Ezberim  

Anasayfa Kimler Online
Go Back   Ezberim > İslam Dini Bölümü > Dini Bilgiler
Kayıt ol Forumları Okundu Kabul Et


İslami Sözlük

İslam Dini Bölümü kategorisinde ve Dini Bilgiler forumunda bulunan İslami Sözlük konusunu görüntülemektesiniz.
FAKÎH Bir şey bilen, fıkıh ilmine sahip olan kimse, fıkıh âlimi, İslâm hukukçusu. Çoğulu fukahâ'dır. Bu kelime fıkıh usûlü ilminde ...


Seçenekler
  #351  
Okunmamış 16-01-2008, 14:31
 
Standart --->: İslami Sözlük

FAKÎH

Bir şey bilen, fıkıh ilmine sahip olan kimse, fıkıh âlimi, İslâm hukukçusu. Çoğulu fukahâ'dır. Bu kelime fıkıh usûlü ilminde müctehid* anlamına gelmektedir. Müctehid, şer'î hükümleri delillerinden çıkarma yetkisi ve ilmine sahip olan kimsedir. Müctehid olmayan bir fakîhe, diğer müctehidlerin söz ve fetvâlarını nakil ve hikâye etmesi sebebiyle mecâzen müftî, sorulan İslâmi bir meseleye fakîh bir kimsenin verdiği cevaba ise fetvâ denir. Fetvâ, ictihada göre daha özel bir anlam taşır. Çünkü ictihad; herhangi bir soru sorulsun veya sorulmasın fıkhı hükümleri kaynaklarından çıkarmaktır. Gerçek fetvâ, ictihad şartları ile birlikte, diğer şartları da kendinde toplayan müctehid tarafından verilir.
Kur'an ve sünnette açık seçik hükme bağlanan konularla, İslâm hukukçularının ittifâkı (icmâı) ile çözümlenen meselelerde ictihada ihtiyaç olmaz. Bunun dışında kalan fer'î amel; problemler istihsan, maslahat, örf, âdet, zerâyi' * eski şerîatler gibi tâli delillere dayanılarak çözümlenir ki, iste ictihad ve fetva daha çok bu alanda cereyan eder. İslâm hukukunda şûrâ heyetinin teşri' faaliyeti de bu fer'î meseleler üzerinde cereyan edebilir. İnsanlar arasındaki anlaşmazlıkları Kur'an ve sünnetten alınan şer'î hükümlere göre çözümleme faaliyetine ise "kaza" denir. Kaza işini yürütene kâdı (hâkim) adı verilir.
İslâm'da teşrîin kaynağı Allah ve Resuludür. Hz. Muhammed, icrâ ve kaza (yargı) işini de bizzat yürütüyordu. Ancak İslâm Devleti'nin sınırları genişleyince çevreye gönderilen valiler (emirler), o beldede icrâ ve yargı yetkisine, hatta kitap ve sünnette çözümü bulunmayan meselelerde ictihad yetkisine sahip kılınmışlardı. Hz. Muhammed tarafından Muâz b. Cebel'in Yemen'e hem vali, hem hâkim ve hem de ictihadla yetkili olarak gönderilmesi buna örnek gösterilebilir (bkz. en-Nisâ, 4/65; Ahmed b. Hanbel, V, 230, 236, 242; Tirmizî, III, 616; İmam s-Sâfı, el-Ümm, VII, 273).
Arapça'yı iyi bilmeleri Hz. Peygamber'le beraberlikleri sayesinde Allah ve Resulu'nün maksadını çok iyi anlamaları sebebiyle sahâbe neslinden müctehid fakîhlerin sayısı bir hayli çoktur. Ancak kendilerinden hüküm ve fetva nakledilen müctehid sahâbe sayısı yüz otuz kadardır. Bunlardan yedi tanesinin fetvâları birer kitap olacak kadar çoktur. Bunlara el-Fukahâu's-Seb'a* denir ki bu yedi fakih şunlardır: Ömer b. el Hattâb (ö.44/664), Ali b. Ebı Tâlib (ö.60/680), Hz. Âişe, Zeyd b. Sâbit (ö.45/665), Abdullah b. Mes'ûd (ö.32/652), Abdullah b. Abbâs (ö.68/687) ve Abdullah b. Ömer (ö.73/692).
Medine'de sahâbenin elinde yetişen yedi meşhur, tâbiin devri fakihleri de şunlardır: Saîd b. el-Müseyyeb (ö.94/713), Urve b. ez-Zübeyr (ö.94/713), el-Kasım b. Muhammed (ö.106/724), Ebû Bekir b. Abdirrahmân (ö.94/713), Ubeydullah b. Abdillah (ö.98/716), Süleymân b. Yesâr (ö.107/725), Hârice b. Zeyd b. Sâbit (ö.99/717).
Gerek sahâbe ve gerekse tâbiîler devrinde yetişen bazı fakihler çeşitli konulardaki fetva ve ictihadlarıyla birer fıkıh ekolü (mezhep) çığırı açacak güçte idiler. Hz. Âişe, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Mes'ud ve benzerleri böyleydi. Tâbiılerden Medineli yedi fakih ve Nâfi' (ö.117/735) Kûfe'den Alkame b. Kays (ö.62/682), İbrahim en-Nehaî (ö.96/714) Hammad b. Ebı Süleyman (ö.120/738) Basra'dan, el-Hasanü'l-Basri (ö.I 10/728) bunlar arasında sayılabilir.
Abbâsilerin (750-1258 M.), ilk 200 yıllık devresi, fıkhın tedvin edildiği, geliştiği ve büyük İmam ve müctehidlerin yetiştiği devredir. Bu dönemde bazı fakihler görüşlerini tedvin etmiş ve onların görüş ve ictihadları başkalarınca taklid edilmeye başlanmıştır. Bunlar şu fakihlerdir: Mekke'de, Süfyân b. Uyeyne (ö.198/813); Medine'de, Mâlik b. Enes (ö.179/795); Basra'da, el-Hasenü'l-Basri (ö.110/728); Kûfe'de, Ebû Hanife (ö.150/767) ve Süfyan es-Sevri (ö.161/778); Şam'da, el-Evzâi (ö.176/792); Mısır'da, es-Şafii (ö.204/819) ve el-Leys b. Sa'd (ö.175/791); Nişabur'da, İshâk b. Râhûye (ö.238/852); Bağdat'ta, Ahmed b. Hanbel (ö.241/855), Dâvud ez-Zahiri (ö.270/883) ve ibn Cefir et Taberî (ö . 3 10/922) . Bunların herbirinin farklı ictihad sistem ve metodları ve bunlarla varılmış reyleri vardır. Bunların çoğu tabileri kalmadığı, İslâm hukukunu bir bütünlük içinde, bir hukuk sistemi olarak ortaya koyamadıkları veya Zâhirilerde olduğu gibi kıyası redd ettikleri ve diğer mezheplere karşı şiddetli davrandıkları için tarihe karıştılar.
Ancak İmam Ebû Hanife, İmam Şâfîi, İmam Mâlik ve İmam Ahmed b. Hanbel'e nisbet edilen mezhepler varlığını sürdürdü ve büyük halk kitlelerinin kabulüne mazhar oldu. Diğer yandan bazı Şia kollarıyla, mutedil Hâriâ mezhepleri de varlığını sürdürdüler. Bahsi geçen bu mezheplerin büyük. fakihlerinden bazıları şunlardır:
a) Ebû Hanife Numân b. Sâbit* H. 80 yılında Kûfe'de doğdu. Hanefi mezhebinin kurucusudur. H. 150'de Bağdat'ta vefat etti. Seçkin âlimlerin çoğundan hadis ve fıkıh ilmini aldı. Hocası Hammâd Ebi Süleyman'dan on sekiz yıl süreyle özel anlamda ders okuyarak fıkıh ilminde uzmanlaştı. Onun ilmi, hocası Hammâd vasıtasıyla İbrahim en-Nehâi (ö.95/714), Alkâme (ö.62/681) ve Esved (ö.95/714) yoluyla, Abdullah b. Mes'ud (ö.32/652), Hz. Ali (ö.40/660) ve Hz. Ömer (ö.23/643) gibi sahâbe müctehidlerine dayanır. Birçok öğrenci yetiştirmiştir. İçlerinde ictihad yapacak güçte olanlar vardır. Dört tanesi meşhurdur. Ebû Yûsuf Ya'kub b. İbrahim el-Kûfi (ö.182/798), Hârun er-Reşîd devrinde baş kadı olmuştur. Hanefi mezhebi esaslarının tedvininde ve dünyaya yayılmasında onun payı büyüktür. Muhammed b. él-Hasen es-Seybânî (ö.189/805) ilk ilmini Ebû Hanife'den aldı; Ebû Yûsuf'tan eksiklerini tamamladı; Hanifi'lerin en güvenilir ilk kaynak eserleri olan Zahiru'r-Rivâye kitaplarını kaleme aldı. Ebu'l-Huzeyl Züfer b. el-Huzeyl b. Kays (ö.158/775) İsfahan'da doğdu. Basra'da vefat etti. Aynı zamanda hadis bilginiydi. Sonra re'y ictihadında üstün oldu. Kıyası başarıyla uygulardı. Mutlak müctehittir. el-Hasen b. Ziyad el-Lü'lüî (ö.184/800) önce Ebû Hanife'nin, daha sonra Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'in öğrencisi oldu. Hadis ve Ebû Hanife'nin görüşlerini rivâyetle tanırdı. Ancak onun rivâyeti İmam Muhammed'e ait olan Zahiru'r-Rivaye kitaplarının dışında kalır.
b) Mâlik b. Enes*, H. 93'te Medine'de doğdu ve 179'da orada vefat etti. Mâliki mezhebinin kurucusudur. Hadis ve fıkıhta önder idi. el-Muvatta' isimli kitabı hem hadis hem de fıkıh eseridir. İctihad metodunda; sünneti, Medinelilerin uygulamasını, mesâlih-i mürsele*yi, senedi sağlam olduğu takdirde sahâbeye ait sözleri ve istihsanı delil olarak kullanması en dikkati çeken özelliklerdir. Meşhur öğrencileri şunlardır: Abdurrahmân b. el-Kasım (ö.132/749), Mâlik'ten yirmi yıl süreyle fıkıh okudu; el-Leys b. Sa'd dan (ö.175/791) ilim aldı, Mâliki mezhebinin meşhur el-Müdevvene isimli eserini nakletti. Bu eseri Sahnûn (ö.240 H.) O'ndan alarak, fıkıh tertibi üzere düzenledi. Yahyâ b. Yahyâ el-Leysî (ö.234/849), Mâliki mezhebini Endülüs'te yayan bir hukukçudur. Eşheb b. Abdülaziz (ö.204/819), Mâlik ve el-Leys'in yanında fıkıh ilminde uzmanlaştı. İbnü'l-Kasım'dan sonra Mısır'da fıkhın önderi oldu. İçinde İmam Mâlik'in fıkhının nakledildiği yine el-Müdevvene adlı bir eser yazdı. Buna Müdevvenhetü Eşheb denir. Ali b. Ziyâd (ö.184/800), Afrika'nın fakîhi idi. Abdülmelik b. el-Mâcişûn (ö.213/828), kendi devrinde Medine'nin müftisi sayılıyordu. Hatta el-Muvatta'ı İmam Mâlik'ten önce onun yazdığı nakledilir.
c) İmam Şâfii* (ö.204/819) Ebû Abdillah Muhammed b. İdrîs el-Keruşî el-Hâşimî. Hz. Peygamber'in dördüncü dedesi Abdi Menâf'ın dokuzuncu göbekten torunudur. Filistin'deki Gazze'de H. 150 tarihinde doğdu, 204'de Mısır'da vefat etti ve oraya defnedildi. Küçük yaşta Kur'an'ı hıfzetti. Mekke'de bâdiyede oturan ve çok fasih arapça konuşan Huzeyl kabilesi içinde şiir ve edebiyat sanatlarını öğrendi. Mekke, Medine ve Irak'ın önde gelen bilginlerinden ilim aldı. İmam Mâlik'ten Muvatta'ı dinledi ve dokuz gecede onu ezberledi. Süfyân b. Uyeyne'den (ö.198/813) hadis rivâyet etti. Şâfîi mezhebinin kurucusudur. er-Rısâle, el-Hucce ve el-Ümm adlı eserleri vardır. Onun öğrencisi ve müntesibi olan âlimlerden bazıları şunlardır: Yûsuf b. Yahyâ el-Buveyti (ö.231/845), el-Hasen b. Muhammed ez-Za'ferâni (ö.260/874), İbrâhim b. Yahyâ el-Müzenî (ö.264/877), er-Rabi' b. Süleymân (ö.270/883), Yûnus b. Abdi'l-A'lâ (ö.264/877).
d) Ahmed b. Hanbel * eş-Şeybân;. Hanbel; mezhebinin kurucusudur. H. 164 yılında Bağdat'ta doğdu, orada yetişti ve 241/855'te vefât etti. Özellikle hadis ilmi için Kûfe, Basra, Mekke, Medine, Şam, Yemen ve el-Cezire'yi dolaşmış, uzun süre İmam Şâfîi'nin öğrencisi olmuştur. Buhârî, Müslim ve hadiste onların tabakasında bulunan kimseler ondan hadis rivâyet ettiler. O, fıkıh konusunda herhangi bir kitap telif etmedi. Öğrenci ve arkadaşları onun mezhebini, söz, fiil ve sorulara verdiği cevaplardan aldılar. el-Müsned adlı bir eseri vardır ki, kırk bin hadis ihtiva eder. Ahmed b. Hanbel'e talebelik yapan ve onun ilmini yayan alimlerden bazıları şunlardır: Salih b. Ahmed b. Hanbel (ö.266 H.), İbn Hanbel'in en büyük oğludur. Fıkıh ve hadis ilmini babasından ve zamanının diğer bilginlerinden aldı. Babasının fıkıhla ilgili görüşlerini nakletmiştir. Abdullah b. Ahmed b. Hanbel (ö.290 H.) İbn Hanbel'in diğer oğludur. Daha çok hadis rivayetiyle meşgul olmuştur. Ebû Bekir el-Ersem (ö.273 H.), Ahmed b. Muhammed b. el-Haccâc (ö.274 H.) ile İbrahim b. İshak el-Harb; (ö.285 H.) diğer öğrencileridir. (bkz. el-Mekkî, Menâkıbu'l-İmam Ebı Hanife, Haydarâbâd 1903, I, 74-78; Zehebî, Menâkıb, nşr. el-Kevserî, Daru'l-Kitâbi'l Arabî (ty), s.20-21; İbnü'l-Kayyim, İ'lâmu'l-Muvakkıîn, nşr. M.M. Abdülhamid, Mısır 1955, I, 25, 77, 227 İbn Hazm, el-ahkâm, nşr. A. M. Şâkir, Mısır (ty), 929; Kâtip Çelebi, Keşfüz-zünûn, s.1515, 1619; el-Hudârî, Tarihu't-Teşriî'l-İslâmî. H. Hatiboğlu s.244 vd; ez-Zuhaylî el-Fıkhü'l-İslâmi ve Edilletüh, Dimaşk 1985, 1, 27 vd.; Hamdi Döndüren Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s.70 vd.).
e) Dâvûd b. Alî ez-Zâhirî (ö.270/883)H. 202'de Kûfe'de doğdu ve Bağdat'ta vefat etti. Zâhir; mezhebinin kurucusudur. İbn Hazm el-Endülasi (ö.456/1063) daha sonra bu mezhebi devam ettirdi. İbn Hazm'ın en önemli eserleri fıkıhta el-Muhallâ ile fıkıh usûlü sahasındaki el-İhkâm fi Usûli'l-Ahkâm'dır. Zâhiriye mezhebinin esası; kitap ve sünnetin açık anlamı ile amel etmek, ayet, hadis olmayan konuda yalnız sahâbenin icmâmı almak, nass ve icmâ bulunmayınca da istishâb deliliyle amel etmektir. İstishâb; her şeyin aslının mübah oluşu demektir.
f) Zeyd b. Al; Zeyne'l-Âbidîn (ö.122/740), Zeydiye mezhebinin kurucusudur. Kur'an ilimleri, kırâat ve fıkıh konularında derinleşti. Fıkıhta el-Mecmû adlı eseri en eski müdevven eserdir. İtalya'da basılmış, Şerefuddin el-Hüseyn b. el-Haymî (ö.1221 H.) tarafından dört cilt hâlinde şerh edilmiştir. Şerhin adı; er-Ravdu'n-Nadır Şerhu Mecmûl'i-Fıkhı'l-Kebir'dir. İmam Zeyd'in 15 kadar eseri vardır. Hadiste, el-Mecmu' bunlardandır. Zeyd, Hz. Ali'yi diğer sahâbelerden üstün sayıyordu. Hz. Ebû Bekir ve Ömer'in hilâfetini kabul etmişti. Zâlim idarecilere başkaldırmayı gerekli görür, Hz. Ebû Bekir ve Ömer'i hilâfetlerinden ötürü suçlayanlara karşı çıkardı.
Muhammed b. el- Hasen b. Ferrûh el-Kummî (ö.290/903), fıkıhta İmâmiye mezhebinin kurucusudur. İmâmiye, oniki masum imamın imâmetine inanır. Bunların ilki Ebu'l-Hasen Alı el-Muraaaâ, sonuncuları ise Muhammed el-Mehdi'dir. el-Mehdi'nin gizlendiğine ve mevcut İmam olduğuna inanılır. İbn Ferrûh İran'da İmâmiyye Şiasını "Beşâiru'd-Derecât fi Ulûmi Âli Muhammed ve Mâ hassahümüllâh bihi" adlı eseriyle kurdu. Musâ Kâzım'ın (ö.183/799), ''el-Helâl ve'l-Haram" adlı eseri daha önce yazılmıştı. Alı Rızâ'nın "Fıkhu'r-Rızâ"sı, el-Küleynî'nin (ö.328/940) "el-Kâf fî İlmi'd-Dın" eseri İmâmiyye'nin önemli kaynaklarındandır. Bu sonuncu eserde ehl-i beyt vasıtasıyla rivâyet edilen 16099 hadis bulunur. (ez-Zühaylî, a.g.e., I, 42-44).
Hızlı Cevap
  #352  
Okunmamış 16-01-2008, 14:31
 
Standart --->: İslami Sözlük
FAL-FALCILIK

Gelecekte olacak şeyler hakkında bilgi sahibi olmak için başvurulan çeşitli yollar. Baht, uğur ve talihi anlamak için birtakım garip yollara başvurma, atılan boncuk ve baklaya, tesadüfen açılan bir kitabın bir satırına, koyunun kürek kemiğine kahve fincanına vb. şeylere bakıp bunlardan anlam çıkarma işi. Gelecekte olacak şeyleri anlamak maksadıyla yapılan eylemler hakkında kullanılan bir tabir. "Kamûs-u Osmanî'de: "Kısa fikirlilerin ümid ettikleri bir maddeyi çıkarmak maksadiyle; kitap açmak ve kitaba, baklaya bakmak gibi değişik yöntemlerle yapılan teşebbüsü ve bu teşebbüsün gösterdiği netice" olarak tarif edilmiştir.
Kur'an'da, "fal" kelimesi geçmemekle birlikte, Peygamber (s.a.s.)'in bazı hadislerinde, şekil olarak buna benzer fakat mana yönünden bizim anladığımız fal'dan daha değişik bir mana arzeden "fe'l" sözü geçmektedir. Şöyle ki; "adva (hastalığın Allah'ın takdiri olmaksızın bulaşması) yoktur, tıyara (bir şeyi uğursuz sayma) da yoktur. Ben hayırlı "fe'l"i (bir şeyi hayra yorma) severim" (Buhari, Tıb, 43; İbn Mâce, Tıb, 43), hadisinde geçen "fe'l" kelimesinin bildiğimiz falla aynı anlama gelmediği açıktır.
Ebû Hureyre'nin, Peygamberimiz (s.a.s.)'den naklettiği başka bir hadiste; ''Tıyara yoktur, daha hayırlı olan fe'l vardır." buyurdular. Ebu Hüreyre; "Fe'l nedir ey Allah'ın Resulu? diye sorunca 'Sizden birinizin işittiği salih sözdür' dedi" (Buhâri, Tıb, 44).
Hasta olan bir kimsenin; "ya sâlim" ! diye bağıran birinin sesini duyması veya yitiğini arayan birinin; "ya vâcid! " diye seslenen birinin sesini duyunca, "bununla tefe'ül ediyorum" deyip, hastalıktan kurtulmayı umması ve yitiğini bulacağını ümid etmesidir. Yani bu sesleri hayra yorarak, neticenin bu şekilde olmasını beklemesidir
(İbnu'l-Manzûr, "Lisanü'l-Arab " XI V.; İmam Ebi Bekir er-Râzı, "Muhtaru's-Si hah" Fe'l maddesi).
Cahiliye Arapları, bir sefere, bir savaşa, bir ticarete, bir nikâha yahut herhangi bir işe teşebbüs edecekleri zaman üç zar (veya ok) çekerler yahut kuş uçururlardı. Bu zarların (veya okların) birinde, "Rabbim emretti" yahut "yap" diye emir; diğerinde, "Rabbim nehyetti" yahut, "yapma" diye nehy kelimeleri yazılı olurdu, biri de boş bulunurdu. Birisi torbaya elini sokar, zarlardan birini çeker, emir çıkarsa yaparlar, nehy çıkarsa yapmazlar, boş çıkarsa bir daha çekerlerdi. Kur'an bunu şu ayetle yasaklamıştır: ''Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şeytan işi birer pisliktir,. bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz" (el-Mâide, 5/90).
Câhiliyede, bir de kuş uçurma âdeti vardı ki, bir yere gidecekleri zaman bir kuş uçururlar, sağa giderse teyemmüm (uğurlu sayma), sola giderse teşe'üm ederler (uğursuzluk sayarlar)dı. Peygamberimizin, "tıyara yoktur" hadisi ile bunun da yasaklandığını biliyoruz.
Bugün yaygın olan fal çeşitlerinden biri de, modern câhiliyenin itibar ettiği yıldız falıdır. Gökteki burçlardan istidlâl ile yapılan bu falcılığın aslı Sâbiîlere dayanır. Sâbiîler, İdris (a.s)'ın, mucizesi iddiasıyla sema'yı oniki burca taksim etmişler ve eflâktan yalnız tapındıkları ve heykellerini diktikleri "sebaî" gezeğenlerin durumlarına göre, yeryüzünde meydana gelecek of ayları bildireceği iddiasıyla yıldızlarla ilgili birtakım hükümler yazmışlardı. Onların bu inançları günümüze kadar gelmiş bulunmaktadır (Elmalılı M.H.Yazır, "Hak Dini Kur'ân Dili", VII. 5208).
Dinimizin kesinlikle yasakladığı falcılık, bir çeşit gaybdan haber vermedir. Halbuki, Kur'an-ı Kerîm; gaybı, Allah'tan başka hiçbir kimsenin bilemiyeceğini, peygamberlerle melekler dahi, kendilerine vahyedilmedikçe gaybdan haber veremeyeceklerini açıkça bildirmektedir:
"De ki: 'Göklerde ve yerde olan gaybı, Allah'tan başka bilen yoktur" (en-Neml, 27/65) ve "De ki: Size 'Allah'ın hazineleri elimdedir demiyorum, gaybı da bilmiyorum...." (el-En'âm, 6/50), "Eğer gaybı bilseydim, daha fazla hayır yapardım...." (el-A 'râf, 7/188) âyetleri buna yeterli delildir.
Kendilerine "arrâf" yahut "kâhin" denilen falcıları ve bu falcılara gidip fal açtıran, onlara inanan veya destekleyenleri Peygamber (s.a.s.) ağır bir dille kınamış hatta kâfirlikle nitelemiştir. "Her kim bir arrafa gidip de ona bir şey sorarsa, kırk gecelik namazı kabul olmaz" (Müslim, Selâm, 125) buyurmuştur. Ebû Dâvûd'da geçen bir hadis ise şöyledir: "Kim bir kâhine gider, dediklerini doğrularsa; şüphesiz ki Muhammed'e indirilmiş olanı inkâr etmiş olur" (Ebû Dâvûd, Tıb, hadis no: 3904).
Hızlı Cevap
  #353  
Okunmamış 16-01-2008, 14:32
 
Standart --->: İslami Sözlük
FÂNÎ

Varlığı sonlu, ölümlü olan. Kur'an'a göre, "Allah'tan başka her şey yok olacaktır" (el-Kasas, 28/88), "Yer üzerinde bulunan her şey fânîdir" (er-Rahman, 55/26).
Kelâm bilginlerine göre varlığının sonu olmamak (bekâ), Allah'ın sıfatıdır. Allah tarafından yaratılmış (hadîs) şeyler ezeli olmadıkları gibi ebedi de olamazlar. Bu nedenle Allah dışındaki varlıkların temel niteliği, sonluluk, ölümlülüktür. Kâinat'ın fânı oluşu, aklen, onun yaratılmış, hâdis (sonradan olma) oluşunun tabii bir neticesidir. Kâinat'ın bu durumu ayrıca Allah'ın varlığının da önemli bir kanıtıdır. Hudûs delili denilen bu kanıta göre âlem hâdistir (sonradan meydana getirilmiştir); her hâdisin (sonradan meydana gelen varlığın) bir muhdisi (ihdâs edicisi, meydana getiricisi) vardır; âlemin muhdisi hâdis olmayan Allah'tır.
Fenâ ve fânî olma kavramları tasavvuf düşünce ve hayatında önemli bir yer tutar. İlk mutasavvıflar insanın fânı olmasını tasavvufun başlıca amacı olan ilâhı ahlâk ve vasıflarla donanmanın temel şartı saymışlardır. Çeşitli biçimlerde izah edilen bu fânî olma, yok olma olayı kimilerine göre kulun nefsânî zevk ve isteklerinden fânî olmasını; kimilerine göre Allah'a muhalefetten, günâh işlemekten fânı olmayı dile getirir. Fenâyı Allah'a saygı için diğer varlıklara saygı göstermekten fânı olmak; bütün beşerı sıfatlardan fânı olmak; bütün varlıklardan fânı olmak biçimlerinde tanımlayanlar da olmuştur.
Fânı olma düşüncesi sonraki mutasavvıflar tarafından daha sistemli bir hâle getirildi. Buna göre mutasavvıfın son amacı tevhîddir ve tevhîd ancak Allah dışındaki varlıklardan (mâsivâ) geçmek anlamında fânî olmakla gerçekleşir. Bu fenânın üç aşaması vardır: Birinci aşamada mutasavvıf Allah dışındaki varlıkları istemekten geçerek Allah'ın irâdesinde fânî olur. Bu aşamada mutasavvıfın biricik amacı Allah'tır ve yalnız Allah'ın irâde ettiğini taleb eder. İkinci aşamada mutasavvıf Allah dışındaki varlıkları görmekten fânî olur; yalnız Allah'ı görür. Mutasavvıf üçüncü aşamada bütün varlıklardan fânî olur. Gözünde Allah'ın varlığından başka varlık kalmaz. Fenânın bu üç aşaması fenâ fi'l-kusûd, fenâ fi'ş-şuhûd, fenâ fi'l vücûd olarak adlandırılır. Bu üç aşamanın her birinde ulaşılan tevhîd de, "lâ maksûde illâllah" ya da "lâ matlûbe illâllah", ve "lâ meşhûde illâllah" cümleleriyle dile getirilir (Ayrıca bk. Fenâ fillâh).
Hızlı Cevap
  #354  
Okunmamış 16-01-2008, 14:32
 
Standart --->: İslami Sözlük
FARİZA

Yapılması zorunlu olan şey, mutlaka yerine getirilmesi gerekli olan emir. Çoğulu "Ferâiz"dir. Kelimenin aslı; farz kıldı, meşrû kıldı takdir etti, tahsis etti anlamındadır.
"Ey Muhammed, Kur'an'a uymayı sana farz kılan Allah, seni döneceğin yere döndürecektir..." (el-Kasas 28/85);
"Allah'ın Peygamber'e farz kıldığı şeylerde ona bir güçlük yoktur..." (el-Ahzâb, 33/38, 50);
"Allah şüphesiz size, yeminlerinizi geri almanızı meşrû kılmıştır." (et-Tahrim, 66/2);
''... Eğer onlara mehir takdir eder de el sürmeden onları boşarsanız, takdir ettiğinizin yarısını verin..."(el-Bakara, 2/237).
Ölünün malından varisleri için takdir edilen payları bildiren ilme de "Ferâiz ilmi" adı verilir.
İslâmî Istılahta farz, yapılması Allah tarafından emrolunduğu katî delil ile sâbit olan herhangi bir vazifedir. Farziyeti sabit ve müslümanlar tarafından yapılması mutlaka gerekli olan farz emirlerin yerine getirilmemesi ise haramdır. Farz'ın yerine getirilmesinde mükâfat sözkonusu olduğu gibi, yerine getirilmemekle işlenen haram karşılığında da ceza sözkonusudur.
Farz olan hükümlerin, öncelikle farz olduğuna iman edilmesi mümin olmanın şartıdır. Şer'i nasslarla sâbit olan farzların inkâr edilmesi, hafife alınması, alay edilmesi, aksinin meşrû ve helâl kabul edilmesi mutlak küfürdür.
Genel tema olarak İslâm'ın ortaya koyduğu ve yapılmasını farz, terkini haram kıldığı (ya da bunun aksi) hükümler; inanan ve inanmadığı halde İslâm Devleti'nin zimmetinde bulunan kişilerin akıl, mal, can, nesil ve dinlerini ilahı koruma altına almaya yöneliktir. Tarih boyunca İslâm'ın dışında hiçbir sistem, mensuplarının bu özelliklerini insan şahsiyetine uygun ölçüde koruma altına alamamıştır.
İslâm, aklı korumak için sarhoşluk veren her türlü içkiyi, malı korumak için fâiz, rüşvet, hırsızlık vb. haram yollardan elde edilen kazançları; canı korumak için adam öldürmeyi (kısas ve savaş hâli müstesnâ); nesli korumak için zinâ ve zinâya götüren tüm yolları; dini korumak için de müslüman olmamış kişilere İslâm'ı zorla kabul ettirmeyi yasak kılmıştır. Kitap, sünnet ve icmâ ile sâbit olan bu yasaklara uymak farz, uymamak ise haramdır.
Bir kısım farzlar vardır ki bunları her akıllı ve ergenlik çağına girmiş mükellef müslümanın şahsen yapması gereklidir. Bu tür farza "farz-ı ayn" denir. İslâm'ı, iman esaslarını kabul etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, hayatı İslâm'ın hükümlerine göre düzenlemek bu tür farzlardandır ki İslâm olmanın gereği budur. Diğer bir kısım farzlar ise bir ya da birkaç kişinin yapmasıyla diğer müslümanların üzerinden gerekliliği kalkar; ancak hiç kimsenin yapmaması hâlinde, sorumluluğu bütün müslümanlara âit olur. Cenaze namazı kılmak, İslâm devletinin mevcut olduğu ve düşmana saldırmadığı dönemlerde cihad etmek, insanları Allah'ın dinine dâvet etmek gibi. Bunlara da "farz-ı kifâye" denir.
Farz olan hükümlerin kaynağı kitap (Kur'an), sünnet, icma' ve kıyas olmak üzere dörttür.
Aşağıda belirtilen ayetler İslâm'ın farz kıldığı hükümlerden bir kısmına örnek teşkil eder: İslâm'ın emrettiği şeyleri yapmak farz olduğu gibi yasakladığı şeyleri yapmamak da farzdır.
"Ey inananlar, Allah'a, Peygamber'ine, Peygamber'ine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba inanmakta sebat gösterin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse, şüphesiz derin bir sapıklığa düşmüştür" (en- Nisâ 4/136).
"Namazı kılın, zekâtı verin; kendiniz için önden gönderdiğiniz her hayrı Allah katında bulacaksınız'' (el-Bakara, 2/110).
"Ey inananlar, oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allah'a karşı gelmekten sakınasınız diye, size (de) sayılı günlerde farz kılındı..." (el-Bakara, 2/183).
"Ey inananlar, cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman Allah'ı anmaya koşun, alım-satımı bırakın..." (el-Cum'a, 62/9).
"Yoksa Allah içinizden cihâd edenleri ve sabredenleri belirtmeden cennete gireceğinizi mi sanıyordunuz?" (Âlu İmrân, 3/142).
"Allah uğrunda gereği gibi cihâd edin..." (el-Hacc, 22/78).
"Çocuklarınızı yoksulluk korkusuyla öldürmeyin... Sakın zinâya yaklaşmayın... Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın.. Yetimin malına -ergin çağa ulaşana kadar- en güzel şekil dışında yaklaşmayın. Ahdi de yerine getirin... Birşeyi ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam tutun, doğru terazi ile tartın.. Yeryüzünde böbürlenerek yürüme..." (el-İsrâ, 17/31, 32, 33, 34, 35, 36, 37).
"Faiz yiyenler mahşerde ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların, "zaten alış-veriş de fâiz gibidir" demelerindendir..." (el-Bakara, 2/275).
"Aranızda mallarınızı haksızlıkla yemeyin..." (el-Bakara, 2/ 188).
"Fitne kalmayıp, yalnız Allah'ın dînî ortada kalana kadar onlarla savaşın..." (el-Bakara, 2/193).
"... oraya yol bulabilen insana, Allah için Kâbe yi haccetmesi gereklidir..." (Âl-i İmrân, 3/97).
"Îffetli kadınlara zina isnat edip de, sonra dört şahit getiremeyenlere aaaaen değnek vurun..." (en-Nûr,14/4).
"Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilenler, dikili taşlar üzerine boğazlananlar ile fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı..." (en-Nisâ, 4/3).
"Ey inananlar, içki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir..." (el-Mâide, 5/90).
Yukarıda belirtilen ayetler, Allah'ın, yapılmasını ve yapılmamasını emrettiği hükümlerden ancak bir kısımlarıdır. Bu hükümlere uyulması farz, uyulmaması ise haramdır, inkârı küfürdür.
Hızlı Cevap
  #355  
Okunmamış 16-01-2008, 14:32
 
Standart --->: İslami Sözlük
FARZ

Dinî sorumluluk, yapılması dinen gerekli olma, bean etme, kesme, hisseye ayırma anlamlarını ifade eder. Kur'an-ı Kerîm'de onsekiz yerde geçen kelime değişik anlamlarıyla kullanılmıştır.
"Allah'ın peygambere mikdarını belirlediği (farz), mübah kıldığı şeyde bir vebâl yoktur" (el-Ahzab, 33/38). "Hac vakti bilinen aylardır. Her kim o aylarda haccı kendine gerekli (farz) bilip bu ibâdete başlarsa, artık kadına yaklaşması, günâh işlemesi ve kavga etmesi helâl değildir" (el-Bakara, 2/197). "Sadakalar (zekâtlar) ancak şunlar içindir: ... Allah tarafından böyle beyan (farz) edildi" (et-Tevbe, 3/60). " Eğer onları kendilerine el sürmeden boşar da mehir kesmiş (farz) olursanız... ' (el-Bakara, 2/236). "Allah onu lânetledi. O da Şöyle dedi: Andolsun kullarından belirli (mefrûz) bir pay edineceğim"(en-Nisâ, 4/118).
Kur'an'da geçen farz kelimesi alâ harf-i cerri ile kullanıldığında vücûb gereklilik; lâm harf-i cerri ile kullanıldığında bazan gereklilik bazan da beyan anlamını ifade eder (Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, VI, 5109).
Farz, Peygamber (s.a.s.)'in hadislerinde farklı anlamlarda kullanıldığı gibi vacib anlamında da kullanılmıştır. "Ramazan ayı geldi... Allah bu ayda oruç tutmanızı size farz kılmıştır" (Nesâî, Sıyâm, 5).
Bir fıkıh terimi olarak farz: Şâri' tarafından emrolunduğu kat'î delil ile sâbit olan; özürsüz, mutlak surette terkedildiğinde ceza gereken amellerdir. Özürden maksat, dinin meşrû gördüğü özürdür; meselâ yolcunun orucu terk etmesi gibi. Mutlak terketmekten maksat; bir engelden dolayı geciktirmek anlamındadır. Namazın vaktin başında kılınmaması gibi. Tariften de anlaşılacağı gibi zannî delil ile sâbit olan hükümleri Hanefî hukukçuları farzın kapsamına almamıştır. Farz, kat'i deliller ile sâbit olduğu için inkâr edildiğinde küfrü gerektirir. Şayet yorumlanarak inkâr edilirse, inkâr eden fâsık olur.
Hanefîler zannî delil ile sâbit olan hükümleri vacib olarak niteler. İmâm Şâfiî farz ile vâcibin arasını amel bakımından ayırmaz ise de itikâdı açıdan, Hanefi hukukçuları gibi değerlendirir. Bu da Hanefiler ile Şâfiiler arasındaki farz ve vâcib ayrılığının mâna, öz itibarıyla olmadığını, lafzı olduğunu gösterir. Farz; kat'ı ve ictihâdı olmak üzere ikiye ayrılır. Kat'î farz; delillerle yapılması kesin olarak bildirilen amellerdir. Buna amelî ve ilmî farz da denilir. İctihâdı farz ise müçtehid imamların ictihadıyla belirlenen, terk edildiğinde o ameli farz olmaktan çıkaran farzlardır. Meselâ; başa mesh miktarı, abdestin farzları, namazda Fâtihâ'nın okunması gibi mevzular mezhepler arasında farklı mütalaa edilir. İnkârı küfrü gerektiren farz, ilmî ve kat'ı farz çeşididir. Farziyyeti nass ile belirlenmiş kat'ı olan namaz, oruç gibi farzların inkârı küfrü gerektirir (Tehânevî, Keşşâf, II, 1126, Meydânı, Lübâb, I, 6).
Farz, mükellef açısından ikiye ayrılır:
1- Farz-ı ayn: Her mükellefin yapması farz olan vazifedir.
2-Farz-ı kifâye: Mükelleflerden bir kısmının yapması ile diğerlerinden sâkit olan vazifedir (Ömer Nasuhi, Istılahatı Fıkhıyye Kâmusu, 1, 33).
Farz-ı ayn, kifâye olan farzdan fazilet ve sevab bakımından daha üstündür. Çünkü, bir şey genelleşirse yükü, meşâkkati azalır. Hususileştiğinde ise daha meşakkatli olur. Kifâye farzlar umumen terkedildiğinde ise bütün insanlar bundan sorumlu olur (İbn Âbidîn, Reddu'l-Muhtâr, I, 42).
Hızlı Cevap
  #356  
Okunmamış 16-01-2008, 14:33
 
Standart --->: İslami Sözlük
FÂSIK

Allah'ın emirlerine aykırı davranan, günahkâr, kötü huylu, kötülük yapmayı alışkanlık hâline getiren kimse.
Arapça "Fe-Se-Ka" kökünden gelmekte olup ism-i fâil kalıbındandır.
Lügatta, çıkmak manasına gelir. Daha özel bir anlam ile "olgun hurmanın kabuğundan dışarı çıkmasına" denir. Istılahta ise, Allâh'a itâati terkedip O'na isyâna dalmaktır. Yani kısaca ilâhı emirlerin dışına çıkmaktır.
Biraz daha geniş anlamıyla büyük günâh işleyerek veya küçük günâhta ısrar ederek hak yoldan çıkan, dinin hükümlerine bağlanıp onları kabul ettikten sonra o hükümlerin tamamını ya da bir kısmını ihlâl eden anlamına gelmektedir (Fahrüddin er-Râzî, Tefsîru'l-Kebîr, II, 91; Râgıb el-İsfahânı, el-Müfredât, 572; Elmalılı Hamid Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I, 282). Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de Kehf sûresinin 50. âyetinde Allah'ın emrinden çıkarak O'na secde etmeyen şeytan için "Feseka an emri Rabbih: Şeytan Rabbinin emrinden çıktı" buyrulmaktadır. Genel olarak fıskı üç grupta toplamak mümkündür:
a. Günâhı çirkin olarak kabul etmekle beraber bazan günâh işlemek.
b. Yapılan bir günâhı ısrarla yapmak.
c. Günâhın çirkin olduğunu inkâr ederek bu günâhı işlemek; bu küfrü gerektiren bir durumdur; bu noktada kişinin iman ile, din ile ilişkisi kesilmiş olur (Elmalılı, a.g.e., I, 282).
Kur'an'da fısk genellikle küfür ile eşanlamda kullanılmıştır. Ancak bazı ayetlerde fısk mutlak anlamıyla zikredilmektedir. Meselâ hacc'da yapılan fısk (el-Bakara. 2/197) veya Allah'ın adı anılmaksızın boğazlanan hayvanları yemek (el-En 'âm, 6/12 1), yahut müslümanlara iftirâ edenlerin içine düştükleri fısk (en-Nûr, 24/4) gibi hususlar helâl görülmediği müddetçe sadece günâh işlenmiş kabul edilir. Ama bu durumlarda işlenen fısk ve yapılan iş helâl kabul edilirse küfrü gerektirir.
Bunların dışında genellikle Kur'an-ı Kerîm'de geçen fısk ve fâsıklar tâbiri küfür ile eşanlamlı olarak kullanılmıştır:
"Andolsun ki biz sana apaçık ayetler indirdik. Bunları fâsıklardan başkası inkâr etmez" (el-Bakara, 2/99); "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler fâsıkların tâ kendileridirler" (el-Mâide, 5/47); "İşte Rab olmaya en lâyık olan Rabbinin şu sözü (azâbı) küfür ve inat içinde olan o fâsıklar için öyle sâbit olmuştur. Gerçekten onlar iman etmezler" (Yûnus, 10/33);
"Eğer Allah'a, Peygamberine ve ona indirilene iman ediyor olsalardı, onları (kâfir ve müşrikleri) veli edinmezlerdi. Fakat onlardan birçoğu fâsık (Allah'ın emrinden ve imandan çıkmış) kimselerdir'' (el-Mâide, 5/81).
Mu'aaaile'ye göre fâsık, ne mümin ne de kâfirdir, ikisi arası bir durumdadır. Onların bu anlayışı aynı zamanda beş prensiplerinden birisini teşkil eder ve bu prensip "el-Menzile Beyne'l-Menzileteyn" olarak bilinir. Bunlara göre fâsık eğer tövbe ederse imana döner, yok eğer tövbe etmeden ölürse ebedî olarak cehennemde kalır. Burada şu hususa dikkat çekmek gerekir: Mu'aaailece ifade edilen bu "el-Menzile Beyne'l-Menzileteyn" anlayışı bu dünya içindir, yani o kişinin iman açısından bu dünyadaki durumunu ifade eder, yoksa bu anlayış ahirete atfedilerek o kişilerin cennet ile cehennem arasında bir yerde kalacakları anlamında değildir. Hâriciler ve ameli imanın esasından bir şart olarak görenlere göre ise, fâsıkın yukarıda sayılan her üç derecesi de küfür noktasındadır ve ebedî cehennemde kalacaklardır. Fısk ve fâsıklık bu derece kötü ve tehlikeli bir durum olunca insanlara düşen bu durumdan mümkün olduğu ölçüde kaçınmak, gerek diliyle ve gerekse fiiliyle mümkün olduğu ölçüde fıskdan uzak durmaktır. Günâhın büyüğünden olduğu gibi küçüğünden de kaçınmalı, bu küçüktür zarar vermez diyerek onun işlenmesinde ısrar edilmemelidir. Zira sözü geçtiği üzere küçük günâhta ısrar etmek de fıskın derecelerinden birisidir.
Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta da, hiçbir kimseye fısk isnadıyla bir söz söylememek gerekir. Bu hususta Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, "Hiçbir kişi başka bir kimseye fısk (sapıklık) isnadıyla 'ya fâsık ' diye söz atamaz, atmaya hakkı yoktur. Yine böyle küfür de isnad edemez. Şayet atar da attığı kimse atılan fıskın veya küfrün sahibi değilse bu sıfatlar muhakkak atan kimseye döner, fâsık veya kâfir olur'' (Sahîh-i Buhâri Muhtasar Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, XII, 137). Bu hadis-i şerif aynı zamanda bir ahlâkı prensibi ortaya koymaktadır. Zira kişiyi ayıplamak, onun ayıbını teşhir etmek, hele hele böyle güzel olmayan bir şeyle ayıplamak ahlâki bir tavır olmadığı gibi isnad ettiği şey, o kişide mevcut değilse zikredilen lâfız gereğince kendisini de tehlikeye düşüren bir durumdur.
Hızlı Cevap
  #357  
Okunmamış 16-01-2008, 14:33
 
Standart --->: İslami Sözlük
FÂSILA

Şiirdeki kâfiye, seci'deki karîne gibi, ayetin son kelimesine verilen isim. Cümlenin sonundaki kelimeye fâsıla adı verilmektedir.
Fâsıla, cümlede mananın tamamlandığını gösteren durak işaretlerindeki birbirine uygun harflerdir. Fâsıla kendinden sonraki cümleden ayrılan kelimedir. Bu kelime ayet başlangıcı olduğu gibi, olmayabilir de.
Fâsıla, tevkifî ve kıyâsî olmak üzere iki şekilde bilinir. Tevkifî fâsıla; Resulullah'ın bu ayeti okurken üzerinde durduğunu bildiğimiz her kelime fâsıla; üzerinde durmadığı kelimeler de fâsıla değildir. Şayet bir kelime üzerinde bazan durur, bazan geçerse bunu; ya vakfı, ya fâsılayı, ya vakf-ı tam'ı bildirmek ya da nefes almak için yapmıştır. Kıyâsî fâsıla; nassa bağlı olma ihtimali bulunmayan bir kelimenin, aralarındaki uygunluktan dolayı, nassa bağlı bir kelime ile kıyaslanmasıdır. Her kelimede vakf caiz olduğu gibi, Kur'an'ın bütününde vasl da caiz olur. Bu yüzden vakf ile vasfın yerlerini tâyinde, kıyasa ihtiyaç duyulmuştur. Meselâ ayetin fâsılası, nesirde seci'in karînesi, şiirde beytin kafiyesi gibidir. Tevcih, işbâ' ve hareke kafiyede kusur sayılırken, fâsılada kusur sayılmaz.
Fâsıla, konuşurken, nefes alma sırasında sözü güzelleştirmek gayesiyle yapılır. Kur'an'ın bu şekilde okunuşu, beşer kelâmına nazaran farklılık gösterir. Bu farklılığa, "Ayetleri fasledilmiş (açıklanmış) bir kitaptır" (el-Fussilet 41/3) ayetinden mülhem olarak fâsıla adı verilir. Çünkü fâsıla yapılınca cümle ikiye ayrılır; bu ayrılma ayetin sonu ile müteâkip ayetin başlangıcı arasında yeralan fâsıla ile olur. fâsılaya kafiye denmesi icmâ ile caiz değildir. Allahu Teâlâ Kur'an'ın şiir olmadığını açıkça bildirdiğinden, ıstılahta şiire ait olan kafiyenin Kur'an'da varlığı sözkonusu olamaz. Bu bakımdan Kur'an'da nasıl kafiyenin varlığı mümkün değilse, şiirde de fâsılanın varlığı mümkün değildir. Fâsıla Allah'ın kitabına ait bir sıfat olduğundan, Kur'an'dan başka bir yerde kullanılamaz.
Fâsılanın kısımları:
Kur'an'da fâsılalar, dört kısımdan ibarettir: Temkin, Tasdîr, Tevşîh ve İkal.
1- Temkîn: Buna kafiyeler arasındaki yakınlık da denir. Temkîn; nesir yazanın karineyi, şâirin kafiyeyi belirleyen ifadeler kullanmasıdır.
2- Tasdîr:Ayet basında olan kelimenin ayet sonunda da gelmesine denir; buna reddü'l-acûz ale's-sadır (sonda olanın basa getirilmesi) adı da verilir.
İbnü'l-Mü'aaa, tasdîrin üç kısma ayrıldığını söyler:
a) fâsılanın son kelimesinin, bastaki ayetin son kelimesine uygun gelmesidir. "İlmiyle indirmiş olduğuna melekler de şâhitlik ederler. Allah'ın şâhitliği de ..." (en-Nisâ, 4/166) ayeti buna örnektir.
b) fâsılanın son kelimesinin, baştaki ayetin ilk kelimesine uygun gelmesidir.
"...bize katından rahmet ver, bağışla; şüphesiz en çok bağış yapansın. " (Âl-i İmrân, 3/8) ayeti ile "Lût dedi ki: 'ben sizin bu işinize kızanlardanım " (eş-Şuarâ 26/168) ayeti buna misâldir.
c) Fâsılanın son kelimesi ile, ayetteki ilk kelimelerden bazılarının uygun düşmesidir. "Senden önce de peygamberlerle alay etmişlerdi. Fakat onlardan alay edenleri alay ettikleri kuşatıverdi'' (el-En'âm 6/10); "Bak nasıl onların kimini kiminden üstün yaptık. Elbette ahiret, dereceler bakımından daha büyüktür. Onun nimet ve ikrâmı daha büyüktür" (el-İsrâ, 17/21); "Musa onlara, 'Yazık size' dedi. 'Allah'a yalan uydurmayın... İftira eden perişan olmuştur" (Tâhâ, 20/61) ve "Rabbinizden mağfiret dileyin, çünkü o çok bağışlayandır, dedim"(en-Nuh, 7 1/11 0)ayetleri buna misâldir.
3- Tevşîh: Cümlenin başında bulunan kelimenin kafiyeye uygun bir şekilde gelmesidir. Tasdir ile tevşîh arasındaki fark, tevşihin delâleti manevî, tasdırinki ise lâfzı olmasıdır. "Allah Âdem 'i... seçip üstün kıldı" (Âl-i İmrân, 3/33) âyeti buna misâldir. Ayetteki istafâ fiili, el-âlemîn kelimesinde lâfzen fâsıla bulunduğuna delâlet etmez. Çünki el-âlemîn kelimesi, istafâ fiilinden farklıdır. Fakat istafâ kelimesinin delâleti mana yönündendir. Bundan anlaşıldığına göre istafâ kelimesinin lüzumlu manalarından biri, aynı cinsten olanlar arasından seçilmesidir. Seçilenin cinsi ise, aynı soydan gelmiş olmasıdır."İyiler mutlaka nimet içindedirler" (el-İnfitar, 82/13-14) âyetleri buna misâldir.
4- Mütemâsil; iki fasılanın kafiye dışında vezinde müvazi olmasıdır. Birinci fâsılanın kelimeleri de ikinci fâsıladakilerin mukabilidir. Murassa göre, mütevâzın'in mütevâzi'ye nisbeti gibidir. "Onlara açık ifadeli kitab'ı verdik; onları doğru yola ilettik" (es-Sâffat, 37/117-118) âyeti buna misâldir.
ez-Zemahşerî Kessâf'ında şöyle der: fâsıladaki güzelliğin korunması, cümledeki kelimelerin yerli yerine konulup manasını aynen taşımasıyla mümkündür. Şayet mana ihmal edilecek olur, sadece lâfız güzelliğine önem verilecek olursa bu cümlede belâği (edebî) yön aranmaz. Bu yüzden "Onlardır ahirete kesinlikle iman edenler..." (el-Bakara, 2/4) âyetinde âhiret kelimesinin takdimi sadece fâsıladan dolayı 000değil, ihtisasa riâyetten dolayıdır da.
Fâsıla, aslında vakf (durak) üzerine binâ edilir. Bu yüzden fâsıla, merfu kelime karşılığında mecrur; mecrur mukabilinde merfu olarak gelir. "Biz kendilerini yapışkan bir çamurdan yarattık" (es-Saffât, 37/9-11) âyetleri buna misâldir.
Kur'an'daki fâsılaların sonu, çoğunlukla, harf-ı med, harf-ı lin ve nun'un ilhâkı ile biter. Bunun sebebi Sibeveyn'in dediği gibi, bir ses güzelliği meydana getirmesidir. Araplar konuşurken sesi güzelleştirmek gayesiyle; elif, ya ve nun harflerini bitiştirirler; şayet terennümde bulunmazlarsa, bunları kullanmazlar. Bu harfler, Kur'an'da en kolay ve tatlı bir durak işareti ile gelmiştir. Fâsıla harfleri, ya birbirine benzer, ya da birbirine yakın olarak gelirler. Fahrüddin er-Râzı ve diğer bazı müfessirler şöyle der: Kur'an'ın fâsılaları, bu iki kısmın dışında değil, bilakis bunlardan ibarettir. Bu yüzden besmele ile beraber Fâtihâ sûresinin âyet sayısı hakkında Şâfii mezhebinin görüşleri, Hanefi mezhebine tercih edilir. Şâfiî âlimler, sûredeki 'suâtallezine ' ayetini sonuna kadar bir ayet sayarlar. Altıncı âyetin sonunu, 'en 'amte aleyhim ' kabul edenlerin görüşü doğru değildir. Çünkü bu fâsıla, sûrenin diğer ayetlerine benzemediği gibi, mümâsele ve mukabele bakımından da benzememektedir. Halbuki fâsıla benzerliğe riâyet edilmesi gerekir (Suyûtî, el-İtkan Fi Ulumi'l Kur'an, II, 124-135).
Hızlı Cevap
  #358  
Okunmamış 16-01-2008, 14:34
 
Standart --->: İslami Sözlük
FÂSİT

Kokmak, bozulmak, hükümsüz olmak, doğru ve uygun hareketi bırakmak, işler alt-üst olmak, bozgunculuk yapmak. Fâsit, fesâd mastarının ism-i fâilidir. Bir terim olarak, ibâdetler konusunda fâsitle bâtıl eş anlam ifade eder. Meselâ, "namaz fâsit veya bâtıl oldu" demek, "bozuldu, hükümsüz oldu" demektir. Bu konuda İslâm hukukçuları arasında görüş birliği vardır. Ancak muâmelât konusunda, yani akitlerde fesâd ve butlan, Hanefi ve diğer mezhepler arasında farklı anlamlarda kullanılmıştır. Çoğunluk hukukçular, ibâdetlerde olduğu gibi, akitlerde de fâsitle bâtılı eşanlamdâ kullanırlar ve ikisini birlikte gayri sâhih akit içinde değerlendirirler. Meselâ, "ehliyetsiz kişinin yaptığı satım akdi fâsit veya bâtıldır" sözü, onlara göre aynı şeyi ifade eder.
Hanefilere göre muamelat konularında fâsitle bâtıl farklı anlama gelir. Akdin icap, kabul, mahal gibi ana unsurlarındaki eksiklik akdi bâtıl kılarken, eksiklik, akdin mâhiyetine veya rüknüne ilişkin olmaksızın, diğer şartları bulunsa da, akit fâsit olur. Rükünleri ve esas unsurları mevcut olduğu için, böyle bir akde bazı sonuçlar gerekir. Meselâ, miktarı belirsiz bir satış bedeli ile satım akdi yapmak veya akitten sonra, satıcının belli bir süre satılandan yararlanması gibi fâsit bir şartla satış yapmak gibi. Fâsit akitte, satılan şey, alıcı tarafından teslim alınınca alıcıya kötü bir mülk olarak geçer. Nikâh akdi ise; mehir gerekir ve ayrılıktan sonra kadın iddet bekler. Zifâf olmuşsa, doğacak çocuğun nesebi sâbit olur. Bu duruma göre fesâd, akdi sahih olmakla bâtıl olmak arasında orta bir derecede kılar. O, aslı bakımından meşrû, vasfı itibariyle gayri meşrû bir akittir. Yani bunu ehliyetli kişi yapar; konusu şer'an akdin hükmüne elverişlidir, sıyga doğrudur. Fakat bu akdi yapan şer'an bu şekilde yapmaktan alıkonmuştur. Meselâ satım âkdinde tarafları anlaşmazlığa götürecek çok bilinmezlik bulunması; hangi otomobil olduğunu tayin etmeden, herhangi bir otomobil satmak gibi. Yine bir evi, otomobilini kendisine satması şartiyle satmak; mütekâvvim bir malı, şarap gibi gayri mütekavvim bir malı satış bedeli kılarak satmak; bir ineği gebe olarak satmak gibi.
Buna göre fâsit akitlerin başlıcaları şunlardır:
1) Satım akdine bilinmezlik karışması: Hanefilere göre, satılan mal veya satış bedeli, anlaşmazlığa yol açabilecek ölçüde çok bilinmezlikle meçhul olduğu zaman akit fâsit olur; çünkü bu bilinmezlik teslime ve teslim olmaya engel olur. Eğer bilinmezlik anlaşmazlığa yol açmayacak derecede, az bilinmezlikle meçhul olursa, satım akdi fâsit olmaz; Çünkü bu bilinmezlik teslime ve teslim almaya engel teşkil etmez. Buna göre bilinmezlik az ve çok derecede olmak üzere ikiye ayrılır.
a) Az bilinmezlik: Belirli bir yığından bir ölçek gıda maddesini yahut sayısı belli olmayan bir denk elbiseyi satmaktaki bilinmezlik anlaşmazlığa yol açmayacak az bilinmezliktir. Rizikonun kalkması yüzünden akit câiz olur (el-Kâsânı, Bedâyiu's-Sanâyi', V, 157 vd.; eş-Şirâzî, el-Mühezzeb, I, 263).
b) Çok bilinmezlik (fâhiş cehâlet): Satılan hayvanın cinsini, radyo veya fotoğraf makinesinin markasını açıklamadan satış yapılsa, buradaki bilinmezlik çoktur; çünkü bu, taraflar arasında şiddetli anlaşmazlığa sebep olur.
Bilinmezlik, satılan malda, satış bedelinde veya vadede olabilir. Yine, satıcının, vadeli satış bedeline teminat için kefil veya rehin istemesi halinde bu teminatların belirli olması gerekir. Aksi halde akit fâsit olur (es-Serahsı, el-Mebsût, XIII, 26, 49; el-Kâsânı, a.g.e., V, 158, VI, 124; eş-Şirâzî, I, 266; İbn Kayyim, İ'lâmü'l-Muvakkıîn, IV, 5; İbn Hazm, el-Muhallâ, IX, 19; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadir, V, 222 vd.; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, IV, 125).
2) Bir şarta bağlanmış veya gelecek zamana izâfe edilmiş satım akdi: Falanca kimse evini bana satarsa, ben de kendi evimi sana satarım, demek gibi. Burada akdi şarta bağlama vardır. Bu otomobili sana gelecek ayın basından itibaren satarım, demek gibi. Burada gelecek zamana izâfe vardır. Bu çeşit akitler de fâsittir.
3) Hazır olmayan malı görmeden satmak: Gâib malı görmeden ve niteliklerini söylemeden satış caizdir. Ancak, müşteri onu gördüğü zaman seçimlik hakkına sahip olur. Dilerse akdi geçerli kılar, dilerse reddeder. Burada müşterinin görme muhayyerliğinin bulunması garar (aldanma rizikosu)nu kaldırır ve bilinmezlik anlaşmazlığa yol açmaz (el-Kâsânı, a.g.e, V, 163; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., V, 1 37) . Hz. Peygamber, "Bir kimse görmediği bir şeyi satın alırsa, gördüğü zaman alıp almamakta muhayyerdir" buyurur (Zeylaî Nasbu'r-Râye, IV, 9).
Şâfiîlere göre, tarafların görmediği bir malı satmak caiz değildir; çünkü bunda riziko vardır. Yukarıda zikredilen, görme muhayyerliği hadisi onlara göre zayıftır (eş-Şîrâzî, a.g.e., I, 263).
4) Haram kılınmış bedelle satım akdi yapmak: Şarap ve domuz eti gibi haram kılınmış bir satış bedeli ile satım akdi yapıldığı zaman, hanefîlere göre, ortada gerçek satış bulunduğu için, akit fâsit olur. Bu, malın mal karşılığında mübâdelesi niteliğindedir. Çünkü şarap ve domuz eti ehl-i kitap nezdinde mütekavvim bir maldır. Hanefilere göre, bu ikisi her ne kadar mal ise de, şer'an mütekavvim mal değildir. Bu konudaki kaide şudur: İki ivazdan (mal ve bedeli) birisi, hiçbir semâvi dinde, bir mal olarak kabul edilmiyorsa, o zaman satım akdi bâtıldır. İvaz, satılan mal olsun, bedel olsun sonuç değişmez, murdar ölmüş hayvanın, kanın ve hür insanın satışı bâtıldır. Bunları satış bedeli yerine koyarak yapılacak satış da böyledir. İvaz, bazı dinlerde mal sayılıp, bazılarında sayılmazsa, eğer bu İvazın bedel olarak kabul edilmesi mümkünse, satım akdi fâsittir. Kumaşın şarap veya şarabın kumaş karşılığında satışı fâsittir. Eğer şarap satılan mal (mebî) durumunda olursa, akit bâtıldır. Yine şarabın nakit para yahut nakit paranın şarap karşılığında satışı da bâtıldır. Bu duruma göre, satış bedeli haram kılınmış bir mal cinsinden olursa, satım akdi kıymetle meydana gelir. Böyle bir satım akdi Hanefiler dışındaki fakihlere göre ise bâtıl olarak meydana gelir (el-Kâsânı, a.g.e., V, 141, 305; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadir, V, 186; İbn Abidin, a.g.e., IV, 105, 108).
5) İyne satışı:
Bir malı vadeli satıp, daha sonra peşin para ile, vadeli fiyatından daha ucuz bir fiyatla geri almaya "iyne satışı" denir. Uygulamada şöyle ortaya çıkar. Ödünç paraya ihtiyacı olan bir kimse, bunu bir tüccardan ister. Tüccar para yerine bir malını ona, diyelim altı ay vâde ile satar. Aynı malı peşin para ile ucuz fiyatla geri alır ve peşin parayı talep sahibine teslim eder. Vâde sonunda ise anlaştıkları bedeli alacaktır. Burada muamele bir mal üzerinde cereyan ettiği için, bu işlemin fâiz sayılıp sayılmayacağı İslâm hukukçularınca tartışılmıştır.
Ebu Hanife'ye göre, bu muâmelede, malı peşin para ile, önceki mâlikinin geri almasından ibaret olan ikinci satım akdi fâsittir. Ancak, ödünç verenle, alan arasına üçüncü bir şahıs girerse akit sahih olur. Çünkü Hz. Âişe'nin iyne satışı için verdiği örnekte akit iki kişi arasında cereyan etmiştir. Zeyd b. Erkam'ın Ümveledi Eyfa kızı Âliye Hz. Âişe'ye şöyle dedi: Ben, Zeyd b. Erkam'a 800 dirheme vâdeli olarak bir köle sattım. Sonra bunu ondan 600 dirheme peşin para ile satın aldım. Hz. Âişe dedi: Ne kötü alım yaptın, ne kötü alım yaptın, Zeyd'e söyle ki, eğer o tevbe etmezse Allah Resulu ile beraber yaptığı cihadın sevâbını kaçırmıştır" (Ahmed b. Hanbel, Darekutnî).
Allah Resulu şöyle buyurmuştur: "İnsanlar dinar ve dirhemlerin peşine düşer, iyne satışı yaparlar; sığırların kuyruğuna yapışarak tarım işine dalarlar ve Allah yolunda cihadı terk ederlerse, Allah onlara bir belâ indirir ve bunu onlar dinlerine dönünceye kadar kendilerinden kaldırmaz" (Ebû Dâvûd, Büyû'; 54; Melâhim, I 0; Ahmed b. Hanbel, II, 42; eş-Sevkânî, Neylü'l-Evtâr V, 206).
Ebû Yûsuf'a göre iyne satışı kerâhetsiz sahîh, İmam Muhammed'e göre ise kerahetle birlikte sahihdir. Hattâ o, iyne satışını kalben benimseyemediğini ve bunu faiz yemek isteyenlerin uydurduğunu söyler (İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadir, V, 207 vd.; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, IV, 255 291). Mâliki ve Hanbeliler İyneyi bâtıl sayarken, İmam Şâfiî, İmam Muhammed'le aynı görüşü paylaşır.
6) Kabzdan önce satış yapmak: Hanefilere göre, menkul mallarda kabzdan önce satış caiz değildir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.), kabzdan önce satışı yasaklamıştır (Buhâri, Büyû', 54, 55; Müslim, Büyû' 29-32, 34-36, 39, 41; Ebu Dâvûd, Büyû', 65). Buradaki yasak, yasaklananın fâsit olmasını gerektirir. Çünkü malın helâk olma ihtimâli bir riziko teşkil eder. Arazi ve ev gibi gayrimenkullerde böyle bir helâk rizikosu olmadığı için, Ebû Hanife ve Ebû Yûsuf'a göre, istihsan delili ile satım akdi kabzdan önce caizdir (es-Serahsı, el-Mebsût, XIII, 8 vd.; el-Kâsânı, Bedâyiu's-Sanayi', V, 234; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., V, 264).
7) Peşin konuşulan akitte belirli mal veya paranın teslimi için vade şart koşmak: Hanefilere göre, muayyen mal veya paranın teslimi için vâde şart koşulsa akit fâsit olur. Çünkü prensip olarak ivazlar akit sırasında teslim edilir (el-Kâsânı, a.g.e., V, 174; İbn Âbidin, a.g.e., V, 23).
8) Fâsit şartla satış yapmak: Akitlerdeki şartlar; sahih, fâsit ve bâtıl olmak üzere üç kısma ayrılır. Sahih şart; tarafları bağlayan geçerli şartlardır. Bunlar akdin gerektirdiği veya İslâm'ın cevâzını belirttiği yahut da akdin gereklerine uygun düşen şartlardır. Fasit şart; buna müfsit (bozucu) şart da denir. Bunlar sahîh şart kapsamına girmeyen ve kendisinde taraflardan birisi için bir menfaat bulunan şartlardır. Satıcının un yapması şartiyle buğdayı; gömlek dikmesi şartiyle kumaşı; evinde bir ay kalması şartiyle buğdayı; bir ay daha oturması şartıyla evini veya bir yıl daha ziraat yapması şartıyla tarlayı yahut müşterinin kendisine şu kadar karz (ödünç) vermesi şartiyle bir malını ona satması gibi. Bütün bu ve benzeri satım akitleri fâsittir. Çünkü akitte şart koşulan menfaat (yararlanma) ziyâdesi faiz olur. Bu fazlalığın satım akdinde karşılığı yoktur. Bunun anlamı caizdir. Kendisinde ribâ (faiz) veya fâiz şüphesi olan satım akdi fasittir (el-Kâsânî, a.g.e., V, 169; es-Serahsı, a.g.e., XIII, 15; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., V, 214; İbn Âbidin, a.g.e, IV, 126).
Bâtıl veya lağv şartı: Taraflardan birisi için zarar olan şart bâtıldır. Müşterinin malı başkasına satmaması veya hibe etmemesi şartıyla satış yapılırsa, akit caiz, şart ise bâtıl olur. Çünkü bunda taraflardan hiç birisi için bir yarar sözkonusu değildir (es-Serahsı, a.g.e., XIII, 15; el-Kâsânı, a.g.e, V, 170; İbnü'l-Hümâm, a.g.e, V, 111). Fâsit Satım Akdinin Hükmü: Hanefilere göre, fâsit satım akdi, satılan malın (mebıin) kıymetiyle veya misliyle meydana gelir. Taraflarca belirlenen satış bedeliyle değil. Malda kabz ile mülkiyet hakkı doğar. Çünkü satış bedeli olarak şarap belirlemek veya fâsit bir şart koşmak, yahut satış bedeli ya da malda bilinmezliğin bulunması tarafların amacının satım akdi yapmak olduğuna delildir. Çünkü fasit bir akitle mal, müşterinin elinde, misl; ise misliyle; kıyemı mallardansa kıymetiyle tazmin edilmek üzere bulunur (es-Serahsı, a.g.e., XIII, 23; el-Kâsânı, a.g.e., V, 304; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., V, 227. vd.; İbn Âbidîn, a.g.e., IV, 136).
Hanefilere göre fasit satım akdinde mülk hakkının doğması için iki şart gereklidir .
1) Kabz: Kabzdan önce mülk sâbit olmaz. Çünkü akitteki fesâdı (bozukluğu) kaldırmak için, akdi feshetmek vâciptir. Malı teslimde ise fesâdı sabit kılma vardır.
2) Kabzın, satıcının izni ile olması; Mal, izinsiz kabzedilmişse, prensip olarak mülk sâbit olmaz (el-Kâsânî, a.g.e., V, 304; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., V, 230).
Fasit akitle satılan mal teslim edildikten sonra, istihlâk edilse veya helâk olsa yahut başkasına satış, hibe vb. yollarla temlik edilse, ayrılmaz ilaveler olsa artık akit feshedilemez (el-Kasanî, a.g.e., V, 300, 301 vd.; İbnü'l-Hümam, a.g.e., V, 231).
Fâsit ve bâtıl ayırımı nikâh akdinde de önemli sonuçlar doğurur. "İcap" ve "kabul"deki eksiklik veya mahrem hısımla evlenmek gibi bâtıl sayılan bir nikâh akdi birleşme olsun veya olmasın, evliliğe ait hiçbir sonuç meydana getirmezken; nikâhın şartlarındaki bir eksiklik yüzünden fâsit sayılan bir nikâh akdinde, eş veya doğacak çocukların bazı haklarını koruyucu hükümler ortaya çıkar.
Hanefilere göre fâsit sayılan nikâh çeşitleri:
I) Şâhitsiz olarak aktedilen nikâh;
2) Kızkardeş, hala ve teyze ile evlenmek;
3) Evli Bir kadınla, bilmeksizin evlenmek;
4) Üç talakla boşanmış kadınla, hulle'den önce aynı erkeğin evlenmesi ve;
5) Geçici nikâh fâsittir.
Fâsit nikâhla evli olanların, evliliğe devamları caiz değildir. Derhal ayrılmaları gerekir. Kendiliğinden ayrılmazlarsa hâkim tarafından cebren ayrılırlar. Fâsit nikâh, cinsi birleşmeden önce hiçbir hukuki sonuç doğurmaz. Birleşme olmuşsa, kadın mehre hak kazanır, doğacak çocuğun nesebi sahih olur, iddet ve iddet içinde nafaka cereyan eder (el-Kâsânı, Bedâyiu's-Sanâyi', II, 272-274, 335; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, I, 330, 331; İbn Kudâme, el-Muğnî, VII, 13-118; Abdurrahman el-Cezîrî, Kitabü'l-Fıkh ale'l-Mezahibi'l-Erbaa, IV, 116, 117; el-Mevsılî, el-İhtiyar li Talili'l-Muhtar, III, 86, 87; Bilmen, İstilahat-ı Fıkhıyye Kâmusu, İstanbul 1967, II, 22-36).
Hızlı Cevap
  #359  
Okunmamış 16-01-2008, 14:34
 
Standart --->: İslami Sözlük
FÂSİT AKİT

Geçerliliği olmayan, bâtıl akit. İslâm hukukunda akitler, rükün ve şartlarının tam olarak bulunup bulunmamasına göre ikiye ayrılır: Sahih ve gayri sahih akit. Sahih akit, kendisinde rükün ve şartlar tam olarak bulunan akittir. Gayr-i sahih ise, bu vasıfları taşımayan akde denir.
Hanefilere göre, gayri sahih akitler fâsit ve bâtıl olmak üzere ikiye ayrılır. Ancak bu ayırım, mülkiyetin nakli sonucunu doğuran veya akdi yapanları karşılıklı borç yükü altına sokan akitlere mahsustur; Satım, kira, hibe, karz, havâle, şirket, müzâraa, müsâkat ve taksim akdi gibi. Vekâlet, vesâyet gibi mâlı olmayan, âriyet ve vedia verme gibi tarafları karşılıklı borç yükü altına sokmayan mâli akitlerde; ibâdetlerde ve boşama, vakıf, kefâlet gibi tek yanlı iradeyle meydana gelen tasarruflarda ise fâsitle bâtıl arasında hiçbir fark yoktur.
Hanefîler dışındaki diğer mezheplere göre ise, hem ibâdetler ve hem de akitler konusunda fâsitle bâtıl aynı anlama gelir.
Burada Hanefilerle diğer mezhep imamları arasındaki görüş ayrılığı, İslâm'daki bir yasağın akit üzerinde hangi ölçüde bir sonuç doğuracağını farklı anlamaya dayanır. Akitlerle ilgili İslâmî bir yasağa uyulmadığı takdirde hem günaha girilir hem de akit ortadan kalkar. Diğer bir görüşe göre yalnız günâh olur, âkit ise geçerliliğini korur. Yine eksiklik rükün veya şartlarla ilgili ise, farklı sonuç meydana gelir mi?
Hanefilere göre, bazan İslâm'ın akitlerle ilgili yasağı, işleyene günâh kazandırır, fakat akit geçerliliğini korur. Ancak bu yasak veya eksiklik akdin rükünlerinde, yani icap, kabul ve üzerinde akit yapılan şeyde olursa veya bunları tamamlayan şartlarda bir kusur bulunursa akit bâtıl olur. Meselâ, akdin konusu mübah değilse veya mal-para ortada yoksa ya da teslimi imkânsızca akıt bâtıl olur. Eğer hükmü tamamlayan veya hükümle ilgili olan bir şart eksikse, akit fâsit olur, bâtıl olmaz. Bir alım-satım akdinde ödenecek olan para miktarının veya ödeme vâdesinin bilinmemesi gibi hükmün uygulaması sırasında anlaşmazlığa yol açacak eksiklikler sebebiyle akit fâsit olur. Buna göre fâsit akit; akdin vasfında, yani hüküm ve neticesini tamamlayan şartlarında eksiklik bulunan akittir.
Şâfiî Maliki ve Hanbelilere göre, akitle ilgili bir yasak, o akdin herhangi bir sonuç meydana getirmesine engel olur. Çünkü yasağa rağmen böyle bir akdi yapmak Allah'a isyandır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kim bizim emrimize uymayan bir iş yaparsa merdûd'dur; kim dinimize, onda olmayan bir iş sokarsa merdûd'dur" (Buhâri, İ'tisâm, 20, Büyû, 60, Sulh, 5).Ashâbı kirâm, hakkında yasak bulunan akitlerin bâtıl olduğunda birleşmişlerdir. Bu yüzden faizi ve müşriklerle yapılan evlenme akdini geçersiz saymışlardır. Çünkü Kur'an-ı Kerîm'de; "Allah, alış-verişi helâl, faizi ise haram kıldı" (el-Bakara, 2/275); ''İman etmedikçe müşrik (Allah'a eş koşan) kadınlarla evlenmeyin" (el-Bakara, 2/221) buyurulmuştur. (bkz. Hafid İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, Mısır ts., II, 166; Gazzâlî, el-Mustasfâ, Mısır 1322, II, 31; el-Âmidî, el-İhkâm, I, 68; Pezdevî, Usûl, İstanbul 1308, I, 66; Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, Dâru'l-Fikri'l-Arabî, (t.y.) 72-74).
Bâtıl ve fâsit akit arasındaki farkları dört maddede toplamak mümkündür.
a) Sebep: Akdin bâtıl olmasının sebebi, öze inen esaslı unsurlarda İslâmî hükümlere uymamaktır. İcap, kabul ve akdin konusunun bulunmaması veya akdin çocuk ve akıl hastası olan ehliyetsiz kişi tarafından yapılması gibi. Fâsit olmasının sebebi ise, akdin temel unsurlarını tamamlayan şartlarda İslâmî hükümlere uymamaktır. Akitte fesat sebepleri dörttür: 1) Çok bilinmezlik; sürüden herhangi bir koyunu satmak gibi; 2) Garar; ağı bir atışta çıkacak balıkları önceden satmak gibi; 3) Korkutma (ikrah); Hanefilerin büyük çoğunluğuna göre, korkutma, korkutulanın yapacağı akdi fâsit kılar; 5) Bozucu şart; satım, kira ve şirket gibi ivazlı akitlerde İslâm'a aykırı olan şart, akdi fâsit kılar. Satım akdinde süre koyma, döviz satımında peşin kabza uymama gibi.
b) Sonuç: Bâtıl akit hiçbir medeni sonuç meydana getirmez. Meselâ; satım akdinde iki ivaz (bedel)'in mülkiyeti taraflara geçmez. Bâtıl nikâhta kadının cinsî yönlerinden yararlanma, nafaka ve miras sözkonusu olmaz. Ancak bâtıl akitte mal, alıcının elinde iken kusuru olsun veya olmasın herhangi bir sebeple telef olsa, misliyle veya kıymetiyle tazmin edilir.
Fâsit akit ise, kabz veya teslim gerçekleşmişse, sahih akdin bazı sonuçlarını doğurur. Fâsit akitte kabzla, iki ivazın (para ve mal) mülkiyetleri taraflara geçer. Fâsit kira akdinde kiracı maldan yarârlânma hakkına sahip olur, fiilen yararlanınca da kira bedelini ödemesi gerekir. Ancak fâsit satım akdi, müşteriye belirlenen satış bedelini değil de, emsal bedeli veya malın pazar yerinde kabz günündeki kıymetini ödeme yükümlülüğü verir. Fâsit kira akdinde de emsal kira bedeli ödenir. Ancak bunun miktarının akitte konuşulan bedeli asmaması gerekir.
c) Feshe hak kazanma: Bâtıl akit feshe muhtaç olmaksızın kendiliğinden yok hükmündedir. Şer'i hükümleri gözetmek için fâsit akdin ya akdi yapanlardan birisince, ya da hâkim tarafından feshedilmesi hakkı doğar. Bu hak, fesih engelleri ortaya çıkıncaya kadar kabzdan sonra da devam eder. Fesih engelleri şunlardır: 1) Malın helâkı veya tüketilmesi yahut buğdayın un, unun ekmek olması gibi şekil ve adının değişmesi, 2) Asıldan meydana gelmeyen bitişik ilaveler. Unun yağ veya balla karışması, arsa üzerine bina yapılması, kumaşın boyanması gibi. Malın aslında doğan irileşme ve güzellik gibi bazı bitişik ilavelerle, yine asıldan doğan yavru, meyve gibi bitişik olmayan ilâveler fâsit akdi feshe engel olmaz. 3) Kabzedilen malda yeni bir satış, hibe, rehin ve vakıf gibi bir yolla tasarrufta bulunma. Fesat sebebiyle olan fesih hakkı mirasçılara geçer.
d) Kapsam bakımından fark: Bâtıl oluş; satım, kira, hibe, ikrar, da'vâ, mübah malı elde etme, satılan veya hibe edilen malı kabz gibi sözle veya fiille yapılan, akde âit olan-olmayan bütün tasarruf çeşitlerinde sözkonusu olur. Fâsit oluş ise, yalnız karşılıklı borç yükleyen veya mülkiyetin nakli sonucunu doğuran mâli akitlerde cereyan eder. Bu sebeple Hanefîlere göre, ibâdetlerde, fiilî tasarruflarda ve vesâyet, tahkim gibi mâlı olmayan akitlerde, vedia ve âriyet gibi karşılıklı borç ve mülkiyetin nakli sonucunu doğurmayan malı akitlerde fâsit ve bâtıl aynı anlamdadır. Başka bir deyimle bu tasarruflar ya sahîh ya da bâtıl olur.
Bir akit bâtıl olunca icâzet kabul etmez; Çünkü yok hükmündedir. Fâsit akdin de fesadı icâzette kalkmaz; Çünkü akdi yapan şer'î hükümlere muhâlefete mâlik olamaz. Kendisinin muhâlefet ikram da geçerli olmaz. Ancak fesat sebebinin ortadan kalkması gerekir; Vâde belirlenmeden yapılan satışta, vâde tarihini sonradan belirlemek gibi.
Bâtıl bir akitte zaman asımı işlemez. Çok uzun süre geçse de akdin bâtıl olduğu ileri sürülebilir. Çünkü bâtıl yok hükmündedir. Fâsit akitte zaman aşımı ise, tarafların fesih hakkı devam ettiği sürece uzar. Fesih engeli meydana gelince akit kesinleşir (es-Serahsî, el-Mebsût, XIII, 23; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', V, 299, 300, 304; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadir, V, 185, 231, 302, vd.; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, IV, 104, 136, 137; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuhû, Dımaşk, IV, 280 vd.).
Hızlı Cevap
  #360  
Okunmamış 16-01-2008, 14:35
 
Standart --->: İslami Sözlük
FÂTİHA SÛRESİ

Kur'an-ı Kerîm'in ilk suresi.
Fâtiha, "açılacak şeylerin başı, ilk açılacak yer" demektir. Mukabili "hâtime"dir. Bu sûreye, Allah kelâmının başında bulunduğu yahut namazda ilk okunan sûre veya tümüyle ilk inen sûre olarak Fâtiha sûresi denilmiştir.
Çoğunluğun görüşüne göre Mekkî'dir ve yedi ayettir. Besmelenin sureden olup olmadığı ihtilâflıdır. Surenin yirmiden fazla adı vardır. En meşhurları: Fâtiha, Ümmü'l-Kitap (Kitabın anası), Ümmü'l-Kur'an, Seb'ul-Mesânî (tekrarlanan yedi), el-Hamd (konuşma dilinde Elham)'dır. Surenin fasılası Nûn ve Mim harfleridir. Bazı âlimlere göre Fâtiha sûresi, Kur'an'ın bir özetidir. Tevhid, âhirette cezâ ve mükâfat, sadece Allah'a ibadet, sırat-ı müstakim yani hidayet ve saadet yolu, geçmiş toplulukların ibret alınacak kıssalarını hedef edinen Kur'ân'ın bu ilk suresinde bütün bunlara temel teşkil eden hususlar vardır. (Muhammed Abduh, Tefsîru'l-Kur'âni'l-Hakım, Mısır 1373 H., I, 37-38). Böylece her namazda (cenaze namazı hariç) Fâtiha'yı okuyan bir müslüman namazın her rekâtında Kur'an'ın bir özetini okumuş olmakta, Kur'an'a tabi olacağına dair Allah'a söz vermektedir.
Surenin fazileti ile ilgili birçok rivayet mevcuttur. Bunlardan birisi şöyledir: "Bu surenin benzeri ne Tevrat'ta, ne İncil'de, ne Zebur'da ve ne de Kur'ân'da yoktur" (İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesirî, I, 10; Kurtubî, el-Câmiu'li Ahkâmü'l-Kur'an, I, 108).
Namazda okunması sebebiyle bir ismi de "es-Salât" olan Fâtiha hakkında bir hadis-i kutside şöyle buyurulmuştur: "Namazı kulumla aramda ikiye ayırdım. Bir yarısı benimdir, diğer yarısı kulumundur. Kuluma istediği verilecektir. Kul: "Hamd alemlerin Rabbi Allah'adır" dediği zaman, Allah: "Kulum bana hamdetti" der. Kul: "Rahman ve Rahim olan...'' dediği zaman Allah: "Kulum bana senada bulundu" der. Kul: "Din gününün mâliki" dediği zaman, Allah: "Kulum beni yüceltti" der. Kul: "Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım dileriz " dediği zaman, Allah: "Bu benimle kulum arasında iki yarıdır. Kuluma istediği vardır" der. Kul: "Bizi doğru yola ilet. Nimet verdiğin kimselerin yoluna. Kendilerine gazab edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil" dediği zaman Allah: "Bunlar kulumundur, kuluma istediği verilecektir" der" (Müslim, Salât,38, 40; Ebû Dâvûd, Salât, 132).
Besmele:
Berâe suresi dışında Kur'an-ı Kerîm'de bütün sûrelerin basında besmele (Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla başlarım) yer almaktadır.
Besmeledeki Allah adı yüce Rabbimizin en büyük adıdır. O'nun doksandokuz adı vardır, fakat bunlar Allah adının sıfatlarıdır. Allah ismi ise, Cenab-ı Hakk'ın bütün isimlerini toplamaktadır. Câhiliye Arapları müşrik olarak Allah'a inanırlar, yani O'nun yanında putlara taparlardı. Bunlara ilâh (âlihe) derlerdi ve Allah adıyla yalnız Rabb'i kastederlerdi. İlâh ismi de hem Allah'a hem de putlarına verilen bir isimdi. Bu bakımdan Allah isminin Türkçede karşılığı yoktur. Allah isminin kökü ve çoğulu da bulunmaz.
Bismillâh'daki bâ harfı, "Allah'tan yardım dileyerek başlıyorum" demektir. Rahman ve Rahîm isimleri, Allah'ın isimlerinden olup, "rahmet" kökünden türemişlerdir. Rahman'ın tam karşılığı yoktur; çok merhamet eden, rahmeti her şeyi kuşatan diye çevrilmektedir. Rahîm de çok merhametli demektir; burada rahmet daha çok ahirette müminlere olan rahmeti anlamındadır. Genellikle Rahman: Bütün mahlûkatı rahmetiyle yaratıp besleyen, Rahîm: Ahirette müminlere mükâfat, kâfirlere ceza verendir diye tefsir edilmiştir.
Sure başlarında bulunan Besmelenin Kur'an'dan ayet olup olmadığı hakkında görüş birliğine varılamamıştır. İmam Şâfiî onun başında bulunduğu sûrelerin birer ayeti, İmam Mâlik onun ayet olmadığı, Ebu Hanife müstakil bir ayet olduğu kanaatine varmıştır. Fakat besmelenin Kur'an'dan olduğunda şüphe yoktur. Çünkü Hz. Peygamber: "Onu her surenin başına yazın" demiştir. Besmelenin âyet veya sûreden bir âyet olup olmadığı hakkındaki ictihad farkları onun namazda okunmasında da farklı ictihadlara yol açmıştır. İmam Ebu Hanife besmelenin her rekâtta Fatiha'dan önce okunmasının şart olduğunu, gizlice besmele çekmenin sünnet olduğunu söylemiş, İmam Mâlik farz namazlarda besmele okunmasını caiz görmemiş, İmam Şâfiî ile İmam Ahmed de besmeleyi her sureye dahil bir ayet gördüklerinden açık kıraatli namazlarda açıktan, gizli kıraatli namazlarda gizliden besmele okunmasının farz olduğunu söylemişlerdir.
Öte yandan her iyi ve güzel şeyde besmele ile başlamak İslâm'ın prensiplerindendir. Besmele bütün işlerin basıdır, onsuz iş eksiktir. Besmele çekmek, Allah'ın birliğini, rahmetini anmak ve O'na karşı gereken edep dairesinde İslâmî esasların ilk rüknünü ifa etmek demektir. Yine, hayvan keserken kasten besmele çekilmezse o hayvanın eti yenilmez.
Tefsir:
"Andolsun ki biz sana tekrarlanan yediyi ve şu büyük Kur'an'ı vermişizdir " (el-Hicr, 15/87) ayetinde Fâtiha suresi anılmıştır. Surenin umûmî tefsiri şöyledir: Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım. Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla başlarım. "Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun "(1). er-Rabb; Mâlik, mutasarrıf demektir; yalnız Allah'ın adıdır. el-Alemin, âlem'in çoğuludur, Allah'tan başka bütün varlıklardır. Hamd yalnız O'nadır. Her şeyde mutlak rububiyet O'nadır, O bütün kâinatın terbiyecisi, hâkimidir. Azamet, şeref, ululuk, yaratıcılık, icad O'na aittir. Allah'ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır. Mükâfat ve cezayı yalnızca O verir.
O, Rahman ve Rahîmdir (2), Dünyada bütün yaratıkları ve âhirette yalnız mü'minleri esirgeyen, bağışlayan O'dur.
Din gününün sahibidir (3), Mâlik; sahip demektir, mâliki veya meliki şeklinde okunabilir. Din, burada ceza demektir. O'ndan başka kimsenin hükmünün geçmediği Din günü, âhirette hesaba çekilme günüdür. O günde amellere ceza ve mükâfat vermek sadece O'na mahsustur. En güzel isimler ve sıfatlar O'nundur.
Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz(4). Yalnız sana kulluk ve itaat eder, ancak sana boyun eğeriz; zira sen her türlü yüceliğe layıksın. Senden başka hiçbir güç kulluğa ve muhtaçlığa cevap veremez. Dilediğimiz her şeyi yalnızca senden dileriz, zaten senden başka yardımcı da bulunmaz.
Bizi doğru yola ilet (5). Bizi Kur'ân yoluna, İslâm yoluna ilet. Sana yaklaştıracak, bize hürriyetimizi kazandıracak yolu. Sen kimi dilersen onu hidayete erdirirsin. Bizi dosdoğru yolunda iman üzere sabit kıl, cennete gidenlerden eyle. Doğru yol hakkında Hz. Peygamber (s.a.s.): "Doğru yol Allah'ın kitabıdır, İslâm'dır" buyurmuştur (Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'ân, 14; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 1).
Nimet verdiğin kimselerin yoluna (6). Yani peygamberler, sıddıklar, şehidler, salih mü'minlerin yoluna ilet (bk. en-Nisâ, 4/69) Onlar ne güzel arkadaştır, ne güzel müminlerdir.
Kendilerine gazab edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil (7). Yani Yahudiler ve Hıristiyanların (Tirmizî, Tefsir, 2; el-Mâide, 5/60, 77) veya İslâm'dan sapanların yoluna değil.
Onlar gibi bizi de helâk etme. Doğru yoldan sapan azgınlardan değil, Resulunün dosdoğru yolundan gidenler kıl. Bizi heva ve hevesine uyan, büyüklenen, haktan sapân münâfıklardan ve kâfirlerden ayır, onlardan duaların en güzeli ile sana sığınıyor, sana dua ediyor ve yardımını bekliyoruz. duamızı kabul et.
Amin. Duamızı kabul et. Cemaatle namazda İmam sureyi bitirince cemaat Ebu Hanife'ye göre gizlice, Şâfii'ye göre açıktan âmin der (Alûsî, Rûhu'l-Meânî, I, 59-137; Kurtubî, Câmiu'l-Ahkâm, I, 133-149; Seyyid Kutub, Fi Zılâli'l-Kur'ân, I, 3646; M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, 56-145; İbn Kesir, Tefsiru'l-Kur'âni'l-Azım, I, 29).
Fâtiha ve Namaz:
Fâtiha'yı her gün her müslüman en az onyedi defa farz olan beş vakit namazda okumaktadır. Kütüb-i Sitte ve Ahmed b.Hanbel'de Ubâde b. es-Sâmit'ten rivayet edilen ''Fâtiha'yı okumayanın namazı olmaz" ve Ebu Hüreyre'den rivayet edilen "Kim kıldığı namazda Fâtiha okumazsa onun namazı eksiktir, eksiktir, eksiktir." hadisleri namazda Fâtiha okumanın şart olduğunu göstermektedir. Cumhûr'un bu şekildeki ictihadına karşı Ebû Hanife. namazda üç kısa veya bir uzun âyet okumanın farz olduğunu, Fâtiha'nın ise vacip olduğunu söylemiştir. Cumhûr da kendi arasında namazın her rekâtında Fâtiha'yı farz (Şâfiî, Mâlik) veya yalnız bir rekâtında farz olduğunu söylemişlerdir. Ebû Hanife, "Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyunuz" hadisine göre amel etmiştir (Buhâri, İman, 15; Müslim, Salât, 38, 41; Ebû Dâvûd, Salât, 132; Tirmizî, Salât, 1 10, 1 16; Nesâi, İftitah, 1 23, 7; İbn Mâce, İkâme, 11, 72; el-Müzemmil, 73/20). Geçerli olan görüş Cumhûr'un görüşüdür.
İmama tabi olan, Şâfiî veya Hanbeli'ye göre İmam sesli yahut sessiz de okusa Fâtiha'yı okur; Hanefi'ye göre susar; Mâliki'ye göre sesli okumada susar, sessiz okumada o da içinden okur.
Fâtiha sûresini Arapça lafzıyla bilmeyen, en kısa zamanda öğreninceye kadar İmam Azam Ebû Hanife'ye göre kendi dilinde tercümesiyle namaz kılabilir (İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesir, 7-8; Cessâs, Ahkâmu'l-Kur'an, I, 18-20; Kurtubî, a.g.e., 119).
Hızlı Cevap
Cevapla

Hızlı Cevap
Mesajınız:
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın
Rastgele Soru

Seçenekler


Seçenekler


Benzer Konular
İslami Sözlük C İslami Sözlük C CEBR Nedir? Zorlama, zor kullanma İrâde ve ihtiyârın zıddı İnsanın hiç bir irâde ve ihtiyâra sâhib olmadığını, her şeyin cebr elinde esir olduğunu ve varlığının otomatik,...
İslami Sözlük A İslami Sözlük A Aciz Gücü yetmeyen, güçsüz, zayıf Allahü teâlâ her şeye kâdirdir (gücü yeter) Eğer gücü yetmezse âciz ve noksan olurdu Âcizlik ve noksanlık Allahü teâlâ için düşünülemez ...
İslami Sözlük B İslami Sözlük B BÂB Nedir? 1 Kapı Mescîd-i Nebî'nin şimdi beş bâbı vardır İkisi batı duvarında olup, kıbleye yakın olana Bâb-üs-selâm, kuzey köşesine yakın olana Bâb-ür-rahme adı verilir ...
İslami Sözlük-2- FER' Birinci derecede gerekli olmayan bilgi, dal, kol, kısım, ayrıntı, teferruat. Bir ana gövdeden ayrılan kollardan her biri, ağacın yukarıya ve yanlara uzanan dalları. Kur'an-ı Kerîm'de:...
İslami Felsefe Hakkında, İslami Felsefeciler İslami Felsefe Hakkında, İslami Felsefeciler Kındi ve Yeni-Eflatuncu Aristoculuk (796 – 866 ) İslâmda esas felsefe hareketinin, filozof denmeye, Cafer Sadık ve Câbirden daha layık görülen...


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 04:39.


Powered by vBulletin® Version 3.8.2
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.

DMCA.com

Sitemizde illegal paylaşım yasaktır.Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz/sorunuz varsa bize ulaşmak için TIKLAYINIZ .
In this web site,illegal sharing is forbidden.If you have any problem/complaint about contents copyrights in our page,please click here to contact us.