Ezberim  

Anasayfa Kimler Online
Go Back   Ezberim > İslam Dini Bölümü > Dini Bilgiler
Kayıt ol Forumları Okundu Kabul Et


İslami Sözlük

İslam Dini Bölümü kategorisinde ve Dini Bilgiler forumunda bulunan İslami Sözlük konusunu görüntülemektesiniz.
DÂRU'L-HADÎS. Hadîs ilimlerinin ihtisas seviyesinde öğretildiği özel eğitim müessesesi. Kur'ân-ı Kerim'den sonra, İslâm'ın ikinci ana kaynağı olan "Sünnet" ve bunun ...


Seçenekler
  #251  
Okunmamış 15-01-2008, 19:52
 
Standart --->: İslami Sözlük

DÂRU'L-HADÎS.

Hadîs ilimlerinin ihtisas seviyesinde öğretildiği özel eğitim müessesesi.
Kur'ân-ı Kerim'den sonra, İslâm'ın ikinci ana kaynağı olan "Sünnet" ve bunun sözlü ifadesi olan "Hadis" öğretimi büyük bir önem arzeder. Hz. Peygamber, sözleri, fiilleri ve tasvipleriyle İslâmî hükümleri pratik hayata aktarmış, müslümanlar için canlı bir model olmuştur. O'nun hayatı bütünüyle iyi bilindiği ve müslümanların yaşayışına aktarıldığı ölçüde İslâmiyet ferdî ve sosyal hayatta müsbet etkisini gösterecektir.
İslâmiyet'in ilk dönemlerinde öğretim ve eğitim faaliyetleri daha çok mescid ve camilerde yürütülmekte idi. İbadet yeri olan mescidler, bu dönemde aynı zamanda dershane görevini de yapmakta idiler. Hadis öğretiminin ilk yapıldığı cami, Mescid-i Nebevî'dir. Hz. Peygamber döneminde Ashab-ı Suffâ, mescidin bir bölümünde Rasûlullah'tan hadis öğreniyorlardı. Ashab arasında en çok hadîs rivayet eden Ebu Hüreyre burada yetişmiştir. Sünen-i İbn Mâce de rivayet edildiğine göre, bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.) camide Kur'ân tilaveti, dua ve ilim öğrenmekle meşgul olan iki ayrı halkaya rastlamış ve onlara iltifat etmiştir (İbn Mâce, Mukaddime, 17). Bu haberden de anlaşıldığı gibi, Hz. Peygamber (s.a.s.) ve ashab döneminde İslâmî ilimlerin öğretildiği yer mescitlerdi.
Emevîler döneminde çocuklar için "mektepler" inşa edilirken, Abbasîler döneminde ise "medreseler" tahsil müesseseleri olarak kurulmaya başlanmıştır. Bunların dışında "mecâlis" denilen ilmî toplantılar da hadîs, ilimlerinin öğretildiği yerlerdi. Bu dönemlerde, câmi ve mescidler yine ilim merkezi olarak kullanılmaya devam etmiştir. Ancak; hadîs ilminin önemi dolayısıyla sonraları, hadis ilimlerinin ihtisas seviyesinde öğretildiği "dârü'l-hadîs" denilen özel müesseseler kurulmaya başlanmıştır ki, bu müesseseler birer hadîs araştırma merkezi mahiyetinde idiler.
Hadîslerin tetkîki için çok iyi düzeyde Arapça bilmek ve belâgat, tefsir, usûl-ı hadîs ve diğer şer'î ilimleri de bilmek gerekiyordu. Bunun için özel müesseseler kuruldu. Medreselerde okutulan derslerde icazet alanların kabul edildiği bu ihtisas okullarının ilki, Atabek Nureddin Mahmud İbn Zengi (541-569/1146-1174)tarafından hicrî 563 yılında Şam'da kuruldu. Kurucusunun adına nisbetle bu dârü'l-hadîs'e "Nuriye Medresesi" denildi. İkincisi Musul'da kurulan bu hadis medreseleri daha sonraları çoğaldı. Hadisle birlikte Kur'ân ilimlerinin de okutulduğu medreselere ise "dârü'l-Kur'ân ve'l-hadis" ismi verildi.
Anadolu sahasındaki ilk dârü'l-hadîs, İlhanlılar zamanında Başvezir Şemseddin Cüveynî'nin 670/1271-1272 yılında Sivas'ta kurduğu çifte minareli medresedir. Anadolu Selçukluları devrinde verir. Sahip Ata tarafından Konya'da yaptırılan ince minareli medrese, dârü'l-hadislerin en meşhurlarındandır.
Osmanlılar döneminde önce Bursa'da, sonra da II. Murat tarafından 1447 yılında Edirne'de dârü'l-hadîs kuruldu.
İstanbul'daki ilk dârü'l-hadîs ise, Kanuni Sultan Süleyman tarafından Süleymaniye Camii'nin tam karşısında ve tabhanenin bulunduğu yerde kurulan Dârü'l-Hadîs'tir. Binası bugün de ayakta duran bu medrese, kubbeli bir oda, kubbesiz ondokuz odadan müteşekkildir. Süleymaniye Dârü'l-Hadîs'i, paye bakımından medreselerin en yükseği olduğu için, buraya ilk tayinlerinde müderrislere yüz akçe, bilâhare elli daha artırılarak yüzelli akçe yevmiye verilirdi. Payelerine göre dârü'l-hadîs müderrislerine verilen yevmiye on ile yüzelli akçe arasında değişiyordu. Ayrıca imkânlar nisbetinde talebelere de burs veriliyordu. Meselâ, Birgi Dârü'l-Hadîs'inde okuyan yedi öğrenciden her biri dörder akçe yevmiye alıyordu.
XV. ve XVI. yüzyıllar arasında Osmanlılar tarafından, on üçü İstanbul' da olmak üzere yirmi dârü'l-hadîs yaptırılmıştı. Geri kalanlardan ikisi Amasya'da, ikisi Edirne'de, diğerleri de İznik, Birgi ve İstip'te kuruldu. Ayrıca Anadolu'nun Konya, Aksaray, Niğde, Kayseri, Sivas, Alanya, Erzurum, Urfa, Adana, Tokat, Ankara, Bursa, Manisa şehirlerinde dârü'l-hadîs'ler vardı. Evliya Çelebi'ye göre, XVII. yüzyılda dârü'l-hadîs'lerin sayısı yüzotuzbeşi buluyordu. 1882'de yapılan umûmî nüfus sayımı dolayısıyla yapılıp bastırılan istatistiğe göre, İstanbul'da çeşitli semtlerde onbir dârü'l-hadîs görülmektedir.
Dârü'l-hadîs'lerde, usûl-i hadîs ile birlikte Kütüb-i Sitte okutulurdu. Bunlardan Buhârî* ve Müslîm üzerinde bilhassa durulur, hadis kritiğine oldukça önem verilirdi. Dârü'l hadîs'ler genellikle vakıf kurumları olduğu için, buralarda okutulan kitaplar, vakfın şartına, -vakıf herhangi bir şart koşmamışsa- o beldenin örfüne göre okutulan eserlerdi. Bu sebeple dârü'l-hadîs'lerde takip edilen program ve kitapları kesin olarak tespit etmek mümkün olamamaktadır. Ancak, Osmanlı âlimlerinden Kemal Paşazade'nin Edirne Dârü'l-Hadîs'inde müderris iken Sahîh-i Buhârî'ye şerh yazması (Taşköprüzâde, Şekaikûn-Nu'maniyye, 381), Mevlâna Haydar'ın ise Dârü'l-Hadis müderrisi iken Sahîh-i Buhârî'yi, Kirmânî şerhiyle birlikte okutması (a.g.e. 425) genellikle son devirde dârü'l-hadîs'lerde metin olarak Buhârî ve şerhlerinin okutulduğunu göstermektedir.
Dârü'l-hadîs'ler en yüksek medreseler olduğu için müderrisleri hem en yüksek yevmiye alıyorlar, hem de törenlerde öteki müderrislerin önünde bulunuyorlar ve onlara başkanlık ediyorlardı. İlim, eğitim ve kültür hayatımızda önemli hizmetler gören dârü'l hadîs'ler, diğer birçok müessese gibi kapatılınca, tarihe karışmış olup; tekrar ihya edilerek İslâm'ın yeniden hâkim kılınacağı günleri beklemektedir.
Hızlı Cevap
  #252  
Okunmamış 15-01-2008, 19:53
 
Standart --->: İslami Sözlük
DÂRÜ'L-İSLÂM

İslâmî hükümlerin tam anlamıyla uygulandığı ve başında halifenin bulunduğu devlet; İslâm yurdu.
Dâr, lügatte ev, bina, belde, ülke anlamında kullanılır. Istılah olarak "dâr", bir idarecinin hâkimiyeti altında bulunan ülke anlamında kullanılmaktadır. Ancak İslâm hukukçuları bu ülkenin niteliğini belirlerken en önemli etken olarak ülkenin başında bulunan yönetici ile yönetim şeklini göz önünde bulundurmuşlardır.
Bir devletteki yönetim ve egemenlik şekli o ülkenin müslüman bir ülke olup olmadığını belirlemektedir. İslâmî açıdan bunu incelerken bu noktadan hareket etmek gerekir.
Kur'ân-ı Kerim'de dâru'l-İslâm ve dâru'l-harp* tabirleri geçmemektedir. Hadislerde ise Dâru'l-harp'te hadler uygulanmaz ve Dâru'l harp'te müslüman ve harbî arasında faiz yoktur şeklinde geçmektedir. (İbn Kudâme, El Muğnî, Riyad 1981, IV, 45-46) Ancak İmam Zeylaî bu hadislerin garib olduklarını kaydetmektedir. (Zeylaî, Nesbûr-Raye, III, 343). Dikkat edersek burada yalnız dâru'l harp tabiri kullanılmakta olup, "dâru'l-İslâm" tabiri ise daha sonraları İslâm hukukçuları tarafından, buna karşıt' bir tabir olarak kullanılmıştır.
Fıkıh kaynaklarında bu konu işlenirken Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde İslâm'ın uygulandığı Medine için "dâru'l-İslâm" ve diğer yerler için "dâru'l-harp" tabirlerinin kullanılmadığı belirtilmektedir.
İslâm devletinin sınırları genişleyip daha geniş coğrafyalara yayılarak çok değişik devlet ve yönetimlerle karşılaşılınca, ister istemez İslâm devletinin durumunu ve hukukî statüsünü ismen diğerlerinden ayırmak icab etti. Onun için fâkihler, dâru'l-İslâm'ı tarif ederken;
1) "İslâm hukukunun açıkça uygulandığı ve müslümanların İslâmî hükümleri uygulama imkânını bulabildikleri,"
2) "Müslümanların idare ve hâkimiyetleri altında bulunan,"
3) "Müslümanların devlet başkanının yönetimini sürdürdüğü yerlere dâru'l-İslâm; buna mukabil kâfirlerin devlet başkanlarının emir ve yönetiminin yürürlükte olduğu yere ise dâru'l-harp demişlerdir." (Ahmed Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, İstanbul 1982, 76)
İslâm ümmetinin vatanı, Allah'ın mülkü olan yeryüzünün tamamıdır:
"Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır." Yeryüzünün sahipleri ise Allah'a inanan müslümanlardır.
"Allah sizden, iman edip iyi amel işleyenlere: "Onlardan öncekileri nasıl hükümrân kıldıysa, onları da yeryüzünde hükümran kılacak ve kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine sağlamlaştıracak ve korkularının ardından kendilerini (tam) bir güvene erdirecektir." (diye) va'detti." (en-Nur, 24/55) ve:
"Andolsun Tevrat'tan sonra Zebur'da da: -Yeryüzüne mutlaka iyi kullarım vâris olacak (bu yer onların eline geçecek) diye yazmıştık. " (el-Enbiyâ, 21/105).
Bu âyetler muvacehesinde Cenâb-ı Hak, yeryüzünün tamamına sahip olma hakkını mü'minlere tanımıştır. Ancak bu şekilde yeryüzünün tamamı onlara vatan olabilir. Bu hakkı elde etmeyi de Allah, müslümanlara bir görev olarak vermiştir:
"Ey iman edenler, kâfirlerden size yakın bulunanlarla savaşın (onlar) sizde (kendilerine karşı) bir sertlik (ve Şiddet) bulsunlar. Biliniz ki, Allah, takva sahipleriyle beraberdir." (et-Tevbe, 9/123).
"Fitneden eser kalmayıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar (o müşriklerle) savaşın, eğer (savaştan ve küfürden) vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur." (el-Bakara, 2/191).
Bu nass'lara göre; yeryüzünün hâkimiyeti yalnız ve yalnız Allah'a mahsustur. Hiçbir ferd, hiçbir aile, hiçbir hânedan ve hiçbir meclis veya parti ve hâkimiyeti ele geçiremez. Bu hâkimiyet Allah'ın dışında bir otoriteye verildiği takdirde mutlaka yeryüzünde fitne başlar. Çünkü yeryüzünün hâkimiyetini ele geçiren kişi veya zümre, bu otoriteyi kendi lehlerine ve diğer insanların aleyhlerine kullanacaklardır. Böyle bir durumda da fitne ve zulüm kaçınılmazdır. İşte yeryüzü hâkimiyeti Allah'a verilmedikçe fitne var demektir. Şayet yeryüzünde Allah'ın emirleri uygulanmaya konursa, o zaman fitne kalkmış ve din yalnız Allah'ın olmuştur denebilir. İslâm'ın yeryüzünde uygulanması adaletin ve emniyetin sağlanması demektir.
Cenâb-ı Allah bu konuda bize bir vaatte bulunmuştur. Bunun için geleceğe hep ümitle bakıyor ve bunun tahakkukunu bekliyoruz:
"O, Rasûlünü hidâyetle ve hak dinle gönderdi ki (Allah'a)ortak koşanlar hoşlanmasa da o (hak di)ni bütün din(ler)in üstüne çıkarsın. " (et-Tevbe, 9/33).
İşte bu âyete baktığımızda, İslâm'ın ve Allah hâkimiyetinin bütün yeryüzünü kuşatacağı ve İslâm şeriatının her tarafta söz sahibi olacağı görülmektedir. İşte o zaman yeryüzünün tamamı müslümanların vatanı, yani dâru'l-İslâm olacak ve ancak bununla müslümanlar tam bir güven ve huzur ortamına kavuşabileceklerdir.
Bu duruma göre dünya, "dâru'l-İslâm ve dâru'l-harp" diye ikiye ayrılmaktadır. Dâru'l-İslâm adını alan yerlerin gerçekten dâru'l-İslam olabilmesi için orada İslâm hukukunun eksiksiz olarak uygulanması gerekmektedir. Burada tek ölçü yönetim şeklidir. İslam'ın getirdiği vahiy nizamının bütün hükümleriyle uygulandığı yer dâru'l-İslam'dır. Buna göre dâru'l İslâm'da oturan insanlar ister müslüman olsun ister olmasın neticeyi etkilemez. İslam devlet başkanının otoritesinin geçerli olup da Kur'ân hükümlerinin uygulandığı coğrafya üzerinde yaşayan insanlar, müslüman değil de kitabî olsalar yine orası dâru'l-İslâm sayılır.
Şafiîlere göre ise dâru'l-İslâm, müslümanların ikâmet ettikleri yerler ile müslümanların fethedip gayr-i müslim olan sakinlerinin cizye vererek oturdukları yerlerdir. Ayrıca önceleri müslümanların oturdukları, ancak daha sonra kâfirlerin hâkimiyetleri altına giren yerler de dâru'l-İslâm'dır. Buna göre, İslâm'ın ve müslümanların bir defa ele geçirip bir müddet dahi olsa hâkimiyetlerinde bulundurdukları yerler dâru'l-İslâm'dır. Müslümanların hiç bir zaman hâkimiyetlerine girmemiş yerler ise dâru'l-harp'tir. (Ö. N. Bilmen, Hukuk-ı İslamiye Kamusu, III, 369-371).
Bundan maksat, müslümanların elinden çıkıp kâfir yönetimlerin hâkimiyetleri altına alınan ve kâfirler tarafından işgal edilmiş olan yerleri tekrar İslâm'ın hâkimiyet alanına almaktır. Şafiîler, eskiden müslümanların olan ülkelerin yeniden fethedilmesi hususunda, oraların dâru'l-İslâm olmaktan çıkmadıklarını ve bunların mutlaka tekrar geri alınmaları gerektiğini ifade etmişlerdir.
Dâru'l-İslâm'da "Hüküm, Allah'dan başkasının değildir." (Yusuf, 12/40), Teşri' hakkı ne bir hükümdarın, ne bir âilenin, ne bir zümrenin, ne de bir meclisin elindedir. Teşri sadece Allah'ın hakkıdır. Vahy-i gayr-i metlûvv olan sünnet de, aynı zamanda bir teşrî'dir. Hz. Peygamberin uygulamaları da Kur'ânî nâsları açıklayan teşrî'lerdir.
İslâm hukukçularının yaptıkları bu tariflere göre bir coğrafyanın siyasî, ekonomik, idarî ve hukuk nizamı Îslâmî esaslara göre düzenlendiği takdirde orası dâru'l-İslâm'dır. Böyle bir yerde yasama, yürütme ve yargı yetkileri müslümanların elinde olmalı ve herşey Allah'ın emrettiği esaslar dahilinde yürütülmelidir. Dâru'l-harp ise, İslâm'ın ve müslümanların yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin asla söz konusu edilmediği yerdir.
Dâru'l-İslâm'da yasama: İslâm'a göre kanun koyma yani teşrî (yasama) yetkisi, yalnız Allah'ın elinde ve insiyatifindedir. Teşri hakkı ne bir hükümdara ne bir aileye, ne bir zümreye ne de bir meclise verilemez. Teşrî', sadece Allah'ın hakkıdır. Bu yasama hakkının Allah'dan alınıp da O'nun dışında başka bir otoriteye devredildiği bir ülke dâru'l-İslâm olamaz. Çünkü böyle bir yerde insanların yönetimini sağlayan en mühim otorite olan teşrî, Allah'dan başkası tarafından gaspedilmiştir. Bu sebeple orası artık müslümanların hâkimiyeti altında değildir. Dolayısıyla orası dâru'l-İslâm olamaz.
Dâru'l-İslâm'da İcra (Yürütme): Bir devlet veya toprak parçasının müslüman bir hükümet tarafından İslâmî esaslara göre yönetilmesi halinde burası dâru'l-İslâm olur. Aksi takdirde, bir devlet veya ülke, İslâm'ı, bir din ve bir akide olarak kabul etmeyen hükümetler tarafından gayr-i İslâmî esaslarla yönetilmesi halinde, orası dâru'l-İslâm olamaz.
Dâru'l-İslâm'da Yargı: İslâm toplumunda insanlar arasında meydana gelecek anlaşmazlıklarda hakem, Allah ve Resûlüdür.
"Bir konuda ihtilâfa düştüğünüz zaman onu Allah'a ve Rasûlüne döndürünüz (onu hakem yapınız)." (en-Nisâ, 4/59). İlâhî emir gereği, müslüman olsun veya olmasın, İslâm devletinin vatandaşları arasında meydana gelen ve yargılamayı gerektiren anlaşmazlıklarda İslâm hukuku uygulanır. Vatandaşların gerek birbirleriyle ve gerekse devletle olan ilişkilerinde İslâm hukukuna göre yargılandıkları ve yargılamada yalnız ve yalnız İslam hukukunun geçerli olduğu yer, dâru'l-İslâm'dır.
Dâru'l-İslâm'ın Dâru'l-Harb'e Dönüşmesi:
İslâm devletinin ayakta durabilmesi ve gerçek "İslâmî devlet" olma özelliğini taşıyabilmesi için, belirli bir toprağının, ona bağlı halkının ve siyasî iktidarının olması gerekir. Bu üç özellikten biri olmadığı takdirde İslâmî devlet olma özelliğini kaybeder. Belli bir toprağı ve sınırları belirlenmiş bir ülkesi olmadıkça İslâm devleti adını alamaz. Devletin, İslâm'ın devlet şeklini kabul eden sakinleri olmalı ve sakinlerin siyasî otoriteyi tanımaları, devletin de sakinlerini iç ve dış düşmanlarına karşı koruma imkânı bulunmalıdır. İslâm hukukuna göre bir ülkenin İslâmî ülke olmaktan çıkması, ancak ülke topraklarının bir parçasının düşman işgaline uğraması; İslâm devletinin tümünün veya bir bölgesinin irtidat etmesi veya zımmîlerin, bulundukları bölgede isyan edip İslam devletinin otoritesini kabul etmemeleriyle olur. (Bilmen, a.g.e., III, 370; Özel, 96-97).
Bu gibi durumlarda İslam devletinin siyasî iktidarının sona erip yerine Allah'ın otoritesini tanımayan kimselerin hakimiyeti ellerine geçirmesi ve tâğutî hükümlerle hükmetmesiyle ülke, dâru'l-harb'e dönüşür. Küfür ahkâmının yürürlükte olması, bunun açık ve yaygın olması müslüman kadılarının hiçbir fonksiyon icra etmemeleriyle orası dâru'l-harp olur. Bu görüşü ileri süren İmam Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre; İslâmî hükümlerin uygulandığı bölgeye ihtilâfsızca dâru'l-İslâm dendiğine göre, küfür hükümlerinin uygulanıp İslâmî hükümlere son verildiği bölgeye de darü'l-harp adı verilmelidir ve bunun dışında bir şarta gerek yoktur. İmam Ahmed b. Hanbel ve İmam Mâlik de bu konuda aynı görüştedirler. (Özel, a.g.e., 9 vd.) Gerçekten nitelik açısından bu iki ülke arasını ayıran ve her birine ayrı özellik ve isim veren ölçüler, yönetim ve hükümet şeklidir. Bir ülkenin, İslâmî veya gayr-i İslâmî oluşunun tek delili orada İslâm'ın mı yoksa küfrün mü otoritesinin sözkonusu olduğudur.
İslâm hukukçularının bazıları ise; "ülke, İslâmî hükümlerin uygulanmasıyla dâru'l-İslâm olduğuna göre, orada İslâmî ahkâm ve eserlerden bir şeyler olduğu müddetçe orası dâru'l-İslâm'dır. Hattâ müslümanlar dâru'l-İslâm'daki siyâsî otoritelerini kaybetseler bile İslam ahkâmından bir eser kaldığı müddetçe orası dâru'l-harb'e dönüşmez" kanaatini savunmuşlardır. Ancak daha evvel dâru'l-İslâm olup da sonraları isyan veya irtidat etmekle İslâm'dan uzaklaşırsa ve bu bölge dâru'l-harb'e bitişik olursa orası dâru'l-İslâm olmaktan çıkıp dâru'l harb olur.
Ebû Hanife'nin diğer bir görüşüne göre de, bir ülkenin İslâm veya küfür ülkesi olması bizzat İslâm veya küfrün kendisinin hakim olmasıyla ilgili değildir. Burada, "emniyet" ve "korku" sözkonusudur. Eğer bir yerde mutlak anlamıyla müslümanlar güven içinde, kafirler de korku içinde iseler orası dâru'l-İslâm'dır. Ama durum bunun tersine ise, yani müslümanlar inanç ve ibadetlerini Allah'ın emrettiği şekilde icra etmekten korkuyorlarsa orası dâru'l-harb'tir. Aynı şekilde, bu emniyet o bölgenin dâru'l harb'e bitişik olmasıyla ortadan kalkar ve o bölgede müslüman kimseler yaşasa bile orası dâru'l-harb'tir.
Şafiî fakihlere göre ise, bir ülke müslümanların eline geçer ve orası kısa bir müddet de olsa müslümanların otoritesi altına girerse, orası artık ebediyyen müslümanlarındır ve sonuna kadar dâru'l-İslâm kalacaktır. Bu ictihâdî görüşle Şafiîler, meseleye ayrı bir noktadan bakmaktadırlar. Müslümanların olan yerler, düşman tarafından işgal edilse bile, orasının yine dâru'l-İslâm olduğu ve buraların tekrar küfür otoritesinden kurtarılmaları gerektiği ileri sürülür. Ayrıca kâfir düşman kuvvetlerinin müslümanların mallarını ve ülkesini işgal ettiklerinden dolayı aralarında harp ortamı doğmuş demektir. Dâru'l-İslâm'ı tekrar geri almak ve düşman istilasından kurtarmak için onlarla savaşmak vacip olmuş oluyor. Bu görüş, cihat anlayışını sürekli ve zinde tutmaktadır.
Şafiîlerin dışında kalanların görüşleri, müslümanların otoritesinin olmadığı yere dâru'l-İslâm denmeyeceği anlayışını; Şafiîlerin görüşü ise, İslâm ülkesini istilâ eden küfür kuvvetleriyle savaşmanın bilincini müslümanlara kazandırmaktadır.
Dâru'l-İslâm'ın dâru'l-harb'e dönüşmesi ile bu bölge, İslâm devletinin otoritesinden çıkmış ve kâfir bir yönetimin altına girmiş demektir. Düşman istilasına uğramış bir bölgeyi kurtarmak için yapılacak bir savaşta, normal şartlarda İslâm harp hukuku uygulanır. Şayet bu bölge düşman istilasına değil de bir iç ayaklanma ile mürtedlerin istilasına uğramışsa; fukaha arasında statüsünde ufak tefek değişikliklerin olması sözkonusu edilmişse de netice itibariyle orası dâru'l harb'tir. Çünkü orada İslâm hükümleri değil de, küfür hükümleri uygulanmakta ve İslâmî hükümlere hayat hakkı tanınmamaktadır. Dâru'r-ridde* ile savaşılıp orası tekrar ele geçirildiğinde İslâm'a dönenler özgürdürler. Dönmeyenler esir alınamaz, hemen öldürülür. Malları yeni fethedilen dâru'l-harb gibi işlem görür; Humus'*u, Beytü'l-Mal'*e aktarılıp geri kalanı muhariplere dağıtılır. Daru'r-ridde ile asla sulh yapılmaz, savaş yapılır. Ancak daru'l-harb ehli ile sulh yapılabilir. (Mâverdî, Ahkâmü's-Sultaniyye, Çev: Ali Şafak, İstanbul 1976, 63 vd).
Hızlı Cevap
  #253  
Okunmamış 15-01-2008, 19:53
 
Standart --->: İslami Sözlük
DÂRU'N-NEDVE

İslâm'dan önce Cahiliyye çağında Mekkeli müşriklerin toplantı ve istişâre yeri; Şehir meclisi; Cahiliyye devri Mekke şehir devletinin parlamentosu. Hz. Peygamber'in dördüncü kuşaktan dedesi Kusay İbn Kitâb'ın Mekke'de M. 440 tarihinde Kâbe'nin güneybatısında ve şehirde ilk defa Kâbe yakınında, kapısı Kâbe'ye dönük olarak inşa ettirdiği dâru'n-Nedve'de Kureyş ileri gelenleri toplanır, şehrin bütün siyasî, askerî ve sosyal meseleler burada görüşülerek karara bağlanırdı (Taberi, Tarihu'l-Ümem, II, 184).
Dâru'n-Nedve'ye katılan ve yaşları kırkın üzerinde olması şartı aranan Nedve heyetinin bir arada şehir halkının mülkî ve dînî meselelerini görüştüğü de ileri sürülmüştür. Kusay İbn Kitâb'ın asıl adı Zeyd olup uzaklaşma anlamına gelen Kusay lâkabını sonradan almıştır (İbn Hişâm, Sîre, I, 130 vd.). Kusay, Kureyş'i beşinci yüzyılda Mekke'nin en güçlü kabilesi yapmış, Mekke idaresini ele geçirmiş; Mekke'yi mahallelere bölerek, her kabileyi bu mahallelere yerleştirmişti. Kusay'ın şeceresi Kinâneoğulları'na, onlardan Adnanoğulları'na ve Hz. İsmail'e dayandırılır. Kusay, Huzaa ve Bekroğulları kabileleriyle savaşarak Mekke hükümdarı olmuştu. Kâbe'nin hicâbe, sikâye, rifâde, nedve vb. işlerinin yönetimi de onun kabilesi Abdüddaroğulları'nın hâkimiyetine geçmişti. Kusay İbn Kitâb, Mekke'de kendisine itaat edilen bir dinî lider durumunda idi. Dâru'n-Nedve'de bulûğ çağına giren kızlara gömlek giydirilmesi gibi nikâh'a ve savaşa karar alınması da Nedve heyetinin şehrin idare meclisi veya hükümeti gibi çalıştığını göstermektedir. (Taberî, Tarih, I, 1098; İbn Hişâm, Sîre, I, 80).
Dâru'n-Nedve, Mekke şehir devletinin yönetimi ile ilgili olarak verilecek her türlü hüküm ve kararın alındığı bir yer olup bugünkü anlamı ile tam bir parlamento ve yasama meclisi durumunda idi. Hatta Hz. Peygamber'in hicretinden bir gün önce Dâru'n-Nedve'de toplanan Kureyş ileri gelenleri, Rasûlullah'ı öldürme kararını burada almışlardı. Mekke'nin İslâm ordusu tarafından fethedilmesinden sonra, Dâru'n-Nedve, müslümanların eline geçmiş ve Muaviye zamanında Kusay'ın torunlarından biri bu binayı yüz bin dirheme Muaviye'ye satmış, bina da valilik konağı olmuştu.
Hızlı Cevap
  #254  
Okunmamış 15-01-2008, 19:53
 
Standart --->: İslami Sözlük
DÂRU'R-RİDDE

İslâm'dan dönenlerin yaşadığı yurt. Dâr; arsa, bina, mahalle, bina ve arsaların toplandığı yer anlamlarına gelir. Bir topluluğun yerleşip konakladığı yere de dâr denir. Ülke ve belde anlamında da kullanılır. Bu sonuncu anlamda; özel bir askerî gücü ve bağımsız yönetimi olan ülke kastedilir. (İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Beyrut 1955, XI, 318). Bir İslâm hukuku terimi olarak dâr, "bir müslüman veya gayr-i müslim idarecinin hâkimiyeti altındaki ülke" demektir. (İbn Abîdîn, Reddü'l-Muhtâr, Bulak 1272, III, 247) Ridde, sözlükte; geri çevirmek, alıkoymak, vazgeçirmek, kabul etmemek, vasfını değiştirmek gibi anlamlara gelir. Bir terim olarak; "dinden dönmek, İslâm dinini terketmek ve irtidâd etmek" demektir. Buna göre, dâru'r-ridde terimi ise, "irtidad ülkesi" veya "mürtedler (dinden dönenler) ülkesi" anlamına gelir.
İslâm; önceleri müslüman iken, dinden dönüp bir ülke veya beldeyi işgal eden kimselere ve böyle bir ülkeye uygulanacak hükümler koymuştur.
Müslümanların idare ve hâkimiyetleri altında bulunan ve Allah'ın hükümleriyle hükmedilen ülkeye "dâru'l-İslâm", bu nitelikte olmayan beldeye de, "dâru'l-harb" denir. Ancak mezhep imamları bu konuda çeşitli tarifler ortaya koymuştur. Meselâ Şafiîler, dâru'l-İslâm'ı üçe ayırır: 1. Müslümanların meskun bulundukları yerler, 2. Müslümanların fethedip gayr-i müslim halkını cizye karşılığında iskân ettikleri yerler, 3. Başlangıçta müslümanların meskûn bulundukları, fakat daha sonra gâyr-i müslimlerin istilâ ve hâkimiyetleri altına geçen yerler. Bu vasıfları taşımayan yerler dâru'l-harp sayılır. İmam Şafiî, dâru'l-İslâm'da müslümanların yönetimi ellerinde bulundurma şartını öne sürmez. Buna göre, tarihte bir defa müslümanların ele geçirip İslâmî hükümleri uyguladıkları yerler, daha sonra düşman istilâsına uğrasa bile sonsuza kadar İslâm beldesi (dâru'l-İslâm) sayılır. (İbn Hacer el-Heytemî, Tuhfetü'l-Muhtac, Kahire 1315, VI, 350, IX, 269; Ö. Nasuhi Bilmen, Istılâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, III, 371; Ahmed Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, dâru'l-harb, dâru'l-İslâm, İstanbul 1988, 85-86),
Dâru'r-ridde, dâru'l-harb'in kapsamı içine girdiği için, bir İslâm beldesinin hangi şartlarla dâru'l-harb'e dönüşeceğini belirleyelim. İslâm hukukçuları bu dönüşümün üç şekilde olacağını söylerler:
1. Düşmanın İslâm ülkelerinden birisini işgal ve istilâ etmesi,
2. Dâru'l-İslâm'da bir şehir veya bölge halkının irtidâd ederek o yeri işgal ve istilâ etmeleri,
3. Zimmet akdi ile İslâm devletinin himâye ve hâkimiyetine geçerek İslâm tebası olan gayr-i müslim (zimmî)lerin bu anlaşmayı bozarak bir bölgeyi işgal ve istilâ etmeleri (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', VII, 131; Fetâvâ'l-Hindiyye, II, 232; Tahtâvî, Hâşiyetü ale'd-Dürri'l Muhtâr, Bulak 1254, II, 460; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, III, 253)
Ebu Hanîfe'ye göre, yukarıdaki üç şekilden hangisiyle olursa olsun, dâru'l-İslâm'ın dâru'l-harb'e dönüşebilmesi için aşağıdaki şartların bulunması gereklidir:
1. İşgal altındaki yerde küfür hükümlerinin uygulanması. Kûhistânî'ye (ö. 950/1544) göre bunun anlamı şudur: "...Küfür hükümlerinin açık ve yaygın şekilde, hâkimin onların hükmüyle hükmetmesi ve müslüman kadılara gidilmemesi suretiyle tatbik edilmesi" (Kuhistânî, Câmiu'r Rumûz Şerhu'n-Nihâye, İstanbul 1300, II, 311). Bu duruma göre, İslâm hükümleri ile şirk ehlinin hükümleri birlikte uygulanıyorsa; orası Dâru'l harb sayılmaz (Tahtâvî, a.g.e., II, 460; İbn Âbidin, a.g.e., Ill, 253).
2. İlk emân üzere olan bir müslüman veya zimmînin bulunmaması. Burada ilk emândan maksat, düşman istilâsından önceki, dâru'l-İslâm'da müslümanın İslâm hukuku gereğince sahip olduğu emânı ve zimmînin de zimmet akdi gereğince sahip olduğu mal ve can güvenliğidir. Mal veya can güvenliğinin kalmaması veya o beldede ancak düşmanın verdiği emân ile kalabilmeleri ilk emânı sona erdirir (Ahmet Özel, a.g.e., 107).
3. O yerin dâru'l-harb'e bitişik olması. Bundan maksat, işgal altındaki ülke ile başka dâru'l-harb arasında bir İslâm ülkesinin bulunmamasıdır (es-Serahsî, el-Mebsut, X, 114; Kuhistânî, a.g.e., II, 311).
Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise, böyle bir beldede yalnız gayri İslâmî hükümlerin uygulanmasıyla, orası dârü'l-harb'e dönüşür (es-Serahsî, Şerhu's-Siyeri'l-Kebîr, Nşr. Salahaddin el-Münaccid, Kahire I, 351; el-Mebsût, X, 114; Fetâvâ'l-Hindiyye, II, 232; Bilmen, a.g.e., III, 370). Bu iki imamın delili kıyastır. Çünkü İslâmî hükümlerin uygulandığı ülkenin dâru'l-İslâm sayılması konusunda fakîhler görüş birliği hâlindedir. Buna kıyasla, küfür hükümlerinin uygulandığı beldenin de dâru'l harb sayılması sonucuna ulaşılır Fetâvâ'l-Hindiyye, II, 232; İbn Âbidîn, a.g.e., III, 253) İşte, İslâm ülke veya beldelerinden birisinin halkı dinden dönerek bulundukları yeri veya başka bir bölgeyi istilâ ederlerse; Ebû Hanife'ye göre, yukarıdaki üç şart da gerçekleşmişse burası dârü'l-harb olur. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise, burada gayr-i müslim hükümlerinin uygulanması, dârü'l-harb'e dönüşmesi için yeterlidir. İmâm Şâfiî, İmâm Mâlik ve Ahmed b. Hanbel de bu konuda küfür hükümlerinin uygulanmasını dâru'l-harb için yeterli görür. Ancak Şâfiî'nin, dâru'l-İslâm'ın hiçbir zaman dâru'l-harb'e dönüşmeyeceği prensibini benimserken, mürtedlerin istilâ ettiği ülke için aksi görüşü savunması bir çelişki gibi görülebilir. Şâfiîlerde konu, ülke arazilerinin mülkiyeti açısından değerlendirilmiştir. Düşman istilâsına uğrayan topraklar müslümanların mülkü olup, istilâ ile gayr-i müslimlerin mülkiyetine geçmeyeceğinden, ülkenin de dâru'l-İslâm sayılması gerekir. Ancak dinden dönenlerin elinde bulunan topraklar ise, kendi mülkleridir. Onlar da topluca irtidâd ettiklerine göre; istilâ ettikleri mülkler başka müslümanlara ait olmadığı için, kâfirlerin mülkiyetine geçemeyeceği öne sürülemez ve ülkenin dâru'l-İslâm olarak kalacağı söylenemez. Diğer yandan mürtedler, müslümanlara ait toprakları istilâ ederlerse; durum düşman istilâsına benzer ve ülke dâru'l-İslâm olarak kalır (Ahmed Özel, a.g.e., 127-128)
Mürtedlerin istilâ ettiği ülke veya bölge dâru'l-harb sayılmazsa; mürtedlere dâru'l-İslâm'daki alelade irtidâd hükümleri uygulanır.
Dinden dönenlerin ülkesi dâru'l harb olmuşsa:
a. Ülke yeniden fethedilince; İslâm'a dönen erkekler hürdür, dönmeyenler öldürülür; esir edilemezler. İslâm'dan dönme, kurulu düzeni tanımama ve onu yıkma sayılır.
b. Mal ve arazîleri, kadın ve çocukları fey' olur. Bunların beşte biri devlet hazinesine ayrılır. Beşte dördü taksim edilir. Ülke dâru'l-İslâm'dan olarak kılsaydı, bunlar hürriyetlerini korurlar, öldürülmezler ve İslâm'a girmeye davet edilirlerdi.
c. Arazileri ganimet ehline dağıtılırsa, öşriyye olur. Devlet başkanı bu araziler zımnileri yerleştirmek isterse arazi mülk haraç ârazisi olur ve zımniler arasında mîras yoluyla intikal eder.
d. Ülke dâru'l-harb olduktan sonra müslümanlara veya gayr-i müslimlere ait malları istilâ ederlerse, ona mâlik olurlar. Bu durumda; müslümanlar savaşla onlara galip gelmeden önce İslâm'a dönerlerse, bu mallar onlara aittir.
e. Müslümanlarla sulh anlaşması yapmak isterlerse; gerekli görülürse yapılabilir. Fakat cizye ödemeleri suretiyle zimmet anlaşması yapılamaz.
Ülkeleri henüz dâru'l-harb'e dönüşmemişse:
a. Ülke yeniden fethedilince; erkek kadın ve çocukların hepsi de hür olup, köle edinilemezler. Ülkeleri dâru'l harb olmayınca; kendileri de muharip sayılmazlar.
b. Erkekler İslâm'a dönmezlerse, irtidâdın cezası olarak öldürülürler. Kadın ve çocuklar ise öldürülmez, İslâm'a girmeye zorlanırlar.
Ülke dâru'l-harb sayılmayınca, mürtedlerin malları, hukukî tasarrufları, işledikleri suçlar vs. hakkında alelâde mürtedlere uygulanan hükümler uygulanır. Ülke, dâru'l-İslâm sayılınca, gerek kendi aralarında, gerek müslümanlarla yaptıkları muâmelelere ve işledikleri suçlara İslâm hukukunun ilgili hükümleri uygulanır.,
İmam Maverdî (ö. 450/1058)'ye göre, mürtedler bir ülkede toplanıp, orada hâkimiyet kurar ve tövbe etmezlerse onlarla savaşmak gerekir. Bunlarla yapılacak savaşta harb hükümleri uygulanır (es-Serahsî, el-Mebsut, X, 114; Şerhu's-Siyeri'l-Kebîr, I, 259; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanayi', VII, 131; el-Fetâva'i-Hindiyye, II, 206; Ahmed Özel, a.g.e., 129-130; eş-Şîrâzî el-Mühezzeb, II, 225).
İmam Mâverdî, dâru'r-ridde ile dâru'l-harb arasındaki farkları şöyle ifade eder:
1. Mürtedlerle sulh yapmak caiz değildir. Diğer düşmanla sulh yapılabilir.
2. Cizye karşılığında irtidadları üzere kalmaları için anlaşma yapılamaz. Ehl-i harb ile böyle anlaşma yapılabilir.
3. Erkeklere köle, kadınlara esir statüsü uygulanmaz. Çünkü onlara göre, irtidadın cezası ölümdür.
4. Diğer gayr-i müslimlerin aksine, mürtedlerin mallarına ganimet yoluyla mâlik olunamaz. (el-Mâverdî, el-Ahkâmu's-Sultâniyye, Kahire, 1966, 57)
Sonuç olarak İslâm ülkesinde toplu irtidad hareketleri İslâmî yönetime karşı ayaklanmak, bütün İslâmî hükümlere karşı baş kaldırmak olarak kabul edildiği için, suçun niteliğine ve ağırlığına göre müeyyideler öngörülmüştür. Ancak bu konuda İslâm âlimleri arasındaki görüş ayrılıkları, uygulamada devlet yöneticilerine kolaylıklar getirmiş; dinden dönenlerin yeniden İslâm'a kazanılmaları için gerekli müsamahalara yer verilmiştir.
Hızlı Cevap
  #255  
Okunmamış 15-01-2008, 19:53
 
Standart --->: İslami Sözlük
DA'VÂ

Hak aramak gayesiyle mahkemeye yapılan başvuru.
Lügatta duâ, niyâz, istek, temennî, nidâ, rağbet, mesele, savunulan görüş düşünce, anlamlarını kapsar. İslâmî hukûkî ıstılahta "bir kimsenin, kadı'*nın (hâkim) huzurunda bir hakkı başkasından talep etmesine" denir (Şeyh Nizâmüddin ve Heyet, el-Fetevâyi Hindiyye, Beyrut 1400, IV, 2; İbn Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Beyrut 1316, VI,137; Mecelle, 1613). Başka bir tarifi de şöyledir: "Başkasının elinde veya zimmetinde olan bir şeyi istihkakı bir kimsenin kendi nefsine izâfe etmesi, meselâ şunun elindeki şu mal benimdir" demesidir.
İslâm hukûkunda davalar, ceza ve hukûk (medenî) davaları olarak iki kısma ayrılır. Bu da hakların İslâm'da insan hakları' (hakku'n-nâs) ve Allah hakkı' (hakkullâh) şeklindeki ayrımına dayanır. Dâvâ, mevcut bir hakkı istemek veya hakka tecâvüzün def'i ve men'ini taleb şeklinde olabilir. Ayrıca hem kul hakkına hem de Allah hakkına tekâbül eden "muhtelit haklar" ayrımı da söz konusudur. (Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, I,121; Anahatlarıyla İslâm Hukûku, I, 326 vd.)
Bir davada hakkını isteyene "müdde'î", kendisinden hak taleb edilene "müdde'a aleyh", dava konusuna "müddea" denir. Dava açılması yazılı dilekçeyle olur, ancak şifâhen de müracaat edilebilir. Hakkı ihlâl edilen kişi, bir dava dilekçesiyle kadıya müracaat ederek hakkının tespit edilmesini ve geri verilmesini talep edebilir. Burada "taleb edebilir" derken hukûk davalarında hakkı ihlâl edilen ferdin, dava açmaya zorlanamayacağı kastedilmektedir. (İmam Kâsânî, el-Bedâiu's-Senâi fî Tertîbi'ş-Şerâi, VII, 8) Mamafih, Allah Teâlâ (c.c.)'nın hakkının ihlâli (hadd cezaları) durumunda, dava, zarûrî olarak gündeme girer.
Dava Açılması, Davanın Şartları Davanın sahîh olabilmesi için bazı şartların bulunması gerekir. Bir davanın başlayıp sürdürülmesi için usûlüne uygun olarak açılması lâzımdır:
1) Davacının ve davalının akıllı olması. Delinin, mecnunun ve sabînin (çocuğun) davası sahîh olmaz.
2) Davalının, kadı huzûrunda bulunması gerekir. Kendisinden hak talebinde bulunulan kimse duruşmada hazır olmadığı müddetçe, davacının iddiası ve beyyinesi dinlenilmez. Zîra Rasûlullah (s.a.s.) Hz. Ali'yi Yemen'e kadı olarak gönderirken: "İki taraf senin karşında yerini alınca, her iki tarafı da iyice dinlemedikçe aralarında hüküm yerine" tavsiyesinde bulunmuştur. (Sünen-i Tirmizî, Ahkâm, 5; İmâm Serahsî, el-Mebsût, XVII, 39). Hz. Ömer b. Abdülaziz bir kadıya davacının mücerred iddiasına dayanarak hüküm vermemesini tavsiye ederken:
"Sana gözünün çıkarıldığı iddiasıyla gelen davacı hakkında, Ona işkence edilerek gözü çıkarılmıştır diye hüküm verme. Belki diğer şahsın iki gözü birden çıkarılmıştır" diyerek, "gâib" hakkında hüküm verilmemesini belirtmiştir. Hanefi fukahâsı gaib hakkında hüküm verilemeyeceğini esas almışlardır. (İmâm Kâsânî, a.g.e., VII, 8). İmâm Şâfiî ise bazı hallerde gaib hakkında hüküm verilebileceğini esas almıştır.
3) İddia edilen husûsun müşahhas ve belirli olması.
4) Davanın kadı tarafından, duruşma meclisinde (murafaa) hükme bağlanması gerekir. Mahkeme haricinde verilen hüküm geçersizdir. Zîra bu fiilde davalıya karşı (veya dâvâcıya) haksızlık sözkonusu olabilir.
5) Davacının (herhangi bir mazereti yoksa) davasını bizzat anlatması gerekir. Ancak davalı razı olursa davacının adına bir başkası vekâleten konuşabilir. İmâmeyn'e göre, davalı razı olmasa da davacı vekîl* tayin edebilir.
6) Dâvâcının iddialarında çelişki bulunmamalıdır. Ancak nesebin ve hürriyetin tesbiti konusundaki dâvâlar müstesnadır. Çünkü bu dâvâların özünde çelişki vardır. Meselâ, bir kimse önce kendi mülkü olduğunu iddia eder ve konuşmasının devamında sattığını beyan eder ve satma işleminin sonradan değil, önceden olduğunu söylerse bu bir çelişkidir.
7) Dâvâcının, dâvâ ettiği konunun sabit olması ihtimali bulunmalıdır. Bir kimse hakkında dâvâcı: "Bu benim oğlumdur. Bunun bir benzeri daha doğurulmadı. Bunun mahkemenizde tesbitini istiyorum." derse, dâvâsı dinlenilmez. Çünkü sübût bulma ihtimali sözkonusu değildir. (Şeyh Nizamüddin ve Heyet, Fetevây-ı Hindiyye, IV 2-3; Mecelle, 1616-1630).
Dâvânın gerekliliği: Dâvânın amacı, bir hakkın sahibine verilmesi, anlaşmazlıkların giderilmesi, şer'î düzenin korunmasıdır. İslâm dininin temel hedefi insanların can, mal, akıl, nesil, din emniyetlerini muhafaza etmek, hürriyetlerini sağlamak ve zulmü ortadan kaldırmaktır. Bunun gerçekleşebilmesi için kazâ* faaliyetlerinin sıhhatli olması şarttır. İslâm uleması: "Kazâ (mahkeme, yargı işleri) muhkem bir farzdır." hükmünde ittifak etmiştir. (İmâm Kâsânî, a.g.e., VII, 2; Fetevây-ı Hindiyye, III, 306). Hak ve hürriyetler ihtilâf konusu haline gelince, İslâm dininin o meselelerdeki hükmünün açıklanması zarûri olur. İslâmî ıstılahta "Belli bir metodla husûmetlerin (düşmanlıkların, ihtilâfların) ortadan kaldırılması ve anlaşamayan kimselerin aralarının bulunmasına kazâ denilir." tarifi yapılmıştır. (İbn Hümam, a.g.e. V, 452; İmâm Kâsânî, VII, 2; Fetevây-ı Hindiyye, III, 306)
Rasûlullah, "Bir günlük adalet*, altmış yıllık (nâfile) ibadetten hayırlıdır" (el-Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, II, 58, 1721) buyurmuştur.
İslâm devleti, adaletin uygulanması ve davaların çözümünde Allah'ın hükümlerinin uygulanması hususunda hassastır. Buna karşılık tâğutî* iktidarların her türlü kararı zulme dayanır. Zira onlar, Allah'u Teâlâ'nın mülkünde kendi hevâ ve heveslerine dayanarak uydurdukları kanunlarla hükmetmeyi esas almışlardır. Usûl hukuku konusunda ilk kanunlaştırma çabası olan Mecelle'den sonra, yine millî ve İslâmî kökenden gerekli usûl kanunları yapmak ve yeni ictihadî çalışmalara gidilmeksizin Batı kökenli usûl kanunları aynen iktibas edildi. Bir müslümanın kesin olarak tâğûtî hükümlerin verildiğini bildiği bir usûl ve hukûka riâyet edip etmeme meselesinde, tâğûtî karar mercilerine çok zorda kalmadıkça başvurmaması daha uygundur. Düzen, vatandaş ihtilâfına dair hükümler verir, müslüman-müslüman çelişkisinde icrâ* ve kaza organı bulunmadığından ve İslâmî hükümler yürürlükten kaldırıldığından, müslümanlar da ihtilâflarında mahkemelerde birbiri aleyhine dâvâ açmakta, lâik hukûkun himâyesini istemektedirler. Bir hakkın ihlâli sözkonusu olduğunda, kendi eliyle hakkını alamayan veya almaya kalktığında kendisiyle ve toplumla çelişmek ve mağdur olmak istemeyen her fert, devletin aracılığı ile hakkını elde eder.
İslâm hukûkunda Allah hakkı sahasına giren haklar ile ta'zir türünden cezaların dışında, dâvâ ve hüküm bulunmadan da bazı haklar alınabilir. Meselâ, kısas* hakkının uygulanmasında, sövme ve hakarete karşılık vermede olduğu gibi.
Beyyine, Müdâfaa ve Def-i Dâvâ Dâvâlının "def-i dâvâ" dâvâsını kaldıracak bir karşı dava açması halinde dâvâlı, dâvâcının haksızlığını isbat edemezse, talebi üzerine davacıya yemin teklif edilir. Davacı yemin etmek istemezse, davası düşer.
Bir hak, isbatı ile geri alınabilir. Rasûlullah; "Beyyine dâvâcıya, yemin ise davayı inkâr ve reddeden davalıya düşer" (Buhârî, Rahn, 6; Tirmizi, Ahkâm, 12) buyurmuştur. Beyyine, sağlam delil ve şahit demektir. Deliller, hâkimin hükmünün dayanağıdır. Ayrıca ceza dâvâlarında isbatlama hâkime de düşebilir. Deliller hakkı ortaya çıkaracak her şeydir.
Bir kimse mücerred dava açmakla iddiası hemen kabul edilmez. İbn Abbas'tan nakledildiğine göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: "İnsanlara mücerred dâvâları ile iddia ettikleri şey verilse, birtakım insanlar bazı adamların kanlarını ve mallarını iddia ederlerdi. Fakat dâvâlıya yemin vardır. " (Buhârî, Şehadât, 20). Davalı da yeminden kaçınsa veya zorunlu olarak yemin etmese; hâkim, davalının bir defa yeminden kaçınmasıyla dava edilen şeyi (dâvâ konusunu) onun aleyhine hükmeder. Hâkim, bir şâhit ve bir yemin ile dâvâlı aleyhine hüküm veremez. İmâm Şâfiî aksi görüştedir. Yalnız nikâhda, ric'î boşamadan dönme halinde, ilâda dönüşü inkâr edene, ümmü'l-veledde inkâr edene, nesebte hadlerde yemin teklif edilmez. Yemin vermek için hakkını delil ile isbat edemeyen iki taraf kur'a çeker. Bir kimsenin hakkını yemek için yalan yere yemin etmenin dünyevî ve uhrevî ağır cezası vardır. Hadîslerde yalan yere yemin edenin yerinin Cehennem olduğu, onlar için çok elîm bir azabın bulunduğu bildirilmiştir. Rasûlullah, "Ben de sizin gibi insanım, siz muhakeme için bana başvurursunuz. Bazınız dâvâsını isbat hususunda bazınızdan daha akıllı ve daha becerikli olabilir. Ben de onun lehine işittiğime göre hükmederim. Şimdi, bilmiş olunuz ki, ben bir kimseye kardeşinin hakkından bir şey ile hükmedersem, şüphesiz onun için ateşten bir parça kesip ayırmış olurum" (İbn Mâce, Ahkâm, 5; Ayrıca bk. Ö. N. Bilmen Istılahât-ı Fıkhıyye Kamusu, VIII, 89, 90),
Dava ve mahkemeleşmelerde şahidler, müslim, âkîl, bâlîğ, hür, sağlıklı, adil olma şartları taşırlar. Yalancı ve vakarsızların şahitliği ile sadece kadınların şahitliği geçersizdir. Tek şahit, Hanefilere göre geçerli, Hanbeli ve Şâfiîlere göre geçersizdir. Kul haklarında şahitlik "nisab"ı, iki erkek veya bir erkekle iki kadındır.(Buhârî, Şehadât, 20). Ceza dâvâlarında nisab, iki erkek, veya zina ile ilgili şahadette dört erkek olarak değişir. Usûl ve fürûun karı ve kocanın birbiri aleyhine, şahit ile davalı arasında düşmanlık olduğunda şâhidlikler kabul edilmez. Amme dâvâlarında ise, bütün müslümanlar teklifsiz şâhit sayılır.
Teklif edilmesine rağmen yemin etmemeye "nükûl" denir. Yemin, vallâhi, billâhi şeklinde, Allah adına yapılır. Yemin, hâkim huzurunda edilir. Vekiller yemin edemez. Yemin ancak hukûk davalarında geçerli bir delildir.
Diğer beyyinelerden "ikrar", bir kimsenin diğer bir kimsenin kendisinde olan hakkını haber vermesidir. İlmu'l-kâdî, hâkimin şahsen bilmesi ve kanaati demektir. Maliki ve Hanbelîlere göre İlmu'l-kâdî delil olamaz. Hucec-i hattıyye denilen bir diğer delil de, şüphe ihtimali olmayan yazılı vesikalar demektir. Ayrıca, hâkime kesine yakın bilgi veren karîne ve emâreler de birer delildir.
Muhakeme: Yargılama alenî yapılır; bazı hallerde gizli de olabilir. Önce dâvâcı söz alır, sonra davalı konuşur, taraflar konuşurlarken birbirlerine müdâhale edemezler, dilsiz olanlara tercüman sağlanır. Bazı dâvâlarda hâkim sulh teklif eder. Muhâkeme tamamlanınca hâkim hükmünü taraflara açıklar, sonra onlara hükmün yazılı olduğu "ilâmı" verir, hüküm tehir edilmez.
Muhâkemede hüküm verilirken, taraflar mahkemede bulunmak zorundadır. Dâvâlının gıyabına hüküm verilebilir diyen Hanefilere karşı diğer üç mezhep gâib hakkında hüküm verilemeyeceğini söyler. Eğer taraflar çağırılıp da mazeretsiz olarak gelmemişlerse, kolluk güçleri onları bulur ve zorla mahkemeye getirir.
Temyiz, Hükmün Kesinleşmesi, İstinâf: İlk derece mahkemesinde hâkimin verdiği hüküm kesindir; ancak dâvâlı hükmün usûle ve kanunlara aykırılığını iddia edip bir üst mahkemeye gidebilir. Burada hüküm usûle uygun bulunmazsa iptal edilir ve yeniden görüşülmek üzere iade edilir. Ancak, ictihad ile ictihad iptal edilemez (bk. Mecelle, 16). Dâvâlı, hükümde noksanlık, yargılama hatası, hâkim kusuru gibi sebeplerle temyize gidebilir. Meselâ Osmanlı devletinde temyiz mahkemesi olarak çalışan Fetvahâne ile Meclis-i Tetkikât-ı Şer'iyye Dairesi gibi makamlar hükümleri bozabilirler veya yeniden görüşülmek üzere ilk mahkemeye iade edebilirlerdi.
Feragat ve Af: Hukûk dâvâlarında bir dâvâcı dâvâsından feragat edebilir (Beyhâkî, Sulh, 1). Kısas ve diyet dâvâlarının dışındaki ceza dâvâlarında af söz konusu olmaz. (Buhârî, Sulh 7, Nesâî, Kasâme, 15-16; İbn Mâce, Diyât, 16) Ceza dâvâları açıldıktan sonra af olmaz, ceza verilir ve yerine getirilir. (Ebû Dâvûd Hudûd, 6; Dârakutnî, Hudud ve Diyet, 336) Genel af konusu üzerinde müctehidlerin bir fikri yoktur. (Ayrıca bk. Adalet, Beyyine, Ceza, Hakem, Hakim, Hukuk, Kadı, Kaza, Keşif, Mahkeme, Sulh, Şehadet; Yemin).
Hızlı Cevap
  #256  
Okunmamış 15-01-2008, 19:53
 
Standart --->: İslami Sözlük
DECCÂL

Kıyamete yakın bir dönemde çıkıp İslâm dinini ve ümmetini ifsad edip kötülüklere sürükleyecek olan ve aynı zamanda kıyametin alametlerinden sayılan biri.
Deccâl, "decl"in mübâlağa siğası olup "çok yalancı, aldatıcı, hilekâr" manasına gelmektedir. O "Bu ümmetin âhir zamanında çıkacak Yahûdîlerden biri olup ilâhlık iddia edecektir." Yalancı olduğundan kendisine bu isim verilmiştir. (İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Beyrut 1389, I, 948).
Deccal, aldatıcı ve yalancı özelliği ile, çok eski batıl dinlerde de varlığı kabul edilmiş olup ilk olarak Zerdüşt dininde görülmüştür.
Kur'ân-ı Kerim'de Deccâl'den bahsedilmez. Ancak sahih hadis. kitaplarında Deccâl'le ilgili pek çok rivayet vardır. Hz. Peygamber (s.a.s.), bir hadislerinde: "Şüphesiz on alâmet zuhur etmedikçe kıyamet kopmayacaktır." Doğuda, Batıda ve Arap yarımadasında birer yerin batması: Duman*; Deccâl; Dâbbetü'l-arz ; Ye'cûc ve Me'cuc*; güneşin battığı yerden doğması ve Aden toprağının sonundan (Yemen'den) bir ateş çıkarak insanları haşrolacakları yere sürmesi" buyurmuştur. (Müslim, Fiten, 39, 40, 128, 129; Ebû Dâvûd, Melâhim, 12; Tirmizî, Fiten, 21; İbn Mâce, Fiten, 25, 28).
Deccâl'in çıkması haktır. Deccâl, belli bir şahıs olup, Cenâb-ı Allah onunla, kullarını imtihan edecektir. Deccâl olsun, diğer kıyamet alâmetleri olsun bizim için gaybdır. Bunlar hakkında bilgi edinmemiz ancak nakil (Kur'ân ve hadis)le mümkün olur. Akılla verilebilecek bilgilerin isabet etmeme ihtimali büyüktür. Öteden beri kıyâmet alâmetleriyle ilgili olarak çok te'vîller yapılagelmiştir. Herhangi bir dayanağı olmayan bu te'villerin geçerliliği de yoktur. Ayrıca bunlar, akılla ulaşılamayacak bilgiler olduğundan, yapılacak te'viller, halkı yanlış bilgilendirme vebâline sevk edecektir. Aynı yanılgı ve vebâl bunun için de söz konusudur. Bazıları Deccal'in komünizm olduğunu ileri sürerler. Ancak komünizm bir şahıs değil, bir sistemdir. Halbuki hadis-i şeriflerde Deccâl'in vasıfları sıralanırken, onun, her haliyle bir insan olduğu belirtiliyor. Ancak gözlerinin birinin kör olduğu bildiriliyor. Nitekim bir hadislerinde Hz. Peygamber (s.a.s.); "Hiç bir peygamber yoktur ki ümmetini tek gözlü yalancı (Deccâl)'den uyarmış olmasın. Dikkat edin ki onun bir gözü kördür. Rabbiniz ise tek gözlü değildir. Körün (Deccâl'in) iki gözünün arasında KFR (kâfir) yazılmış olacaktır" buyurdular. (Buhârî, Fiten, 26; Müslim, Fiten, 101; Tirmizî, Fiten, 56)
Hz. Peygamber (s.a.s.) bu hadisleriyle Deccâl'in bazı vasıflarını haber veriyor. Buna göre Deccâl, bir gözü kör olan bir insandır. Hz. Peygamber de ümmetini Deccâl'e karşı uyarmıştır. Zira Deccâl, bazı harikalar gösterecek ve tanrı olduğunu iddia edecektir. İmansızlarla, bazı zayıf imanlılar, ona kanacaktır. İmanı kuvvetli olanlar ise kanmayacaklardır.
Dünya, imtihan yeridir. İnsanlar bu dünyada imtihana tabi tutulmaktadırlar. Deccâl da bir imtihan vesilesidir. Allah'ın kendisine verdiği güçle birtakım hârikalar gösterecektir. Deccâl'in göstereceği hârikalara "istidrâc" denir. İstidrâc, "inançsız ve şerîr kimselerin arzularına uygun olarak gösterdikleri hârikalara" denir.
İlâhlık iddia eden Deccâl, istidrâc türünden hârikalar gösterecek ve neticede bazı zayıf inançlılar buna aldanacak, imanı kuvvetli olanlar ise kanmayacaklardır. Zira insanlar çok iyi bilirler ki, ilah doğmaz, yemez, içmez, acıkmaz, susamaz, dünyada insanlar tarafından görülmez. Halbuki Deccâl ise bir insandır, üstelik eksik yani kör bir insan ve hatta kendi gözünü iyileştirmekten aciz bir yaratıktır. İşte insanlar, akıllarıyla bunları bilebilecekleri için Deccâl ve benzerlerinin istidrâc göstermeleri mümkinattandır. Müseylemetü'l-kezzâb gibi peygamberlik iddia edenler ise "ihânet" türünden hârikalar gösterebilirler. Yani isteklerinin zıddı gerçekleşerek rezil olurlar. İstedikleri yönde harika gösterseler; yalancı peygamberle gerçeğini halk ayırt edemez. Ve bu, halkın sapmasına sebep olacağından caiz değildir. İnsandan peygamber olur ama ilah olamaz. Hz. Peygamber (s.a.s.), "Dikkat edin Deccâl'in sağ gözü kördür. Rabbiniz ise tek gözlü değildir" diye ümmetini bu konuda uyararak Deccâl'in harikalarına aldanmalarını önlemiştir. Hadislerde Deccâl'in iki gözü arasında KFR (kâfir) yazılacağı ve bunun herkes tarafından okunacağının bildirilmiş olduğunu ifade ettik. (Müslim, Fiten,102, 103,105). Deccâl, müminler için çok büyük bir fitne olduğundan, bütün peygamberler ümmetlerini Deccâl'e karşı uyarmışlardır. (Buhârî, Fiten, 26; Müslim, Fiten, 101).
Yine hadislerde bildirildiğine göre Deccâl, Medine'ye giremeyecektir. Zira, Deccâl çıktığı zaman Medine'nin yedi kapısı olacaktır ve her kapıda iki melek bekçilik yaparak Deccâl'i Medine'ye sokmayacaktır. (Buhârî, Fiten, 26; Müslim, Fiten, 112).
Deccâl, Medine'nin dışındaki bazı işlenmedik tarlalara kadar gelecek, o günün en hayırlı insanı çıkıp Deccâl'e, "Şehadet ederim ki sen, bize Rasûlullah'ın sözünü ettiği Deccâl'sin" diyecektir. Deccâl de yanındakilere, "Ne dersiniz, bu adamı öldürsem, sonra diriltsem şüphe eder misiniz?" diye soracak, oradakiler de "hayır" diyecekler. Bunun üzerine Deccâl onu öldürecek, sonra diriltecek. Dirilttiği adam o anda: "Vallâhi senin hakkında hiçbir zaman şimdikinden daha basiretli etli olmamışımdır" şeklinde cevap verecektir. Deccâl onu tekrar öldürmek isteyecek ama buna gücü yetmeyecektir. Bu şahsın Hızır (a.s.) olduğu söylenir. (Buhârî, Fiten, 27; Müslim, Fiten, 112) Yine Hz. Peygamber, Deccâl'in aldatmacasına karşı da ümmetini şöyle uyarmıştır: "Ben, Deccâl'in beraberinde olan şeyleri pekala biliyorum: Onun beraberinde sudan bir nehir ve ateşten bir nehir olacaktır. Ama ateş gördüğünüz şey sudur. Su gördüğünüz şey ise ateştir. İmdi sizden kim buna erişir de su içmek isterse, ateş gördüğünden içsin. Çünkü onu su bulacaktır." (Buhârî, Fiten, 26; Müslim, Fiten, 105-109). Demek ki Deccâl, Allah'ın, insanları imtihan için kıyâmetten önce göndereceği bir sihirbazdır. Cennet'i Cehennem gibi; Cehennem'i Cennet gibi göstermeye çalışarak fitne ve fesada sebep olacaktır. Kehf sûresinin ilk ve son âyetlerini (Deccâl'e karşı) okuyan mümin onun fitnesinden korunmuş olur. (Müslim, Fiten, 110)
Deccâl, yeryüzünde kırk gün kalacaktır. Sıkıntıdan dolayı kırk günün birinci günü bir yıl gibi, ikinci günü bir ay gibi, üçüncü günü bir hafta gibi, diğer günleri normal günler gibi gelecektir. (Müslim, Fiten, 110). Deccal'in göstereceği harikalar; rüzgâr estirmek, yağmur yağdırmak, bitki bitirmek vb. birtakım harikalardır.
Sonra Cenâb-ı Allah, İsâ (a.s.)'ı Şam'ın doğusundaki Akminareye, iki meleğin kanatlarına elini koymuş olduğu halde indirecek ve İsâ (a.s.) Deccâl'i öldürecektir. (Müslim, Fiten, 110; Tirmizî, Fiten, 62).
Deccâl'le ilgili hadis kitaplarında pek çok rivayetler vardır. Bunların sahih, zayıf ve merdûdlarını ayırt eden bir araştırmanın yapılması faydalı olacaktır.
Allah, Deccâl'in fitne ve fesadından Ümmet-i Muhammedi korusun.
Hızlı Cevap
  #257  
Okunmamış 15-01-2008, 19:54
 
Standart --->: İslami Sözlük
DEF'İ HÂCET

Büyük veya küçük abdest bozmak. İslâm fıkhında her işin bir usûlü olduğu gibi, def'i hacetin de bir usûlü vardır.
"Temizlik imandandır" hadis-i şerifleriyle temizliğin müslümanlar için imani bir vecibe olduğunu bildiren Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bunu yeri geldikçe de fiilî uygulamasıyla sahabeye anlatmışlardır.
Def-i hacet sebebiyle tuvalete girmenin âdâbı:
Tuvalete girileceği zaman, mümkünse namaz kılınan temiz elbiseden başka bir elbise ile girilmelidir. Eğer bu mümkün değilse, vücut üzerindeki, palto, ceket, manto, kaban ve pardesü gibi kaba elbiseler çıkarılarak girilmelidir. Başın kapalı olması da adaptandır. Yine tuvalete girmeden önce, eldeki yüzükte lafzâ-i celâl (Allah c.c.'ın ismi) veya Hz. Peygamberimizin (s.a.s.) mübarek ismi yazılı ise, ceplerinde âyet-hadis yazılı sayfa veya Kur'ân'dan birşey varsa, bunlar çıkarılır. Yüzük sağ elde ve Allah Peygamber ismi yazılı ise; yüzüğün kaşını avuç içine alıp avucu kapatarak girilmelidir. Ayrıca tuvalete girmeden önce, eûzü-besmele çekmek, biliniyorsa şu duayı okumak müstehabtır: "Allahümme innî eûzü bike minel hubsi vel habâislik Allahım Erkek ve dişi bütün şeytanlardan (zararlı her şeyden) sana sığınırım." Tuvalete girerken sol ayakla girilir. Çıkarken de sağ ayakla çıkılır. Çıktıktan sonra da şu dua okunur:
"Elhamdülillahillezî ahrece annî ma yü'zînî ve ebgâ mâ yenfeunî: Bana eziyet veren şeyleri benden çıkaran ve bana faydalı olanları geri bırakan Allah'a hamdolsun."
Tuvalete oturmanın âdâbı: Bunları şöylece maddeler halinde sıralayabiliriz.
1) Tuvalete girdikten sonra, hâcet için oturmadan önce, tahâret maddesi hazırlanmalıdır,
2) Avret yerleri ayakta açılmamalı, hemen çömelirken açılmalıdır.
3) Otururken, ihracatın daha kolay olması için sol tarafa meyledilerek oturulmalıdır,
4) Tuvalette konuşulmamalıdır.
5) Dînî ve uhrevî şeyler düşünülmemelidir.
6) Aksırılırsa, açıktan hamd edilmemeli, kalbten, gizlice hamd edilmelidir.
7) Avret mahalline ve çıkan ihracata bakılmamalıdır.
8) Sidiğin içine tükürülmemelidir.
9) Tuvalette ihtiyaçtan fazla kalınmamalıdır.
Def-i hâcet esnasındaki durum âdâbı:
1) Açık arazide bulunan kimse, insanların göremeyeceği ıssız bir yer seçmeli ve imkânı varsa örtü arkasına ya da hayvanı, arabası veya elbisesi arkasına saklanarak hacetini gidermelidir.
2) Hacet için oturduğu zaman, önünü, güneşe, aya, kıbleye karşı dönmemeli, bu yönlere arkasını da çevirmemelidir. (İbn Mâce, Taharet, 17). Kapalı bina içerisinde ise, Şafii ve Malikilere göre, buralara dönmenin bir zararı yoktur. Ancak, Hanefî'ye göre kapalı yer dahi olsa bu yönlere karşı önünü ve arkasını dönmemelidir. Evlerdeki helâların buna göre yapılmasına dikkat edilmelidir. Ama yapılmış helalar kıbleye karşı geliyorsa bu helâlara girmekte bir sakınca yoktur.
3) İnsanların oturacağı, geçeceği yerlere hacet etmemek gerekir. Ebu Hüreyre (r.a.)'dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte, Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bu konuda: "Çok lânet ettiren iki şeyden sakınınız." buyurdu. Sahabîler "İki lânet ettirici şey nedir Yâ Rasûlallah?"dediler. Rasûlüllah: "İnsanların yolunda yahut gölgelerinde helâsını eden kimsedir" buyurdu. (Ahmed b. Hanbel, II, 372).
4) Durgun suya küçük su dökülmemelidir. Bu konuda da Hz. Peygamber Efendimiz (a.s.): "Akmayan durgun suyu bevletme (küçük su dökme) -ettikten- sonra da ondan su alıp yıkanma" (Buhârî, Vudu, 68; Müslim, Taharet, 94-96). buyurmuştur.
5) Meyve veren ve gölge vazifesi yapan ağaçlarının altına, gölgelik yerlere, ekin tarlalarına, çeşme ve su kenarlarına, yollar üzerine, mescit civarına, kabristana, karınca deliklerine ve hayvan yuvalarına su döküp, hacet etmemek gerekir.
6) Rüzgâra karşı su dökülmemelidir. (Rüzgâr aksi yönde estiği için elbiseye sıçrantı yapar ve namazın sıhhatini bozar).
7) (Sıçrantılardan korunmak için) sert satıhlara su dökmemek,
8) Ayakta su dökmemek, (zamanımızda sık sık rastladığımız bu durumu Rasûlullah (s.a.s.) Hz. Ömer (r.a.)'da görmüş ve "Yâ Ömer ayakta su dökme" (Tirmizi, Tahâret, 8; İbn Mace, Tahâret, 14). diyerek O'nu bu iği yapmaktan alıkoymuştur). Yalnız, özürlüler için, bu konuda sıçrantıdan büyük ölçüde korunarak yapabilirler, denmiştir.
9) Yıkanılan yerde su dökülmemelidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu durumun kalbe vesvese verdiğini söylemiştir.
Def-i Hacetten Sonra Taharet Büyük ve küçük abdestlerden sonra temizlenmeye "istinca, İsticmar, istibra ve istitabe" denir. İstinca, pisliklerden temizlenmeyi istemek: İsticmar, temizlenmede taş kullanmayı istemek; istitabe, paklanmayı istemektir. İstinca; vacip, sünnet, müstehab ve bid'at diye dört kısma ayrılır. Bunlar sırasıyla:
a) Vacip olan istinca: Cünüp, hayız ve nifastan gusledeceği zaman avret yerlerinin temizlenmesi ile abdestlerden sonra dirhem miktarı necâsetin avret yerlerin taşması halindeki istinca vaciptir.
b) Sünnet olan istinca: Çıkan necaset, avret yerinin dışına taşmazsa, bu durumdaki istinca sünnettir.
c) Müstehap olan istinca: Yalnız küçük sudan sonra ön tarafı yıkamak müstehap olan istincadır.
d) Bid'at olan istinca: Yellenmeden sonra yapılan istinca abes karşılandığı için bid'at hükmüne girer.
İstibra: Küçük abdestten sonra akıntı ve sızıntının kesilmesine denir ki; bunu yapmak vaciptir. İstibrayı, istincadan önce yapmak abdest ve namazın sıhhatli olabilmesi için gereklidir. Her insanda, küçük abdestten sonra akıntı olur. Bu akıntı bazı insanlarda çok kısa zamanda kesilirken, bazı insanlarda da uzun zaman devam etmektedir. Herkes kendi durumunu bildiği için, akıntısının sonunu iyice almalı, istincayı sonra yapmalıdır. İstibrayı tam bitirmeden abdest alınırsa, abdestten sonra gelecek olan akıntı abdesti bozar. Akıntının sonunu almak için yürümek, hareket etmek, öksürmek, ayakları hareket ettirmek, yatmak ve beklemek gibi tedbirlere başvurulmalıdır. Kadınlara istibra icap etmez. Bir müddet beklemeleri onlar için kâfidir. Yoksa abdest aldıktan sonra bir akıntı olursa abdest bozulur ve abdestsiz namaz kılınmış olur. Onun içinde uhrevi azabı gerektirir. Zira Rasûlullah "Kabir azabının çoğu küçük abdesttendir" buyurmaktadır. (İbn Mace, Taharet, 26)
İstinca: İstibradan sonra su bulunmadığı vakitlerde taş, değersiz bez ve pamuk gibi şeylerle istinca yapılır. Bunların dışında saksı, kiremit, kömür, sırça, kemik, aaaek, insan ve hayvan yiyeceği gibi şeylerle istinca yapmak mekruhtur. İstinca yaparken sağ el kesinlikle kullanılmamalıdır. Zira Ebu Katade Hz. Peygamber (s.a.s.)'den şöyle buyurduğunu rivâyet eder: "Sizden biri helaya girdiği zaman zekerini sağ eliyle tutmasın" (Buharî, Vudû', 18; Ebû Dâvûd, Taharet,18). Ancak sol el kesilmiş veya yaralı ise sağ elle, her ikisi de yaralı, kesilmiş ya da çolaksa bu durumda istincasını hanımı veya cariyesi yapar. Bunlar da yoksa bu özürlü şahıstan istinca düşer. Bu kimse istinca yapmaz. İstinca böylece sol elle yapılır. Şöyle ki; önce ön taraf yıkanır. Arkasından yine sol elin orta parmağı avuç içine doğru biraz kaldırılarak (büyük abdest yolu) yıkanmaya başlanır. En ufak bir necaset kalmayıncaya kadar temizleme işlemi sürdürülür. İhtiyaç olursa sol elin iki ve üç parmağı da kullanılır. Yalnız parmak uçlarıyla taharet basurun meydana gelmesine sebep olduğu için parmak uçlarıyla yıkanılmaz. Buradaki yıkamada belli bir sayı yoktur. Vesvese edenler beş ya da yedi gibi bir sayı üzerinde durmalıdırlar. Temizlik esnasında su, haddinden fazla şiddetle çarpılmadan yavaşça, sıçrantı yapmamasına dikkat edilerek kullanılmalıdır. Oruçlu kimseler istinca esnasında gevşek durmamalı, yıkanmada aşırıya gitmemelidirler. Aksi halde makat içine su emer ve emilen bu su içeri çekileceğinden oruç fasit olur. Buna dikkat edilmelidir. İstincadan sonra temiz bir bezle kurulanmalıdır. Daha sonra da akıntı olup olmadığı tekrar kontrol edilir. Yani gerekirse istibra ve istinca yeniden yapılır. Bütün bu işlemlerden sonra rahatça abdest alınır.
Hızlı Cevap
  #258  
Okunmamış 15-01-2008, 19:54
 
Standart --->: İslami Sözlük
DEHR

Zaman, uzun süre, çağ, devir. Dünyanın ilk var oluşundan sonuna kadar geçecek müddet (Râğıb el-İsfahânî, el-Müfredât, Beyrut (t.y.), 173; İbn Manzur, Lisânü'l-Arab, Beyrut 1389, I, 1023-1024)
Kur'ân-ı Kerim'de dehr iki âyette geçmektedir. Birisi, "İnsan(oğlu), var edilip bahse değer bir şev olana kadar, şüphesiz uzun bir zaman geçmemiş midir?" (İnsân, 76/1) âyetidir ki burada dehr, "uzun zaman" anlamındadır. Diğeri de "Hayat, ancak bu dünyadaki hayatımızdır. Ölürüz ve yaşarız; bizi ancak dehr (zamanın geçişi) yokluğa sürükler" derler. Onların bu hususta bir bilgisi yoktur, sadece, böyle sanırlar. (el-Casiye, 45/24) âyetidir ki burada dehr, zamanın gelip geçmesi anlamındadır. Dehr, bizim kullandığımız, "zaman" anlamında değildir. Çünkü zaman; şimdiye, geçmişe ve geleceğe denebilir. Dehr ise, "kesintisiz devanı eden uzun zamana (âlemin ömrüne)" denir. (Tecrid-i Sarîh Terceme ve Şerhi XI, 180)
İkinci âyette işaret edilenler, öncelikle cahiliyye (İslâm öncesi) devrindeki inkârcılar ve müşriklerdir. Cahiliyye devrinde, bütün hâdiseler, özellikle musibetler, gece ve gündüzden ibaret olan dehre nisbet edilirdi. Bu inançtaki cahiliyye mensupları iki fırka olup, bunlardan bir fırka Allah'a inanmaz, diğeri ise herşeyi dehr'in yaptığına inanırdı. Bunlar her kötülüğü dehre nisbet ettiklerinden, Dehriyye adını almışlardır. Câsiye sûresi yirmidördüncü âyetindeki "ancak bizi dehr öldürür" diyenler bu gruba dahil olanlardır. İkinci fırkayı teşkil eden cahiliyye mensupları ise dehri, hâlik (yaratıcı) tanırlardı. Fakat, kötülükleri ona nisbet etmekten tenzih ederler de dehre nisbet ederlerdi. Bir de kalkıp dehre söverlerdi. Dolayısıyla bu sövme Allah'a râcî oluyordu. (el-Hattâbî, Meâlimü's-Sünen, Humus, 1974, V, 423).
Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bildirdiğine göre bir kudsî hadiste Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur: "Âdem oğlu dehre söverek beni ezalandırır, halbuki ben dehr(in yaradanıy)ım. Her emir benim elimdedir. Geceyi gündüzü ben idare ederim." (Buhârî, Tefsiru Süre 45/1; Tevhid, 35; Edeb,101; Müslim, Elfâz,1,2, 5, 6; Ebû Dâvûd, Edeb,169). Yine "Sakın sizden biriniz: Vay dehrin musibetine, demesin (böyle sövmesin). Çünkü dehr ancak Allah'tır" ve "Dehre sövmeyin. Çünkü dehr ancak Allah'tır" buyurmuştur. (Buhârî, Edeb, 101; Müslim, Elfâz, 4; Muvatta'. Kelâm, 3).
Bu hadislerdeki "dehr Allah'tır" ibaresinin anlamı şudur: Zamanı ezelî ve ebedî kabul edip herşeyin dehr (zaman) tarafından (kendiliğinden) meydana getirildiğine inanan ve bu yüzden Dehriyye ismini alan, başta cahiliyye Arapları ve onların izinde giden diğer dehrîler (materyalistler) herhangi bir musîbete mârûz kalınca dehre söverler. Halbuki dehr'i ve her şeyi yaratan Allah'tır. Bu sövme, neticede Allah'a varmaktadır ve bundan dolayı dehre (zamana) sövmek yasak edilmiştir. Zira Allah'ın "dehr benim" buyurması "dehrin ve her şeyin yaratıcısı benim" demektir. (Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercemesi ve Şerhi, İstanbul 1978, IX, 706-707; Tecrid-i Sarih Tercümesi, XII, 160). Hoşa gitmeyen birşey karşısında, "bunu dehr yapıyor" diye dehre söven, -dehr bir şey yapmadığına ve her şeyi Allah yarattığına göre- Allah'a sövmüş oluyor. Onun için Cenâb-ı Allah, "Dehr Benim" buyurarak dehrin yaratıcısı, mâliki ve mutasarrıfının kendisi olduğunu bildiriyor.
Hadisdeki "bana ezâ veriyor" ibaresinin anlamı; "bunu kim söylerse Allah'ın gazabına maruz kalır" demektir. Zira Allah eziyet duymaktan münezzehtir. Eziyet burada mecazdır. (Ahmed Davudoğlu, a.g.e., IX, 707).
Hızlı Cevap
  #259  
Okunmamış 15-01-2008, 19:54
 
Standart --->: İslami Sözlük
DELÂLET

Yol göstermek, kılavuzluk etmek; rehberlik, alâmet. Mekke'de hacc sırasında hacılara ziyaret yerlerini gösteren kimseye "delîl" denilmiştir. Kur'ân'da delâlet, kök ve türevleri itibariyle sekiz yerde geçmekte olup, hepsinde de lügat anlamında kullanılmıştır. Istılahta ise delâlet, bir şeyin belirli bir durumda bilinmesinden dolayı başka bir şeyin de bilinmesinin lâzım gelmesi, olarak tarif edilmektedir. Bu durumda ilk olarak bilinen şeye "dâll (delalet eden, gösteren)"; buna bağlı olarak sonradan bilinen şeye de "medlûl" denir (Cürcânî, et-Ta'rifât, 104).
Kur'ân ve Sünnet'in anlaşılması, onların lafızlarının (nass, şer'î hitâb) hükme delâletinin anlaşılmasına bağlı olduğu için, delâlet, daha doğrusu nassların delaleti, fıkıh usulünün başlıca konuları arasında yer alır. Ancak hemen belirtelim ki, nassların delaleti konusu dinî bir mahiyete sahip olmayıp; genel bir ifadeyle, Arapça bir ibarenin doğru anlaşılmasını kolaylaştıran dil kurallarıdır.
Kur'ân ve Sünnet lafızlarının hükme delalet etmesi farklı yollarla olmaktadır. Bu delâlet yollarının isimlendirilmesinde ve gruplandırılmasında, usulcülerin izledikleri metodlar farklılık arzetmekle beraber; bu farklılık, önemli pratik sonuçlar doğurmamaktadır. Bu itibarla, konunun açıklanmasında, cumhur usulcülerin metodu takip edilecek, yeri geldikçe ve farklılık arzettikçe Hanefî usulcülerin görüş ve isimlendirmelerine temas edilecektir.
Şer'î hitabın hükme delaleti; biri lafzın "mantûk" ile, diğeri de "mefhum" ile delâleti olmak üzere iki çeşittir; Mantûk, lafzın söylenildiği alana delâleti olup; "sarih mantûk" ve "sarih olmayan mantûk" kısımlarına ayrılır. Sarih mantûk, lafzın konulduğu mana olup, bu manaya ya mutabakat (tam uyum), ya da tazammun (içerme) yoluyla delâlet eder. Meselâ,
"Allah, alım-satımı helâl, ribayı da haram kıldı" (el-Bakara, 275) âyetinin sarih mantûku, alım-satımın helâl, ribanın haram olmasıdır. Hanefiler bu delâlet şeklini "nassın ibaresi" olarak adlandırırlar (Ebu Zehra, İslâm Hukuku Metodolojisi, Çev. Abdulkadir Şener, 121) Sarih olmayan mantûk ise, lafzın konulmuş olduğu mana değil, onun lâzım manasıdır. Bu hüküm şayet, söyleyenin o lafızla kastettiği anlam ise, "iktiza" veya "îmâ''nın delâleti; aksi halde, "işaret"in delâleti olur.
Mefhûm da, lafzın söylenildiği alanın dışında kalan fakat yine lafızdan anlaşılan mana olup; mefhum-ı muvafakat ve mefhum-ı muhalefet olmak üzere iki kısma ayrılır.
Mefhum-ı muvafakat, zikredilmeyen bir hususun hükmünün, daha evlâ veya eşit bir şekilde, zikredilen şeyin hükmüne uygun (muvâfık) olmasıdır. Hanefîler buna "nassın delâleti" adını verirler. Meselâ, "Anne-babaya öf deme." (İsra, 17/23) âyetinin mantûku, anne-babaya öf demenin haramlığıdır. Bu, söylenen husustur. Anne babayı döğme ise, âyette sözkonusu edilmeyen bir husus olup, bunun da haram olduğu herhangi bir araştırma ve ictihadı gerektirmeksizin âyetten anlaşılmaktadır. İşte âyetin, anne babayı dövmenin haram oluşuna delâleti, mefhum-ı muvafakat yoluyla olmaktadır.
Mefhûm-ı muhâlefet ise, zikredilmeyen konunun hükmünün, zikredilenin hükmüne, olumlu ya da olumsuz bir yönde aykırı olmasıdır. Meselâ, "İçinizden hür mümin kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinin altında bulunan mümin cariyelerden alsın" (en-Nisâ, 4/25) âyetinin mantûku, hür mü'min kadınlarla evlenmeye güç yetiremeyenlerin mümin cariyelerle evlenebileceğini ifade etmektedir. Bunun mefhum-ı muhalefeti ise, hür mümin kadınlarla evlenmeye güç yetirenlerin, mü'min cariyelerle evlenemeyeceğidir. Cumhur, mefhum-ı muhalefeti genelde delil olarak alır, Hanefiler ise, alınması yönünde başka bir gerekçe olmadıkça mefhum-ı muhalefeti delil almayı reddetmektedirler.
Bu delâlet yolları dışında lafızlar hükme delaletinin açık oluşu bakımından "zâhir", "nass", "müfesser" ve "muhkem" kısımlarına ayrılır. Bu ayırımda da, sözün söyleniş amacı, başka bir nass tarafından açıklanması veya hiçbir yorum, tahsis ve nesih kabul etmeyişi gibi ölçüler getirilmiştir.
Hükme delaletinin kapalı oluşu (hafâ) açısından da lafızlar, "hafi", "müşkil", "mücmel" ve "müteşâbih" kısımlarına ayrılır. Bu cümleden olarak, meselâ, Kur'ân'daki sârık (hırsız) sözcüğünün (el-Mâide, 5/38), benzeri eylemlere delaleti tartışılmış, kelime bu yönüyle hafî (kapalı) kabul edilmiştir. Aynı şekilde, Kur'ân'da geçen "kurû" kelimesi (el-Bakara, 2/228), müşkil olup birkaç anlama gelmektedir. Hatta âyetlerde geçen "salât", "zekât" gibi kelimeler, ilk plânda mücmel olup, Hz. Peygamberin söz ve tatbikatıyla açıklık kazanmıştır. Bütün bunlar, nassların manaya delâletinin değişik kademelerdeki farklılığı olarak değerlendirilebilir.
Hızlı Cevap
  #260  
Okunmamış 15-01-2008, 19:54
 
Standart --->: İslami Sözlük
DELLÂL (TELLAL)

Yol gösteren, kılavuzluk yapan, bir haberi ilân eden; alış-verişte aracılık yapan, simsar.
Farsça'dan Arapça'ya geçen "simsar" (çoğ. semâsire), "dellal" ile aynı anlama gelir. Simsar, üretici ile anlaşıp onun malını satan tüccardır. Hz. Peygamber (s.a.s.) "simsar" olarak adlandırılan bu kimselere "tüccar" demiştir. (el-Mutarrizî, Kitabü'l-Muğarrib, 235) Bu şekilde üretici ile tüketici arasında aracılık yapanlar halkın işini kolaylaştırıp onların ihtiyaçlarını gidermiş oluyorlar. Dolayısıyla, yaptıkları ticarettir ve kazandıkları helâldir. Bir de Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yasakladığı "pazar hürriyetine fiilî müdahale" demek olan simsarlık vardır ki bu yasaklanmıştır:
Herkesin ihtiyacı olan malını satmak üzere pazara gelen bir yabancıya şehirli yaklaşarak: "Malını ver; saklayalım, biraz beklettikten sonra da pahalıya satalım" der. Halbuki yabancı, malını kendi eliyle satarsa -ucuz satmakla beraber- hem kendisi hem de şehirliler faydalanmış olacaktır. Hadiste: "Hazır olan (Şehirde oturan) hazır olmayan (bâdî: şehir dışında oturan)ın yerine satmasın. İnsanları kendi hallerine bırakınız. Allah onları birbirlerinden rızıklandırır. " (Buhârî, Buyû', 58, 64; Müslim, Buyû', 11,12, Ebu Davud, Buyû 45; Tirmizî, Buyû, 17-18)
Dellâl, yaptığı işe karşılık, belli bir miktar nakit parayı veya kazancın muayyen bir nisbetini, yahut aralarında anlaştıkları bir şeyi bayiden ücret olarak alır, müşteriden bir şey isteyemez. Peygamberimiz (s.a.s.): "Müslümanlar şartlarına göre hareket ederler" buyurmuştur. Satıcının, verdiği bu ücreti malın fiyatına ekleyerek satması caizdir. Abdullah İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: "Şu elbiseyi sat. Şu veya bu fiyattan fazlası senindir." demekte sakınca yoktur. İbn Sîrîn (ö. 110/729) de şöyle der: "Şu elbiseyi şu kadar fiyatla sat; kazancı senindir veya ikimiz arasındadır" demekte sakınca yoktur. (Yusuf el-Kardavî, İslâm'da Helâl ve Haram, çev. M. Varlı, İstanbul 1979, 274-275)
Dellal ve simsar işçi gibidir. Fakat bunlar iş karşılığı değil, elindeki malı satarsa ücret alır.
Zamanımızda pazarlamacılık başlı başına bir iş kolu haline gelmiştir. Çünkü halkın, piyasaya sürülen şok çeşitli mal ve eşyanın kalite ve fiyatı hakkında sağlam bilgi edinmesi zordur. Ayrıca üretici malını direkt olarak halka satma imkânını her zaman bulamaz: Ya bayilik vererek malını sattırır veya pazarlamacılar vasıtasıyla halka ve müesseselere malını arzeder, siparişler alır. Günümüzdeki bayi (yetkili satıcı) ve pazarlamacılar da "dellal"ın görevini üstlendiklerinden dellal sayılırlar.
Hızlı Cevap
Cevapla

Hızlı Cevap
Mesajınız:
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın
Rastgele Soru

Seçenekler


Seçenekler


Benzer Konular
İslami Sözlük C İslami Sözlük C CEBR Nedir? Zorlama, zor kullanma İrâde ve ihtiyârın zıddı İnsanın hiç bir irâde ve ihtiyâra sâhib olmadığını, her şeyin cebr elinde esir olduğunu ve varlığının otomatik,...
İslami Sözlük A İslami Sözlük A Aciz Gücü yetmeyen, güçsüz, zayıf Allahü teâlâ her şeye kâdirdir (gücü yeter) Eğer gücü yetmezse âciz ve noksan olurdu Âcizlik ve noksanlık Allahü teâlâ için düşünülemez ...
İslami Sözlük B İslami Sözlük B BÂB Nedir? 1 Kapı Mescîd-i Nebî'nin şimdi beş bâbı vardır İkisi batı duvarında olup, kıbleye yakın olana Bâb-üs-selâm, kuzey köşesine yakın olana Bâb-ür-rahme adı verilir ...
İslami Sözlük-2- FER' Birinci derecede gerekli olmayan bilgi, dal, kol, kısım, ayrıntı, teferruat. Bir ana gövdeden ayrılan kollardan her biri, ağacın yukarıya ve yanlara uzanan dalları. Kur'an-ı Kerîm'de:...
İslami Felsefe Hakkında, İslami Felsefeciler İslami Felsefe Hakkında, İslami Felsefeciler Kındi ve Yeni-Eflatuncu Aristoculuk (796 – 866 ) İslâmda esas felsefe hareketinin, filozof denmeye, Cafer Sadık ve Câbirden daha layık görülen...


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 20:07.


Powered by vBulletin® Version 3.8.2
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.

DMCA.com

Sitemizde illegal paylaşım yasaktır.Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz/sorunuz varsa bize ulaşmak için TIKLAYINIZ .
In this web site,illegal sharing is forbidden.If you have any problem/complaint about contents copyrights in our page,please click here to contact us.