tertip, düzen, temizlik ve daha sıcak bir paylaşım ararlar. Kadınlar da, yine bedenî ihtiyacın yanında, korunma, barınma, birilerine dayanma ve aktif paylaşım arzu ederler. İnsan, hayatta kimse ile paylaşamadığı bir kısım hislerini, duygu ve düşencelerini ancak eşleri ile paylaşarak bir anlamda huzur bulurlar. Hiçkimsenin yanında olamadığı kadar onların yanında rahat davranabilirler. Böyle olunca da hiçkimseye olmadığı kadar eşlerine güvenmek isterler. İşin cismânî ihtiyaç boyutu da önemli bir sebeptir. Allah insanların içlerine koyduğu karşı cinse karşı duyulan cismânî arzuların meşru dairede tatmin edilmesini istemiş ve bu sebeple nikahı helal kılmıştır. Fahr-i âlem de, değişik vesilelerle evliliği teşvik etmiş, hatta kimlerle nelere dikkat edilerek evlenilmesi gerektiğini, aile yuvasını kurarken işin vazgeçilmez temel noktalarını, evlilikten sonra herkesin yapması gereken hususları bir bir anlatmış, en güzel şekliyle de kendi hayatında göstermiştir. Yeryüzünde gelmiş geçmiş en huzurlu ev Allah Rasûlünün evi idi. “O, peygamberliğin ruhundaki mehabet ve vakara rağmen, hanımlarıyla latifeleşirdi. Onlarla kaynaşır, bütünleşir ve içli dışlı olurdu. Arada ince bir perde kalırdı ki, o da, Allahla irtibatlı bulunmanın hasıl ettiği uhrevîlikti, zira O, bir peygamberdi. Hanımları da her şeyden evvel Onun ümmetiydiler... Onunla münasebet ve alâka boşluğunu doldurmak mümkün değildi. Zira O, bu yönüyle de müstesna idi. Hanımları da asla Onsuz bir dünya düşünemiyorlardı.”

Evliliğe Adım Atarken Dikkat Edilecekler:

Evlilik belki de hayatta nasibin en bariz görüldüğü yerdir. İnsanların pek çoğu hiç de düşünmedikleri bir şekilde gelişen olaylarla kendilerini nasiplerinin karşısında bulurlar. Elbette bu işte, insanın iradesinin mühim bir payı vardır. O da sebeplere riayettir. Yani, iyi bir tercih yapabilmek için işi usûlüne uygun olarak takip etmek gerekir. Bu yüzden esbâba tevessül çok önemlidir, yani evlenecek kimselerin eşleri olacak kimseleri tercih ederken, onları birbirlerine tavsiye eden ve her iki tarafı da iyi tanıyan kimselerin bulunması büyük bir avantajdır. Güvenilir kimselere kulak vermek çoğu zaman bizi gerçeği görmeye daha çok yaklaştırır.

Erkek alacağı kızın güzel, kabiliyetli, akıllı, soylu ve zengin olmasını; kız da, erkeğin yakışıklı, zengin, soylu ve kariyerli olmasını isteyebilir. Halbûki, bunlar bir yere kadar önemli olsa da asıl önemli husus, eşlerin dînî yönleridir. Efendimiz, kriter olarak evleviyetle dînî salabetin ve takvanın nazarı itibara alınmasını tavsiye buyururlar. Bu ilk tercihler olumlu olarak gerçekleşince, büyüklerin tavsiyesi üzere minimum altı ay kadar bir nişanlılık döneminin geçirilmesi tavsiye edilir. Bu dönemde, müstakbel eşlerin meşru dairede görüşme, konuşma, ziyaretleşme, hediyeleşme gibi birbirlerini tanıma ve karşılıklı güzel sözlerle aradaki sevginin alevlenmesine vesile olmaları yerindedir. Bu dönemde her iki taraf da birbirini tanımaya matuf sualler sormalı, bu suallerin rahatlıkla sorulabilmesi için karşı tarafa bir güven duygusu verilmelidir. Bu dönemde, kendi isteklerini, huylarını, beklentilerini gizleyen eşler, aslında kendi geleceklerini kararttıklarının farkında bile değildirler. Her ne olursa olsun evleneyim, daha sonra bu hususları açarım veya kozlarımızı paylaşırız kabilinden içten yapılan pazarlıklar daha sonraları huzursuzluğun ve ileri safhalarda boşanmanın sebepleri olabilirler.

Evliliğe yürürken, eşlerin, dînî anlayış, eğitim, soy-sop ve servet gibi hususlarda yakın olmaları (küfüv) nikah için gözetilen önemli konulardandır. Eşler arasındaki fark çok fazla olduğunda uyum problemi başgösterecek ve huzursuzluk doğacaktır. Çok fakirle çok zenginin, eğitim seviyesi çok düşük biri ile âlim seviyesinde birinin, asil bir aileden gelenle problemli bir sülaleden gelen eşlerin evlilikleri genellikle problemli olmaktadır.

Huzurun Temini İçin Eşlere Düşen Vazifeler

Ailede huzurun temininde önemli bir husus, ailedeki herkesin vazifesini bihakkın yerine getirmesidir. Herkes mesuliyetini müdrik olur ve elinden geldiğince vazifesini ifaya çalışırsa, diğer meseleler küçülür gider. Bu arada zaman zaman eşlerin birbirlerini hoşgörüyle karşılamaları, müsamaha ile birbirlerine yaklaşmalarını gerektirecek hadiseler de vuku bulabilir. İnsan, en azından dışardaki bir arkadaşına gösterdiği müsamaha ve anlayışı hayat arkadaşından esirgememelidir. Zira, kimse mükemmel değildir. Vazifelerini herkes yerine getirme hususunda samimi olur, gayret içine girer ise, elde olmayan sebeplerle aksamalar olsa da bunlar hoş karşılanmalıdır. Bulaşıklar, çocukların o günkü aşırı yaramazlıkları sebebiyle yetiştirilemeyebilir, her zaman saatinde hazırlanan kahvaltı o gün gecikebilir veya akşam gelirken getirilecek yumurta, zeytin vs. işteki bir kısım sıkıntılar sebebiyle unutulabilir. Böyle durumda, biri, “Hanım çocuklarla çok yoruluyor, benim de hem moral olarak hem de işlerin ucundan tutarak destek olmam lazım.”, öbürü de “Sağlık olsun, bugünlük evdekilerle idare ederiz, herhalde yoğun bir gün geçirdi veya şimdi çıkıp alabiliriz.” gibi mevzuyu basite indirecek, büyütmeyecektir.

Peki Eşlerin Birbirlerine Karşı Hakları Ve Mesuliyetleri Nelerdir?

Kadın'ın Koca Üzerindeki Hakları

“Erkek ailenin geçimini sağlamakla görevli olduğu için kadının maddi ihtiyaçlarını karşılamak durumundadır. Bu anlamda, kadının yiyecek, giyecek ve barınma ihtiyacı kocanın üzerine vazifedir. Erkek kadınla iyi geçinmek ve onun haklarını korumakla yükümlüdür "...Onlarla (zevcelerinizle) iyi geçinin. Şayet onlardan hoşlanmadınızsa (sabredin). Olur ki bir şey hoşunuza gitmez de Allahu Teâlâ onda bir çok hayır takdir etmiş bulunur. (Olur ki Allah size onlardan hayırlı evlâd ihsan eder, yahud, aranızda muhabbet oluverir)" (Nisâ, 4/19).

İslâm, normal şartlarda genel anlamda evde erkeğin aileyi idare etmesini öngörür. Ancak, erkeğe verilmiş olan aileyi yönetmek ve reislik yetkisini kötüye kullanmayı da yasaklar. Bundaki amaç aile düzeninin korunmasıdır.

Kocanın Kadın Üzerindeki Hakları

"Erkekler kadınlar üzerinde yönetici (kavvâm)dırlar. Çünkü Allah kimini kiminden üstün kılmıştır ve çünkü erkekler (kadınlara) mallarından harcamaktadırlar" (Nisâ, 4/34). "İyi kadınlar; gönülden boyun eğenler ve Allah'ın korunmasını emrettiğini kocasının bulunmadığı zamanlarda koruyanlardır..." (Nisâ, 4/34).

Kadınlar kocalarına karşı itaatli ve saygılı olmalıdırlar ki, koca da aile içerisinde gereği gibi vazifelerini yapabilsin. Kadın meşru şartlarda kocasına itaat etmekle mükelleftir. Ayrıca yaptığı ev işleri ve çocuk yetiştirme ise kadının takvasını artıran hususlardır. Çünkü İslâm böyle bir sorumluluğu kadına şart koşmamış, teşvik ederek Allah'ın rızasını kazanacaklarını bildirmiştir.

Erkekler kadınlardan, kadınlarda bulunmayan bazı doğal nitelik ve güçlere sahip oldukları için üstündürler. Yoksa bu onların şeref ve fazîlet bakımından üstün oldukları anlamına gelmez.

Bir hadislerinde Efendimiz ((sallallahu aleyhi ve sellem)) kadının mesuliyet sınırların çizerek: "Kadın beş vakit namazını kılar, yılda bir ay orucunu tutar, ırzını korur ve kocasına itaat ederse Cennet kapıları ona açıktır" buyurmuşlardır. Bir başka hadiste ise, Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Hangi kadın, kocası kendisinden razı olarak vefat ederse, Cennete girer.'' (Tirmizî, Radâ, 10).

Yalnız buradaki itaat Allah'ın emirleri çerçevesinde olacağından kocanın bunu hiçe sayması durumunda kadının kocasına karşı itaatı gerekmez. Çünkü Allah'a itaat, kocaya itaatten önce gelir.

Ailede karı-koca arasında karşılıklı tatmin gerekli olan bir ihtiyaç olduğundan her iki tarafın bunu gözardı etmesi doğru değildir. Normal hallerde kadın kocasının bu durumunu bilmeli ve ona karşı saygılı olmalıdır. İslâm yaradılış bakımından kadın ve erkeğin eşit olduğunu savunur. Erkek-kadın eşitliğinde dünyaya ait cezalarda da fark bulunmaz. Kadına karşı işlenen suçlarla, erkeğe karşı işlenen suçların cezası aynıdır. Mirasta kadının erkeğin yarısı kadar hisse alması kadını küçültücü bir hareket olmadığı gibi eşitsizlik de değildir. İslâm'ın kadına bakışı ve erkeğin onun işlerini çekip çevirmekle yükümlü oluşu, evliliğinden önce gerekli harcamaları yapma görevini kadının velisine vermiş olması, evliliğinden sonra ise bu harcamaları kocasına yüklemiş olduğu hususu bilindiğinde, Allah'ın bu konuda ne gibi bir hikmet murad ettiği açıkça anlaşılır.

Kadın, almış olduğu mirastan erkeğe sadece gönül rızası ile olanın dışında hiç bir şey harcamamakta serbesttir. Buna karşılık erkek, her durumda harcamak görevi ile yükümlüdür.

Allahu Teâlâ kadını evin sahibesi olarak yaratmıştır. Erkek ailenin geçimini sağlamak, mal kazanmakla görevli olduğu gibi, kadın da bu malları, evin işlerini gereken şekilde yürütmek üzere harcamakla yükümlüdür. Çünkü kadın, kocasının evinin çobanıdır. Bunun dışında İslâm, evin dışında kalan görevlerin hiçbirinde kadını yükümlü tutmaz. Kur'an "Ve evlerinizde oturunuz" (Ahzâb, 33/33) âyetiyle kadını evinde oturmaya teşvik etmiştir. Ancak bazı hallerde kadının çalışmak için dışarı çıkması gerekebilir. Meselâ; kadının işlerini görüp gözetecek erkeğin bulunmaması, yahut ailenin içinde bulunduğu sıkıntılar dolayısıyla evin dışında çalışmak zorunda kalması, erkeğin geçim sıkıntısı içerisinde bulunması, hasta olması, geçimi sağlamaktan âciz olması bu türden şart ve durumlarla karşı karşıya kalınması halinde İslâm hukukunda bir genişlik ve bir çıkar yol sözkonusudur. Buhârî ve Müslimde geçen bir hadiste Efendimiz, "Allah, siz kadınlara ihtiyaçlarınız için dışarı çıkmanıza izin vermiştir.” buyurmuşlardır.”

Ailede en temel mevzulardan bir diğeri de, eşlerin birbirlerine saygı duymasıdır. Birbirlerine değer vermeyen ailede hır-gür hiç eksik olmaz. Basit bir mevzu, eşlerin birbirlerinin ailesini, karakterini, davranışlarını vs. yerden yere vurmaya vesile olur. Böyle bir ortamda sevginin yeşermesi de mümkün değildir. İnsan biriyle hayatını birleştirmiş ise, buna hür iradesi ile karar vermiş ise, bundan sonra onu kabullenmesi, ona alışması esastır. Eşlerin birbirine hürmet göstermediği, daha doğrusu değer vermediği bir yuvada aile büyüklerine de saygı yoksa, evdeki yavrular gelecekte kişilik problemleri taşıyan, riyaya ve sûnîliğe açık birer fıtrat haline gelirler. Birbirine karşı bir velînimet gibi bakan eşlerin ise, bakışlarındaki sevginin sıcaklığı nümayandır. Evdeki çocukların asla nazarlarından kaçmayan bu manzaralar, çocuğa özgüven ve edep kaynağı olacaktır.

Huzurun temininde önemli bir diğer husus da, eşlerin birbirlerinin hassasiyetlerine saygı göstermeleridir. Her insan kendisine değer verilmesini ister. İnsana değer verdiğiniz, onların isteklerine, hassasiyetlerine ve duygularına saygı duymanız, mümâşâtta bulunmanızla anlaşılabilir. Bu durumlarda inatla hareket etmek hiçkimseye birşey kazandırmaz. İnat, insana hakta sebat etmesi için verilmiş bir duygudur. Onu yanlış yerde kullanmak felakete sebep olur. Eşin hassasiyetine saygı asla kendi kişiliğinden taviz olarak görülmemelidir. Elverir ki, bu hassasiyetler dinin emir ve yasaklarına uygun olsun.

Öte yandan, eşler birbirlerinin ailelelerine karşı saygılı olmalıdırlar. Hiçkimse kendi ailesi hakkında kötü konuşulmasından hoşlanmaz. Bunu insanın kendi eşi yaparsa, bu arada nefrete, soğukluğa ve hatta husumete sebep olabilir. Ayrıca ailede büyükanne veya büyükbabanın çok büyük rolleri vardır. Baba, kendi baba veya annesine hürmet göstererek, hizmetlerinde bulunup isteklerine itaat ederek, kendi çocuğuna bir model olur. Zira, çocuğun eğitilmesi süreç içinde olur. Çocuk, bu uzun vetirede pek çok örnek görerek, büyüklerine karşı saygıyı, onlara hizmeti öğrenmelidir. Eşlerin karşılıklı büyüklerine gösterdikleri saygı, saygıyı doğurur. Bu da karşılıklı fedakarlığa kapı aralar.

Eşler, bütün bir hayatı paylaşacakları eşlerine karşı fedakarlık yapmaktan asla kaçınmamalıdır. Fedakarlık aradaki sevgiye vurulan saykıl gibidir. Birbirlerine özverili davranan eşlerde karşılıklı güven oluşur. Güven ise, evliliğin vazgeçilmez unsurlarından biridir. Şöyle tatlı bir anektodla bunu da kısaca geçelim.

“Uzun yıllar mutlu bir evlilik sürdüren yaşlı çift, evliliklerinin “ellinci” yılını yaşamaktaydılar ve mutlu süren evliliklerinin altın yılını kutlamışlardı. Bir gün kahvaltıda kadın kendi kendine düşünüp; Elli yıl boyunca kocama nazik davrandım ve ona her zaman ekmeğin iyi pişmiş, kıtır tarafını verdim. Ama bugün bu lezzetli kısmı kendime ayırayım artık diye düşünmüş ve ekmeğin kıtır kısmını yağlayıp kendisine ayırmış, öbür yumuşak tarafını da eşine vermiş. Beklediği tepkinin aksine kocası sevinerek, karısının elini öpmüş ve şöyle demiş; "Sevgilim, bana günün en mutlu anını yaşattın. Elli yıldır ekmeğin en sevdiğim yeri olan yumuşak tarafını yiyemiyordum; çünkü çok sevdiğin için o parçayı hep sana bırakıyordum."

Aile fertleri işlerinde birbirine yardımcı olmalıdırlar. Bazan erkeğin bütün yorgunluğuna rağmen çorbayı karıştırması, bebeği tutması, alışverişe çıkması ve hanımının sıkıntılarını dinlemesi gerekebilir. Yine bazan kadının bütün gün ev işleriyle bunaldığı halde, yorgun ve kızgın eve dönen kocasının öfkesini dindirecek tatlı sözler sarfetmesi, latifeler yapması ve onu anlamaya çalışması, kendi sıkıntılarını bir kenara bırakması gerekebilir. Empati yoluyla (onun yerine kendisini koyma) karşı tarafı anlamaya çalışabilir. Bazan eşlerin birbirlerinin işlerini görmede yardıma ihtiyacı olabilir. Bu durumda hiç ıvazsız garazsız yardım alabileceği kimse yine eşi olmalıdır. Eşler birbirlerine bu güvenceyi tâ baştan vermelidirler.

Eşler, birbirlerine alabildiğince şeffaf davranmalı, asla gizemli hareketlere girmemelidirler. Zira güven yuvanın tesisinde ve devamında en mühim dinamiklerden birisidir. Herkes, bir şeyi niçin yaptığı veya yapmadığı merak konusu olduğunda mümkün olan en kısa zamanda sebebini açıklamalıdır. Bu anlamda süprizler uzun süreli olmamalıdır. Aksi takdirde şüphelenmeler, yanlış anlamalar, sû-i zanlar meselenin bütün tadını kaçırır. Öte yandan gereksiz ve aşırı kıskançlıklar da karşı tarafı hayatından bezdirir.

Problemler mümkünse hiç vakit kaybetmeden çözülmelidir. Henüz küçük iken çözülmeyen problemler hızla kangren olmaya yüz tutar. Zira şeytanın en çok fırsat kolladığı anlar bu anlardır. Hemen her iki tarafın kalbine kötü duyguları fısıldar, pireyi deve yaptırır. İnsan, az salim kafayla düşünebilse, belki de kendine güler ve düşündüğü kötü şeylerin şeytan tarafından vesvese olarak kalbine atıldığını hisseder. Zira, katiyyen karşı taraf bunları hak edecek bir şey yapmamıştır. Şeytanın avânelerini en başarılı bulduğu husus karı ile kocanın arasını açmaktır. Yani, karı koca arasında uzayıp giden problemler ancak ve ancak müminlerin en büyük düşmanı şeytanı sevindirir.

Yaşanan bir hikaye olarak anlatılır. Bir genç çift evlenirler ve şöyle bir anlaşma yaparlar. Erkek, “Hanım, eğer ben akşam eve gelirken görsen ki, gömleğimin bir ucunu şalvardan çıkartmış yana salmışım, anla ki, o gün işler ters gitmiş, moralim çok bozuktur. Üstüme gelme ki, seni rencide etmeyeyim.” Hanım, tamam demiş ve eklemiş: “Siz de eve geldiğinizde eğer ben kuşağımın bir ucunu aşağı sarkıtmışsam, siz de anlayınız ki, bütün gün evin içinde bunalmışım, ev işleri, çocuklar beni çok yıpratmış, siz de benim üzerime gelmeyiniz” demiş. Bey de buna “tamam” çekmiş. Beyin eve gelme saatinde kadın pencereden kocasını gözlermiş. Eğer gömleğin ucu sarkmış ise ve kendi canı da çok sıkılmış ise o da kuşağının ucunu sarkıtırmış. Bey eve geldiğinde hanımın kuşağının sarktığını görünce kimse kimsenin üstüne gitmezmiş. O günden sonra o evde asla hır-gür olmamış.

Eşlerin birbirlerinden beklentileri makul ve karşılanabilir olmalıdır. Eğer iki tarafın beklentileri birbirine yakın ise huzuru temin çok daha kolay olur. Daha nişanlılık döneminde iken tarafların beklentilerine ait bazı şeyleri birbirleriyle paylaşmaları doğru olur. Elbette evliliğin her safhasında olduğu gibi bu ilk ve önemli safhada da eşlerin karşılıklı dürüst olmaları kaydı ile...

Ailede birisinin nihaî sözü söyleyen reis konumunda olması zarûrîdir. Bütün aile fertleri her türlü işinde onu bir müracaat kaynağı olarak görmeli ki, evde yetişen nesillerde itaat duygusu gelişsin, birlik ve düzen temin edilebilsin. Aile reisi de, ailenin bütün fertlerine karşı şefkatle, sevgi ve azamî derecede fedakarlık hisleri ile yaklaşmalıdır. İmkanı nisbetinde aile fertlerini sevindirecek davranışlarda bulunma, hediyeler alma, gezmeye götürme kısacası paylaşma gayreti içinde olmalıdır.

Evliliğin sağlam yürümesinde paylaşım çok önemlidir. Sıkıntılar paylaşıldıkça hafifler, sevinçler paylaşıldıkça ziyadeleşir. Arkadaşlık bağlarının kuvvetlenmesinde olduğu gibi evlilikte de kendine has sevgileri artırır. Öğünleri beraber yemek, beraber ziyaretlere gitmek, beraber alış-verişe çıkmak, beraber seyahate gitmek ve dahası beraber çocuk yetiştirmek paylaşımın değişik örnekleridirler. Bazı hususi hissiyatları, geçmişi, gelecekteki hayalleri ve elân yapılan güzellikleri, hizmetleri, ibadetleri birlikte yapma, yad etme de bir nevi paylaşmadır.

İnsan, iyiliğin kölesidir. İyilik yaptıkça hayatından lezzet alır. Hele bu iyilikler Hak yolunda ise bunun zevki tariflere sığmaz. İşte bu güzelliklerin de eşler arasında paylaşılması çok faydalıdır. Aynı duygu ve düşünce ile Allaha hizmet eden eşlerin bağlılıkları dünyevî duygularla birbirlerine bağlı olanlara nisbeten dağa sağlamdır. Zira ebedî bir hayatta da beraber olmanın sebeplerine sarılmışlardır. Maddi hazların yanında birlikte manevî hazları da paylaşmışlardır. Evde zaman zaman beraber kılınan namaz, beraber gözyaşı dökerek edilen dualar, komşulara yapılan güzellikler de eşlerin paylaşım adına yapabilecekleri güzel faaliyetlerdir. Unutulmamalı ki, evde yapılan ibadetlerin, Allah için gözyaşı dökmelerin, birlikte kitap okumanın ve manevî heyecan atmosferinin evdeki çocuklara tesiri de büyük olacaktır.

Evliliğin huzur içinde devam ve temâdîsi ancak Allahın yardımı ile olabilir. Bunca sebeplere sarılan insanlar yine de şeytanın türlü tuzaklarına düşebilirler. Bir anlık gafletleri meselelerin büyümesine sebep olabilir. Bu sebeple belki her gün Allaha dua dua yalvarıp “ağız tadı, gönül şenliği, huzur, ülfet, muhabbet, istikamet” adına yalvarılmalıdır. Büyükler “Hazreti Adem ile Hazreti Havva, Efendimiz Hazreti Muhammmed (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Hazreti Hatice, Hazreti Ali ile Hazreti Fâtıma arasındaki sevgi, saygı, hürmet ve muhabbetten bizlere de bahşet Allahım” tarzında dua edilmesini hoş görmüşlerdir.

Eşlerin dikkat etmeleri gereken mühim bir konu da, aile sırlarını asla dışarıya vermemeleridir. Bu manada eşler birbirlerini gıyablarında katiyyen zemmetmemelidirler. Kötü huyları varsa bile, bunu başkalarına şikayet etmek yerine, mümkün olduğunca rahatsız oldukları mevzuları uygun bir atmosferde ve uygun bir üslupta bizzat eşlerine açmalıdırlar. İlerleyen safhalarda ise araya hakem girmesi ve iki tarafın bu hakeme saygı göstermesi istenmeyen sonuçların önünü alabilir.

Kur'ân-ı Kerîm, mesut bir cemaatı, kadınıyla erkeğiyle ele alırken konuyu şöyle resmeder: "Müslüman erkekler, Müslüman kadınlar; mümin erkekler, mümin kadınlar; tâata devam eden erkekler, tâata devam eden kadınlar; doğru (sözlü) erkekler, doğru (sözlü) kadınlar; sabreden erkekler, sabreden kadınlar; mütevâzî erkekler, mütevâzî kadınlar; sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar; oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar; ırzlarını koruyan erkekler, (ırzlarını) koruyan kadınlar; Allah'ı çok zikreden erkekler, zikreden kadınlar var ya; işte Allah, bunlar için hem bir mağfiret hem de büyük bir mükâfât hazırlamıştır." (Ahzab, 33/35)

Bu ayette erkek ve kadının sahip olması gereken on mühim vasıf zikredilmektedir. (Belki uzun uzun başka bir yazıda ele alınacak) bu on madde, hakkıyla gerçekleştirilirse, işte o zaman huzurun, mutluluğun, saadetin kapıları o zaman insanlara açılacaktır. Üstad Bediuzzamanın, eşlere verdiği şu güzel nasihatle şimdilik bu fasla da noktayı koyalım.

“Bahtiyardır o adam ki, refika-i ebediyesini kaybetmemek için saliha zevcesini taklid eder, o da sâlih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki: Kocasını mütedeyyin görür, ebedi dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur; saadet-i dünyeviyesi içinde saadet-i uhreviyesini kazanır.

Bedbahttır o adam ki; sefahete girmiş zevcesine ittiba' eder vazgeçirmeğe çalışmaz. Kendi de iştirak eder. Bedbahttır o kadın ki; zevcinin fıskına bakar, onu başka bir surette taklid eder. Veyl o zevc ve zevceye ki; birbirini ateşe atmakta yardım eder. Yâni medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder.”

Mevlâm, bütün ailelere huzur bahşetsin, şeytana fırsat vermesin. Bizleri de şeytanın her türlü vesvesesinden, hile ve tuzaklarından muhafaza eylesin.
Hızlı Cevap
  #14  
Okunmamış 13-03-2008, 13:03
 
Standart --->: Evlilikle ilgili mülahazalar ve tavsiyeler
Böyle Şaka Olur mu?

Tülay Hanım 10 yıllık evli. Eşi Ercan Bey ve bir çocuğu ile mutlu bir hayat yaşıyorlar. Hiç sorunları olmamış mı? Elbette olmuş, ama karşılıklı anlayış, saygı ve sevgi ile aşmışlar hepsini. Bir tanesi hariç. O da eşinin yaptığı ağır şakalar. Zaman ve mekan sınırı gözetmeyen, nerede ve ne zaman yapılacağı belli olmayan bu şakalar Tülay Hanımı canından bezdirmiş. Türkçemizdeki enfes beyanla –affınıza sığınarak, meselenin daha iyi anlaşılması ve en önemlisi Tülay Hanım kullandığı için ben de kaydediyorum– “eşek şakası” denilen cinsten bu şakaların hepsi.

Zihinleri idlal etmemek icin spesifik örnek vermeyecegim ama şu kadarını ifade edeyim; 40 yaş sendromunda sıklıkla görülen ikinci evlilikten, çeşitli davranışları baz alarak –affedersiniz– eşini bazı hayvanlara benzetmeye varıncaya kadar uzanan bir çizgi bu. Ama bu çizginin ucu nihai sınırı geçmiş ve Tülay Hanıma göre son noktaya dayanmış; boşanma.

Şakaların ağırlığı konusunda hiç konuşmadınız mı, rahatsızlığınızı dile getirmediniz mi sorusuna Tülay Hanımın verdiği cevap “evet” oldu. Kocasının bu ve benzeri sorulara cevabı her zaman aynıymış; “senin şaka anlayışın yok.”

Tülay Hanımdan eşinin cocukluğu, ailesi ve cevresi hakkında bazı back ground denilen arka plan bilgileri edindim. Üç çocuklu bir ailenin ortanca çocuğu imiş Ercan Bey. Ataerkil bir ailede, babanın astığı astık, kestiği kestik bir konumda bulunduğu aile ortamında büyümüş. Çocuğunu çaktırmadan seven babalar misali mesela Ercan Bey babasının kendisini bir defa bile kucağına aldığını, sevdiğini, okşadığını hatırlamıyormuş. Ağabey baskısı ile küçük çocuk sevgisi arasında sıkışıp kalması da cabası. Ufak-tefek bir yapıya sahip olduğu için mahalle ve okul arkadaşları arasında hep ikinci planda kalırmış. Onu farklı kılan tek şey sahip olduğu üniversite eğitimiymis. İhtimal bahsini ettiğimiz ezilmişlik ve sıkışmışlık onu bulunduğu çevreden dışarıya çıkmaya itmiş, o da en meşru yolu seçmis; üniversite eğitimi almak.

Bu soruların mevzu ile ne alakası var diye düşünenler olabilir. Kısaca açıklayacak olursak; bu tip davranışlar genelde erkeklerde ve korkak tiplerde olan bir durumdur. Bunun da kişinin yetişmiş olduğu çevre ile birebir alakası vardır. Psikolojide bu duruma "passive aggression; pasif saldırganlık hali" diyorlar. Böylesi insanların en karakteristik özelligi kendilerini ifade ve varlıklarını isbat etmek istemeleridir. Bir başka tabirle güç gösterisinde bulunmak ve böylece belki cinsiyetin de verdiği bir dürtü ile başkalarının kendisini kabullendiğini görmek isterler. Tabii bu çizgide seçecekleri çevre hiç şüphesiz önce kendi ailesi, eşi ve çocukları olacaktır.

Pekala ne yapılacak? Tavsiyem bir psikologa gidilmesidir. Bu bir.
İki; din ve dini değerler. Ercan Bey'in dindar kimliği ile dini değerlerin yaptırıcılığı bu noktada mutlaka buluşturulmalıdır. Bunun için yaptığı şeyin yanlışlığını kendisine anlatacak saygı duydugu din adamları ile görüştürülmesinde azim maslahat vardır. Bu kişilerin ayet ve hadis eksenli yapacağı konuşmalar, yorumlar mutlak anlamda faydalı olacaktır. Hakeza hayat tecrübesine sahip yaşlı ve bilge insanların -velev ki din adamı olmasalar bile- nasihatları da faydalı olabilir.

Üç; Tülay Hanımın biraz daha sabretmesi gerekmektedir. Zaten hadiseye 10 yıllık bir gecikme ile müdahale ediliyor. Fıtratın adeta bir parçası olmuş bu hali istenilen noktaya çekmek zaman alacaktır. Keşke problem bu noktaya getirilmeseydi. Yani boşanma deyip diretecek kerteye gelmeden başkalarından yarım istenilseydi. Bazen ola ki bizler "aile sırrı" deyip problemlere müdahalede ahesterevlik ediyoruz. "Kol kırılır, yen içinde kalır" deyip en yakınlarımızdan bile gizliyoruz. Sonra da küçük mualecelerle çözülebilecek sorunlar kangren olarak karşımıza çıkıyor. Bu defa çözmek icin acele ediyoruz. Ahmet Selim'in enfes tabiriyle "Geciktiğimiz icin acele ediyor, acele ettiğimiz için de gecikiyoruz.” Çünkü salim bir kafa ve mantıkla problemlerin çözümünü ortaya koyamıyor ve hep radikal çözüm yolları öneriyoruz. Tülay Hanımın boşanma isteği işte böylesine bir örnek.

Dört; dua. Kalbler Allah'ın elindedir. Yeter ki o İlahi iradeyi bu problem çerçevesinde harekete geçirecek duayı yapabilelim.
Hızlı Cevap
  #15  
Okunmamış 13-03-2008, 13:03
 
Standart --->: Evlilikle ilgili mülahazalar ve tavsiyeler
Mutluluk Yolunda Hicret



Sorunlar radikal hale gelince çözümler de radikal olmak zorundadır. Mühim olan önce sorunları oluşturacak şartları ortadan kaldırmaktadır. Bu safhada başarılı olunamaması durumunda sorunları küçük iken tesbit edip gerekli tedavi metodlarını uygulamaktır. Bu arada söz konusu sorunun tedavisi yapılırken baştan teşhisi yapılamayan sorunları oluşturan arka plan şartlarını izale çalışmaları ihmal edilmemelidir ki sorunlar bir daha tekrar etmesin. Ba'de harabı'l Basra' deyimi ile tarifi yapılabilecek şekilde, eğer sorunlar iş işten geçtikten sonra farkedildi veya ilk cümlede ifade ettiğimiz gibi radikal hale geldiyse, radikal çözümler almaktan başka şeçenek yoktur. Kangren olmuş hastanın kangrenli uzvunu kesmek gibi.

Kur'an: Kim Allah yolunda hicret ederse dünyada gidecek çok yer, genişlik ve bolluk bulur.' (Nisa, 4/100) buyuruyor. Kur'an, Mekke'de müşrikler tarafından işkencelere, boykotlara maruz bırakılan müslümanlar için bir çıkış kapısı olarak gündeme getiriyor hicreti bu ayeti ile. Dini inançlarını tam anlamıyla Mekke'de yaşayamayan insanların başka beldelerde yaşayabileğini ima ediyor. Ama bu imadan daha öte, insanın insan olma vasfıyla dünyevi hayatını devam ettirebilme adına gerekli olan maddi ihtiyaçlarını bir anlamda garanti ettiğini ise açıkça bildiriyor. İma, işaret, delalet değil, sarahat. Bir başka tabirle, dini için hicret düşünenler rızk endişesinden dolayı hicretten dur olmasın diyor. Öyle ya kendi için kurulu düzenini terk edeni Allah terk eder mi? Kendisine yar olana, O bar olur mu?

Dini literatürde hicret, söz konusu ayet etrafında kısaca yapmaya çalıştığımız açıklamalar etrafında anlatılır. Hicret'in İslam tarihine mal oluşu yani Habeşistan ve Medine hicretlerinin de hicret' kavramının anlam çerçevesinin bu şekilde belirlenmesinde etkisi büyük. Fakat dini değerleri yaşamak amacıyla değil de, başlangıçta ifadeye çalıştığımız hayatın başka alanlarını ilgilendiren ve radikal hale gelmiş sorunları çözmek amacıyla hicret olamaz mı? Bir başka ifade tarzıyla, hicret, sözü edilen problem/problemlere radikal bir çözüm yolu olarak önerilemez mi? Mesela, kabil-i iltiyam olmayan gelin-kaynana, damad-kayınpeder vb geçimsizlik problemlerinin çözümü için hicret?

Bence olabilir; olmalıdır da. Tabii sıralamada son tercih olmak şartıyla. Bu aşamada eşler yuvalarını devam ettirme adına başka çare bulamadıkları için yaptıkları bu hicretten sırf dini sebeplerle yapılan hicret kadar olmasa da mutlaka sevap kazanır. Çünkü ameller niyetlere göredir. Genel anlamda bir cümle ile verdiğimiz malum u meçhul örnekte üçüncü şahışların varlığı, fiziki mekan olarak yakınlığı, eşler arası münasebete sürekli müdahil olmaları, mezkur yuvanın mutluluğunu engellemektedir. Asıl amaç bu olunca, maişet endişesi fazlaca düşünülmemeli. Allah eşlerin niyetlerine göre mutlaka rızk kapılarını onlara açacaktır. Zaten ayeti zikretmemin sebebi de bu.

Başka bir açıdan bakıldığında aslında bu resmen bir kaçışın göstergesidir. Gelinin kayınvaliden, damadın kayınpederden, müslümanın müslümandan, insanın insandan kaçışı. Daha genel anlamda insanın ruhundan, özünden kaçışı. Nedendir bilmem, çok yabancılaştık biz birbirimize. Yabancılaştıkça uzaklaştık bizi biz yapan, yıllarca, asırlarca bizi ayakta tutan değerlerden. Ve uzaklaştıkça vahşileştik. Ortak aklımızı kaybettik, tıpkı kaybettiğimiz ortak paydalarımız gibi. Mana vermekte zorlanıyorum aslında ben bu geçimsizlik örneklerine. Şöyle diyesim geliyor kayınvalidesinden kaçan geline; dizini kır ve otur annenin dizinin dibinde. Aç sineni ve öğren ondan öğrenebileceğin herşeyi.'
İyi ama bunu diyebilmem için kayınvalidenin gelinine kızı gibi bakması, kızı gibi muamelede bulunması gerekmez mi? Genel anlamda bu olgunluğu da görmediğim için diyemiyorum gönlümden geçeni gönül rahatlığı içinde. Buna bedel sizin de okuduğunuz gibi birbirlerinden kaçmalarını, uzaklaşmalarını tavsiye ediyorum.

Ne garip değil mi?
Hızlı Cevap
  #16  
Okunmamış 13-03-2008, 13:03
 
Standart --->: Evlilikle ilgili mülahazalar ve tavsiyeler
Saygı mı Sevgi mi?



Karı-koca ilişkilerinde saygı mı önceliklidir yoksa sevgi mi? Saygı ve sevgi birbirinden farklı anlamlar içeren iki temel değerdir insan, aile ve toplum hayati için. Saygı bizim hürmet diye ifade edebileceğimiz takdir, tebcil, ululama gibi genelde yararlıklıkları olmuş kişi, kurum ya da eşyaya duyduğumuz ve çesitli formları ile pratiğe döktüğümüz hisdir. Sevgiye gelince kişi ve muhataba göre çeşitli şekilleri olmakla birlikte konumuz açısından sevgiyi mecazî aşk olarak nitelendirebiliriz.

Şimdi yukarıdaki soruya dönelim, saygı mı sevgi mi? Elbette her ikisi de. Bir yuvanın sevgiden eksik bir temel üzerine oturması düşünülemez. Tarafların hangi usul ile evlenirlerse evlensinler -görücü veya anlaşmalı- birbirlerine karşı sevgileri yok, zamanla oluşmadı veya kayboldu ise, o yuvanın huzur içinde devamı imkansızdır ya da imkansız denecek ölçüde zordur.

Burada unutulmaması gerekli olan en önemli husus, tarafların birbirlerine karşı duydukları aşkın, sevginin kendiliğinden sürekli canlı kalan bir his olmadığı gerçeğidir. Onu sürekli kılabilmek iradî olarak yapacakları şeylerle karı-kocanın elindedir. Bakın Fethullah Gülen Hoceefendi onu ne güzel ifade eder;” Aşk vuslatla noktalanınca herşey durgunlaşmaya başlar, ateş söner, baraj boşalır, çiğ da dağılır gider.” Öyleyse bu aşamada eşlere ciddi görevler düşmektedir. İşte bence saygı, hürmet bu noktada devreye girmelidir, girmek zorundadır. Çünkü tarafların birbirlerine, düşüncelerine, davranışlarına, saygı duyması, hürmet beslemesi ve onu bir şekilde hissettirmesi sevgiyi besleyen ana damardır.
Burada kabulü şart olan en temel nokta kadın ve erkeğin gerek cinsiyetleri ve gerekse şahsiyet ve kimlikleri itibariyle farklı dünya görüşlerine, farklı önceliklere sahip olma keyfiyetidir. Herşeyden önce bu tabii bir olgu olarak kabul edilmelidir eşler tarafından. Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız bütün düşünceler bu ön kabul üzerine kuruludur. Aksi bir anlayış özellikle günümüzde cennet bahçeleri olması gereken yuvayı rahatlıkla cehennem çukurlarına çevirecek hususiyete sahiptir.

Gel gör ki hakikat bu olmakla birlikte özellikle ataerkil ailelerde kadının farklı düşünce, istek, beklenti, dünya görüşüne sahip olmaması, onun kocasının istek ve arzuları içinde eriyip gitmesi gerektiği düşüncesi hakim. Ve bu hakimiyet devam ettiği müddetçe ailede ortak bir payda yakalamak zor oluyor.

Aslında sırf erkeklere haksızlık etmeyelim. Günümüzde bazı kadınlar kültürel etkileşimler sonucu, kocalarından görmek istemediği aynı tavrı rahatlıkla takınabilmekteler. Bu zihniyette olanlara göre koca, karısının esiri, onun istekleri, programı öncelikli hareket etmek zorunda. Kocanın aile dışı iş veya arkadaş çevresi ile sanki özel hayatı olamazmış gibi tavırlar. Her iki taraf için sıkıntılı bir durum. Evlilik eşlerin birbirine esir olması demek değildir ki!
En çok şikayet edilen hususlardan birisini örnek vererek konuyu açalım isterseniz; erkeklerin futbol hastalığı. Fanatizme dayanan ölçüdeki bir hastalığı ben de kabul etmiyor ve tedavisinin gerektiğine inanıyorum ama genelde erkeklerin futbola olan yoğun ilgileri herkesin malumu. Burada onların futbolla ilgilenmelerine, tvden ya da stadyuma giderek maçları seyretme isteklerine -elbette aşırıya kaçmayan ölçülerde- kadınların saygı göstermesi gerekmektedir. Bu saygının göstergesi haftalık veya günlük programda kocanın maçları seyredebilecek zeminin hazırlanmasıdır. Aynı ölçülerde erkeğin de hanımının tv seyretme konusundaki önceliğine, tercihine saygı göstermesi gerekir. Eğer o, Türk filimlerinden veya bir tv dizisinden hoşlanıyorsa ona göre programlama yapılmalıdır. Aksi halde ikili dayatmalar, eşlerin tercihleri noktasında birbirlerine saygılarının kalktığının göstergesidir ve bu gereksiz bir huzursuzluğa davetiye anlamını taşır.

Yukarıda sevginin, aşkın kendiliğinden sürekli canlı kalabilen bir özelliğe sahip olmadıgını ifade etmiştik. Pekala onu nasıl canlı tutacağız? Sorması kolay ama cevabı oldukça zor bu sorunun. Çünkü günümüzde kırılmaya yüz tutsa da hükümranlığını sürdüren ataerkil yapımız eşlerin birbirlerine sevgilerini belli eden tezahürler içine girmesine mani. Mesela, “Seni seviyorum” sözcüğünü ele alalım ve gerçekten mazinin derinliklerine doğru bir yolculuk yapalım. Mesela 50 yıllık evlisiniz, kaç defa eşinize “Seni seviyorum” dediniz veya kaç defa ondan bu cümleyi duydunuz? Halbuki Hz. Peygamber (s.a.v) bir hadislerinde “Sizden birisi bir kardeşini severse, ona sevdiğini söylesin.” buyuruyor. Ortak paydanın sadece iman olduğu bir kişi ile olan münasebette bir davranış biçimi, örneği, modeli sunuyor Allah Rasulü bize bu hadislerinde, hatta emrediyor. Pekala bir değil, binlerce ortak paydanın bulunduğu evlilik hayatında eşler neden çekingen davranırlar birbirlerine. Utangaçlık mı? Elbette değil ve olmamalı. Herşeyden önce zirve seviyesinde paylaştıkları mahremiyet buna mani. Aile huzurunun önemli bir temelini teşkil etmesi ayrı bir gerekçe.

Sevginin tezahürü sayılan ikinci husus, hediye alma ve verme? Sahi eşinize en son ne zaman hediye almıştınız? Ya da ne zaman eve elinizde bir çicek buketi ile gelmiştiniz? 5 yıl önce mi? Eşlerin birbirlerinden hediye, çiçek beklentileri içine girmesi doğru mu deyip kestirip atabilirsiniz. Ama bu bana göre fıtratı inkardır. Dikkat edin, bize ait olmayan bir kültürün uzantısını kabul etmeme demiyorum, çünkü hediyeleşme Hz. Peygamberin ifadeleri ve uygulamaları ile insanların sevgi bağlarını artıran evrensel bir değerdir. Hediye şeklinin çiçek şekline bürünmesine batı kültürü deyip inkar edebilirsiniz. Kabul ettik diyelim, pekala çiçeğe hayır diyenler eşlerine bir şey aldı mı, alıyorlar mı? Kaldı ki çiçek ve çiçeğin sembolize ettiği değerler evrenseldir. Gülun İslam kültürü içindeki Hz. Peygamber ile olan ilişkisini düşünün lütfen.
Yukarıdaki ifadelerim sadece erkeklere hitab ediyor şeklinde algılanmamalı. Kadınlar da bunun muhatabıdır. Çeşitli vesilelerle karşılıklı hediyeleşmeler her iki tarafın birbirlerine karşı besledikleri sevgi hissini artıracak ve sürekli canlı kılacak unsurlardan birisidir.

Hasılı, öncelik-sonralık sıralaması yapmak istemem sevgi ve saygı arasında. Ama illa yapılması gerekiyorsa, saygıya, sevgiyi de besleyen bir damar olması açısından önceliğin verilmesi gerektiğine inanıyorum.
Hızlı Cevap
  #17  
Okunmamış 13-03-2008, 13:03
 
Standart --->: Evlilikle ilgili mülahazalar ve tavsiyeler
Kadın Ne İster: Önemsenmek


Başlığa çektiğim soru ve tek kelimelik cevap bir bayanın itirafıdır. Niçin itiraf dedim cümle, düşünce, ifade yerine? Şunun için; malum itiraf suçlu birisinin suçunu ister irade ister baskıyla açıklaması, beyan etmesi demektir. Karşılaştığım örnekteki bayan kocasının kendisini önemsemediğine inandırmış. Bu sebeple kocasının kendisi ile olan her münasebetine, her konuşmasına, her tavrına, her gülümseyişine.. hasılı her şeyine bu gözle bakıyor, bu perspektiften değerlendiriyor. Şartlamış kendisini, kilitlemiş bir tek noktaya; kocası kendisini sevse bile önemsemiyor, fikir ve düşüncelerine kıymet vermiyor diye. İşte bu bakış açısı bana göre bir suçtur; bunun içindir ki yazının başlığındaki cümleye “itiraf”dedim.

İzahını yapayım; her şeyden önce bugün dünyanın bir çok ülkesinde ve bugüne nisbetle dün ve dün içinde bizim dünyamıza baktığımızda gerçekten kadınların önemsenmek bir yana ikinci sınıf varlıklar olarak görüldüğü; “insan ama erkeklere hizmet için yaratılmış” düşüncesine kadar uzanan bakış açılarının olduğu muhakkaktır. Bunları inkar etmek imkansız. Hatta böylesi bir inkar bugün kadın-erkek ilişkileri bağlamında yaşadığımız sorunların köken ve nedenlerini anlamamızda, çözüm üretmemizde bizim önümüzü tıkar. Kocaların eşlerine eski dönemlerin uzantısı olarak önemsememe gibi bir tavır takındığı doğru olabilir ve vardır. Ama benim karşılaştığım örnek böyle değildi. Onun için aşağıda beyan edeceğim düşünceler genel değil, bu kapsam içine giren kişiler/aileler içindir.
Bu girişten ve kabulden sonra neden suç düşüncesinin izahına geçeyim; bir kadının kocası nezdinde önemsiz bir varlık olduğunu kabullenmesi baştan yenilgiyi kabul etmesi demektir. Bu durumda esas tedavisi gerekli olan hastalık kocanın önemsememesi değil, kadının peşinen yenilgiyi kabul etmesidir. Tabii böyle bir bakış açısının varlığını kabul etmemiz durumunda geçerli bu yargı.

Pratik hayattan bir misal verelim -Allah korusun- yakalandığı bir hastalığın tedavisinin imkansızlığına inanan bir hasta düşünün. Bu inanç tedavi sürecini olumsuz etkiliyor hepinizin bildiği gibi. Çünkü moral-motivasyon ve onun yüksekliği/düşüklüğü hastalığın tedavisinde hayati öneme sahip. Bundan dolayı doktorlar bu inançta bulunan hastalara önce moral tedavisinin uygulanması gerektiğini söylüyorlar. Hasta yakınlarını kullanıyorlar. Din adamları devreye giriyor vs... Sonuçda nice tedavisi imkansız, ölümcül denilen hastalar sadece bu yolla şifa buluyor Rabbin tevfik ve inayetiyle.

Bu örnekten hareketle şunu diyebilirim; eğer iddia edildiği gibi böyle bir önemsenmeme durumu varsa, “bu bir hastalıktır ve tedavisi mümkündür” deyip mücadeleye girilmelidir. Ama enaniyetlerin tokuştuğu, sen-ben eksenli tartışmaların merkeze alındığı türden mücadele değil. Zira böylesi bir mücadele hem hayatı yaşanmaz kılar, hem de sorunları içinden çıkılamaz kör düğüm haline getirir.
Kasdım bunun tam aksi; mücadele “hayat müşterektir” prensibi etrafında dönen fikri müzakere ve mülahazalarla olmalı. Dini deliller hiç kimsenin şüphesi olmasın bu örnekte kadının yanındadır. Gerek cahiliye dönemindeki kadının konumuna nisbet ettiğimizde İslam'ın getirdiği ve devrim' diye adlandırabileceğimiz değişiklikler, yani kadına verdiği haklar ve ödevler, gerekse Efendimiz'in (sav) kavli beyanları, fiili tatbikatları kadının bu mücadelede elini güçlendiren delillerle doludur. Yeter ki kadın usul ve üslubuna uygun biçimde ve mutlaka zamana yayarak kocası ile müzakere etsin bu delilleri. İmanlı ve ahirette hesab vereceğine inanan bir sine bu deliller karşısında tavrını değiştirmekten başka hiçbir şey yapamaz. Hz. Peygamber'in “Allah'ın sizlere emaneti” dediği eşine önemsememeyi ihtiva edecek tarzda muamelede bulunamaz.

Kadını suçlu kılan ikinci husus -yine karşılaştığım örnekten hareketle söylüyorum- kocası ile tanıştıkları ilk günden bu yana bütün davranışlarını bir bütün olarak değerlendirme yerine en son karşılaştığı örnekten hareketle değerlendirmeye ve sonuca gitmesidir. Genelde kadınların bir çoğunda görülen bu haslet aslında muhasebe ve muhakemede veri eksikliğidir. Bunun sonucu olarak da elde edilen sonuç ve o sonuca bağlı olarak verilen karar yanlış olmaktadır. Şunu demek istiyorum; şu veya bu sebeple gerçekten koca haklı ya da haksız olarak spesifik bir hadisede karısını, karısının düşüncesini önemsememiş olabilir. Burada bu tavrın dahili ve harici nedenleri üzerinde durup düşünülecek, alabildiğine medeni ilişkiler içinde ve gergin olmayan bir ortamda oturup konuşmak yerine kocaya küsmek, darılmak musibeti ikileştirir, hayatı her iki tarafa zehir eder. “Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi yok!” hesabı, koca karısının tavrının nedenini bilmediği için sebep ve çareyi başka yerlerde aramaya, kadın da kocasının her bir hareketi, sözü, tavrı ile tepeden yuvarlanan kar topu misali içinde sadece kendisinin bildiği sorun yumağını büyütmüş olur. İşte onun için bu bakış açısına sahip olan kadın suçludur diyorum.

Buraya kadar söylediklerimiz kocanın gerçekten karısını önemsememe, umursamama gibi bir düşüncesi ve uygulamasının var olduğu varsayımı ile söylenen şeyler. Bunun olmadığı yerde ise kadının bu yaklaşımı elbette suçluluğun boyutunu artıran bir başka faktördür ve ayrıca ele alınması gerekir.

Bakın bir itiraf kelimesi bizi nerelere götürdü. Unutmayın karı-koca birbirinin ne düşmanı, ne de rakibidir. Olsa olsa arkadaşıdır, dostudur, yaranıdır, hayatı dahil her şeyini feda edeceği sevdiğidir, sevdiceğidir.
Hızlı Cevap
Cevapla

Hızlı Cevap
Mesajınız:
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın
Rastgele Soru

Seçenekler


Seçenekler


Benzer Konular
Beren Saat'ten evlilikle ilgili açıklama Beren Saat ile Kenan Doğulu bir süredir büyük aşk yaşıyor. Herkes bu ilişkinin akıbetini merak ederken, Beren Saat nihayet bir açıklama yaptı. Başrolünü oynadığı "Fatmagülün Suçu Ne?"...
Uzmanından saç ile ilgili önemli tavsiyeler Uzmanından saç dökülmesi ve saça uygulanan kimyasallar ile ilgili doğru bilinen yanlışlar.. Günümüzde saç dökülme problemini erkek-kadın- genç ayırımı olmadan herkes yaşıyor. Yapılan...
Sağlıkla ilgili tavsiyeler ipuçları pratik bilgiler Sağlıkla ilgili tavsiyeler ipuçları pratik bilgiler Stres kan basıncını yükselterek sakin insanlara göre kalp hastalıklarına yakalanma oranını 3 kat artıran bir faktör. Kanser ve Alzheimer...
Kırşehir'de gelin ve damat adaylarına evlilikle ilgili eğitim verilecek Kırşehir'de gelin ve damat adaylarına evlilikle ilgili eğitim verilecek Kırşehir Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü, belediye ile ortaklaşa Bilerek Evlenelim Projesi'ni uygulamaya koyarken, gelin ve...
İşte evlilikle ilgili gizlenenler İşte evlilikle ilgili gizlenenler 1) Yanınızda yatan kişiye bakıp merak edeceksiniz ; "O, bu mu?" Evlendiğiniz zaman, ruh eşinizle tanıştığınızı, ölene kadar mutlu olacağınızı düşünürsünüz....


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 00:51.


Powered by vBulletin® Version 3.8.2
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.

DMCA.com

Sitemizde illegal paylaşım yasaktır.Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz/sorunuz varsa bize ulaşmak için TIKLAYINIZ .
In this web site,illegal sharing is forbidden.If you have any problem/complaint about contents copyrights in our page,please click here to contact us.