Ezberim  

Anasayfa Kimler Online
Go Back   Ezberim > İslam Dini Bölümü > Dini Bilgiler
Kayıt ol Forumları Okundu Kabul Et


Düşenin Dostu Olmak

İslam Dini Bölümü kategorisinde ve Dini Bilgiler forumunda bulunan Düşenin Dostu Olmak konusunu görüntülemektesiniz.
Düşenin Dostu Olmak Kur'anın hikmet ve rahmet yüklü âyetleri arasında toplum hayatı, cemaatî hayatlar, dostluklar ve arkadaşlıklar açısından beni en ...


Seçenekler
  #1  
Okunmamış 23-02-2008, 01:46
 
Standart Düşenin Dostu Olmak

Düşenin Dostu Olmak

Kur'anın hikmet ve rahmet yüklü âyetleri arasında toplum hayatı, cemaatî hayatlar, dostluklar ve arkadaşlıklar açısından beni en ziyade sarsan, Âl-i İmran sûresinin 159. âyetidir. Bu âyet Hakîm ve Rahîm bir Rabbin sözü olarak bize hikmet-rahmet beraberliğini ders verdiği gibi, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber aleyhissalâtu vesselâmın bizler için nasıl bir rahmet elçisi olduğunu da belgelemektedir.

Bu âyet, ondan önce gelen otuz civarındaki âyetle birlikte, Uhud savaşının akabinde nazil olmuştur. Nitekim, Resûl-i Ekremin (a.s.m.) Uhudda savaşın galibiyetten mağlubiyete dönüşmesiyle birlikte sergilediği bir davranışı övmektedir.

Hepimizin değilse bile çoğumuzun bildiği üzere, Kureyş müşriklerinin güçlü bir orduyla Medine üzerine yürüdüklerini haber aldığında, Hz. Peygamber sahabilerini toplar ve durumu kendilerine arzedip onlarla istişare eder. Hz. Peygamberin tercihi, Kureyşle bir meydan savaşı yapmak yerine, Medinede kalıp şehri savunmak yönündedir. Ancak, Bedire katılamamış sahabiler, Hz. Hamza gibi bahadır sahabiler, ve de genç sahabiler müşrik ordusunu şehrin dışında, Uhudda karşılama eğilimi içindedirler. Hz. Peygambere şehri savunmayı kendisine Allahın mı emrettiğini, yoksa bunun kendi kişisel tercihi mi olduğunu sorarlar. Hz. Peygamber bu konuda kendisine bir âyetin inmediğini bildirince de, kendi görüşlerini açıkça ifade ederler. Yapılan istişarede bu görüşü benimseyenler çoğunluğu teşkil ettiği için, Hz. Peygamber de çoğunluğun tercihine uygun şekilde ashâbını Uhudda bir meydan savaşına hazırlamaya başlar.

Bu savaşta Resûl-i Ekremin üzerinde ısrarla durduğu ve ashâbını sıkı sıkıya tenbihlediği iki husus vardır: (1) Kureyş süvarilerinin hücumuna açık tepelik bölgede bulunan okçular, meydanda ne olursa olsun, mevzilendikleri gediği asla terketmeyeceklerdir. (2) Uhud meydanında doğrudan müşriklerle çarpışan müminler, Kureyş müşrikleri arkalarını dönüp kaçmaya başlasalar dahi, ganimet peşinde olmayacaklardır.

Ancak, savaşın müslümanlar lehine gelişmesi ve bozguna uğrayan müşriklerin kaçmaya başlaması üzerine, Hz. Peygamberin her iki emri de çiğnenir. Doğrudan çarpışmanın içinde yer alan sahabiler, az bir grubu hariç, ganimet toplamaya başlarlar. Okçular da, az bir kısmı hariç, mevzilerini terkedip ganimet peşine düşerler. Bunun üzerine, Kureyşin bir köşede beklemekte olan süvarileri okçuların boş bıraktığı gedikten savaş meydanına girerler. Süvarilerin saldırısı, gerisin geriye kaçmakta olan Kureyş piyadelerini de yeniden savaşa dönmeye cesaretlendirir. Böylece, iki nebevî emre uymamanın sonucu olarak, müminler ordusu iki ateş arasında kalır. Böylece, İslâm ordusu açık bir galibiyete doğru giderken hazin bir yenilgiyle tanışır. Kureyş piyadeleri ile süvarileri arasında kalan sahabilerin yetmişten fazlası şehit edilmiştir. Şehitler arasında, Peygamber Efendimizin bahadır amcası Hamza ile Medinenin kalbini İslâma açan büyük sahabi Musab b. Umeyr de vardır. Pek çok sahabi de ciddi şekilde yaralanmıştır. Hz. Peygamber de yüzünden yaralanmış, dişi kırılmıştır.

Resûl-i Ekremin (a.s.m.) tercihinin aksine Medinede bir şehir savunması yerine Uhudda yapılan meydan savaşında, yine Resûlullahın iki uyarısına uyulmaması sonucu ortaya çıkan tablo, işte budur. Açık bir mağlubiyet, yetmişin üstünde şehit, yüzlerce yaralı... Bu zayiat içinde bir tek Hz. Hamzanın şehadeti bile Peygamber Efendimiz ve sahabiler açısından müthiş bir kayıp hükmündedir. Ne var ki, kayıplar Hamzayla sınırlı da değildir.

Açıkçası, ortada ciddi bir mağlubiyet, bu mağlubiyetin gerisinde ise feci bir kusur vardır—bedeli son derece ağır olan bir kusur... Nitekim, hayatta kalan sahabiler, işledikleri bu kusurun da, bu kusurun getirdiği ağır bedelin de farkındadırlar. O yüzden, müthiş bir suçluluk psikolojisi içindedirler. Duydukları pişmanlık ve utanç had safhadadır. Bu pişmanlık ve utanç, savaşın en şiddetli anlarında Resûl-i Ekremin öldürüldüğünü duyduklarında tarif edilmez bir noktaya tırmanmıştır. Sonradan Hz. Peygamberin ölmediğini görmüşlerdir; ama anam babam sana feda olsun diye hitap edegeldikleri Hz. Peygamberin yüzünden aldığı yaranın kendi kusurlarının sonucu olduğu da besbelli ortadadır.

Apaçık bir kusurun ağır bedeli apaçık ortada iken, Resûl-i Ekrem (a.s.m.) eşsiz bir davranış sergiler. Yaptıkları yanlışı onların yüzlerine vurmaz. Ne “Ben Medinede kalalım dediğim halde niye Uhud diye tutturdunuz? Niye beni dinlemediniz?” diye çıkışır; ne de “Gördünüz mü yaptığınızı? Yüzümdeki şu yaranın hesabını kim verecek? Amcam Hamzanın, Musabın, yetmiş küsur sahabimin hesabını nasıl vereceksiniz?” kabilinden sözler söyler. Bilakis, Âl-i İmran sûresinin 159. âyetinde buyurulduğu üzere, Rabbinin katından gelen bir rahmet ile, onlara karşı yumuşak davranır. Suçlayıcı, incitici, kırıcı tek kelime dahi etmez.

Resûl-i Ekremi dinlememeleri yüzünden yaşananlar, hele savaşın o hezimet ortamında müşriklerden duydukları “Muhammed öldü!” naraları, sahabilere zaten yeterince büyük bir vicdanî acı ve sorgulama yaşatmıştır. Hz. Peygamber bu yangının üstüne körükle gitmez. Yaşadığı her türden acıyı yüreğine gömer. Kırıcı tek söz etmez. Bir kez olsun onlara karşı suçlayıcı bir bakış yöneltmez. Âyetin bildirdiğine göre, o durumda Hz. Peygamberin sergileyeceği sert ve suçlayıcı bir davranış, zaten müthiş bir suçluluk psikolojisi yaşayan sahabiler için büsbütün yıkıcı bir tesir icra edecektir. Rabb-ı Rahîm ilgili âyette bu durumu şöyle bildirmektedir:



“Katımızdan gelen bir rahmetle, sen onlara yumuşak davrandın. Şayet onlara sert davransaydın, kırılan tesbih taneleri gibi, etrafından dağılıp gideceklerdi.”



Hz. Peygamberin Rabbimiz katından gelen bir rahmetle Uhudda sergilediği, ardındaki hikmeti ise Âl-i İmran sûresinin bu âyetiyle yine Rabbimizin bütün zamanlara bildirdiği bu davranışın, müminler topluluğu içerisinde, özellikle de iman hizmeti dairesinde yaşanan bir dizi probleme karşı ciddi bir çıkış yolu sunduğunu düşünüyorum.

Zira, ortaya koyduğumuz bir ölçünün ona uyma sözü veren kişilerce çiğnenmesi durumunda, veya özelde bizim ortaya koyma durumunda olmadığımız imanî ölçülerin dışına çıkılması durumunda mümin kardeşlerimize karşı bizim sergilediğimiz tavır, Resûl-i Ekremin (a.s.m.) sergilediği tavırla ne yazık ki örtüşmüyor.

Yanlış bir muhakeme yürüterek veya nefsine uyarak ayağı sürçen, tökezleyen, düşen, ama aynı zamanda kalbi ve vicdanı yaptığının yanlışlığını kabul eden, ancak hatasının bir şekilde yüzüne vurulacağı, dahası herkese ilan olunacağı endişesiyle kendisini iyice harap eden bir mümin kardeşimize karşı nasıl davranıyoruz sahi? Dışlamadan ve suçlamadan, sanki birşey olmamış gibi onu aramızda tutmaya mı çalışıyoruz? Yoksa, yüzüne karşı veya arkasından, açık açık veya ima yoluyla suçlama ve dışlama yoluna mı gidiyoruz?

Maalesef, her zaman değilse de çoğunlukla, ikincisi oluyor. Ve buna karşılık, ortaya şöyle bir sonuç çıkıyor: bir noktada ayağı sürçerek düşen mümin kardeşlerimizin, suçluluk psikolojisi içinde ve suçunun yüzüne vurulacağı endişesiyle, kırılan tesbih taneleri misali, etrafımızdan dağılıp gitmesi...

Hangimiz, kendi hâfıza arşivinde buna dair hazin tecrübeler olmadığını söyleyebilir?

Dahası, hangi birimiz, bir noktada yanlış akıl yürütmelerle veya nefsimize uyarak sürçmemize rağmen mümin kardeşlerimizin bizi dışlamayacağından, bilakis yüzümüze vurmadan ve arkamızdan da konuşmadan kendimizi toparlamamıza yardımcı olacaklarından yüzdeyüz emin haldeyiz?

Oysa bu âyet, Resûl-i Ekremin Uhudda sergilediği davranışı överek ve bu davranışın ardındaki hikmeti göstererek, bizi düşenin dostu olmaya çağırıyor.

Dolayısıyla, başka âyetler kadar bu âyetten, başka hadiseler kadar Resûl-i Ekremin Uhuddaki bu davranışından aldığı dersle “Asıl hüner, kardeşini fena gördüğü vakit onu terketmek değil, belki daha ziyade uhuvvetini kuvvetleştirip ıslahına çalışmaktır” diyen bir büyük insanın belirttiği şekilde, düşenin dostu olmak gerekiyor.

Bunun yolu ise, sanırım, dışlamayıp kucaklayan, suçlamayıp bağışlayan bir büyük şefkat ve hikmetle donanmaktan geçiyor...
Hızlı Cevap
Cevapla

Hızlı Cevap
Mesajınız:
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın
Rastgele Soru

Seçenekler


Seçenekler


Benzer Konular
Diş dostu besinler Diş dostu besinler İster inanın ister inanmayın tükettiğiniz yiyecekler diş sağlığınızı korumanıza ve gülüşünüzün parıldamasına yardımcı oluyorlar. Örneğin sürekli şekerli ya da nişastalı...
Haklı olmak mı, mutlu olmak mı Haklı olmak mı, mutlu olmak mı? Kendinize soracağınız en önemli sorulardan biri; 'Haklı mı olmak istiyorum, mutlu mu?' olmalı. Haklı olmak, doğru olduğunuzu savunmak, bir kişide yoğun zihinsel...
Saç Dostu Mercimek SAÇ DOSTU MERCİMEK Saçlarımız için son derece gerekli olan B5 vitamini mercimekte bol miktarda bulunur. Bu vitamin ayrıca, cildi güzelleştirir, stresten korur, enfeksiyonlara karşı güçlendirir....
Sagopa Kajmer - Düşenin Dostu Olmaz (2008) Sagopa Kajmer - Düşenin Dostu Olmaz (2008) İlham al bu sözlerin sahibi bir Hamal varlığı hayal kahramanı olmak istediğim bir masal var düşündükçe sulara batar benim sal kader beni sal.Marifetle...
Dünyaya Bi Daha Gelecek Olsaniz Kizmi Olmak Istersiniz Erkekmi Olmak Istersiniz arkadaslar, dünyaya bi daha gelme sansiniz olsaydi - kiz olarakmi gelmek istersiniz yoksa erkek olarakmi gelmek istersiniz??


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 14:56.


Powered by vBulletin® Version 3.8.2
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.

DMCA.com

Sitemizde illegal paylaşım yasaktır.Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz/sorunuz varsa bize ulaşmak için TIKLAYINIZ .
In this web site,illegal sharing is forbidden.If you have any problem/complaint about contents copyrights in our page,please click here to contact us.