Ezberim  

Anasayfa Kimler Online
Go Back   Ezberim > İslam Dini Bölümü > Dini Bilgiler
Kayıt ol Forumları Okundu Kabul Et


Ikrah Ve şartlari

İslam Dini Bölümü kategorisinde ve Dini Bilgiler forumunda bulunan Ikrah Ve şartlari konusunu görüntülemektesiniz.
İKRAH VE ŞARTLARI 1. İkrahın Hakikati ve İki Türü : İkrahın Hakikati : İkrah, sözcük anlamı itibarıyla “başkasını istemediği bir ...


Seçenekler
  #1  
Okunmamış 20-02-2008, 23:24
 
Standart Ikrah Ve şartlari

İKRAH VE ŞARTLARI

1. İkrahın Hakikati ve İki Türü :

İkrahın Hakikati : İkrah, sözcük anlamı itibarıyla “başkasını istemediği bir işe baskı altında tutarak mecbur etmek” tir. Bu severek ve rıza ile yapmaya aykırıdır. Bu bakımdan yüce Allah'ın şu buyruğunda hem sevmek, hem de ikrah bir arada zikredilmiştir: “Olur ki bir şey hoşunuza gitmezken o, sizin için hayırlı olur; bir şeyi de sevdiğiniz halde o da hakkınızda şer olur.” (Bakara, 216)

Fıkhi ıstılahta ise bir kimseyi, razı olmadığı ve kendi iradesi ile baş başa bırakıldığı takdirde yapmayı seçmeyeceği bir işi yapmak zorunda bırakmaktır. Serahsi, el-Mebsut adlı eserinde ikrahı şöyle tarif etmektedir: “İnsanın başkası sebebiyle yapmış olduğu ve bununla rızasının ortadan kaldırıldığı yahut da seçme imkanının (ihtiyarının) yok olduğu bir fiildir.”

Rızadan maksat, yapılan işin rahatlıkla ve arzu duyularak yapılmasıdır. Seçme imkanı (ihtiyar)ndan maksat ise bir şeyin yapılmasını terk edilmesine tercih etmek veya bunun aksini yapmak demektir.

İkrahın bir mülci veya kamil ikrah, diğeri ise gayr-i mülci veya kasır (eksik,kusurlu) ikrah olmak üzere iki çeşidi vardır.

Mülci İkrah: Kişinin kudret ve ihtiyarını (seçim ve tercihini) tamamıyla ortadan kaldıran zorlamadır. Kişinin nefsine yahut da azalarından herhangi birisine gelebilecek bir zarar ile tehdit edilmesi halinde söz konusu olur. Hükmü: Böyle biri ikrah rızayı ortadan kaldırır, ihtiyarı (seçim ve tercihi) bozar. Öldürmekle tehdit, azalarından birini kesmekle korkutmak, canın veya herhangi bir organın telef olmasından korkulacak, canın veya organın telefi ile sonuçlanacak şekilde, az yada çok ve peş peşe şiddetli dayak gibi hususlar buna misaldir.

Mülci olmayan veya nakıs ikrah ise, hapisle, bağlamakla, ölecek şekilde dayakla yahut malın bir kısmını telef etmek gibi hususlarla tehdit sonucu ortaya çıkan ikrah türüdür. Bunun hükmü; rızayı ortadan kaldırmakla birlikte, ihtiyarı ifsat etmemesidir.(el-Bedayi VII 175, Tekmiletü Fethi'l Kadir VII 292)

Hanefilerde üçüncü tür bir ikrah daha vardır ki, bu da edebi ikrahtır. Bu da rızanın bütünüyle ortadan kalkmasına sebep olmakla birlikte, ihtiyarı ortadan kaldırmaz. Usul veya fürundan, kardeş veya kız kardeşinden veya onlara benzer yakınlarından her hangi birisini hapsetmekle tehdit gibi. Böyle bir ikrahın hükmü, kıyasen değil de istihsanen şer'i bir ikrah olmaktadır. Hanefilerden Kemal İbnü-l Hümam bunu böylece açıklamıştır. Buna bağlı olarak, ikrah sonucu yapılan tasarrufların geçerli olmaması söz konusudur.(Şeyh Zekeriyya el-Bedrisi Bahsu'l İkrah 372)

Şafiiler ikrahın, sadece mülci ikrah olmak üzere bir çeşit olduğu görüşündedirler. Mülci olmayan ikraha ise “ikrah” denilmez. Şafiiler şöyle demektedir: “İkrah, ileri derecede dövmek, uzun süre hapsetmek, malı telef etmek gibi çekinilen bir şeyle korkutmakla meydana gelir. İnsanların durumlarındaki değişikliklere göre böyle bir ikrahın etkisi de değişik olur. Gelecekte gerçekleştirileceği bildirilen, mesela: “Yarın seni döveceğim” gibi bir ceza ile korkutmakla ikrah hasıl olmadığı gibi; üzerinde kısas olan bir kimseye “Şunu yapmayacak olursan, sana kısas uygularım” şeklinde, zaten böyle bir cezaya hak kazanmış kimseyi korkutmakla da ikrah meydana gelmez. İkrahın şartı, mükrihin (zorlayan kimsenin) yaptığı tehdidi velayet veya zulüm yoluyla acilen ve kuvvet kullanarak gerçekleştirebilecek durumda olması; müstekreh (ikrah edilen)in de kaçmak veya buna benzer bir yolla defetmekten aciz olması ve eğer zorlandığı fiili yapmaktan kaçınacak olursa, tehdit edildiği işin gerçekleşeceğinden korkmasıdır. Haksız yere müstekreh (ikrah edilen)in yaptığı tasarruflar geçerli değildir. Ancak öldürme ve buna benzer cinayetleri işleyecek olursa ona kısas uygulanır.(Tuhfetü't-Tullab -el-ensar'i 272)<



2. İkrahın Şartları :



İkrahın gerçekleşmesi için bir takım şartlar gereklidir. Söz konusu şartlar aşağıda gösterilmiştir:

1- Mükreh tehdit ettiğini uygulamaya kadir olacak, aksi takdirde onun söyleyecekleri hezeyan olur. Buna göre Ebu Hanife: “Ancak sultan ve benzeri yönetici tarafından ikrah olur. Çünkü yöneticinin dışında tehdit ettiğini gerçekleştirme imkanı bulan kimse yoktur.” Demiştir.

Ebu Yusuf, Muhammed ve diğer üç imam şöyle demektedir: “İkrah yöneticiden de başkasından da tahakkuk eder; çünkü başkasına zarar verebilmek, tasallut sahibi olan her kişi tarafından mümkündür.”

el-Bağdadi şöyle demektedir: “İster yönetici olsun, ister başkası olsun yaptığı tehdidi gerçekleştirebilecek kişi tarafından meydana geldiği takdirde, ikrahın hükmü de sabit olur (Mecmau'd-Damanat, 204)

2- Müstekreh (ikrah olunan)in, mükrihin (ikrah edenin) kendisini zorladığı şeyi yapmayacak olursa, tehdidini yerine getireceğini zann-ı galip ile zannetmesi ve kaçmak, başkasının yardımını istemek veya direnmek gibi bir yolla bu tehditten kurtulmaktan aciz olması.

3- Tehdit ederek kendisi vesilesiyle yaptığı zorlamanın canın, azanın veya malın telefini yahut da hanımının yahut da anne babanın hapsedilmesi tehdidi gibi kendisi için önemli olan bazı kimselere ulaşacak bir eziyeti ihtiva etmesi veya durumuna göre rızasını ortadan kaldıran bir kederin ona ulaşması ihtiva etmesi gerekir. Çünkü Bazı kimseler ağır bir sözle kederlenirken, bazı kimseler de ancak şiddetli vurmak sonucu üzülür ve bundan etkilenir.

4- Müstekreh (ikrah edilen)in ikrahtan önce yapmak üzere ikrah edildiği işten kaçınmakta olması. Yani ya malını satmak gibi kendisine ait bir hakkı sebebiyle yahut da başkasının malını telef etmek gibi bir başka kişinin hakkı sebebiyle yada şarap içmek, zina etmek gibi şer'i bir hak sebebiyle ikrah edildiği işi yapmaktan uzak durması

5- Kendisi ile tehdit edildiği işin tehlike itibarıyla müstekreh için daha ileri derecede olması.

6- Yapılması için zorlandığı fiilin, kendisi ile tehdit edildiği işten kurtulmayı sağlaması: Bir kişi bir başkasına: “Ya sen kendini öldür yada ben seni öldürürüm.” Diyecek olsa, bu cumhura göre, ikrah sayılmaz. Hanbelilerde tercih edilen görüşe göre de hüküm böyledir. Çünkü kişinin kendini öldürmesi yapılan tehditten kurtulmasına sebep teşkil etmez. Böyle bir durumda müstekrehin yapmak üzere zorlandığı işi yapmaya kalkışması sahih olmaz.

7- Kendisi ile tehdit edilen işin acil olması: Eğer gelecekte gerçekleştirileceği söylenmişse ikrah olmaz. Çünkü böyle bir geciktirme durumunda başkasından yardım istemek yahut da devletin otoritesine sığınmak suretiyle tehdit edildiği işten kurtulmak ihtimali vardır. Bu, Hanefilere ve Şafiilere ve bazı Hanbelilere göre şarttır. Malikilerde şöyle demektedir: “Kendisiyle tehdit edildiği işin acil olması şartı yoktur. Önemli olan halen korkunun mevcut olmasıdır ve şart budur.

8- Müstekrehin mükrihe ikrah edildiği işten başkasın ı yapmak, fazlasını yapmak veya ondan eksiğini yapmak suretiyle muhalefet etmemesi. Şayet bu üç halde ona muhalefet edecek olursa, bu yaptığı işi isteyerek yapıyor demektir. Artık o müstekreh olmaz. Bu Şafiiler ile Malikilerin görüşüdür.

Şayet bir kişi, bir başkasını karısını boşamak üzere ikrah etse, fakat o evini satsa yahut o kişi karısını bir ric'i talak ile boşamak üzere zorlasa, o da onu üç talak ile boşasa, karısını üç talak ile boşamak üzere zorladığı halde, o da onun tek talak ile boşayacak olsa, bütün bu üç şekil onlara göre geçerlidir; çünkü bunlar herhangi bir şekilde ikrah kapsamında değildir.

Hanefilerle Hanbeliler de şöyle demektedir: Kişinin ikrah edildiği şeyden daha azını yapmak suretiyle noksan yapmakla muhalefeti, kişiyi ihtiyar sahibi olmaksızın mükreh yapar. Fazlasını veya ikrah edildiği işten başkasını yapmak ise, onu mükreh olmaktan çıkartır; Şafiilerle Malikilerin de söylediği gibi bu durumda o kişi, ihtiyar sahibi bir kimse olur.

9- Şafiiler yapılması için ikrah olunan şeyin tek bir şey olmak suretiyle tayin edilmesini şart koşmuşlardır. Bir kimse filan hanımını boşamak üzere ikrah edilse, bu bir ikrah sayılır. Ancak iki hanımından birisini boşamaya yahut Zeyd veya Amr'dan birisini öldürmeye ikrah edilecek olsa, bu ikrah sayılmaz.

Fakat Hanefi, Maliki ve Hanbeliler böyle bir şart koşmamışlardır. Bir kişi iki hanımından birisini boşamak üzere ikrah edilse, o da bunlardan birisini boşayacak olsa, o kişi mükreh olur. Bence daha tercihe şayan görüş budur.

10- Kendisi ile tehdit edildiği işin, mükrih için kendisinin bir hakkı veya kendisinin bir görevi olmayan bir şeyi elde etmesine yol açacak bir hak olmaması:

Bu, Şafiilerin müteahhir alimlerince şarttır. Hanefiler de bu konuda onlarla aynı görüştedirler. İmam Ahmed ise böyle bir şart öngörmemiştir. Ona göre ikrah, kendisi ile tehdit olunan şey mükrihin bir hakkı ile dahi olsa, gerçekleşir.(el-Bedayi VII 176 Tekmiletü Fethi'l Kadir VII 292) Makul olan da budur.

Hülasa, Şafiiler ve Hanbeliler ikrahın üç şartı üzerinde ittifak etmişlerdir: Evvela, mükrihin tehdit ettiği işi gerçekleştirebilecek bir gücü veya hırsız vb. kimse gibi bir tasallutu olması; ikincisi müstekreh olanın kaçmak veya buna benzer bir yolla ikrahı defetmekten aciz olması ve eğer tehdit edenin istediğini yapmayacak olursa yapılan tehdidin gerçekleşeceğini zann-ı galip ile zannetmesi; üçüncü olarak da öldürmek, ileri derecede dövmek, uzun süre bağlamak ve hapsetmek, malını ve benzeri şeylerini telef etmek gibi kişinin çokça zarar göreceği türden olması, Hakaret veya küfür ikrah değildir.

Yine Şafiiler ikrahın haksızca olmasını da şart koşmuşlardır.



3. Hissi Tasarruflarda (Fiili veya Maddi Vakıalarda) İkrahın Etkisi :



Yapmak veya yapmamak konusunda zorlamanın söz konusu olduğu iş veya hissi yada şer'i bir iştir. Yapması için zorlandığı iş, her iki durumda da ya muayyendir veya o konuda muhayyer bırakılmıştır.

Muhayyer ve hissi tasarruflara iki hüküm taalluk eder: Bunlardan birisi ahiret ile, diğeri de dünya ile alakalıdır. Yapılması için ikrah olunduğu hissi tasarruflardaki ahirete dair hükümler, tasarrufun türüne göre farklılık arz eder. Hissi tasarrufta mubah, hakkında ruhsat bulunan ve haram olmak üzere üç türlüdür.

a) İkrah yoluyla hissi ve mubah tasarruf: Bu meyte (leş), kan, domuz eti yemek, şarap içmektir. Bunun hükmü ikrahın türüne göre farklılık arz eder: Şayet ikrah öldürmekle yahut bir organı kesmek vb. şeylerle korkutmak halinde olduğu gibi mülci veya tam bir ikrah olursa, bu fiiller mubah olur. Çünkü yüce Allah bu fiilleri zaruret halinde mubah kılmış ve şöyle buyurmuştur: “…Zaruret sebebiyle kendilerine muhtaç kaldıklarınız müstesnadır.” (En'am, 119) Şayet ikrah altında bulunan kimse, öldürülünceye kadar bunları almamakta direnecek olursa, bundan dolayı ahirette sorumlu olur. Çünkü onun böyle bir karşı koyması kendi canını tehlikeye atmasıdır. Yüce Allah ise: “Kendi ellerinizle tehlikeye atılmayınız.” (Bakara, 195) buyurmaktadır.

Şayet ikrah az miktarda dövmek ve hapsetmekle tehdit etmek gibi eksik ikrah olursa bu gibi şeyleri yapmak mubah olmaz ve bu konuda ruhsat da bulunmaz. Hatta bunları yapacak olursa günahkar dahi olur. Çünkü böyle bir durumda onun Allah'ın hakkını kendi nefsinin hakkından önce tutması vaciptir.(el-Bedayi VII 176 Tebyinu'l Hakaik)

Hülasa, bu gibi tasarruflar, mülci ikrah olmadıkça mubah olmaz.

b) İkrah ile kendisine ruhsat verilen hissi tasarruf: Kalbi iman ile dopdolu olmakla birlikte, sadece dil ile küfür sözü söylemek yahut Hz. Muhammed (a.s)'e kötü söz söylemek veya Müslüman'ın malını telef etmek gibi işlerdir. Bu gibi davranışlar mubah olmaz. Ancak tam ikrah halinde bunları yapmaya ruhsat vardır. Eğer ikrah altında bulundurulan kişi, öldürülünceye kadar bunları yapmayacak olursa, cihad ecri gibi ecir alır. Çünkü bunların haram olması, bu işi yapanlardan sakıt olmaz. Şayet ikrah eksik olursa kesinlikle bunları yapmaya ruhsat yoktur ve bunları yapanın küfrüne hükmedilir; ister ise kalbi iman ile dolu olsun. Hanefilerle Malikilerin görüşü budur. Bana göre böyle bir tasarrufa ancak mülci ikrah halinde ruhsat verilir.

Şafii, Hanbeli ve Zahiriler noksan ikrah halinde de küfür sözünü dil ile telaffuz etmeye ruhsat vermişlerdir. Çünkü İslam'ın başlangıcında kafir olmak için yapılan ikrah olaylarının bir çoğu nakıs ikrah türünden idi.

Tam ikrah halinde küfür sözünü dil ile söylemenin ruhsatı yüce Allah'ın şu buyruğu ile sabittir: “İmandan sonra kalbi iman ile sabit ve mutmain iken; küfre zorlananlar müstesna olmak üzere –kim Allah'ı tanımaz ve fakat göğsünü küfre açarsa, mutlaka Allah'ın gazabı onların başındadır. Onlar için çok büyük azap da vardır.” (Nahl, 106) Bu cumhurun ve Zahirilerin görüşüdür.

Malikler ise ancak öldürmekle tehdit şeklindeki ikrah halinde dil ile küfür sözü söylemeyi mubah kabul ederler. Bir organın kesilmesi tehdidinde bulunarak yapılan ikrahı, dil ile küfür sözü söylemeyi mubah kılan bir sebep olarak kabul etmezler. Dikkat edilecek olursa küfür sözü söylemekten kaçınmak daha faziletlidir. Bunun delili ise şudur: Rivayet edildiğine göre: “Müseylemetu'l-Kezzap, Rasulullah (a.s)'ın ashabından iki kişiyi yakaladı. Onlardan birisine: “Muhammed hakkında ne diyorsun?” diye sordu o da: “O Allah'ın Resulüdür” dedi. “Peki benim hakkımda ne dersin?” diye sorunca: “Sen de böylesin” demiş o da onu serbest bırakmıştı. Diğerine: “Muhammed (a.s) hakkında ne dersin?” diye sorunca sahabe: “O, Allah'ın Resulüdür” diye cevap vermiş, Museyleme: “Peki, benim hakkımda ne dersin?” diye sorunca: “Ben sağırım, duymuyorum” demiştir. Bu sözlerini üç defa tekrarladığı halde, o da aynı şekilde cevabını tekrarladı. Bunun üzerine Museyleme onu öldürdü. Bu durum Rasulullah (a.s)'a ulaşınca şöyle buyurmuştur: “Birincisi Yüce Allah'ın ruhsatını esas alarak amel etmiştir; ikincisi ise hakkı açıkça söylemiştir, ona ne mutlu!” (Kurtubi Tefsiri, X, 189: et-Telhisu'l-Habir, 371)

İkrah halinde Peygamber (a.s)'e sövmeye ruhsat olmasına gelince; Bu caizdir, çünkü rivayete göre “Ammar b. Yasir'i kafirler Muhammed (a.s)'e sövmesi için zorlamışlar, sonra Resulullah'ın yanına geri dönmüş ve Peygamber'in: “Ne haber ey Ammar?” diye sorması üzerine: “Haberler kötü, ey Allah'ın Resulü! Sana sövmedikçe beni bırakmadılar.” demiştir. Bunun üzerine Rasulullah (a.s) Ona: “Tekrar işkence yapmaya dönerlerse sende aynısını yap!” buyurmuştur(Hakim, Beyhaki, Ebu Nuaym Abdürrezzak)

Eğer ikrah edilen kişi ölünceye kadar direnip Peygamber (a.s)'e sövmeyecek olursa ecir alır. Bunun delili de Hubeyb (r.a)'in rivayet edilen kıssasıdır. “Müşrikler onu yakalamış, Mekke halkına satmış, Mekke halkı ise ısrarla defalarca ilahlarından hayırlı bir şekilde söz etmesini ve Muhammed (a.s)'e sövmesini isteyip durmuşlardı. Ancak onun yaptığı müşriklerin ilahlarına sövmek ve Muhammed (s.a.v)'i de hayırla yad etmekten başka bir şey olmadı. Onun küfre sapacağından ümitlerini kesmeleri üzerine onu öldürmeye karar vermişlerdir. Onlardan iki rekat namaz kılmak için müsaade istemiş, ölümden korktuğunu zannetmesinler diye namazı oldukça kısa kesmiş; ondan sonra da secde halinde iken ölmek için kendisini yüz üstü bırakmalarını istemiştir. Ancak onlar bu isteği kabul etmediler. Bunun üzerine ellerini semaya kaldırarak şöyle demiştir: “Allah'ım! Ben burada düşman yüzünden başka bir şey görmüyorum; benden Rasulullah (a.s)'a selam söyle” dedi daha sonra da: “Allah'ım! Sen bunların sayılarını biliyorsun, sen onları darmadağın et, onlardan hiç kimseyi bırakma!” diye dua etti arkasından şu beyitleri okumaya başladı:

“Aldırış etmem Müslüman olarak öldürülünce, Allah yolunda ölürken hangi yanım üzere düştüğüme…”

Onu asıp öldürdüklerinde yüzü kıbleye doğru döndü. Rasulullah (s.a.v) onun hakkında şöyle buyurdu: “O şehitlerin efendisidir ve cennette benim arkadaşım olacaktır.”(Ahmed,Ebu Davut,Nesei, Buhari Ebu Hureyre'den)

İşte bu, Peygamber (a.s)'e sövmekten kaçınmanın daha faziletli olduğunun delilidir.(el-Bedayi VII 176 Tekmiletü Fethi'l Kadir VII 299)

Müslüman'ın malını telef etmeye gelince: Tam ikrah halinde buna ruhsat verilir. Çünkü başkasının malı -açlıktan ölmek tehlikesi halinde olduğu gibi- zaruret halinde mubah olur. Burada ise zaruret tahakkuk etmektedir. Çünkü ikrah da zaruretten bir türdür. Şu kadar ki, bu ruhsatın etkisi ahirette sorumluluğun sabit olmasında kendisini gösterir; haramlığın aslının sakıt oluşunda değil. Çünkü haramlık Peygamber (a.s)'in şu buyruğu ile devam etmektedir: “Müslüman'ın her şeyi müslümana haramdır: Kanı, malı ve ırzı”(Müslim Ebu Hureyre'den) Malın telef edilmesinde tam ikrahtan maksat ise, malın yakılması, yahut da bu manada başka bir iştir. Bu, Şafii, Hanefi ve mutemet kabul edilen görüşlerin de Hanbelilerin görüşüdür.

Malikilerle Zahirilerin görüşüne göre ise, kulun hakkına ilişkin dolayı malı yakma ruhsatı yoktur.(Tekmiletü Fethi'l Kadir VII 302) Çünkü Şari' başkasına zarar vermeyi haram kılmıştır. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmaktadır: “Zarar vermek de yoktur, zarara başka bir zararla karşılık vermek de olmaz.”(İbni Mac'e,Darakutni)

c) İkrah sebebiyle mubah olmayan ve ruhsat da verilmeyen haram ve hissi tasarruf: Böyle bir tasarruf, haksız yere Müslüman bir kimseyi öldürmek veya parmak uçları dahi olsa, organlarından her hangi birisini kesmek şeklindeki tasarruftur. Çünkü haksız yere öldürmek, halis haram bir fiildir. Yüce Allah: “Hak ile olması durumu müstesna, Allah'ın haram kıldığı canı öldürmeyiniz.” (En'am, 151) diye buyurmuştur. Diğer taraftan başkalarına haksızlık edip tecavüzde bulunmak da haksızlıktır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Mümin erkeklere ve mümin kadınlara işlemedikleri şeyleri isnat ile eziyet edenler, muhakkak onlar apaçık bir yalan ve bir günah yüklenmişlerdir.” (Ahzab, 58). Bu konuda yapılan ikrah ister eksik, isterse de tam olsun, bu işlerin yapılmasının haramlığı aynıdır.

Anne ve babaya az veya daha fazla vurmak da böyle bir tasarrufa örnektir. Bu da ikrah yoluyla mubah olmaz; çünkü haramdır. Yüce Allah da: “Onlara öf bile deme ve onları azarlama.” (İsra, 23) diye buyurmuştur. Öf bile demenin yasaklanması söz konusu olduğuna göre, onların dövülmesinin yasaklanması öncelikle söz konusudur. Sözü geçen fiillerden her hangi birisini yapacak olursa günah işler.

Zina da böyle bir tasarruftur. İkrah yoluyla mutlak olarak böyle bir tasarruf mubah olmadığı gibi ruhsat da verilmez. Yaptığı takdirde günaha girer. Çünkü zinanın haram olması aklen de sabittir. Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır: “Zinaya yaklaşmayınız. Çünkü o bir hayasızlık ve yol olarak da çok kötüdür.” (İsra, 32) Tam olsa dahi ikrah ile kadına da zinada bulunma ruhsatı verilmez. Nitekim el-Bedayi'nin sahibi el-Kasani de bu görüşü tercih etmiştir.(el-Bedayi VII 177, Tekmile tül Fethi'l Kadir VII 302-306)

Özetle; sadece sözle küfür sözü söylemek ruhsatı bulunmakla birlikte, kafir olmak,öldürmek ve zina hiçbir halde mubah değildir. Bu gibi fiillerle ilgili dünyevi hükümler aşağıda gösterilmiştir



Birinci tür:



a) Şarap (içki) içmek için ikrah: Şayet ikrah tam bir ikrah ise o şarap içmek için zorlanan kimseye ittifakla had vurmak vacip değildir. Çünkü böyle bir had, gelecekte bu suçu işlemekten men etsin diye teşri edilmiştir. Baskı ve zorlama altında kalarak kişinin içki içmesi ise bir cinayet (suç) değil, bilakis mubahtır.

Fakihlerin cumhuruna göre içki içmek üzere zorlanan kimse, bunun sonucunda sarhoş olursa (bu sarhoşluk halindeki) tasarrufları geçerli değildir. Çünkü sarhoşun kendi iradesiyle sarhoş olması halindeki tasarrufların geçerli olduğunu kabul eden alimler onun bu suçuna karşılık verilen cezayı daha bir ağırlaştırmak ve sarhoşluktan onu alıkoymak için bunu öngörmektedirler. İkrah halinde ise böyle bir cezanın ağırlaştırılmasının manası yoktur. Çünkü ikrah altında bulunan kimsenin aklı ile hareket edecek durumu yoktur. O bakımdan o deli gibidir.

Eğer ikrah eksik bir ikrah olursa, Hanefilere göre had vacip olur. Çünkü o takdirde içki içmek haram kabul edilir, dolayısıyla içki içmenin hükmü ona tatbik edilir.

Fakihlerin cumhuruna göre eksik bir ikrah sonucu içki içmiş bir kimseye de had vacip olmaz. Çünkü Peygamber (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah ümmetimin hata, unutma ve zorlanmaları sonucu yaptıklarını affetmiştir.” (Taberani)

b) Hırsızlık yapmak üzere ikrah: İkrah tam olduğu takdirde ikrah altında kalarak hırsızlık yapana günah yoktur; ona had de uygulanmaz, çünkü az önce geçen: “ümmetimden…kaldırılmıştır.” hadisi bunun delilidir. Diğer taraftan hadler şüphelerle bertaraf edilir. Eğer ikrah eksik olursa, Fakihlerin bir kısmına göre (Hanefilere göre) günah da kalkmaz, had de kalkmaz. Çünkü hırsızlık fiili için ortada bir zaruret yoktur. Fakihlerin cumhuruna göre ise günah da yoktur, had de yoktur; çünkü az önce sözü geçen: “ümmetimden…kaldırılmıştır.” hadisinin mutlak olması, bunu gerektirmektedir.



İkinci tür:



a) Küfür üzere ikrah: İkrah tam olduğu takdirde irtidad hükmü verilmez ve kadın da ikrah altında kalıp küfür sözü söyleyen kimseden bain (boşanmış)olmaz. Bu konuda fakihler arasında ittifak vardır. Malikiler ise eğer tehdit öldürme dışında bir surette yapılırsa ve tehdit edilen kişi küfre girerse irtidad etmiş olur, demişlerdir. Çünkü öldürme dışındaki tehditler, tehlike olarak küfürden daha azdır.

Eğer ikrah eksik olur ve ikrah altında bulunan kişi küfür sözünü telaffuz edecek olursa, Şafii, Hanbeli ve Zahirilere göre ikrah altındaki kişi mürted olmaz. Onlar yüce Allah'ın: “Zorlananlar müstesna olmak üzere, kim imanından sonra Allah'ı inkar ederse…” (Nahl, 106) ayeti ile amel ederek, bu görüşe sahip olmuşlardır.

Malikilerle Hanefiler ise şöyle demektedir: Eksik bir ikrah ile zorlanan kimsenin kafir olduğuna hükmedilir ve böyle bir kişi mürted olur ve ona mürted hükümleri tatbik olunur.

Küfür üzere yapılan ikrah, ikrah edilen kimseyi kafir etmemekle birlikte; Müslüman olmak için yapılan ikrah, ikrah edilen kimseyi Müslüman kılar. Her iki durum arasındaki farka gelince: İmam, hakikati tasdik, küfür ise hakikati yalanlamaktır ve bu kalpte meydana gelen bir şeydir. İkrahın kalp ile alakası yoktur. İnsanın irade ve ihtiyar halinde kalpte bulunana dilini delil kılması, açık ve anlaşılır bir durumdur. Küfre ikrah halinde ise dil, kalpte bulunanın delili olmamaktadır. Çünkü iman kalp ile alakalı bir durumdur. Müslüman olmak halinde ikrah ise, onun kalbi ile kafir olması ihtimali bulunmakla birlikte Müslüman olduğuna hükmedilir. Çünkü Müslüman olma yönünün tercih edilmesi, hak dinin yükseltilmesidir. Hak dinin yükseltilmesi ise vacip olan bir şeydir.(el-Bedayi VI 178 Tekmiletül Fethi'l Kadir VII 307) Peygamber (a.s) de: “İslam üstün gelir, fakat ona üstün gelinmez.”(Darekutni) buyurmaktadır.

b) Mal telef etmek üzere ikrah: Bir kişi bir başkasını üçüncü bir şahsa ait bir evin eşyasını yakmak üzere zorlasa, eğer bu ikrah tam bir ikrah olursa, Hanefilere, Hanbeliler deki tercik edilen görüşe ve Şafiilerin bir kısmının görüşüne göre, tazminat mükrih (ikrah eden)e aittir. Çünkü müstekreh (zorlanan)in iradesi engellenmiştir. O böyle bir durumda ancak ikrah edenin bir aletidir. İttifakla alete tazminat düşmez.



Üçüncü tür:



a) Öldürmek üzere ikrah: Fakihler öldürmek üzere zorlanıp da bunun sonucunda öldüren kimsenin günah kazanacağı hususunda ittifak etmekle birlikte, ikrahın tam olması halinde ona kısas uygulanıp uygulanmayacağı konusunda farklı görüşlere sahiptirler.

İkrah noksan olduğu takdirde, kısasın müstekrehe vacip olduğu konusunda görüş ayrılığı yoktur. Çünkü noksan ikrah, ihtiyarı ortadan kaldırmaz; dolayısıyla öyle bir ikrah da kısasın vacip olmasını engellemez.(Mugnil Muhtar II 7, III 289)

b) Zinaya ikrah: Zina için ikrah ya kadın hakkında söz konusudur veya erkek hakkında.

Kadın zina etmek için zorlanacak olursa, fakihlerin cumhuruna göre ona had uygulanmaz. Yapılan bu ikrah ister tam olsun, ister noksan, değişen bir şey yoktur. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Cariyeleriniz iffetlerini korumak istedikleri halde dünya hayatının geçici metaını kazanmak maksadıyla onları zinaya zorlamayın. Kim onları zorlarsa Allah onların zorlanmasından sonra mağfiret ve rahmet edicidir.” (Nur, 33) Bu ayet-i kerime, zina zorlanan kadının günahının olmadığının delilidir. Günahı olmadığına göre ondan had de kalkmış olur.

Şayet erkek tam ve noksan ikrah ile zinada bulunmak üzere zorlanacak olursa Hanbelilerde tercih edilen görüşe göre ona had uygulanması vaciptir.

Şafiiler mutemet olan görüşlerinde şöyle demektedirler: İkrah ister tam olsun, ister noksan olsun zinada bulunmak üzere zorlanan müstekrehe had vacip olmaz. Çünkü ikrah hangi türden olursa olsun, bir şüpheyi beraberinde getirir. Hadler ise şüphelerle bertaraf edilir.

Ebu Yusuf ile Muhammed şöyle demektedirler: “Tam ikrah ister yönetici tarafından, ister başkası tarafından yapılmış olsun, had vacip değildir.” Hanefilerce tercih edilen görüş, Ebu Yusuf ile Muhammed'in bu görüşüdür. Son olarak Ebu Hanife'nin kabul ettiği görüşte bu olmuştur.

İkrahın eksik olması halinde ise, Ebu Hanife ve iki talebesine göre de had vaciptir. Çünkü nakıs ikrah ihtiyarı ortadan kaldırmaz; böyle bir durumda zina eden kişi, kendi isteğiyle yapmış olacağından ona had uygulanır.

Hülasa, Hanefiler tam ikrah halinde haddi vacip görmezlerken, eksik ikrah halinde vacip görürler.

Malikiler ise şöyle demektedir: Eğer erkek ve kadın zina etmek üzere zorlanmışlarsa, had vaciptir (Vehbe Zuheyli c.6 s.493.)
Hızlı Cevap
Cevapla

Hızlı Cevap
Mesajınız:
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın
Rastgele Soru

Seçenekler


Seçenekler


Benzer Konular
Tesettürün şartlari TESETTÜRÜN ŞARTLARI 1- Örtü bütün vücudu eller ve yüz dahil örtmelidir. Cahiliye devrinde de kadınlar baş örtüsü kullanırlardı. Fakat yalnız enselerine bağlar veya arkalarına bırakırlar,...


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 08:40.


Powered by vBulletin® Version 3.8.2
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.

DMCA.com

Sitemizde illegal paylaşım yasaktır.Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz/sorunuz varsa bize ulaşmak için TIKLAYINIZ .
In this web site,illegal sharing is forbidden.If you have any problem/complaint about contents copyrights in our page,please click here to contact us.