Ezberim  

Anasayfa Kimler Online
Go Back   Ezberim > İslam Dini Bölümü > Dini Bilgiler
Kayıt ol Forumları Okundu Kabul Et


İslami Sözlük

İslam Dini Bölümü kategorisinde ve Dini Bilgiler forumunda bulunan İslami Sözlük konusunu görüntülemektesiniz.
DERGÂH Kapı, kapı yeri, eşik; büyük makamların kapısı tekke, hangâh. Farsça'dan gelen bir kelime olup "hangâh" şeklinde de ifade edilmektedir. ...


Seçenekler
  #261  
Okunmamış 15-01-2008, 19:54
 
Standart --->: İslami Sözlük

DERGÂH

Kapı, kapı yeri, eşik; büyük makamların kapısı tekke, hangâh. Farsça'dan gelen bir kelime olup "hangâh" şeklinde de ifade edilmektedir. Bu terim, bir yüceltme ve onurlandırma ifadesi olarak kullanılagelmiştir. İlâhî kelimesi ile beraber kullanıldığında "Allah'ın katı" şeklinde bir mana kazanır. Bu arada hükümdarlara ait yer ve makamları yüceltmek maksadı ile "Dergâh-ı Âlî" şeklinde de kullanılmıştır. Burada ifade edilmek istenen şey, hükümdarın oturduğu "saray"dır.
Tarikatların bulunduğu tekkelere de "dergâh" isminin verildiği görülmektedir. Tekke ve zaviyeler, dergâh kelimesinin manası içerisinde yer alan müesseselerdir. Her ne kadar geçmişte ve zamanımızda tarîkat yer veya merkezlerine dergâh deniyor ise de; gerçekte tarih boyunca görülen tekke ve zaviyeler, hatta hangâh'lar birer dergâh'tırlar. Kullanım şekline göre büşşük dergâhlara âsıtâne, küçüklerine ise zaviye ismi verilmiştir.
Tekkeler ve zaviyeler, bağlı oldukları hangâhlar vasıtasıyla maddî ve manevî ihtiyaçlarını temin ederlerdi. Bu sebeple hangâh postunda oturan şeyh, tarîkatın en büyük uzvu sayılırdı. Hangâhlarda tekke ve zaviyelerin kayıtları tutulurdu.
Dergâhlar aynı zamanda eğitim yerleriydi. Tekkeler, özellikle kuruluş yıllarında kendi seçtikleri yerlerde yapılmıştır. Bunlar, müntesiplerinin ruh selâmetiyle beraber, etraflarındaki insanların da manevî ihtiyaçlarını temin ederek bölge insanlarına sahip çıkmış ve bunu önemli bir görev saymışlardır. Kur'ân'ın belirlediği bir metod olan hikmet ve güzel sözlerle insanları İslâm'a çağırma işinde de -menfaata dayanmadığı için- büyük mesafeler katetmişlerdir. (Mustafa Kara, Tekkeler ve Zaviyeler, İstanbul 1977, 121).
Dergâhlarda dini ilimlerin öğretiminin yanısıra, meslekî ve sanat çalışmaları da yürürlükteydi. Bir tarîkat olan Ahîlik sistemi içerisinde tutunan sanayi kolları, başlarındaki şeyhler ya da kâhyalar aracılığı ile merkezi hükümete bağlı bulunuyorlardı. Hükümetin üretim miktarını denetlemekten, narh koymaya kadar piyasa üzerinde geniş bir etkisi bulunmakta idi. Dergaha bağlı çırağın, kalfanın ve ustanın yıkılmaz bir hiyerarşik ortamda, tam disiplinle birbirine bağlı olmasının ve rekabetçi bir gelişmeyi önleyecek olan güçlü bir otokontrol sisteminin Ahîlik aracılığı ile sanayiye uygulanmasının yanısıra; bu devlet denetimi, bağımsız rekabetçi bir sanayinin gelişmesini de engellemekteydi. Yüzlerce çırak, usta ve kalfanın meslek ve çalışma hayatını her türlü stresten uzak, kendine has eğitim prensipleriyle idare ve kontrol eden fütüvvet teşkilatı, kanaatımızca her şeyi "alt ve üst yapı" larla açıklamaya çalışan düşünceleri yalanlamaktadır. İslâm'ın ekonomik anlayışının doğurduğu kurum olarak görebileceğimiz bu müessese, içinde bulunduğumuz dönemde görülen iktisadî krizlerin meydana gelmesine engel olurken, günümüz için de büyük bir değer taşımaktadır. Böylelikle dergâhların aynı zamanda birer sosyal yardım hizmeti gördüğü bilinmektedir.
Her dergâh bulunduğu semt için bir sosyal yardım kurumu rolünü oynardı. Herkes, bilhassa fakir ve muhtaç halk tabakaları, dergâhı kendisi için bir melce ve bir sığınma yeri bilirdi. Tekkelerde her gün yemekler ve belirli zamanlarda lokmalar ve aşureler pişirilir, halka dağıtılırdı. Zenginler ve hayırsever kimseler de tekkelerin bu hizmetini bildikleri ve gördükleri için vakit vakit oralara kurbanlar, yiyecekler gönderirler, bunların fakirlere yedirilmesini isterlerdi. (Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, İstanbul 1977, 234).
Dergâhlarda dini törenler yapılırdı. Bu törenler çevre halkının katıldığı manevî yönden istifade edip, hoşnut olduğu eğlencelerdi. Ayrıca çeşitli sohbetler düzenlenerek kitlelerin bilgi ve ahlâk seviyelerinin gelişmesine yardım edilmekteydi.
Dergâh, edebiyatta, "sığınılacak yer" manasında kullanıldığı gibi, bir hizmet ve eğitim müessesesi olarak da işlenmiştir
Hızlı Cevap
  #262  
Okunmamış 15-01-2008, 19:56
 
Standart --->: İslami Sözlük
tşküler kardeşim çok saolasın
Hızlı Cevap
  #263  
Okunmamış 16-01-2008, 14:03
 
Standart --->: İslami Sözlük
DERVİŞ

Tarikat mensupları hakkında kullanılan bir tabir. Farsça "kapı kapı dolaşan dilenci" anlamında "deryûş''tan gelmektedir. Çoğulu "dervişan''dır. Ayrıca, teseül (dilemek, istemek) anlamındaki derviz, dervij söylenişleri de bulunmaktadır. Yaygın olarak bu lafız hicrî V. yüzyıldan sonra tarîkat müridleri için kullanılır olmuştur. Aynı manada kullanılan abdal, fakir, âşık, miskin, erenler, baba gibi kelimeler yanında; Anadolu'da XII-XIII. yüzyıllarda cihadla meşgul olarak tekkeye kapanıp kalmayan Türk dervişleri için kullanılan "alp-erenler" tabiri de vardır. Kelime, bazı yörelerde "ihvan" şeklinde kullanılmaktadır. Derviş kelimesi ayrıca, sufilikte "kapı eşiği" anlamında geçmekte ve derviş olanın, kapı eşiği gibi ayaklar altında çiğnense bile, bütün sıkıntılara katlanması gereğini ifade etmektedir. Kelime gibi kavram da İran'da ortaya çıkmış ve oradan diğer, ülkelere yayılmıştır. Araplar lafzı aynen almışlar ve "deraviş" olarak çoğul şekliyle kullanmışlardır.
İslâm'ın doğuşunda "derviş"liğin sistemleşmiş şekli bulunmamaktadır. Hz. Muhammed (s.a.s.)'in ashabı arasında gerçi sayıları dört yüze ulaşmış bir "Ashâb-ı Suffe"* denilen ilim topluluğu varolmuş ve bunlar çok fakir sahabelerden meydana gelmişse de, Hz. Muhammed'den sonra ve V. yüzyıldan itibaren görülen sistematik tasavvuf* hareketine has olan dervişlikle bu topluluk arasında herhangi bir benzerlik bulmak mümkün değildir. Medine'deki ilk İslâm devletinden beş asır sonra İslam dünyası en şaşaalı ve aynı zamanda en karışık günlerindeyken, tasavvuf denilen yaşama biçimi organize bir bütünlüğe ulaşmış, buna paralel olarak çok çeşitli tarîkatlar ortaya çıkmıştır. İslâm dünyasında kişiliği hakkında efsânevî bir özelliği olan Veysel Karânî'nin "sâde bir derviş" olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) i göremeden öldüğü anlatılır. Tasavvuf hareketi, Hasan Basri (ö. 110/728), Zünnûn Mısrî (ö. 245/859), Bayezid Bestâmî (ö. 245/859) gibi öncülerle sırf sünneti yaşamak ve takva niyetiyle başlamış, zamanla sistemleşerek, bir kurum karakteri kazanmasını Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 298/910) ve Muhyiddin Arabî (ö. 638/1240) gibi mutasavvıflar sağlamıştır. Bayezid Bestâmî, zühd* hareketini sistemleştirirken "Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır" diyerek, müridlerin bir şeyh'e bağlanması için halk üzerinde manevi bir baskı sağlamıştır.
Derviş, tarikat* silsilesine bağlı olup, şeyhinin emrinden dışarı çıkmaz. Bazı tarikatlarda "râbıta" denilen hal vardır ki, bu, dervişin devamlı şeyhini düşünerek dünyadan soyutlanmasını sağlamaktadır. Şeyh, derviş için ana-babadan da ileridir. Gerçekte İslâm toplumlarında tarikatların halkların müslümanlaşmasında önemli rolleri olmuştur. Fakat bu kurumların da zamanla yozlaştıkları görülmüştür. Ahmed Yesevî'ye bağlı dervişler, Türkler arasında İslâm'ın yayılmasında büyük gayret göstermişlerdir. Dervişlerin yazdığı tasavvufi halk şiirleri, derviş menkıbeleri, İslâm velilerine ait eserler, katı medrese İslâm'ının karşısında, yüzyıllarca halkların İslâmlaşmasında önemli rol oynamıştır. Anadolu'da cihada çıkan İslâm ordularının önünde, seyyidlerin, şeyhlerin, yalın ayak dervişlerin de bulunduğu; Osmanlı ordusunda derviş zümrelerinin askerî teşkilâtlarla bütünleştiği ve İshakiye, Mürşidiye... gibi adlarla anılan mücahid dervişlerin de harplere katıldıkları tarihî kaynaklarda zikredilmektedir.
İslâm dünyasında dervişlik, erkeklere mahsus olmamıştır. Kadınların da derviş hareketine katılmaları, önemli bir olgudur. Kadın müridler, şeyhler tarafından kabul edilirler; onlar, zikirlerini kendi aralarında yaparlardı. Bu "zikir", dervişlerin temel haliydi. Ancak, sofiyenin, İslâm'ın hayata geçirilmesinde aşırılıklara düştüğü ve "ittihad, hulûl" gibi gayr-i İslâmi aaaleri öne sürdüğü sıralarda, tarikat ehline karşı çok sert eleştiriler de yapılmıştır. Hatta İbn Teymiye, kelamcılarla sûfileri, tek bir yönle yetindikleri, yani sadece akıl veya ilhama bağlandıkları için tenkid ederken, onların çoğunun dalâlete, hevâlarına düştüklerinin basit bir cehalet ve bilgisizlikle küfür ve zulümden mürekkep birer kurum haline geldiklerini söylemiştir. Onların, "ilm-i ledün" adı altında hristiyanlıktaki keşişliği ve ruhbaniyeti İslâm'a soktukları da belirtilmiştir. Ulemadan bir kısmı, Kur'ân-ı Kerim'deki: "... Onların (yeni bir âdet olmak üzere) ihdas ettikleri ruhbanlığa (gelince); onu üzerlerine biz farz etmedik. Ancak (onlar bunu sırf) Allah'ın rızasını aramak için yaptılar. Fakat buna hakkıyle riayet de etmediler. Biz de içlerinden (gerçek) iman edenlere mükâfatlarını verdik. Onlardan birçoğu ise (doğru yoldan) çıkanlardı." (el-Hadid, 57/27) şeklinde beyan buyurulan ve Hristiyanların ruhbanlığını, ibret olsun diye anlatan âyet-i kerimeyi delil göstererek, tasavvuf ehlini, İslâm'ın vasat yolunu bu yola soktukları için suçlamışlardır. Bu ilim ehli, tasavvuf ehli ikilemi, İslâm âleminde tarih boyunca devam ederek gelmiş; bazı devirlerde uyumlu bir beraberlik, bir mutabakat görülmesine rağmen, yine bazı devirlerde birbirlerinin aleyhinde olmaları, iki taraftan da kayıplar verilmesine sebep olmuştur. Huccetü'l-İslâm lâkabıyla İslâm tarihine geçen İmam el-Gazzâlî, bir bakıma, İslamî bilgi ve yaşama yollarının her çeşidine dalıp çıkarak, müslümanlar için orta yolda bir örnek oluşturmaktadır. Gazzâlî önceleri İslâmî ilimleri öğrenmekle işe başlamış, fıkıh, tefsir, usûl, hadis gibi ilimleri öğrendikten sonra kelâma ve felsefeye dalmış, Bâtınî ve Zâhirîler'i incelemiş ve en sonunda bütün öğrendiklerini meczederek tasavvufa girmiştir. Tasavvufun onun sayesinde yasallaştığını söylemek doğru olsa gerektir. Gazzâlî, başından geçenleri "el-Munkızu mine'd-Dalâl"de özetledikten sonra şöyle der: "Kesin olarak şunu bildim: Allah yoluna koyulanlar yalnızca sufîlerdir. Onların yaşayışları, en güzel yaşayıştır. Yolları en doğru yoldur. Ahlâkları en temiz ahlâktır..." Zaten Gazâlî'nin belirttiği bu, "İslâm'ı en güzel biçimde yaşama şekli", halk arasında hızla yayılmış, yüzlerce tarikat kolu meydana gelmiştir. Bunların fakir geniş halk kütleleri tarafından benimsenmesinin yanında. yüksek tabaka mensuplarının, sultan ve vezirlerin bağlı olduğu tarikatlar da çıkmıştır. Dervişler on iki ana tarikatta toplanmışlardır: Kadirî, Rıfaî, Bedevî, Desukî, Sa'dî, Şâzilî, Halvetî, Mevlevî, Bektaşî, Bayramî, Celvetî, Nakşî. Bunlardan Kadirî, Rıfaî, Yesevî, Halvetî ve Nakşî isimli tarikatlara "esma yolu tarikatlar" denir. Bu tarikat dervişleri halktan ayrı (tecerrüd) bir halde yaşarlar. Melâmî, Kalenderî, Haydarî, Bektaşî, Mevlevî dervişlerin tarikatlarına da "müsemma yolu tarikatlar" denilir ki, bunlar, toplum içinde yaşarlar. Bütün tarikatlarda ortak bazı özellikler vardır: Zikr esastır. İslâm'ın evrenselliği bazı yönlerden içselleştirilmiş olup, bunlar, özel bir dile, törenlere ve terminolojiye sahiptirler. Silsile örgütlülük çok önemlidir. Sürüden ayrılmamak hususunda dervişler arasında bu örgütlülük önemli bir birlik ve beraberlik anlayışını geliştirmiştir. Sistemde talib, mürid, salik, vâsıl diye aşamalar (mertebeler) vücuda getirilmiştir. Tövbe, vera, zühd, fakr, sabr, tevekkül, rıza diye makamlar bulunur. Murakabe, kurb, muhabbet, havf, recâ, şevk, üns, müşahede, yakîn, halvet, hulûl, fenâ, bekâ, ubudiyet... denilen "haller" İslâm'ın ilk dönemlerinde görülmeyen ve kullanılmayan bu özel dilin anlatım yoludur. Bu özellik zamanla avam/havass ikiliğine de yansımıştır. Birtakım sapık dervişler, sahtekârlar da, işi büsbütün mukallidliğe dökmüşler, tarikat kisvesi altında halkı kandırmış, dilenmişler ve bazen sapık fikirlere kapılarak İslâm'ın dışına çıkmışlardır.
Öte yandan, Anadolu'da, dünyadan vazgeçme anlayışına bağlı olanların yanısıra, ilâhiler, şiirler okuyarak Allah rızası için insanları hayra çağıran, insanlık sevgisi ile dolu dervişler de ortaya Gıkmış ve bunlar halk tarafından büyük bir rağbet görmüşlerdir. Özellikle, hakkındaki bilgiler efsaneleşmiş, asırlardır ünü silinmemiş, saf, açık ve net bir dille yazdığı ümmiyane ve samimî şiirlerle, şefkat ve sevgi dolu, yapmacıksız dervişliğin sembolü olan Yunus Emre (ö. ?707/1307-1308) her kesimden insanların takdirini kazanmıştır. Belki onun kadar samimi, yüzyıllarca halkın sevgisini kazanmış, belâğatiyle halkı etkilemiş bir başka dervişin bulunmadığını söylemek doğru olsa gerektir Derviş Yunus, dervişliğin hırka ile mürid ile, tac ile, okumakla olmadığını Divan'ında vurgulamıştır. Gerçek bir sûfî ve ehl-i İslâm olan Yunus Emre "Derviş bağrı baş olur, gözü dolu yaş olur/Koyundan yavaş olur, sen derviş olamazsın" diye bunu anlatırken, "Gönül Çalab'ın tahtı, Çalab gönüle baktı/İki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise" diyerek derûnî, saf, samimî bir insanlık şefkatini ortaya koymuştur. O, geniş hoşgörüsüyle, hak aşkını içten gelerek anlatmasıyla, sünnet ahlâkı ile dolu olup, insanları birleştirmesiyle (Bana namaz kılmaz diyen, ben kıluram namazımı/Kılur isem, kılmaz isem ol Hak bilir niyazımı); cahillerden yüz çevirmesiyle (Yunus bu cezbe sözlerin cahillere söylemegil-Bilmez misin cahillerin nice geçer zamanesi); birlikçiliğiyle (Yetmişiki millete bir göz ile bakmayan/Halka müderris olsa hakikatte âsidir); özeleştirisiyle (Yetmişiki millete suçum budur hak dedim/Kırkı hıyanet durur ya ben niçin kızaram; İlim okumak bilmektir hem kendüyü bilmektir/Çünkü kendin bilmezsin bir hayvandan betersin; Yiğirmisekiz hece okursun ucdan uca/Sen elif dersin hoca, manası ne demektir; Yunus bu sözleri çatar/Kendisi ne kadar dutar) sevilmiştir.
Modern çağlarda da, İslâm dünyasında dervişlik, biraz yozlaşmış, biraz mukallidleşmiş, biraz modernleşmiş olarak, eski günlerdeki geleneğini canlı olmasa da sürdürmektedir. İçlerinden temiz olanları yalnızca Allah'a ibadet ederler, onu birlerler, ondan başkasına ibadet etmezler; sapık olanlarının ise ibadetleri Kur'ânî yolun dışındadırlar. Allah'tan başka ilâh olmadığına şehadet ya da Muhammed (s.a.s.)'in Allah'ın elçisi olduğu konusundaki şahadetlerinde sapma içindedirler.
Hızlı Cevap
  #264  
Okunmamış 16-01-2008, 14:03
 
Standart --->: İslami Sözlük
DESTUR

Müsaade, izin, icazet, ahid, söz, resmî yazıları yazan kişi, ruhsat, ahde vefa.
Destur, tasavvuf ehli katında izin ve ruhsat anlamlarında kullanılır. Yapılacak herhangi bir işe başlamadan önce veya başlanırken söylenen, bir yere girilirken izin isteği yerine kullanılan bir tabirdir. Bir işe başlamak için "destur almak"; bir iş ile ilgili olarak birisine izin vermek için de "destur vermek" sözleri kullanılır. Destur kelimesi ata sözlerimizde de mevcuttur.
Meselâ "Destursuz bağa girilmez" ta biri buna en güzel örnektir. Biz bu tabiri, hem bağa izinsiz girip üzüm yenmeyeceğini, hem de herhangi birisinin harîmine izinsiz varılamayacağını anlatmak için kullanırız. Halk, desturu "savulun, yol verin" anlamında kullanmaktadır. Aynı zamanda, herhangi bir gerçeğe, olgun mürşidin ve insanı kâmilin ruhsatı olmadan erilemeyeceğini de ifade etmekte kullanılan bir sözdür.
Halkın ve bilhassa ihtiyar kadınların inançlarına göre gün battıktan sonra, "iyi saatte olsunlar", "bizden iyiler", yani, cinler ortalığa çıkarlar. Toplandıkları yerler de çeşme başları, su kuyuları ve süprüntülük olan yerlerdir. Halk arasında böyle yerlerden geçerken, böyle mekânların üzerinden atlarken ve böyle yerlere su dökerken, çarpılmamak için "destûr" denmesi gerektiğine dair batıl bir anlayış vardır. Gene kadınlar ve yaşlılar ayıp sayılabilecek bir şey söylerken "bağışlayın" demek yerine "destûrun" derlerdi.
Mevlevîlerde; kapısı kapalı, hatta aşık bir eve, bir odaya girilirken, kapı açılsa içeri bakmamak üzere kapı dibinde durulup ikinci heceyi kalınca çekip uzatarak "destûûr" denmesi, içeriden "hû" denirse eşiğe niyaz edip sağ ayakla girilmesi icab eder.
"Destûûr" diyen kişiye "hû" sesi gelmezse, bunu, iki kere daha tekrarlar ve dinler; üçüncüsünde de yine ses gelmezse, bir mazereti olduğuna hükmederek dönüp gider. İçeriye ancak, bir hastalık, bir ölüm gibi şüpheye düşülürse girilebilir. (Abdülbaki Gölpınarlı, Tasavvuftan Deyimler ve Atasözleri, İstanbul 1977, 92-93).
Tasavvufî hayat ve tarikatların adâb ve erkânı geliştikçe, teknik terimlerden başka günlük münasebetlerde kullanılan ifade ve deyimler de ortaya çıkmıştır. Bu deyimler için özellikle Mevlevîlik ve Bektaşîlik zemin hazırlamada önemli fonksiyonlar icra etmişlerdir. İçeriye girme izni olan destur'dan başka "agah ol", "aşk olsun", "pir aşkına" gibi diğer bazı tabirler kullanılmaktadır. (Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul 1985, 270)
Hızlı Cevap
  #265  
Okunmamış 16-01-2008, 14:04
 
Standart --->: İslami Sözlük
DİRÂYET

"Bilmek, tanımak" akıl, zekâ, kabiliyet.
Tefsir ilminde dirayet deyince, tefsir çeşitlerinden biri olan "dirâyet tefsirleri" akla gelir. Tefsirler genelde ikiye ayrılırlar: Rivâyet tefsirleri ve dirâyet tefsirleri. Rivâyet tefsirleri, selef âlimlerinden nakledilen eserlere, Sahabe hatta Tâbiîn'in sözlerine ve Kur'ân'ın bizzat Kur'ân ile ve Hz. Peygamber'in hadisleri ile açıklanmasına ve yorumlanmasına dayanır.
Buna karşılık dirayet tefsirleri, rivâyet tefsirlerinde saydığının hususlarla birlikte dil, edebiyat, dinin genel prensipleri ve diğer genel bilgilere dayanılarak yapılan tefsirlerin genel adıdır. Bu tefsirlere "rey" veya "makûl" tefsirleri de denir. Fakat burada sözünü ettiğimiz rey'den kasıt ictihattan başka bir manaya alınmamalıdır.
Bu tefsir çeşidi bir zorunluluk karşısında ortaya çıkmıştır. Çünkü İslâm'ın ilk devirlerinde Araplar, Arap Yarımadası'nda iken, dillerinin bozulmamış saf haline sahiptiler. Zamanla İslâm topraklarının sınırları genişleyip yabancı milletler ve yabancı kültürler ile karşılaşınca, daha önce dillerinde bulunan melekeleri zayıfladı. Bundan dolayı da Arap dilini korumak için kaidelere ihtiyaç duyuldu. Hele Arap olmayanların bu lisanı öğrenmesi, Arapça'nın gramerine bağlı bir işti. Kur'ân da Arap dili ile nazil olduğundan, onun anlaşılması bazı ilimlere ihtiyaç göstermekte idi. Bu ve bunun gibi diğer âmiller dirâyet tefsirinin doğmasında baş rolü oynadı. (İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, Ankara 1979, 230).
Rey tefsirinin caiz olup olmaması konusunda da İslâm âlimleri başlangıçta fikir ayrılığına düşmüşlerdir. Bazıları Hz. Peygamber'in "Kur'ân-ı kendi reyiyle tefsir eden kişi, isabet bile etse, hata etmiştir" hadîsini (es-Suyuti, el-Câmiu's-Sağîr, II, 543; Ebû Dâvud, Sünen, II, 287; Tirmizî, Sünen, V, 200) delil getirerek rey ile tefsire karşı çıkmışlardır. Bazıları da bu görüşe cevaben, hadiste; hadis ve eserleri hiç dikkate almadan, hevâ ve hevesine, hatta kişinin kendi arzusuna göre tefsir etmesinin kasdedildiğini söyleyerek kendilerine Kur'ân'daki düşünceye davet eden âyetleri de delil getirerek rey ile tefsirden anladıklarını ortaya koymuşlardır. Bu şekilde yapılan tefsîrin "memduh tefsir" olduğunu söylemiş ve böyle tefsirlerin caiz olduğunu savunmuşlardır. Böylece dirâyet tefsirleri yazarak, zamanımızda bize bile Kur'ân'la ilgili bir çok hakikatin anlaşılmasında yardımcı olmuşlardır.
Bu çeşit tefsiri benimseyenler, Kur'ân-ı Kerim'i yorumlamak için, önce Kur'ân'a, sonra hadîslere, âyetlerin "nüzul sebeplerine" ve Sahâbe'nin görüşlerine başvurmuşlardır. Şayet bunlarda aranılan bir meseleye çözüm bulunamazsa, kelimenin sözlük ıstılah ve sarf (çekim) ile ilgili yönlerini dikkate alarak; i'râb, belâgat, hakikat ve mecaz gibi Arap dilinin sanat ve diğer yönleri ile âyetlere açıklama ve yorumlar getirmeye çalışmışlardır. Yine bu tefsirlerde tarihî, ilmî ve sosyal birtakım gerçeklere de yer vererek âyetleri en iyi şekilde açıklamaya çalışma gayesini gütmüş olan dirâyet tefsircileri, usûl olarak konulan bu kaideleri genellikle ihmal etmişlerdir. (Cerrahoğlu, a.g.e. 231; Ayrıca bkz. ez-Zehebî, et-Tefsir ve'l-Müfessirun, Kahire, 1381/1961, I, 255 vd; ez-Zürkânî, Menâhilü'l-İrfah, Mısır, 1372, l. 517 vd.).
Dirayet tefsiri, ictihada dayanır. Bu sebeple rey tefsirine karşı olanlar dirayet tefsiri hakkında şu eleştirileri yöneltmişlerdir: Rey ile tefsir Allah'a karşı bilmeden söz söylemektir. Zanna dayanarak cahilce sözlerle tefsir yasaktır. Hz. Peygamber (s.a.s.)'den başka birinin Kur'ân'ın manasını beyan ve izaha yetkisi olamaz. Kur'an hakkında kendi reyi ile söz söyleyen, Cehennem'deki yerine hazırlansın.
Bunlara karşı rey tefsirini câiz gürenler de şöyle demişlerdir: Zann da ilim çeşitlerindendir. İctihad edip de isabet edene iki, etmeyene bir ecir vardır. Hz. Peygamber (s.a.s.) Muâz bin. Cebel'in Yemen'e gönderilirken verdiği cevapta Kur'ân, Sünnet ve reyimle hükmederim deyişinden memnun olmuş ve ona dua etmişti. Hz. Peygamber'in beyan ve izah etmediği hususlarda ilim sahipleri ellerinden geldiğince Kur'ân'ı anlamaya çalışacaktır. Gerçeği bildiği halde sadece nefis ve arzusuna kapılarak Kur'ân'ı tevil eden ve kendi görüş ve mezhebini takviye için çarpık görüşlerle Kur'ân'ı tefsir edenler elbette Cehennem'e hazırlansın; ama bir delil ve burhana dayanarak tefsir eden iyi niyetli âlimler için bu söylenemez. Ayrıca Ebu Davud ve Tirmizî'nin Hz. Cündeb (r.a.)' ten rivâyet ettikleri "Kur'ân hakkında kendi reyi ile söz söyleyen kimse isabet etmiş olsa bile hatadadır." şeklindeki hadis sıhhatli değildir. Selef, reyden bahsederken onu bilgisizce, cahilce tefsir anlamında kullanmıştır. Kur'ân'da "...tanımazlar mı... bilmezler mi...düşünmezler mi..." denilerek ilim erbabının aklı kullanarak âyetleri tefsir edebileceğine cevaz vardır. Eğer rey ile tefsir caiz olmasaydı ictihad da caiz olmazdı. Kaldı ki Hz. Peygamber (s.a.s.) Kur'an'ın bütününü açıklamış değildir veya bize her âyetin açıklaması ulaşmış değildir. Ayrıca Hz. Peygamber İbn Abbas için niçin "Allah'ın, onu dinde fakih kıl ve ona tevili öğret. " buyurmuştur?
Yani hoş görülmeyen ve yasaklanmış olan rey tefsiri, sırf hevâ ve kötü niyete dayanan, hatta Kur'ân'a sırt çevirdiği halde başkalarını tefsiriyle kitaba davet edenler içindir. Selef uleması, bilgiye dayanan tefsir hususunda hiçbir mahzur görmemişlerdir. Bildikleri veya bilgilerine dayanarak açıklama yaptıklarını açıkça söyleyen selef, bilmedikleri için susmuştur. Bildiğini saklamamış, bilmediği konuda da uluorta tefsir yapmamıştır.
Rey tefsiri denilince sadece, akla dayanma anlaşılırsa, bu çok yanlış bir anlama olur. Oysa reye gelinceye kadar bir dirayet müfessiri şu konuları çok iyi öğrenir: Lugat, nahv, sarf, iştikak, meani, beyan, bedî' ilimleri, kırâat, fıkıh usulü, kelâm, nüzul sebepleri, kıssalar, nasih ve mensuh, hadîs, mevhibe ilimleri. Ayrıca bu şer'i ilimler yanında, rey tefsirinden önce hukuk, iktisad, siyasal, beşerî ve sosyal ilimlerin öğrenilmesi gerektiğini belirtenler de bulunmaktadır. Bazı müfessirlerin yaptığı gibi Kur'ân'ı tamamen çağdaş ilim ve teknolojik bilgilere dayanarak açıklamaya çalışan salt rasyonalist ve pozitivist bir tefsir caiz olmadığı gibi bu tefsir usulü, selefi tefsir geleneğiyle de bağdaşmamaktadır. Bu nedenle Mevdûdî, Seyyid Kutub, Said Havva... gibi ilim adamları da rivâyet ağırlıklı dirayet tefsiri yazmışlardır. Zaten rivâyet tefsiri olmaksızın sadece rey ile tefsirin de bir anlamı olmaz. Geçmişten günümüze meşhur rivâyet müfessirleri arasında Taberî, Semerkandî, Salebî, Beğavî, Endülüsî, İbn Kesir, Seâlibi, Süyûtî sayılabilir. Dirayet tefsirinde de, Fahreddin Razi, Beydâvî, Nesefi, Hazin; Ebu Hayyan, Neysabûrî, İmâdi, İsfehânî, Zemahşerî'nin eserleri zikredilebilir.
Hiç bir kimse Kur'ân'ı mutlak manasıyla tefsir edemez. Demek ki, hangi müfessir Kur'ân'ı ister rivâyet ister dirayet yoluyla tefsir etse, mutlaka birçok eksiği kalacaktır. Zaten dirayet tefsirleri, genellikle müfessirin en fazla geliştiği ilim kolunda ağırlık kazanmaktadır. Meselâ filolog ez-Zeccac (ö. 311/923)'ın tefsiri nahv ağırlıklıdır. el-Cessas'ın tefsiri fıkıh ağırlıklıdır. Muaaailîlerin tefsirleri kendi görüşlerini yansıtmaktadır. Mutasavvıflarınki de tasavvufu yansıtmaktadır. Yani tefsirlerde genel olarak mezhep, fıkhi ihtilaflar, doktriner eğilimler ağır basabilmektedir.
Meselâ Ebu İshak ez-Zeccâc (ö. 311), Ebu'l Hasan el-Vâhidî (ö. 468) Ebu Hayyan el-Endelusî (ö. 745) gibi dil âlimleri nahiv ilmindeki ehliyetlerini Ma'ani'l Kur'ân, el-Basit, el-Bahru'l-Muhit adlı tefsirlerinde bariz bir şekilde ortaya koymuşlardır. Fahruddin er-Râzî (ö. 606) de, fıkıh, usuli fıkıh, kelam, edebiyat, felsefe, matematik, kimya, tıp, astronomi, Şâfiî fıkhı gibi çok geniş alanlarda sözü geçen bir âlimdi ve Mefatihu'l Gayb adlı tefsirinde bütün bu ilmî çalışmalarının, hatta tasavvufun etkileri görülür. Ebu Bekr el-Cessâs (ö. 370) da, bir Hanefî müctehidiydi. Ahkâmu'l-Kur'ân'ında Hanefi mezhebi yönünden ahkâm âyetlerini tefsir etmiş, Hanefiliği müdafaa etmiştir. Bazı Muaaailî fikirlerine de bu tefsirde rastlamak kabildir. Malikî âlimi Ebu İshak es-Salebî (ö. 427) ve el-Hazin el-Bağdâdî (ö. 741) el-Keşf ve'l-Beyan, Lubabu't-Te'vil fi Ma'ani't-Tenzil isimli tefsirlerinde İsrâiliyattan nakledilen kıssalara çokça yer vererek tarih ilmine ağırlık vermişlerdir. Tasavvufî tefsirlerde, Ebu Abdurrahman es-Sûlemî (ö. 412) ve Ebu'l-Kasım el-Kuşeyrî (ö. 465), Hakâyiku't-Tefsîr ile Latâifu'l-Şârât'ta İşârat tefsir yoluna gitmişlerdir.
Dirayet tefsirinin öncülüğünü Irak müfessirleri yapmıştır. Aslında, tefsir geleneğinde, Hz. Peygamber'den gelen tefsire, Ashabdan, Tabiundan, Etbau't-tâbiin'den gelen tefsirlere itibar etmeksizin, bugüne kadar yazılmış tefsirleri gözden geçirmeksizin tefsir yapılması caiz değildir. Tarihte, aklî tefsirlerin çıkış ortamına bakıldığında, siyasî, ameli, itikadi mezheplerin vücut bulduğu felsefe ve kelam tartışmalarının yoğunlaştığı, tasavvuf akımının belirdiği bir çağ görülür ki, yapılan tefsirlerde müfessirlerin bu hareketlerin etkisi altında kaldıkları ve bunu tefsirlerine yansıttıkları bir gerçektir. Bu tefsirlerdeki ilmi terimlere, tanımlara, kavramların kullanılışına bakıldığında bu dilin neyi ifade etmek istediği anlaşılabilir. Muhakkak ki tefsir kitapları da çağının kültürünün bir parçasıdır. Oysa Kur'ân ezelîdir ve çağlar boyunca nice tefsirleri yapılacaktır.
İslâm dini var olduğundan beri ona karşı sinsi, yıkıcı, suret-i haktan görünerek onu içten yıkmaya çalışan hareketler de var olmuştur. Bunlar çok defa İslâm'ın temelleri olan iman, ibadet ve ahlâk esaslarından müslümanları uzaklaştırmak istemişlerdir. Gayeleri için, Kur'ân'ı sapıkça, kendi kafalarına göre, günün çıkar hesaplarına göre tefsir etmekten geri durmamışlardır.
Hızlı Cevap
  #266  
Okunmamış 16-01-2008, 14:04
 
Standart --->: İslami Sözlük
DİRHEM

Arap para sisteminde gümüş sikke yerine kullanılmış, daha sonra Osmanlılara geçmiş bir para birimi. Çoğulu derâhim'dir. Farsça direm'den alınmadır.
Dirhemin 2,97 gramlık para şeklinin Hz. Ömer tarafından darbedildiği kuvvetli olarak rivâyet edilir. İslâmiyete ait en eski dirhemler, bazı şüpheli sikkeler müstesna, 75/694 yılından kalmadır. Müslümanlara bu dirhemin Sâsânî dirheminden gelmiş olduğu şüphesizdir. İran'da Sâsânî dirhemleri 4,25 gramlık yeni Atina drahmisinin ağırlığında olarak kabul edilmiş ve bu vezin hemen hemen Sâsânî devletinin sona ermesine kadar değişmeden kalmıştır. İran'daki Arap vâlileri eski tipi muhafaza etmekle birlikte daha hafif sikkeler darbetmişlerdir. Bunların birçok sikkeleri 2,90 gr. ağırlığında olup, resmi dirheme uygundur.
Dirhemin resmi ağırlığını tespit etmek, dinarın ağırlığını tayin etmekten daha güçtür. Çünkü dirhemler hiç bir zaman ihtimamla basılmamıştır. Dirhemin resmi rayicinin tesbiti hususunda tarihlerde gördüğümüz kayıtlar birbirini tutmaz. Yalnız hepsinin birleştiği nokta dirhemin ağırlığı ile miskalin birbirine oranının 7/10 olduğudur. Fakat miskal hakiki dinar (Mekke miskali 4,25 gram)'a nisbet edildiği zaman bir mânâ ifade eder. Dirhemin en muhtemel ağırlığı 2,97 gramdır. Bu sikke gerek mevcut sikkelere ve camdan yapılmış vezin ölçülerine, gerek E.T. Rogers tarafından Fayyum'da bulunan el-Muktedir devrine (295-320/908-932) ait sikke vezinlerine uymaktadır.
Dirhemin katlarına ve cüzlerine ilk hicri yüzyıllarda pek rast gelinmez. çüzlerinden en çok kullanılanı 1/6 dânık, en çok yaygınlaşmış olanı da 1/2 dirhem idi (A. V. Zambaur, İA, Dirhem mad.; M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, Dirhem, mad.)
Dirhem-i Örfî:
Onaltı kırattan ibaret gümüş hakkında kullanılan bir tabirdir. Bu da 3,2 gram eder. Bazı İslâm âlimlerine göre zekâtta, diyette ve diğer İslâmî borçlarda her yerin örfî dirhemi muteberdir. Ancak bu dirhemin, dirhemi şer'îden eksik olmaması lâzımdır.
Dirhem-i Şer'î:
14 kırat gümüş para hakkında kullanılır. Orta büyüklükte 70 arpa tanesinin ağırlığı demektir. Bu da yaklaşık 2,8 gram eder. Zekâtta, mehirde, diyette, hırsızlık nisabında muteber olan bu dirhem'dir. Hz. Peygamber devrinde 20,12,10 kırat sıkletinde üç türlü dirhem vardı. Halife Hz. Ömer (r.a.) zamanında bunlar birleştirilerek ortalaması olan 14 kırat bir dirhem kabul edilmiştir.
Hızlı Cevap
  #267  
Okunmamış 16-01-2008, 14:04
 
Standart --->: İslami Sözlük
DİYET

İnsan veya insan uzvunun telef edilmesi karşılığı olarak verilmesi gereken tazminat, kan bedeli. Kur'ân-ı Kerim'de: "Bir müminin diğer bir mümini, yanlışlık eseri olmayarak (kasden) öldürmesi, yakışmaz. Kim, bir mümini yanlışlıkla (hatâen) öldürürse, mümin bir köleyi azad etmesi ve (ölenin) ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi lâzımdır. Meğer ki, onlar (o diyeti), sadaka olarak bağışlamış olsunlar. Eğer (öldürülen), mümin olmakla beraber, size düşman bir kavimden (Dârü'l-Harb ahâlisinden) ise, o zaman öldürenin, mü'min bir köleyi azad etmesi lâzımdır. Şâyet kendileriyle aranızda anlaşma olan bir kavimden (Dârü'l-Ahd ahalisinden) ise, o vakit mirasçılarına bir diyet vermek ve bir mü'min köleyi azad etmek gerekir. Kim bunları bulamazsa Allah'tan tövbesinin kabulü için, birbiri ardınca iki ay oruç tutması icab eder. Allah her Şeyi bilendir, gerçek hüküm ve hikınet sahibidir. " (en-Nisa, 4/92) hükmü beyan buyurulmuştur.
Diyetin meşrûiyeti, Kitap, Sünnet ve Sahâbe-i Kiram'ın İcmâı ile sabittir. Bilindiği gibi kasden öldürme hadisesinde "kısas" gündeme girer. Kısas cezasında, hem Allah'ü Teâlâ'nın hukuku, hem kul hukuku bir aradadır. Kısasın icra edilebilmesi için, öldürülen kimsenin velisinin cezasının tatbikini istemesi esastır. (İmam Kâsânî el-Bedâiu's-Sanâyi fi Tertibi'ş-şerayi. Beyrut 1974, VII, 182) Zira Kur'ân-ı Kerim'de: "Kim, mazlum olarak öldürülürse, biz onun (öldürülenin) velisine bir salâhiyet vermişizdir. O da (öldürülenin velisi), öldürmekte aşırı gitmesin. Çünkü o, zaten yardıma mazhar olmuştur. " (el-İsrâ, 17/33) hükmü beyan buyurulmuştur. Öldürülen kimsenin velîsi, kısası talep etmek veya diyete razı olmak noktasında serbesttir. Hz. Enes b. Mâlik (r.a.)'den rivâyet edildiğine göre, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'e "kısas"la ilgili herhangi bir mesele arzolunduğu zaman, maktulün velîlerine, affetmelerini tavsiye buyurmuştur. (İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 213, 252; Sünen-i İbn Mace, Diyet, 35). Dolayısıyla, müminlerin emîri, öldürülenin velîlerine affetmelerini veya sulh yapmalarını tavsiye eder. Ancak katiyyen bu konuda selâhiyet sahibi değildir. Kısasın tatbîki, affetme veya sulh yapma noktasında tek yetkili, maktulün velîsidir. Esasen, zarara uğrayanların başında da, maktulün velileri gelir.
İnsan veya insanın bir uzvunun telef edilmesi, kasden veya hatâen olabilir. Mümin bir erkek, hatâen bir kardeşini öldürürse, maktulün velîsine diyet vermek mecburiyetindedir. Bu husus kat'i nassla sabittir. Diyetin miktarı, öldürülen kimsenin erkek veya kadın olması halinde farklılaşır. Ayrıca hür olan bir kimsenin diyeti ile kölenin diyeti aynı değildir. Dolayısıyla diyetin miktarına, hürriyet ve cinsiyet durumu etki eder. Öldürülen mümin bir erkeğin diyetinin bin dinar altın olduğu Sünnet'le sabittir. (İbn Hümam, Fethu'l-Kadir, Beyrut 1318, VIII, 308) İmam Azam Ebu Hanife (rh.a) diyetin yüz deve (Tirmizî, Diyet,1) veya bin dinar altın veya onbin dirhem gümüş olarak verilmesinin esas olduğunu söylemiştir. (Ebu Davud, Diyet, 16; Nesâî, Kasâme, 33) İmameyn'in bu husustaki tesbiti ise şu şekildedir: "Bu üç ana ölçünün dışında, ikiyüz sığır veya ikibin koyun olarak da vermek mümkündür." (Şeyh Nizamüddin ve Heyet, el-Fetevây-ı Hindiyye, Beyrut 1400, VI, 24; İbn Hümam, a.g.e., VIII, 302-303). Rasûlullah (s.a.s.)'ın döneminde bir koyunun bedeli, beş dirhem gümüştür. (İmam Serahsî, el-Mebsût, Beyrut (t.y.) II,150; Şerhu Damad, II,197) İkibin koyun, beş dirhem gümüşle çarpılırsa, karşımıza onbin dirhem gümüş çıkar. Dolayısıyla bütün bu ölçüler, mâlî değer olarak birbirine eşittir.
Öldürülen kimsenin müslüman olup olmamasının diyetin miktarına etki edip etmemesi hususunda iki ayrı görüş vardır. Hanefî fukahası, Rasûlullah'ın: "Her ahid sahibinin diyeti bin dinar altındır. " (Ebu Davud, Diyet, 16) hadisini esas alarak, Darü'l-İslâm tebaasından olan gayrimüslimin (zimmînin) diyeti, tıpkı müslümanın diyeti gibidir, hükmünde ittifak etmiştir. (İmam Merginânî, el-Hidâye Şerhu Bidâyeti'l-Mübtedi, Kahire 1965, IV,168; Şeyh Abdulgani el-Meydânî, el-Lübab, Beyrut 1400, III, 154; İbn Hümam, a.g.e., VIII, 308; İmâm Kâsânî, a.g.e., VII, 255).
Hz. Abdullah b. Mes'ud (r.a.)'dan da, müslüman ile zimmet sahibinin diyetinin eşit olduğuna dair bir rivâyet vardır. Ayrıca Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer (r.a.) dönemindeki uygulama da aynı şekilde olmuştur. İkinci görüş gelince, İmam Şafiî (rh.a) Amr b. Şuâyb (r.a.)'dan rivâyet edilen: "Zimnînin (gayrimüslimin) diyeti; müslümanların diyetinin yarısıdır. " (Ebu Davud, Diyet, 16-21). hadisini esas alarak, eşitlik sözkonusu olmayacağını beyan etmiştir. (el-Cezîri, Kitâbu'l Fıkh ale'l-Mezahibi'l-Erbaa, Beyrut 1392, V, 370; Ebu İshak eş-Şirâzî, el-Mühezzeb, II, 211; İmam Merginani, a.g.e., IV, 168).
Kadının diyeti, nefse kıymak (yani öldürmek) veya uzvu telef etmek noktasında erkeğin diyetinin yarısıdır. (Geniş bilgi için bk. Müslim, Kasame, 36, 37) Bu hüküm mevkûf olarak Hz. Ali (r.a.)'den merfu olarak Rasûlullah'dan rivâyet edilmiştir. (İmam Kasani, a.g.e., VII, 254; İbn Hümam, a.g.e., VIII, 307).
Hür bir müminin diyeti ile kölenin diyeti de birbirine eşit değildir. Dolayısıyla diyetin miktarına, Hanefî fukahasına göre hürriyet ve cinsiyet tesir etmektedir. İmam Şâfiî (rh.a.)'ya göre ise, İslâm, hürriyet ve cinsiyeti diyetin miktarının belirlenmesinde esas alır.
İnsan uzvunun koparılması veya ta'tili (iş göremez hale getirilmesi) veya yaralanmasında, mağdura ödenmesi vacip olan mala "erş" denilir. (Molla Hüsrev, Dürerü'l-Hükkâm fî Şerhi'l Gureri'l Ahkâm, İstanbul 1307, II,103). Tabiî ki, erşin vacip olması için misli sözkonusu olmadığından kısas tatbik edilemez olmalıdır. Zira kasden uzvun koparılmasında da, misli sözkonusu olduğu süre içerisinde kısas esastır. (İmam Serahsi, a.g.e., 27, 74; İmâm Kâsânî, a.g.e., VII, 297) Hem kısas imkânı olmaz, hem katî nasslarla beyan edilmiş erş* miktarı bilinemezse, ehl-i hibre tayini gündeme girmektedir. Ehl-i hibrenin (bilirkişi heyetinin) mağdura ödenmesini esas aldığı mala da "hükümet-i adl" ismi verilir. Dolayısıyla insana veya insan uzvuna karşı, hataen işlenen her cürümde mutlaka mağdura veya velisine mal ödenir.
Hataen veya hata yerine sayılan öldürme çeşitlerinde, diyetle birlikte keffâret de gündeme gelir. Keffâret, mümin bir köleyi azad etmek veya buna imkân bulunamazsa, iki ay fasılasız (devamlı) oruç tutmaktır (en-Nisa, 4/92; İmam Merginânî, a.g.e., IV, 169; İmam Kâsânî, a.g.e., VII, 297; V, 95; İbn Hümam, VIII, 253). Ayrıca, keffaretlerde illet katî olarak tespit edilemeyeceği için, ictihad gündeme giremez. Bu sebeple hataen veya hata yerine sayılan öldürmelerde yoksul ve miskinleri doyurmak, keffâret yerine geçmez. Çünkü, "mümin bir köleyi azad etmek veya iki ay fasılasız oruç tutmak" hususunda katî nass mevcuttur.
İslâm uleması, "diyetin kim tarafından ve nasıl ödeneceğini" izah ederken, "âkıle" üzerinde durmuştur. Bilindiği gibi, akıl kelimesi, men etmek, tutmak ve korumak gibi mânâlara gelmektedir (Molla Hüsrev, a.g.e., II,124). Hataen bir cürüm işleyen kimseden diyet borcunu kaldırmak ve onun suç işlemesini önlemek, baba tarafından en yakın akrabaların görevidir. Rasûlullah (s.a.s.)'ın, Huzeyl kabilesinden iki kadının kavgası sonucu ortaya çıkan cenin cinayetini hükme bağlarken, hamile kadının karnına vuranın akılesine hitaben: "Kalkınız ceninin diyetini (gurreyi) veriniz." (Müslim, Kasame, 11; Ebu Davud, Diyet, 21; Tirmizî, Diyet,18; İbn Mâce, Diyet, 17; Molla Hüsrev, a.g.e., II,125) emri, bu hususta katî bir delildir. Kasden işlenen cinayetlerde akıle herhangi bir ödemede bulunmaz.
Hanefi fukahası: "Beşyüz dirheme kadar olan cezalarda, akıle, hiçbir şey ödemekle mükellef değildir. Bunu cinayeti işleyen kimse bizzat kendisi öder. Beşyüz dirhem gümüşü (yaklaşık 100 koyun fiyatını) aştığı zaman, suçlunun âkılesine dahil olan (kadın ve çocukların dışındaki her ferd) üç veya dört dirhem ödemek durumundadır. Hz. Ömer (r.a.), Rasûlullah'tan bu ödemenin üç yıl içerisinde olacağını rivâyet etmiştir." (İmam Serahsî, a.g.e., 27, 127; İmam Kâsâni, a.g.e., VII, 256; Molla Hüsrev, II, 125) hükmünü esas almıştır.
Hataen bir cinayet işleyen kimsenin, yakın veya uzak hiçbir akrabası veya bağlı bulunduğu bir divan yoksa, Beytü't-Mâl, âkıle görevini üstlenir ve İslâm devleti diyeti öder.
Hızlı Cevap
  #268  
Okunmamış 16-01-2008, 14:04
 
Standart --->: İslami Sözlük
DUA

Seslenmek, çağırmak, yardıma çağırmak, Allah'a yalvarmak, O'ndan dilekte bulunmak, O'na yakarmak.
Dua, insanda fıtrî bir olgudur. Bu sebepledir ki, bütün dinlerde mevcuttur. Üstün bir varlığa inanan her insan şu veya bu şekilde dua eder. İnsanlar hayatları boyunca, üstesinden gelemeyecekleri birçok şeylerle karşılaşmakta, keder, sıkıntı, acz ve ümitsizliklere maruz kalmaktadırlar. Yüce Allah şöyle buyurur: "İnsana bir darlık dokunduğu zaman yanı üzere yatarken, otururken yahut ayakta bize yalvarır, ama biz onun sıkıntısını giderince sanki kendisine dokunan bir darlıktan ötürü bize hiç yalvarmamış gibi hareket eder. İşte aşırı gidenlere yaptıkları iş böylesine süslü gösterilmiştir." (Yunus, 10/12)
"(Denizde) onları gölgeler gibi dalgalar sardığı zaman dîni yalnız kendisine has kılarak Allah'a yalvarırlar. Fakat o, onları kurtarıp karaya çıkarınca içlerinden bir kısmı orta yolu tutar, (birçoğu da inkâr eder). Zaten bizim ayetlerimizi (öyle) nankör gaddarlardan başkası inkâr etmez. " (Lokman, 31/32)
Bu âyetlerden de anlaşıldığı gibi dua, insanda fıtrîdir ve özellikle sıkıntılı anlarda Allah'a dua etmek, sadece samimî olarak Allah'a inananlara has bir durum değildir. Allah'a ortak koşanlar da bu gibi durumlarda Allah'a yönelir ve O'na dua ederler.
Dua ettikten sonra insan gönlünde bir ferahlık ve serinlik hisseder. İsteğinin yerine getirileceği konusunda ümidi artar. Bu yönüyle dua, insana bir şifa ve rûhî bunalımlara karşı koruyucu bir sağlık tedbiridir. Bu nedenledir ki, dua etmeyen toplumlar rûhen çökmüş toplumlardır.
Âyet ve hadîslerde dua teşvik edilmiştir: "Rabbiniz, şöyle buyurdu: Bana dua edin, size cevap vereyim (duanızı kabul edeyim)" (Mü'minûn, 23/60).
Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurur: " Allah katında duadan daha şerefli bir şey yoktur." (Tirmizî, Daavat,1; İbn Mace, Dua,1) Dua aynı zamanda bir ibadettir. "Dua ibadetin ta kendisidir. " (Tirmizî, el-Bakara Sûresi Tefsiri, 16)
O halde dua sadece Allah'a yapılmalı, araya başka biri aracı olarak sokulmamalıdır. Nitekim namazın her rekâtında tekrar ettiğimiz Fatiha Sûresi'nde: "Sadece sana ibadet eder ve sadece senden yardım dileriz. " (el-Fatiha, 1/4) buyurulur.
Kullardan istenecek yardım, onların güçleri dahilinde olan bir şey olmalıdır. Güçlerinin yetmediği bir şey onlardan istenemez. Hatta kulların güçlerinin dahilinde olan bir şeyin yapılmasını kendilerinden istediğimiz zaman bile asıl sebebin Allah olduğunu, O'nun dilemesi olmadan o şeyin gerçekleşmesinin mümkün olmadığını bilmek gerekir.
Allah insana şahdamarından daha yakındır ve O'nun insana merhameti, bir annenin çocuğuna merhametinden çok fazladır. Bir âyette şöyle buyurur: "Kullarım sana beni sorunca, haber ver ki, ben şüphesiz onlara yakınım. Bana dua edenin duasını kabul ederim. " (el-Bakara, 2/186)
Duanın muhteviyatı, Allah'tan istenen meseleyle ilgili olmalıdır. Meselâ yemek duası ayrıdır yolculuğa çıkıldığında yapılacak dua ayrıdır... Birçok konuda Hz. Peygamber (s.a.s.)'den nakledilmiş dualar mevcuttur. Kur'ân-ı Kerim'de geçmiş peygamberlerin duaları zikredilir. Dua bu me'sur dualarla yapılabileceği gibi, kişinin kendi gönlünden kopanın anlatımı da olabilir. Ancak belli davranışlarda; meselâ kabir ziyaretlerinde, yemeklerden sonra, helâya girerken, yeni bir elbise giyerken, yolculuğa çıkarken... Hz. Muhammed (s.a.s.)'den nakledilmiş dualarla dua etmek hem sünnet, hem de daha güzeldir.
Dua eden kişi gönülden etmeli, duasında iyi şeyleri isteyerek kendisi de o doğrultuda çaba sarfetmelidir. Kişi duasında samimiyetini tavırlarıyla da ortaya koymalıdır. Meselâ duasında Allah'ın emirlerine itaat eden samimi bir müslüman olmayı ifade ediyorsa, hareketleriyle de böyle bir müslüman olma çabası içerisinde olmalıdır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:
"Biliniz ki, Allahu Teâlâ, kendisinden gafil bir kalbin duasını kabul etmez." (Tirmizî, Daavât, 64)
Şüphesiz ki Allah insanın kalbinden geçenleri ve ihtiyaçlarını bilir. Ancak dil ile dua etmenin insanın kendisinin eğitilmesi konusunda etkisi vardır. Ayrıca dua Allah'ın bir emrinin yerine getirilmesidir, bir ibadettir. Kur'ân-ı Kerim'de Hak Teâlâ kendisine nasıl dua edileceğini kullarına öğretir, resûllerinin dualarını bize haber verir. Müminler önce bu dualara bakmak ve böyle dualarla Allah'ı zikretmek durumundadırlar. Gerçekten bilmediğimizi ve en güzelini öğreten Allah'tır. "... Ey rabbimiz unutur veya hata edersek bizi sorumlu tutma... " (el-Bakara, 2/286) Eyüp Aleyhisselâm,
"Ya Rabbi, gerçekten benim başıma bela geldi. Halbuki sen merhametlilerin merhametlisisin." (el-Enbiya, 21/83); Zekeriya (a.s.), "Rabbim, beni yalnız bırakma..." (el-Enbiya, 21/89); Âdem (a.s.), "Ey Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik. Eğer sen bizi affetmez ve bize acımazsan mutlaka zarara uğrayanlardan oluruz. " (el-A'raf, 7/23) diyerek dua etmişlerdir. "Beni müslüman olarak öldür ve beni salih kullarına kat... " (Yusuf, 12/101) duası Yusuf (a.s.)'ın; "Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Ben zalimlerden idim. " duası da Yunus (a.s.)'ın duasıdır.
İmam Ahmed b. Hanbel'in Ebû Saîd el-Hudrî'den (r.a.) rivâyet ettiği bir hadîste: "Duanın karşılıksız kalmayacağı, bilâkis üç şeyden birinin mutlaka meydana geleceği; ya kabul ya âhirete bırakma yahut eda edilen dua oranında günahın affedileceği" beyan buyurulmuştur.
Dua yalnız Allah'a yapılır; istek ve yardım sadece Allah'tan istenir. Allah'tan başkasından bir yardım ve istekte bulunan, müşriktir. Hatta ölümlerinden sonra kabirleri başında veya uzaktan peygamberlere ve salih kullara dua edip yakaranlar, aynen yıldızlara sığınan ve meleklerle peygamberleri rabler edinenler gibi Allah'tan başkasına dua eden müşriklerdir. Ancak melekler müminler için dua ve istiğfar etmektedirler.
Hz. Muhammed (s.a.s.) şöyle buyurur: "Ümmetimden yetmiş bin kişi sorgusuz sualsiz Cennet'e girecektir. Bunlar, rukye talep etmeyen, dağlayarak tedavi yapmayan, olayları uğursuzluğa yormayanlar ve Rablerine tevekkül eden kimselerdir." (Buhârî, Tıb, 18; Müslîm, İman, 371, 372) Yani müminler ancak "Bize Allah yeter. " demelidir. Rukye, okuyup üfleyerek tedavi demektir. Bütün peygamberler en kötü durumlarda yalnız Allah'a sığınmışlardır. Bunu da namaz*la yapmışlardır. Çünkü dua esas olarak namazdadır ve devamlılığı vardır.
Müslüman müslüman kardeşi için dua edebilir. Rasûlullah, " Kim bir hidayete çağırırsa, o hidayete tabi olanların mükafatının aynısı onların mükafatından hiçbir eksilme olmaksızın bu kimseye de verilir. " buyurmuştur. (Müslim, İlm, 16; Ebû Dâvûd, Sünnet, 6; Tirmizî, İlm,15) Ebeveyn, kendilerine dua eden çocuklarının amelinden istifade eder: "İnsanoğlu öldüğü zaman artık ameli kesilmiştir. Yalnız şu üç şey bunun dışındadır: Sadaka-i cariye, faydalanılan ilim ve dua eden salih evlât " (Müslim, Vasiyyet,14; Ebû Dâvud, Vesâyâ, 14). Rasûlullah, ümmetinden kendisine dua etmelerini istemiştir. Cenâb-ı Hak, "O'na salât ve selâm getirin " (Ahzâb, 33/56) diye emretmiştir. Mümin, Allah'tan peygamber için vesîleyi isterse kıyamette o kimseye onun şefaati haktır. Rasûlullah umreye giden Ömer (r.a.)'e: "Bizi de duandan unutma kardeşim." demiştir (Ebû Dâvûd, Vitr, 23; Tirmizî, Daavât 109; İbn Mâce, Menâsik 5) Rasûlullah her zaman ümmetini sadece Allah'a kulluğa çağırmıştır. Hanefi fukâhâsı: "Bir yaratık aracılığıyla Allah'tan bir şey istenemez" demiştir. Hz. İbrahim,
"Doğrusu benim Rabbim duayı işiticidir" (İbrahim,14/39) demiştir. Hz. Peygamber: Biriniz dua edeceği zaman Allah'a hamd ve senâ ile başlasın, Resûlüne salâvât getirsin ve bundan sonra artık dilediği duayı yapsın" buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Salât, 358; Tirmizî, Daavât, 65) Salih ameller vesîlesiyle talepte bulunmanın örneklerinden birisi mağaraya sığınan üç kişinin duasıdır. Bunlardan her biri yalnızca Allah'ın rızasını gözettiği önemli bir amelini zikrederek duada bulunmuştu. Çünkü böyle bir amel, Allah'ın, sahibinin duasının kabulünü gerektirecek bir sevgi ile sevdiği ve razı olduğu bir şeydi. Birisi ana-babasına yaptığı iyiliği zikrederek. diğeri tam iffeti delâletiyle, öteki ise emanete gösterdiği riâyet ve iyilikseverliği ile duada bulunmuştu. (Buhârî, Hars,13) İbn Ömer'in meşhur duası şöyledir: "Ya Rabbi, Senden beni İslâm'a erdirdiğin gibi ondan beni uzaklaştırmamanı ve müslüman olarak canımı almanı diliyorum. " (İmam Malik, Muvattâ, Hacc, 128) Hz. Peygamber'den nakledilen rivâyetlerde
"Ya Rabbi, Ya Rabbi" diye duaya başlanır, bazılarının yaptığı gibi "Ya Hannân, ya Mennân" denilmez. Yine cahil halkın büyük bir kısmı Allah'tan başkasından yardım dilemeyi öyle bir hale getirmişlerdir ki, kabirler Allah'a duada birer şirk aracı yapılmıştır. Oysa Rasûlullah dahi, "Ey Allah'ım, benim kabrimi kendisine ibadet edilen bir put haline getirme... Peygamberlerin kabirlerini mescid edinen kimselere Allah'ın gazabı şiddetlidir... Benim kabrime ikide bir gelip orayı bayram yerine çevirmeyin." diye uyarmıştır. (İmam Mâlik, Muvatta, Kasru's Salât fi's-Sefer, 85; Ebû Dâvud, Menasik, 100) Halkın, Telli Baba, filân baba, falan şeyhin kabrinde kuyruğa girerek onlardan yardım dilemesi şirkten başka birşey değildir, bid'attir. Müminler, aynen müşriklerin ve bid'at ehlinin yaptığı gibi ölüye yakarmaz, onlardan birtakım ihtiyaçların karşılanmasını istemez, kabir başında yapılan duanın evde yapılandan üstün olduğuna inanmaz, bu kimselere yemin ederek Allah'tan talepte bulunmazlar. "Allah bize yeter, o ne güzel vekildir." derler. (Âli İmrân, 3/173) Dinin esası da budur. Salât, Arapça'da dua anlamına da gelir: "Ey peygamber, Mü'minlere selât et, çünkü senin duan onlar için huzur ve sükûnettir."(et-Tevbe, 9/103) Duada istenene kavuşma ve korkulandan kurtulma isteği vardır. Bu da ancak Allah'tan istenir. İslâm bilginleri bid'at dua şekillerini şöyle tespit etmişlerdir: Ölü ya da gaip birinden yardım dilemek. Ey efendi hazretleri bana mağfiret et, tövbemi kabul et, demek şirktir. Peygamber ve salihlerden, ölmüş veya gaip birine benim için Allah'a dua et', demek bid'attir. Ölülerden medet umulmaz. Kabirleri ziyarette ölülere ancak selâm verilebilir, onlara Kur'ân okunur. Allah'a, Allah'ım senden filancanın yanındaki makamı hakkı için şunu şunu istiyorum; diye dua etmek, nehyedilmiştir. Çünkü, "Yardım Allah'tandır." (Enfâl, 8/10) "İnsanlar (mahşerde) toplandıkları zaman kendisine dua edilenler, onlara düşman olurlar ve onların kendilerine olan dualarını inkâr ederler." (el-Ahkâf, 46/6)
Dua Âdâbı
Hz. Peygamber'e Allah'ı sormuşlardı. Cevaben Allah buyurdu ki:
"Kullarım sana beni sorduklarında: Ben muhakkak ki, yakınım, bana dua ettiğinde dua edenin duasına icâbet ederim." (el-Bakara, 2/186). Dua ederken seslerini aşırı şekilde yükseltenleri gören Rasûlullah, şöyle buyurmuştu: "Ey insanlar! Kendinize gelin. Çünkü siz bir sağırı veya uzaktaki birini çağırmıyor, ancak herşeyi işiten ve çok yakın bulunan birine dua ediyorsunuz. Sizin kendisine dua ettiğiniz size bineğinizin boynundan daha yakındır." (Buhârî, Cihad, 131; Daavât, 51; Tevhid 9; Ebû Dâvûd, Vitr, 26; İbn Hanbel, IV, 394, 402, 418; Müslim, Sahih IV, 2076) Kul, duasında Allah ile arasında hiçbir engel hiçbir vasıta bulunmadığını böylece bilir; dua ederken yalnızca Allah'ı düşünür. Kalp başka birşey ile meşgulken dua etmek manasızdır. "Âmin" diye bağırıp çağırmak da manasızdır. İnsan dua ederek Allah'a yöneldiğinde, dileği, Allah'tan istediği şeylerin gerçekleşmesine yardımcı olacak sebeplerin yaratılmasıdır. Yani kul eylemiyle yakınlaşmazsa, ettiği duanın mânâsı olmaz. Tembelliği huy edinmiş biri rızık için dua edebilir, ama önce çalışması lâzımdır... Duada riya olmaz. Duanın hemen kabul edilmesinde acele edilmez. Hiçbir dua boşa gitmez. En güzel sözlerden biri "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah"tır.
Gönülden, gizlice, bağırmadan, samimiyetle dua edilir. "Rabbınıza gönülden ve gizlice yalvarın. Doğrusu o, aşırı gidenleri sevmez. " (el-Â'râf, 7/55) Secîli, kafiyeli, yazılı dualarda riya vardır. Başkalarına dua ediyor görüntüsü vermek de böyledir. Bu şekilde ağlayarak dua edenin gözyaşları öteki insanları etkilemek içindir ve duası riyadır. Özel olarak komutlu dua da böyledir.
Sünnet olan dualar
Uykudan önce: "Ey Allah'ım senin adınla ölür ve dirilirim."
Uykudan sonra: "Bizi uyku gibi bir ölümle öldürdükten sonra dirilten Allah'a hamd olsun. Dönüş ancak O'nadır."
Sabahleyin: "Allah'ım senin yardımınla sabaha çıktık, senin yardımınla akşamladık, senin yardımınla yaşıyor, senin yardımınla ölüyoruz. Kabirden kalkış sanadır."
Akşamleyin: "Allah'ım, senden dünya ve âhirette selâmet isterim. Allah'ım, senden dînim, dünyam, ehlim ve malım hakkında beni bağışlamanı ve selâmete çıkarmanı isterim. Allah'ım, benim ayıplarımı örtüver. Korktuklarımdan emin kıl. Allah'ım, Önümden arkamdan, sağımdan solumdan ve üzerimden gelecek belâları defederek beni koru. Altımdan gelecek ani belâlardan senin azametine sığınırım."
Evden Çıkarken: "Allah'ın ismiyle Allah'a güvendim. O'nun gücünden başka hiçbir güç yoktur."
Ezandan sonra: Ezanı tekrarlamak, salât ve selâm etmek ve "Allah'tan başka ilâh yoktur o tektir ortağı yoktur, Muhammed kulu ve Resûlüdür, Rab olarak Allah'a, din olarak İslâm'a, peygamber olarak Muhammed'e râzı oldum" demek.
İstihârede: bk. İstihare mad.
Sıkıntılarda: "Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksanlıklardan tenzih ederim. Muhakkak ben zalimlerden oldum." (Ayrıca bk. Zikir, Namaz ve ilgili maddeler. Dualar için hadîs kitaplarının "Daavât" bölümlerine bk.)
Hızlı Cevap
  #269  
Okunmamış 16-01-2008, 14:05
 
Standart --->: İslami Sözlük
DUHA NAMAZI

Kuşluk vaktinde kılınan sünnet namazı.
Duha, Arapça bir kelime olarak lûğatte, "güneş isabet etmek, terletmek, kuşluk yemeği yemek" manalarına gelir. "Dahvetün" kelimesi günün ilerlemesi, güneşin biraz yükselmesi manasına; duhâ kelimesi ise kuşluk vakti, gün aydınlığı manalarına gelir. Bu anlamıyla duhâ, aşağıda sıralayacağımız Kur'ân âyetlerinde de geçmektedir.
1- "Yahut kasabaların halkı duha (kuşluk) vakti eğlenirken azabımızın kendilerine gelmesinden güvende miydiler?" (el-Â'râf, 7/98)
2- Hz. Musa: "Buluşma zamanınız sizin bayram gününüzde insanların toplandığı duha (kuşluk) vaktidir" dedi. (Tâhâ, 20/59)
3- "Kuşluk vaktine andolsun " (ed-Duha, 93/1)
4- "Kıyameti gördükleri gün dünyada ancak bir akşam yahut bir duhâ (kuşluk) vakti kalmış olduklarını sanırlar. " (en-Naziat, 79/46)
Fıkhî ıstılahta duhâ vakti güneşin doğuşundan takriben iki saat sonra giren zamana denir. Bu zaman güneşin batıya meyletmesinden az öncesine kadar devam eder. Bu zamana Türkçe'de kuşluk vakti denir. İslâm'da işte bu zaman dilimine mahsus mendup olan duhâ (kuşluk) namazı vardır. Kur'ân-ı Kerim'de duhâ namazı diye bir namazdan bahsedilmemektedir. Bu namaz bazı hadislerde konu edilmektedir. Taberânî Mu'cemü'l-Kebir adlı eserinde Ebu'd-Derdâ yoluyla Peygamber Efendimizin (s.a.s.) şöyle dediğini naklediyor: "Kim iki rekât duhâ namazı kılarsa o kimse gafil kimselerden olmaz. Kim duhâ namazını dört rekât kılarsa Allah'a ibadet eden kimselerden olur. Kim bu namazı altı rekât kılarsa o gün ona duhâ namazı olarak kâfi gelir. Kim yine bu namazı sekiz rekât kılarsa, Allah o kimseyi kendisine itaat eden kimselerden kabul eder. Ve kim ki bu duhâ namazını oniki rekât kılarsa Allah ona Cennet'te bir köşk yapar. " (et-Tahtavî, 321)
Ayrıca yine duhâ namazı konusunda Ummu Hâni'den; "Rasûlullah (s.a.s.) Mekke'nin fethi gününde sekiz rekât namaz kıldı. Bu namaz duha namazıydı" hadisiyle yine Ebu Hüreyre'den; "Dostum Rasûlullah (s.a.s.) bana üç şeyi tavsiye etti; onları ölünceye kadar bırakmam: Her aydan üç gün oruç tutmak, duhâ (kuşluk) namazı kılmak, vitir namazı kılıp da uyumak" (Tecrid-i Sarih Tercümesi, IV, 151). Ve Hz. Âişe'den "Rasûlullah (s.a.s.) duhâ namazını dört rekât kılar ve dilediği kadar da artırırdı" şeklinde hadisler de varid olmuştur.
Duhâ (kuşluk) namazının fıkhî hükümlerine gelince: Bu namazı dört rekât ve daha fazla kılmak menduptur. Bu namaz oniki rekâta kadar kılınabilir. Ayrıca en azı iki rekat, en fazlası on iki rekât, ortası ve en faziletli olanı sekiz rekâttır, diyen âlimler de vardır. Büyük muhaddis Hâkim bu konuda şöyle demiştir. "Ben hadis hafızı olan, kuvvetli ilim sahibi hadis imamlarıyla arkadaşlık ettim. Onların, bu konudaki haberlerinin sıhhatli olması sebebiyle duhâ namazını dört rekât kıldıklarını gördüm. Ben de aynı görüşteyim." (Tahtavî, 321) Öte yandan âlimler duhâ namazını devamlı kılmanın mı, yoksa zaman zaman kılmanın mı faziletli olduğu konusunda değişik görüşler beyan etmişlerse de, tercih edilen görüş, devamlı kılmanın faziletli olduğudur.
Duhâ (kuşluk) namazının vaktine gelince; bu vakit güneşin doğuşundan, yaklaşık iki saat sonra başlar ve güneşin semanın ortasından batıya hafif yönelmesinden az önceki zamana kadar devam eder.
Hızlı Cevap
  #270  
Okunmamış 16-01-2008, 14:05
 
Standart --->: İslami Sözlük
DUHA SÛRESİ

Kur'ân-ı Kerim'in doksanüçüncü sûresi. Onbir âyet, kırk kelime, yüzyetmiş iki harften müteşekkildir. Fasılası, se', râ', elif harfleridir. Sûre, ismini ilk âyetindeki "Duhâ" kelimesinden almıştır.
Sûrenin muhtevasından, Mekke dönemi başlarında nazil olduğu açıkça anlaşılmaktadır.
Rivâyetler; Rasûlullah (s.a.s.)'e,gelen vahyin bir müddet kesildiğini, Cibrîl (a.s.)'in bu süre zarfında görünmediğini, bunun üzerine müşriklerden bazılarının, "Rabbi Muhammed'e küstü, O'nu terk etti" iddiasında bulunduklarını, bazılarının ise -vahyin şeytandan geldiğine inandıklarından; "Şeytanı onu terk etti" dediklerini naklederler (el-Vâhidî, "Esbâbü'n-Nüzûl ", Sûretu ve'd-Duhâ; Buharî, Kitâbü't-Tefsîr, Sûretu ve'd-Duhâ)
Teblîğ görevine başladığından beri müşriklerin sert tepkileriyle karşılaşan Rasûlullah, bu defa onların alaylarına muhatap oluyordu. Haliyle bu durum onu çok üzüyor, âdetâ dünyayı kendisine zindan ediyordu. Ancak, O bir peygamberdi ve her ne pahasına olursa olsun görevini eksiksiz yerine getirmesi gerekiyordu. Onun en büyük yardımcısı ve koruyucusu da hiç şüphesiz Rabbi idi. Rabbinden kendisine gelen vahiy, ona bir taraftan bu meşakkatli yolda nasıl hareket etmesi gerektiğini bildiriyor, diğer yandan güç ve huzur veriyordu. Vahiy onun için, âdetâ uzun bir yola çıkmış yolcunun hem azığı hem de can yoldaşı durumundaydı. Vahyin kesilmesi onu bu azıktan ve kendisiyle teselli olacak dosttan mahrum bırakmıştı.
Peygamber (s.a.s.)'e huzur ve güven veren, içine düştüğü sıkıntıyı gideren bu sûre, işte böyle bir zamanda nazil oldu. Bu sebepledir ki, asıl konuyu, Rasûlullah'ı teselli etmek ve bundan sonraki mücadelelerinde, karşılaşabileceği her türlü engelin üstesinden gelebilmesi için ona manevî güç kazandırmak teşkil eder.
Sûre şöyle başlıyor:
"Andolsun kuşluk vaktine! Sükuna vardığında geceye (ki), Rabbın seni ne terk etti ne de darıldı." (1-3)
Yüce Rabbimiz, kuşluk vaktine ve sükûna vardığı zaman geceye yemin ederek başlıyor. Böylece bu iki ânın önemine dikkatleri çekiyor. Kâinat hadiseleriyle rûhî duyguları birbirine bağlıyor. Âdetâ Rasûlüne, sûrenin başından itibaren çevresini dost varlıklarla doldurduğunu imâ ediyor, yalnız başına ve kimsesiz olmadığını hatırlatıyor. Peygamberi üzmek, onu ye'se düşürmek ve savunduğu davadan vazgeçirmek için müşriklerin:
"Rabbi O'nu terketti." demelerine cevap olarak; " Rabbin seni ne terketti ne de darıldı" (3) buyurmaktadır.
Onların iddia ettikleri gibi Rabbin seni asla terk etmez. Sen onun sevgili kulu ve Rasûlüsün, sen yüce bir dâvânın tebliğcisisin, sen onun tarafından yetiştirilip korunmaktasın, nasıl terk etsin seni? "Âhiret elbette senin için dünyadan daha hayırlıdır. " (4)
Rabbin, sana bu dünyada da verecek. Ancak senin için öbür dünyada, bu dünyadakilerden daha güzel, çok daha mükemmel mükâfatlar hazırlamıştır:
"Şüphesiz Rabbin sana verecek ve sen hoşnut olacaksın. " (5)
Rabbin, senin için, hoşlanacağın herşeyi hazırlamıştır. Bu dünyada davanı başarıya ulaştıracak, yolundaki engelleri kaldıracak, savunduğun düzeni galip getirecek, seni ve davanı üstün kılacaktır. Bundan hiç şüphen olmasın. Nitekim:
"O, seni öksüzken barındırmadı mı? Sen bilmezken doğru yola eriştirmedi mi? Fakirken zenginleştirmedi mi?" (6-8)
Evet, Cenâb-ı Allah, sevgili Peygamberine, geçmişine şöyle bir bakmasını tavsiye ediyor. Kimsesiz iken onu korumuş, şaşkın bir durumdayken hidâyete erdirmiş ve fakir iken sonsuz ihsanı ile onu herkesten zengin kılmıştır. Henüz küçücük bir yavru iken de, annesini kaybederek hem ana hem de babadan yetim ve öksüz kalan sevgili Peygamberini korumuş, sapık bir cahiliyye ortamında yetiştiği halde onu şirkten korumuştur. Ne şirk pisliğine bulaştırmış, ne de muharref dinlerden yahudilik ve Hıristiyanlığa meyletmesine müsaade etmiştir.
Peygamberlik görevini yaparken, kendisini engellemek isteyen müşriklere karşı, amcası Ebu Tâlib'i kendisine yardımcı kılmış, mal bakımından fakir olmasına rağmen gönülce zenginlerin en zengini yapmıştır.
Sûrenin buraya kadar olan kısmı, müşriklerin, "Rabbi Muhammed'e küstü, O'nu terketti" gibi iftiralarına bir cevap ve vahyin yalnızca Allah'tan olduğunu beyan eder mahiyettedir. Ayrıca sevgili Rasûlü'ne ihsan ettiği nimetleri de hatırlatmakta, buna bir şükran olarak kendisinden nasıl davranması lazım geliyorsa öylece davranmasını istemektedir:
"O halde yetime zulm etme. Dilenciyi de azarlama. Sadece Rabbinin nimetini (hatırla ve) anlat. " (9-11)
Rabbi onu yetimken koruduğunu, kararsız iken onu hidâyete erdirdiğini, fakir iken zenginleştirdiğini belirtmişken, hem kendisini hem de peşinden giden ümmetini, her yetimi korumaya, her muhtaca destek olmaya ve Allah'ın üzerlerindeki nimetini hatırlamaya yöneltiyor.
Yetime zulmetmekten nehyettiği gibi, ikram edilmesini de emrediyor. İkram ederken, ona verirken de gönlünü kırmadan, horlamadan, haysiyetini zedelemeden vermeyi emrediyor.
Hızlı Cevap
Cevapla

Hızlı Cevap
Mesajınız:
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın
Rastgele Soru

Seçenekler


Seçenekler


Benzer Konular
İslami Sözlük C İslami Sözlük C CEBR Nedir? Zorlama, zor kullanma İrâde ve ihtiyârın zıddı İnsanın hiç bir irâde ve ihtiyâra sâhib olmadığını, her şeyin cebr elinde esir olduğunu ve varlığının otomatik,...
İslami Sözlük A İslami Sözlük A Aciz Gücü yetmeyen, güçsüz, zayıf Allahü teâlâ her şeye kâdirdir (gücü yeter) Eğer gücü yetmezse âciz ve noksan olurdu Âcizlik ve noksanlık Allahü teâlâ için düşünülemez ...
İslami Sözlük B İslami Sözlük B BÂB Nedir? 1 Kapı Mescîd-i Nebî'nin şimdi beş bâbı vardır İkisi batı duvarında olup, kıbleye yakın olana Bâb-üs-selâm, kuzey köşesine yakın olana Bâb-ür-rahme adı verilir ...
İslami Sözlük-2- FER' Birinci derecede gerekli olmayan bilgi, dal, kol, kısım, ayrıntı, teferruat. Bir ana gövdeden ayrılan kollardan her biri, ağacın yukarıya ve yanlara uzanan dalları. Kur'an-ı Kerîm'de:...
İslami Felsefe Hakkında, İslami Felsefeciler İslami Felsefe Hakkında, İslami Felsefeciler Kındi ve Yeni-Eflatuncu Aristoculuk (796 – 866 ) İslâmda esas felsefe hareketinin, filozof denmeye, Cafer Sadık ve Câbirden daha layık görülen...


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 20:07.


Powered by vBulletin® Version 3.8.2
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.

DMCA.com

Sitemizde illegal paylaşım yasaktır.Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz/sorunuz varsa bize ulaşmak için TIKLAYINIZ .
In this web site,illegal sharing is forbidden.If you have any problem/complaint about contents copyrights in our page,please click here to contact us.