Ezberim  

Anasayfa Kimler Online
Go Back   Ezberim > İslam Dini Bölümü > Dini Bilgiler
Kayıt ol Forumları Okundu Kabul Et


İslami Sözlük

İslam Dini Bölümü kategorisinde ve Dini Bilgiler forumunda bulunan İslami Sözlük konusunu görüntülemektesiniz.
DALÂLET Yolunu şaşırma; kaybolma; azma; sapkınlık ve batıla yönelme. Ayrıca, helâk olmak, batıl şey ve unutmak mânâlarına geldiği gibi bilerek ...


Seçenekler
  #241  
Okunmamış 15-01-2008, 19:51
 
Standart --->: İslami Sözlük

DALÂLET

Yolunu şaşırma; kaybolma; azma; sapkınlık ve batıla yönelme. Ayrıca, helâk olmak, batıl şey ve unutmak mânâlarına geldiği gibi bilerek veya bilmeyerek, az veya çok doğru yoldan sapmak anlamlarına da gelir. Nitekim "dâll" ve "dalâl" hem peygamberler hem de kâfirler için kullanılmıştır: " (Kardeşleri) dediler ki: Yusuf'la kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir. halbuki bizler birbirine bağlı bir toplumuz. Herhalde babamız apaçık bir hata (dalâl) içindedir" (Yusuf, 12/8).
Âyette görüldüğü gibi, hata kelimesi "dalâl" ile ifade edilmiştir.
Duhâ sûresinde de peygambere hitaben; "Seni şaşırmış bulup da yol göstermedi mi?" (ed-Duhâ, 93/7) buyurulmaktadır. Buradaki şaşırma kelimesi de Kur'ân'da "dâll", yani yolunu kaybetmiş, şaşırmış demektir.
Dilimizde dalâlete, sapmak, sapıklık ve sapkınlık denir. Dalâl, bazen gafletten ve şaşkınlıktan doğar. Bu münasebetle dalâl; gaflet, şaşkınlık, kaybolma ve helâk olma manalarına da kullanılır.
Aslında dalâl, yoldan sapmak demek olduğu gibi, aklî sapma anlamlarında da kullanılmıştır. Biz de dalâlet ve sapkınlığı batıla düşmeyi sadece dinde; dalâl ve sapıklığı da akıl ve sözde kullanırız. Dâll kelimesinin çoğulu olan "dâllîn", tam manasıyla, sapkınlar demektir.
"Kim imanı küfürle değiştirirse şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur" (el-Bakara, 2/108)
"Allah'a ortak koşan kimse şüphesiz derin bir sapıklığa düşmüştür" (en-Nisâ, 4/116)
"Allah ve Rasülü bir işe hüküm verdiği zaman, mümin kadın ve erkeğin o işlerinde seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve-Rasülü'ne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur" (el-Ahzâb, 33/36)
Yukardaki âyetler, ister mümin olsun ister kâfir, Allah'ın ve Rasûlü'nün emir ve teklifleri karşısında inat edip ondan deliller ve harikulâde şeyler istemek suretiyle Peygamber'i müşkül durumda bırakmaya çalışmalarının onları doğru yoldan sapmış kimseler olarak nitelendirmeye götüreceğini ihtar etmektedir.
"İbrahim, babası Âzer'e: Sen bir takım putları ilâhlar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve milletini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum demişti. " (el-En'am, 6/74).
Halbuki Hz. İbrahim Kur'ân ifadesiyle yumuşak, müsamahakâr, temiz huylu ve halîm birisidir. Fakat akîde söz konusu olunca, ne babalık kalır ne de evlâtlık... Dalâleti seçenlere karşı tavır budur.
"...Allah, müminlere lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce apaçık bir (dalâl) sapıklık içindeydiler. " (Âli İmrân, 3/164).
Daha önce, tasavvurda, itikatta, hayatî mefhumlarda, gaye ve yönelişlerde, âdet ve gidişatta, nizam ve prensiplerde dalâlet; sosyal ve ahlâkî yaşayışta da sapıklık içindeydiler. Allah, lütufta bulunarak onları, sapıklıktan doğru yola çıkarmıştır:
"Ey Muhammed! Sana indirilen Kur'ân'a ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğutun önünde muhakeme olunmalarını isterler. Oysa onu reddetmekle emr olunmuşlardı. Şeytan onları derin bir sapıklıkla saptırmak ister. " (en-Nisâ, 4/60)
İşte iman ettiğini söyleyip; Hakk'ın önünde muhakeme edilmeye çağrılınca, tâğutun hükmünü Hakk'ın hükmüne tercih edenler, gerçekte şirk ve apaçık bir sapıklık içindedirler. Şeytan da, onların, bu sapıklıklarında daha da derinleşmelerini ister ve nitekim çoğu zaman başarır.
Dalâlet kelimesinden geçişli olarak türetilen "idlâl" da saptırmak anlamına gelir. Şöyle ki: "Onlardan bir güruh seni saptırmaya yeltenmişti. Onlar yalnızca kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. " (en-Nisâ, 4/113)
Rivayete göre Medine yerlilerinden Ta'me, bir komşusunun zırhını çalmış, bir un dağarcığına saklayarak getirip, bir Yahudi'nin evine gizlemişti. Ta'me'yi sıkıştırdılar. O, müslüman olmasına rağmen yemin etti. Yahudiyi sorguya çektiler. O da: Bunu bana Ta'me verdi dedi. Bazı Yahudiler de şahitlik ettiler. Zaferoğulları Rasûlullah'a gelip Ta'me'yi beraat ettirmesini söylediler. Ta'me'nin yemini karşısında düşündü; arkasından yukardaki âyet indi.
Dalâletin unutma ve yanılma anlamına geldiği de olur. Aşağıdaki âyet buna bir örnektir: Borç verirken yazılmasını ve şahit getirilmesini isteyen âyet, devamla; "Eğer iki erkek bulunamazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden olmak üzere bir erkekle iki kadın gösterin ki, onlardan biri yanılırsa diğeri onu düzeltsin. " (el-Bakara, 2/282). Görüldüğü gibi burada yanılma olarak tercüme edilen kelime Kur'ân'da "dalâlet "ten türeyen, "dallet" sözcüğüdür.
Peygamber (s.a.s.)'in hadislerinde de, sapıklığın dalâlet olarak geçtiğini görmek mümkündür. Bir örnek olmak üzere aşağıdaki hadisle yetinelim:
"Sonradan uydurulan şeylerden sakınınız. Çünkü sonradan uydurulan her şey bid'attır. Ve her bid'at sapıklık (dalâlet)tır. " (Ebû Dâvûd, es-Sünne, 5)
Hızlı Cevap
  #242  
Okunmamış 15-01-2008, 19:51
 
Standart --->: İslami Sözlük
DÂLL

Yol gösteren, delil olan; delâlet eden.
İsm-i fâil olan bu kelime Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bir hadis-i şeriflerinde şöyle ifade edilmiştir.
"Hayra delâlet eden, bizzat o hayrı yapan gibidir. " (Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, Beyrut 1351, II. 399)
Usûl-i fıkıh ve usûl-i tefsir terimi olarak "dâll" bilgi edinmeye götüren şeydir. Diğer bir ifadeyle; çeşitli yollarla mana ve hükmün anlaşılmasını sağlayan şeydir. Lafzın manaya delâleti, işaretin, yazının, sembolün herhangi bir şeye delâleti gibi... (Râgıp el-Isfahânî, Müfredât, 179). Delâlet, masdar olmakla beraber ism-i fâil olan dâll ve delil manasınadır.
Mantıkçılara ve usulcülere göre delâlet, çeşitli kısımlara ayrılır. Hanefi usulcülerine göre, lafzın hüküm ve manaya delâleti dört şekildedir:
1) Dâll bi'l-ibâre (ibaresiyle delâlet eden): Sözün, kastedilen manaya doğrudan ve bizzat delâlet etmesidir.
"Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. " (el-Bakara, 2/43) Bu âyet, ibaresiyle namaz ve zekâtın farziyetine delâlet etmektedir. Âyetin indirilişindeki aslî maksat, doğrudan doğruya bu hükmü beyan etmektir. Dâll bi'libâre, kesinlik ifade eder. Kıyas ve zannî bir delille çürütülemez.
2) Dâll bi'l-işâre (işaret yoluyla delâlet eden): Sözün söylenişindeki asıl maksat yanında bu maksatla ilgili diğer bir mânâya delâlet etmesidir: "Şayet bilmiyorsanız bilenlere sorun." (en-Nahl, 16/43) Bu âyet; bilmeyenlerin bilenlere sormasının gereğini ifade eder. Bunun mümkün olabilmesi için de âlim yetiştirmenin gerekli olduğuna delâlet eder. Zira âlimler olmasa sorup öğrenmek de mümkün olmaz. İşte bu ikinci mana doğrudan doğruya âyetin zâhirinden anlaşılmıyorsa da, işâretinden anlaşılmaktadır. Dâll bi'l-işâre de kesinlik ifade eder. Fakat dâll bi'l-ibâre kadar kuvvetli değildir.
3) Dâll bi'd-delâle (delâlet yoluyla delâlet eden): Sözün lugat yönünden delâlet ettiği mana ile birlikte diğer bir mana da hemen akla geliyorsa, buna dâll bi'd-delâle denir. Bu delâlete "mefhum-ı muvâfakat", "kıyas-ı celî" de denir. Meselâ: "Ana ve babaya öf deme. Ve onları azarlama!" (İsrâ, 17/23) âyetinde ibare delâletiyle ana ve babaya "öf, usandım" demek haram kılınıyor. Zira bu söz onları üzer. Yasak da bu illetten dolayıdır. Bu yasağın onlara eziyet vermemek için konduğunu kavrayan bir kimse, âyette söylenmemiş olsa bile onları dövme ve onlara sövmenin haram olduğunu da hemen anlar. Bu türlü delâletin hükmü de Hanefilere göre kesinlik ifâde eder. Kıyastan üstündür. Kuvvet yönünden dâll bi'lişâreden sonra gelir. Şafiîler dâll bi'ddelâle'yi kıyas derecesinde görürler.
4) Dâll bi'l-iktizâ (iktiza yoluyla delâlet eden): Sözün doğru anlaşılabilmesi ve kabulü, söylenmemiş bir kısma bağlı bulunuyorsa, söylenmiş kısmın bu kısma delâletine dâll bi'l-iktizâ denir. Meselâ: "Size analarınız kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek ve kızkardeşlerinizin kızları, süt analarınız, süt kızkardeşleriniz, kaynanalarınız... haram kılınmıştır." (en-Nisâ, 4/23). Bu âyet kastedilen "haram"lık, belirtilen kimselerin bizzat kendileri değil, onlarla nikâhlanılması durumudur. Tarifimize göre âyette "nikâh" sözü geçmemiş, fakat şahısların zikredilmesiyle bu manâ anlaşılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.)'ın sözü de bu kabildendir:
"Ümmetimden hata, unutma ve Zorlandıkları şey kaldırılmıştır." (Aclûnî, a.g.e. l, 433). Hadis-i şerif, hata, unutma ve zorlanmanın değil, bunlardan doğan hüküm ve sorumluluğun kaldırıldığına delildir. Zira bunların bizzat kalkması bahis mevzuu değildir (Abdülkerim Zeydân, el-Veciz, İstanbul 1979, 301-310; Ö. N.Bilmen, Hukuku İslâmiye ve lstılahatı Fıkhiyye Kamusu, İstanbul 1976, I; 86-91)
Hızlı Cevap
  #243  
Okunmamış 15-01-2008, 19:51
 
Standart --->: İslami Sözlük
DARB-I MESEL

Bir durumu temsil yoluyla anlatmak maksadıyla eskiden beri söylenegelmiş hikmetli ve meşhur söz veya atasözü.
Mesel kelimesi lugatta benzer, nazir, delil, hüccet, bir şeyin sıfatı, halk arasında kabul görüp yayılmış ve meşhur olan sözlerdir. Bunlara Türkçe'de atasözü, söylenmesine de darb-ı mesel adı verilir. Kur'ân-ı Kerim'de bir çok meseller vardır. Bunlardan bazıları, övmek veya kınamak için getirildiği gibi, sevap ve cezanın önemini yüceltmek, tahkir etmek için de olabilir. İşte buna göre darb-ı mesel: "Herhangi bir misali yerinde kullanmak ve tatbik etmek" şeklinde tarif edilebilir. Nitekim Allah Teâlâ, Kur'ân-ı Kerim'deki ilâhi hakikatları ve güzel hikmetleri insanların kolayca anlamaları için çeşitli meseller getirir.
Kur'ân-ı Kerim'in anlatım ve tebliğ metodlarından biri misal getirmektir. Bazı insanlar, yalın sözü anlayamaz. Yalın söz doğruyu en iyi ifade eden bir anlatım şekli olduğu halde, insanların bilgisizliği ve söze delil istemeleri sebebiyle bazen onlara misaller getirilir. Bu misaller, Allah'dan başka dostlar, yardımcılar, ilâhlar, hâkimler edinenlere bir meydan okuma havası taşır. Misal, sözü geç anlayana, yalın sözden kaçana, hakkı görünce yüzünü asana verilir ki onun anlatması kolaylaşsın da imân edenlerin karşısına imansızlık ve inkâr anti aaai ile çıkmasın.
Kur'ân'ın getirdiği misaller, dış dünya ile ilgili olup, bunlar duyu organları ile kavranan ve insanların içinde bulundukları sosyal hayattan alınan misallerdir. Bizzat insanların kendi kendilerine misalleri gibidir. (ez-Zümer süresi, 39/27) âyette Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Andolsun ki biz Kur'ân'da insanlara her misali getirdik, ola ki düşünür ve öğüt alırlar." Diğer bir âyette de yüce Allah bu mesellerin getiriliş gayesini daha açık ifadelerle anlatarak; "Biz böylece onları insanlar için misaller getiririz, umulur ki, onlar düşünürler" (el-Haşr, 59/21) beyan buyurmakta ve verilen misaller üzerinde insanları düşünmeye davet etmektedir.
İşte insan zihninin de mimarı olan Yüce Allah, onun yapısını en iyi şekilde bildiği için,sapıklık ve dalâlet bataklığında olan kâfirler belki düşünür de ibret alırlar diye bu misalleri getirdiğini, hatta bir sivrisineği veya ondan da küçük bir şeyi bile misal getirmekten haya etmesinin söz konusu olmayacağını açıklamıştır. (el-Bakara, 2/26) Çünkü bazen sahifeler dolusu izah ve açıklama birkaç kelimelik bir darb-ı mesel ile ifade edilebildiği gibi, bir kaç kelime veya benzetme, muhatabın zihninde uzun uzun açıklamalardan daha derin iz bırakabilir. Nitekim, bugün insanoğlu kendi eliyle yaptığı bilgisayar veya bir uçağa hayran kalmaktadır. Fakat hayranı olduğu bilgisayar, bir beyin hücresinin yanında bile oldukça iptidâi ve kaba olduğu gibi; en son sistemlerle donatılmış, idrakten mahrum mekanik bir uçak da küçük bir sivrisineğin akıllara durgunluk veren yapısı karşısında sözü bile edilemeyecek kadar basit kalır. İşte Allah Teâlâ böyle misaller vererek, insanların taklitçiye değil; eşyanın ve bütün bu muazzam kâinatın yaratıcısı, plânlayıcısı, sahibi olan kendisini gerçek Rab tanımaları için düşünmeye sevk etmektedir.
Bir misal getirilirken, umumiyetle bu misal sağduyuya ve tutarlı düşünceye uygun olduğunda, doğru veya gerçek bilgi elde edilebilir. Aksi taktirde, ters yöndeki bir zihnî faaliyet, bu gerçek bilgiden uzaklaşmaya vesîle teşkil eder ve büyük yanılgıya sebep olur. Nitekim Yüce Allah böyle bir duruma işaret ederek, şöyle buyurmaktadır: "Dikkat et, sana nasıl da misaller veriyorlar da bu yüzden sapıttılar. Artık bir yolda bulamayacaklar." Onlar "Biz kemik ve ufalanmış toz haline geldiğimiz zaman, biz mi yepyeni bir yaratık olarak dirilip kaldırılacağız? dediler. De ki, İster taş olun, ister demir, ister gönlünüzde büyüyen (aklınıza tuhaf gelen) her hangi bir yaralık olun (Allah sizi mutlaka diriltecektir). "Bizi kim tekrar hayata döndürebilir?"diyecekler. De ki: "Sizi ilk defa yaratan (diriltecek)..." "Sana alaylı alaylı başlarını sallayacaklar ve "Ne zaman o?" diyecekler. De ki: "Yakın olması umulur" (el-İsrâ, 17/48-52)
Materyalist bir düşünce ile, insanın öldükten sonra dirilmesini imkânsız gören; dünyevî tecrübesinden çıkardığı bir sonuç ile, toz ve kemik yığınından ibaret gördüğü ölüm sonrası halini inkâr eden kişiye Allah Teâlâ, ilk yaratılışın daha zor olduğu halde; kendisine bunun bile zor gelmediğini hatırlatmaktadır. Böylece muhataba, yani inkârcıya ikna edici aklî bir cevap vermektedir.
İşte Kur'ân'daki darb-ı meseller bu tür hakikatleri, insanların anlayabileceği seviyede açıklayarak hem aklî, hem de ikna edici bir şekilde anlatmaktadır.
Hızlı Cevap
  #244  
Okunmamış 15-01-2008, 19:51
 
Standart --->: İslami Sözlük
DARGINLIK

Dargın olma, küsme, gücenme hâli; kırgınlık, konuşmama.
İslâm'da dargınlık hâli, müminler arasında herhangi bir konuda ihtilâf edilebileceği kabul edilerek geçerli sayılmış; ancak bu hâlin üç günü geçmemesi gerektiği emredilmiştir. (Buhârî, Edep, 57, 62; Müslim, Birr, 23, 25).
Bu, alelâde günlük vakalar içindir. Ayrıca, "yüz çevirme" denilen bir dargınlık türü de vardır ki, asîler ve fasıklara karşı yapılır. Dârü'l İslâm' da yaşayanlardan müslümanlar arasında kesinlikle ayrılık söz konusu olamaz. Eğer küskünlük meydana gelmiş, nefslere uyulmuşsa, Allah'ın şu emri tatbik edilir: "Muhakkak müminler kardeştirler. Kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki, size rahmet edilsin." (el-Hucurat, 49/10).
Hz. Peygamber de şöyle buyurur:
"Bir kişinin kardeşini üç günden fazla küs bırakması helâl değildir. İki mümin karşılaştıkları zaman birisi yüzünü şu tarafa, öbürü öte tarafa çevirir. Halbuki bu iki mü'minin hayırlısı önce selâm vermeye başlayandır." (Tecrid-i Sarih Tercemesi, XII 145)
Yüz çevirmeye gelince; bu, asî, fasık, zalim kimselere karşı yapılacak bir davranıştır. Tebük gazasına katılmayıp geride kalan Kâ'b ibn Mâlik, Mürâre İbn Rebî' ve Hilâl İbn Ümeyye adlarındaki üç sahabî ile Hz. Peygamber'in emriyle elli gün hiçbir müslüman konuşmamış, onlara selâm bile verilmemiş ve selâmları alınmamış, onlara güleryüz gösterilmemiş, tamamen dışlanmışlardı. Kâfirlere karşı düzenlenen cihat harekâtından geri kalan bu üç kişiden Kâb, bizzat, yaşadığı o acıklı durumu şöyle anlatır:
"...Sonra Rasûlullah müminlerin bizimle konuşmasını yasakladı. Savaşa katılmamış olan üçümüzle de kimse konuşmuyordu. Herkesten ayrı kalmıştık. Yeryüzü bana çok dar ve manasız gelmişti o zaman..." Bunlar toplum içinde yapayalnız kalınca çok pişman olmuş ve yaptıklarına tevbe etmişlerdi. Nihayet Allah Teâlâ onları affedip haklarında şu âyeti indirdi:
"Ve Allah savaştan geri kalan o üç kişinin de tövbelerini kabul buyurdu. Bütün genişliğiyle beraber yeryüzü başlarına dar gelmiş canları kendilerini sıktıkça sıkmış ve Allah'tan, yine Allah'a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Allah onların tövbesini kabul Buyurdu ki tövbe etsinler. Çünkü Allah tövbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir. " (et-Tevbe, 9/118).
Bu âyet indikten sonra, kendilerinden yüzçevirilen üç sahâbî büyük bir sevinçle ümmetle bütünleşmişlerdi. (Hadîsin ve olayın tam metni için bk. Buhârî, Meğâzî, Gazvetü Tebük
Bu olay göstermektedir ki, İslâm toplumunda müslümanlar bir vücût teşkil ederler. Onlar, birlik ve bütünlük içinde topluca Allah'ın şerîatına sarılırlar, Ümmete aykırı düşenler hemen toplum dışına itilirler. Ka'b ve arkadaşlarının başına gelen olay ayrıca İslâm toplumunun samimi bir iletişim düzeni kurmasının önemini; Allah rızası için dostluk kardeşlik bağı ile bağlı olan müminlerin cemâat anlayışında bulunması gereken aşıklık ve netliği: davanın mükellefiyetlerine göğüs germe, verilen emirlere değer verme ve müşrûiyyet dairesinde itirazsız itaat etmenin ehemmiyetini; müslümanlardan ayrı düşüldüğünde nasıl pişman olunduğunu da anlatmaktadır.
Rasûlullah (s.a.s.) Müslümanların birbirine buğz etmelerini, arka çevirmelerini, hased ve birbirleriyle alay etmelerini yasaklamıştır. (Buhârî, Edep 57; Müslim, Birr, 24, 28; Tirmizî, Kıyâme, 54) Rasûlullah, İslâm toplumunda da insanlar arasında türlü geçimsizliklerin çıkacağını bilerek müminlere kesinlikle üç günden fazla birbirlerini bırakmamalarını emretmiştir. Rasûlullah, müminlerin birbirlerine üç günden fazla küs durmalarının onları kin, nefret, buğz duygularıyla donatacağını ve doğal olarak zıtlaşmanın çatışmalara bile yol açacağını haber vermiştir.
Küskünlükler, bir münakaşada kızgınlık sebebiyle ve sarfedilen kelimelerle; eline, beline, diline sahip olmayan şuursuz müminler arasında görülebileceği gibi, bir başkası tarafından taşınan sözler sebebiyle, karşılıklı vuruşma, sövme gibi sebeplerle meydana gelmektedir. Günümüzde mezhep, meşrep vb. görüş farklılıklarının taassup ve fanatizm derecesine varmasından da ümmet fertleri arasında ayrılıklar görülmektedir. Netîce itibariyle her kim Rasûlullah'ın en güzel yoluna uymuşsa, cahilî, ilkel, kaba yobaz, ham softâ tavır ve tutumları bırakmak zorundadır. Buna riayet eden müslümanlar asla dargın kalmazlar. (Ayrıca bk. Takvâ, Sulh, Hased, Kibir, Âdâb, Ahlâk).
Hızlı Cevap
  #245  
Okunmamış 15-01-2008, 19:51
 
Standart --->: İslami Sözlük
ed-DARR

Dilediği kuluna zarar veren; O'nun takdiri olmadan kimseye zarar verilemeyen.
Elem verici şeyler yaratan anlamında Allah'ın isimlerinden biri. Zıddı, en-Nâfi'dir.
Menfaatleri ve mazarratları yaratan, ancak Allah'tır. Bütün olaylar sebeplerle meydana geliyorsa da, sebepler yok olanı var edemez. Onlar ancak insanların elinde birer tutamak ve Hak'tan bir isteme vesikası olmak üzere yaratılmıştır. İnsanın menfaat ve zararlarına hâkim ve rakipsiz müessir ancak Allah'tır. O, insanlara, menfaat ve zararları ayırd edici kuvvet vermiştir. Yani insanlar akıl ve ilimle hayır veya şerri birbirinden ayırabilirler. Dünya imtihan yeridir ve zâhirde kötü olarak görünen, aslında iyi olabilir veya bunun tersi de mümkündür. Bunun sırrını ancak Allah bilir.
Sözlükte "darre" zarar vermek demektir. Zarar da aynı şekliyle dilimize geçmiştir: ed-Dararü. İsm-i fâil olan ed-dârr, meselâ "durrin" şeklinde şu âyette geçmekte ve Allah'ın kullarına zarar vericiliği sıfatını açıklamaktadır: "Allah sana bir zarar isabet ettirecek olsa, o zararı O'ndan başka hiçbir kimse kaldıramaz. Eğer sana bir hayır (nimet) da dokundurursa, işte o, her şeye hakkıyle Kadir'dir. " (el-En'am, 6/17). Diğer âyetlerde de, Allah'ın bir zarar vermeyi dilemesini hiçbir şeyin önleyemeyeceği; yine bir hayrını da hiç bir şeyin engelleyemeyeceği açıklanmaktadır. Dönekler, Allah'a hiçbir zarar veremez. (Ali İmran, 3/144) Sapıklık, Allah'ı bırakıp kendisine bir zarar veya fayda vermeyen şeye tapan kimsenindir.(el-Hacc, 22/12) Ehl-i Kitap, müslümanlara bir iyilik dokunduğu zaman, bu onların kötüsüne gider; bir kötülük dokununca da buna sevinirler. (Ali İmrân 3/120). İnsanlar kendilerine bir zarar dokunduktan sonra Allah onlara rahmet ettiği zaman hemen âyetler hakkında hileye saparlar (Yunus, 10/21) Allah insana uğradığı zarardan sonra tekrar nimetler tattırdığında, o, kötülükler başımdan gitti diye sevinir. İnsan çok sevinen, çok öğünen bir mahluktur (er-Ra'd 11/10). İnsanlara zarar verenlere, Allah'ın hükümlerine karşı gelenlere Allah'ın zarar vermesi haktır.
Hızlı Cevap
  #246  
Okunmamış 15-01-2008, 19:52
 
Standart --->: İslami Sözlük
DÂRU' L-ADL

Adalet ülkesi. Dâr, sözlükte; ev, mesken, kabile, yurt ve ülke anlamlarına gelir. Adl veya adalet ise; doğru olmak, doğru davranmak, adaletle hükmetmek, bir şeyi diğerinin eşi kılmak, aynı seviyede kılmak demektir. Bir İslâm hukuku terimi olarak Dâru'l-adl, İslâm ülkesi anlamında kullanılmıştır. Bir İslâm ülkesinde bütün halka eşitlik ve adalet esasları üzere hükmetmek gerekli olduğu için islâm ülkesine aynı zamanda "adalet ülkesi" denir. Bunun karşıtı, Dâru'l-bağy'dir. Bu ise, müslümanlardan bir grubun meşru idareye karşı, sahibinden geçerli bir delîle (te'vîle) dayanarak itâattan çıkması ve bağımsız bir bölgede askerî bir güçle hâkimiyet kurmasıdır. İşte muhariplik sıfatları tanınan bu müslüman isyancıların hâkim olduğu bölge veya ülkeye de "Dâru'l-bağy" denilmektedir. Buna, Dârul-cevr de denir. (İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadir, V, 334; Fetâvâ'l-Hindiyye, II, 283, III, 308; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, III, 310; Ö. N. Bilmen, Istılâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, III, 334, 412; Ahmed Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, Dârü'l İslâm, Dâru'l-Harb, İstanbul 1988,135-136).
İslâm'da adalet, genel anlamıyla, hak olan semâvî dinlerin getirdiği esaslara uygun olarak hükmetmektir. Cenâb-ı Hak, bu esasları peygamberlerine vahyetmiştir. Bunlarda, müslümanların birbirleriyle ve müslüman olmayanlarla, hatta düşmanla olan ilişkileri düzenlenmiştir. Yerler ve gökler, adaletle ayakta durur. Adalet mülkün esasıdır. Zulüm ise, medeniyetlerin yıkılmasına ve saltanatların son bulmasına sebep olur.
Âyet ve hadîslerde adalet teşvik edilmiştir. Kur'ân'da şöyle buyurulur:
"Şüphesiz ki, Allah, adaletli davranmayı, iyilikte bulunmayı emreder." (en-Nahl, 16/90); "Allah, size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmederken adaletle hükmetmenizi emrediyor. " (en-Nisâ, 4/58); "Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın." (En'âm, 6/152). Düşmana karşı bile adaleti emreden şu âyet, olgun insanı târif etmektedir: "Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olun. Bir kavme olan kîniniz, sizi adaletsizliğe sevketmesin. Adaletli olun. Çünkü o takvaya daha yakındır. Allah'tan korkun. Şüphesiz ki, Allah, yaptıklarınızdan haberdardır." (el-Mâide, 5/8). İslâm, adaleti istemekle yetinmedi; bunun mukabili olan zulmü de kesin bir şekilde haram kıldı: "Ey Peygamber, sakın zalimlerin yaptıklarından Allah'ın habersiz olduğunu sanma. Allah onların cezalarını, gözlerin belerdiği o zor güne bırakır. " (İbrahim, 14/42)
Hadîs-i şeriflerde şöyle buyurulur:
"Bu ümmet, konuştuğu zaman doğru söylediği, hükmettiği zaman adaletle hükmettiği ve kendisinden merhamet dilenildiği zaman merhamet ettiği sürece hayır üzere devam eder. " (İbn Mâce, Menâsîk, 103; et-Tergîb ve't-Terhîb, III, 171); "Yaratılmışların Allah'a en sevimlisi, ülkesini adaletle yöneten devlet başkanıdır. Onların Allah'ın en çok buğzunu davet edeni de, ülkesini zulümle yöneten devlet başkanıdır." (Buhârî, Zekât, 16; Hudûd, 19; Müslîm, Zekât 91; Tirmizî, Ahkâm, 4; Cünne, 2, Zühd, 53; Ahmed b. Hanbel, III, 305, 439, 444, 445);
"Ey kullarım, şüphesiz ki, ben zulmü kendime haram kıldım. Sizin aranızda da haram kıldım. Birbirinize zulmetmeyiniz." (Müslîm, Birr, 55; Ahmed b. Hanbel, V,160); "Zulümden sakınınız. Şüphesiz ki, Kıyamet gününde zulüm, karanlıklar demektir." (Buhârî, Mezâlîm, 8; Tirmizî, Birr, 83).
İslâm'ın istediği adalet, idare edeni, idare edileni ve insanlığı topluca kapsamına alır. Bu; hükümde, idarede, vergi koymada, insanların maslahatını gözetmede hak ve görevleri dağıtmada, sosyal adaleti gerçekleştirmede, şahitliklerde kaza, infaz, had ve kısasların uygulanmasında, kadın ve çocuklarla birlikte aile konusunda, eğitimde, mülk edinmede, görüş, düşünce ve tasarruflarda fertle toplumu, dostla düşmanı, zenginle, fakiri, aydınla bilgisizi, işçiyle işvereni tatmin eden, toplumda huzur ve sükûn sağlayan bir adalettir.
İslâm adaleti, muamelelerde, kazada, hak ve mal mülkiyetlerinde eşitliği ister. Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in hilâfete gelirken yaptığı ilk konuşmada bu adalet anlayışının ipuçlarını bulmak mümkündür. O, şöyle demişti: "Sizin işinizde güçsüz olanlar, benim yanımda, ben onların hakkını alıncaya kadar güçlüdür. Güçlü olanlarınız da benim yanımda ben inşallah güçsüzün hakkını kendilerinden alıncaya kadar güçsüzdür." Hz. Ömer (r.a.) de Ebû Musa el-Eş'arî'ye yazdığı meşhur mektupta şöyle demiştir: "İnsanların arasında yüz hareketlerinde, adaletinde ve oturuşunda eşit davran ki; şerefli kimse, senden fazla bir şeyler koparacağı ümidine kapılmasın; zayıf olan da senin adaletinden ümidini kesmesin." (Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l İslâmî, VI, 718-719)
Hz. Peygamber İslâm adaleti karşısında insanların eşit olduğunun kendi ailesinden çok sevdiği kızı Fatıma'yı örnek vererek şöyle ifade etmiştir:
"Sizden önceki kimseleri, içlerinden şerefli birisi hırsızlık yaptığı zaman onu serbest bırakmaları, güçsüz bir kimse hırsızlık yaptığı zaman ise, ona ceza vermeleri mahvetmiştir. Muhammed'in hayatını elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, Muhammed'in kızı Fatıma hırsızlık yapsa idi, onun elini de keserdim." (Buhârî, Enbiya, 54; Megazî, 53, Hudûd, 2; Müslîm, Hudûd, 9; Ebû Dâvûd, 2, Hudûd, 4; Tirmizî, Hudud, 6, Nesâi, Sarık 6; İbn Mâce, Hudûd, 6; Dârimî, Hudûd, 5).
İslâm adaletinin uygulandığı ülke ile bu ülkede meşru yönetime karşı isyan edenlerin kontrolü altındaki bölge (dâru'l-bağy) arasındaki ilişkiler, Hz. Ali'nin Muâviye ve Haricîlerle olan ilişkilerine dayandırılır. İki tarafın savaş sırasında birbirlerinin mal ve canlarına verdikleri zararlar, İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre tazmin edilemez. İsyan ve savaştan önce veya sonra, mal veya cana verilen zararlar ise tazmin edilir. Âsîlerin hâkimiyeti altında bulunan dâru'l-bağy, dâru'l-İslâm'dan sayılır. Bu yüzden bu iki dâr arasında prensip olarak ülke ayrılığı mevcut değildir. Ancak meşru idare ile âsîlerin idaresinin ayrı oluşu birtakım hukûkî sonuçlar meydana getirmektedir. (es-Serahsî, el-Mebsut, X,127-128, XXIV,108; el-Kâsânî, el-Bedâyiu's-Sanâyi, VII, 141; Mâlik, el-Müdevvene, III, 48; İbn Kudâme, el-Muğnî, X, 60-61; el-Mâverdî, el-Ahkâmü's-Sultâniyye, Kahire 1966, 61; Ebû Ya'la, el-Ahkâmü's-Sultâniyye, Mısır 1938, 40; eş-Şirâzî, el-Mühezzeb, Kahire 1959, II, 211; Muhammed Hamidullah, İslâm'da Devlet İdaresi, Trc: Kemal Kuşçu, İstanbul 1963, 142; Ahmed Özel, a.g.e., 136-137).
İsyancıların (buğât) hâkimiyeti altındaki yerler yeniden adalet ülkesinin eline geçince, halkın daha önce yöneticilere ödediği zekât ve öşür gibi vergileri mahalline sarfetmedikleri anlaşılırsa, yükümlülerin bu vergileri yeniden ödemelerine istihsan yoluyla fetva verilir, fakat buna zorlanmazlar. Âsî idarecilerin bazı tasarruflarının geçerliliği, velâyetlerinin meşru olmasından değil: tebaanın maslahatı için zaruret yoluyla kabul edilmiştir. (el-Kâsânî, el-Bedâyiu's-Sanâyî, VII, 142; İbnü'l-Hümâm, Fethü'l-Kadîr, V, 338; Ö. N. Bilmen, Istılâhât-ı Fıkhıyye ve Kâmusu, III, 420).
Hanefilere göre bâğîlerin beldesinde adalet ülkesinden tayin edilen hâkimlerin İslâm'a uygun hükümleri geçerli olup, bu belde meşru idarenin eline geçince infâz edilir. Hâkim, âsîlerden ise, adalet ülkesinin fâsıkları gibi sayılır. Bu bölge, meşru idarenin eline geçince; eğer bu hâkimin verdiği hükümler, ehl-i adl hâkimine getirilirse, hâkim, kendi görüşüne uygun olanı veya ictihad konusu meselede verilmiş hükümleri geçerli sayarak uygular. Haksız ve İslâm'a aykırı olanları geçersiz sayar. Hanefîlerde geçerli olan görüş budur. (es-Serahsî, a.g.e., X, 130, 135; el-Kâsânî, a.g.e. VII, 142; Ahmed Özel, a.g.e., 131) (Ayrıca bk. Dârü'l-İslam, Dârü'l-Harb).
Hızlı Cevap
  #247  
Okunmamış 15-01-2008, 19:52
 
Standart --->: İslami Sözlük
DÂRÜ'L ACEZE

Acizler yurdu, düşkün ve kimsesizlerin barındığı yer.
Kuruluşu bir asrı bulan müesseselerden biri. Sultan II. Abdülhamid, Sadrazam Halil Rıfat Paşa'y'a bir "düşkünler evi" yaptırmak üzere emir verir. Bunun üzerine İstanbul'daki kimsesizler, başıboş gezen Gocuklar bir araya getirilip bakım ve yetiştirme çabasına başlanılır. Küçükler burada büyüyüp bir sanat ve meslek edinmek üzere belirli bir eğitime tabi tutulurken; yaşlılar da ömürlerinin son yıllarını huzur içerisinde geçirmek ürere buraya alınırlar.
Söylenilenlere göre buraya ilk para yardımını bizzat padişah, kendi imkânı ile yapar. Sadrazam Rıfat Paşa ise, evindeki ban kıymetli eşya ve gümüş takımlarını satarak buranın inşaatını yapmaya harcar. Bu arada çeşitli kişi ve kuruluşlardan bağışlar yapılır. İnşaat bu şekilde tamamlanır. Bina şu kısımlardan meydana gelmiştir: Bir erkek, bir kadın hamamı; altı aceze, iki hastane pavyonu; mutfak, çamaşırhane, çocuk yuvası, yetimhane, cami ve kilise. Görüldüğü üzere, konuya Osmanlı toplumundaki bütün muhtaç insanları içinde barındıracak bir yuva olarak bakılmıştır.
Müessese yıllarca toplumdaki kimsesiz ve bakıma muhtaç olan insanların önemli bir sığınağı olarak hizmet görmüştür. Meselâ, çocuklar yetimhanede, yetişme çağına ait şartları büyük ölçüde bulabilmişlerdir. Darülaceze'de çeşitli sanatlara ait çalışma imkanları sağlanarak buradaki insanların boş kalmaktan dolayı sıkıntı duymamaları sağlanmıştır.
Zamanla birçok müessesede görünen bazı aksaklık veya istismarın Darülaceze'de de yaşandığına dair canlı şahitler bulunmaktadır. Darülaceze'nin eskiden gelen disiplin ve düzeni bozulmuş olduğu gibi, hastalara gereken ihtimam ve şefkatin esirgenmekte olduğu anlaşılmaktadır. Özellikle kimsesiz insanların daha büyük ihtimam ve şefkate ihtiyacı olduğu kabul edilirse, bu müessesenin işlerlik kazanması birçok işten daha önemli gözükmektedir.
Bütün bunların yanısıra, Darülaceze'nin belediye gibi politik ve çeşitli yönlerden istismar edilebilecek bir organizasyona bağlı bulunması, onun aslî fonksiyonunu yapamamasına da bir başka sebep teşkil edebilir.
Hızlı Cevap
  #248  
Okunmamış 15-01-2008, 19:52
 
Standart --->: İslami Sözlük
DÂRÜ'L-AHD

Dârü'l-İslâm'la anlaşmalı ülke. İslâm hukukunda kendileriyle mütareke ve zimmet anlaşması yapılan gayrimüslim (harbi) ülkelere daru's-sulh veya daru'l-ahd adı verilir. Hanbeli doktrininde ülkeler arazi hukuku yönünden taksim edilirken, mülkiyetin aidiyetine göre müslümanların ele geçirdikleri topraklar dört grupta mütalaa edilmiştir. Kuvvet yolu ile ele geçirilenler, halkının korkudan veya müslümanların izniyle terkettikleri topraklar, sulh yoluyla elde edilen topraklar. Sulh ile elde edilen topraklar da, müslümanların mülkiyete ortak olduğu topraklar ve mülkiyeti gayri-müslimlere bırakılan topraklar diye ikiye ayrılır. Barış anlaşması ile mülkiyeti cizye hükmünde bir haraç karşılığında gayri-müslimlere bırakılan yerlere darü'l-ahd denir. Böyle ülkelerde yaşayan gayri-müslimler, yapılan anlaşmaya uydukları sürece orada yaşarlar. Darü'l-ahd'in İslâm ülkesi sayılmaması, Hanbelilere ve İmam Maverdî'ye göre, arazi hukuku sebebiyledir. Yine bu ülkeye harp ülkesi de denmemiştir. Çünkü müslümanlarla sulh halindedir. Ancak, bir ülkenin müslümanlara veya gayrimüslimlere nisbetinin iktidar, hâkimiyet ve İslâm ahkâmının uygulanmasına bağlı olması sebebiyle, Şafiî hukukçuları bu ülkenin, dârü'l-İslâm sayılması gerektiğini söylemişlerdir. İmam Şâfiî'ye göre, gayri-müslimler, İslâm ahkâmının icrası şartı kabul edilmeden cizye üzere sulh yapamazlar. Yapılsa bile, bu anlaşma, geçici bir mütarekeden ibaret olur. Ebu Hanife de, böyle ülkelerle yapılan sulh ile, onların ehl-i zimme ve ülkelerinin dârü'l-İslâm olduğu kanaatindedir. Ayrıca Hanbelî fukahası, anlaşmanın bozulması halinde, darü'l-ahd'e açılan harp sonucu bu ülkenin fethedilmesi halinde, yine darü'l-ahd kalacağı görüşünü savunmuştur. Ancak, çoğunluğun görüşüne göre o ülke darü'l-İslâm sayılmıştır. (Ahmed Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, İstanbul 1984, 134 vd.)
Darü'z-zimme, darü'l-muvadaa diye iki ayrı ıstılah daha vardır. Buna göre sulh ile Dârü'l İslâm yapılan ülkeleri Hanefi fukahası ikiye ayırır. Bunlardan darü'z-zimme; uzun süreli olarak İslâm kanunlarını tatbik üzerine anlaşma yapılan ülkelere denir. Bunlar, ehl-i ahddirler. Rasûlullah da Necranlılarla böyle bir andlaşma yapmıştır. İmam Malik de aynı görüşü savunmuştur.
İkinci olarak dârü'l-muvâdaa adıyla, İslâm ahkâmı tatbik edilmemek şartıyla anlaşma yapılan ülkeler de vardır ki, bunlar, dârü'l-harp hükmündedir. Dârül-muvâdaa'ya yapılan sulh ile, taarruz terkedilmiş olur. Halkı ehl-i harp olduğundan bu ülkeye dârü'l-İslâm'dan silâh götürülmesi yasaktır. (Ayrıca şahıs hukuku için bk. Dârü'l-İslâm ve Darû'l-Harb).
İslâm hukukçuları hâkimiyet ve ahkâma göre ülkeleri temelde dârü'l-İslâm ve dârü'l-harp şeklinde ikiye ayırırlar. Bu iki devlet arasındaki münasebetlerin harp ve sulh durumuna göre tartışmalı olduğu doktrinde, esas olarak gayri müslim her ülke için dârü'l-harp tabiri kullanılmış ve bu anlayış, orta ve yeni çağlarda gayri müslimlerle olan münasebetlerin harb esasına dayandırılmasından doğmuştur. İslâm hukukunda "siyer" adı altında devletler umumi ve hususi hukuk kaideleri sistemleştirilirken kavramlara yaklaşım bir ülkenin İslâmî ahkâmı uygulayıp uygulamaması ölçüsüyle olmuş, ancak mülkiyet hukuku konusunda fukaha arasında ihtilaf görülmüştür. (Ayrıca bk. Emân, Harâc, Sulh
Hızlı Cevap
  #249  
Okunmamış 15-01-2008, 19:52
 
Standart --->: İslami Sözlük
DÂRU'L-BAĞİ

İslâm devleti bünyesinde bir grubun İslâmî yönetime karşı çıkarak işgal altına aldığı bölgeye verilen isim.
Müslümanlardan bir grup İslâmî yönetime karşı ayaklanıp kendilerince geçerli bir tevil (yoruma bağlı delil)'e dayanarak itaat dışına çıkar ve bağımsız bir bölgede askeri bir güçle hâkimiyet kurarlarsa, bunlara "buğat" (bağîler, âsîler) denir. Bu isyancıların ele geçirdikleri ve hâkimiyetleri altına aldıkları bölgeye islâm hukukunda "dâru'l-bağy" denir. İslâmî idarenin yönetim ve hâkimiyeti altındaki bölge veya ülkeye de "dâru'l-adl*" (adalet ülkesi) adı verilir (Ahmed Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, İstanbul 1988, 135-136).
Devlet başkanlığı meşru yolla sabit olan halifeye İslâm'da itaat mutlaka gerekli ve ümmet için bir farzdır. Ona karşı ayaklanmak ve savaşa girişmek yasaklanmıştır (el-Maverdi, el-Ahkâmu's-Sultaniyye, Kahire 1386/1966, 5; İbn Kudâme, el-Muğni, Beyrut 1392/1972, X, 48). Bu hususta Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur:
"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, peygamber'e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de (itaat edin). " (en-Nisa, 4/59).
Hanefilere göre, isyancıların bâğî* sayılması için müslüman olmaları gerekir. Çünkü hristiyan veya yahudilerden olan zımmîler ayaklanır ve müslümanlara ait bir bölge veya beldeyi ele geçirirlerse bunlar "harbî" olur. Zımmîler, müslüman isyancılarla işbirliği yaparak meşru İslâm idaresine karşı savaşırlarsa, statüleri değişmiş olmaz. Çünkü bunlar müslüman olan isyancılar (buğât)'a tâbi sayılırlar (İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr Trc., IX, 100, 101).
Bu duruma göre adalet ülkesi ile isyancıların ülke veya beldesi iç içe veya yan yana bulunabilmektedir. Hz. Ali'ye isyan eden, onun kanını müslümanların kan ve mallarını ve kadınlarını esir almayı mübah sayan, Ashab-ı Kiram'ı küfürle itham eden ve her günah işleyeni kâfir sayan Hârici ve benzeri fırkalar da asîlerden kabul edilmiştir. (İbnü'l-Hümâm, fethu'l-Kadir, IV, 408 vd.; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, III, 338). Adalet ülkesi yönetimi, âsilerle teslim olmalarına kadar savaşır. Âyette şöyle buyurulur: "Eğer müminlerden iki zümre birbiriyle dövüşürlerse aralarını bulup barıştırın. Eğer onlardan biri diğerine karşı hâlâ tecavüz ediyorsa, siz de o tecavüz edenle Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın. Sonuçta Allah'ın emrine dönerse artık adaletle aralarını bulup barıştırın. Her işinizde adaletle hareket edin. Şüphesiz Allah, adaletli olanları sever. " (el-Hucurât, 49/9)
İslâm hukukunda bu konu, Hz. Ali ile Muâviye ve Hâriciler arasında vukû bulan savaşlara dayandırılır. (M. Hamidullah, İslâm'da Devlet İdaresi, Trc. Kemal Kuşçu, İstanbul 1963, 142). İki tarafın harp sırasında karşı tarafa verdikleri zarar dört büyük mezhebe göre tazmin edilmez. Ancak isyan ve savaştan önce veya sonra mal veya cana verilecek zararlar ise tazmin edilir. (Mâlik, el-Müdevvene, Mısır 1323, III, 48; Mâverdî, el-Ahkâmu's-Sultaniyye, 61; Şirazî, el-Mühezzeb, Kahire 1379/1959, II, 211; İbn Kudâme el-Muğnî, X, 61-62).
Âsîlerin hâkimiyeti altında bulunan dâru'l-bağy, dâru'l-İslâm'dan sayılır. Bu yüzden dâru'l-bağy ile dâru'l İslâm arasında temelde ülke ayrılığı yoktur. Ancak idare ayrılığı, bazı hukukî sonuçlar doğurur (Ahmet Özel, a.g.e., 137).
Muharib isyancıların umumî maslahata yönelik tasarrufları geçerlidir. Velâyetleri olmadığı halde topladıkları zekât, öşür, haraç ve cizye gibi vergilerin geçerli sayılması amme maslahatını korumak içindir. Çünkü bu belde yeniden İslâm devletinin (dâru'l adlin) eline geçince, bu vergiler talep edilirse, halk çifte vergi ile karşı karşıya kalır. Bu da onların gücünü aşan bir konu olur (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Kahire 1328/1910, VII,142; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Mısır 1319, V, 338; Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, III, 420; İbn Kudâme, a.g.e., X, 70).
Âsî yönetici kadı tayin edebilir. Kadı ehl-i adl'den ise, bâğîlerden biri değilse İslâm'a göre hüküm verir ve bu hükümler daha sonra burası adalet ülkesine bağlansa da infaz edilir. Kadı, bâğîlerden ise, Hanefilere göre şu görüşler söz konusudur: Onlar adalet ülkesinin fâsıkları gibidir; en sağlam görüşe göre fâsık kimse kadı olabilir. Bölge, adâlet ülkesine bağlanınca, bu kararlardan haksız ve batıl olan varsa geçersiz sayılır. Başka bir görüşe göre âsî kadı, hakem gibidir. Hükmü, kadı'nın görüşüne uygunsa geçerli sayar, değilse iptal eder. Bir üçüncü görüşe göre; âsî kadı'nın verdiği her türlü hüküm geçersiz olup infaz edilemez. Ancak bu son görüşler daha çok Hâricîler hakkında ortaya çıkmıştır. Hanefîlerde asıl olan ilk görüştür (es-Serahsî, el-Mebsût, Mısır 1331, X, 130, 135; el-Kâsânî, a.g.e., VII, 142; İbn Nüceym el-Mısrî, el-Bahru'r-Raik, Kahire 1311, VI, 298-299; Fetâvâ'l-Hindiyye, III, 307).
Hanefilere göre dâru'l-bağy'de işlenen zina, şarap içme kazf, öldürme, hırsızlık ve yol kesme gibi cürümlere ceza uygulanmaz. Çünkü meşru idarenin onlar üzerindeki velâyet hakkı kesintiye uğramıştır. Bu durumda sanki suç dârul harb'de işlenmiş gibidir. Suçlu veya mağdurun hangi taraftan olduğu önemli değildir. (es-Serahsî, a.g.e., IX, 204, X, 100, 130; el-Kâsânî, a.g.e., VII, 34, 45, 71, 80, 141, 168; İbnü'l-Hümam, Fethu'l-Kadîr, V, 46). Ancak bunu, dâru'l bağy (âsiler bölgesi)'nde işlenen suçlar cezasız kalır, şeklinde anlamamak gerekir. Âsiler belde veya ülkesinin kendi içinde yöneticisi ve kadı'ları olabilir. Hatta İmam Şâfiî'ye göre, bir beldenin, bâğîler ülkesi sayılabilmesi için aralarında kendisine itaat ettikleri bir kumandanın bulunması şarttır. Bu yüzden suç işleyenlere kendi içlerinde ceza uygulamaları mümkündür. Ancak adalet ülkesi (meşrû idare), asîlere söz dinletemediği ve onlara hakim olamadığı işin, orada had cezalarını uygulamaya gücü yetmez.
Hızlı Cevap
  #250  
Okunmamış 15-01-2008, 19:52
 
Standart --->: İslami Sözlük
DÂR'ÜL-EMÂN

İslâm ordusu tarafından fetholunup, içinde ehl-i zimmet ikamet ettirilen belde. Dârü'l-Emân İslâm hükümetinin himayet ve hâkimiyeti altında bulunacağından dârü'l-İslâm*'a mülhaktır. (Ö. N. Bilmen, Hukük-ı İslâmiyye ve Istılahât-ı Fıkhıyye Kamusu III, 334).
Dâr*, Arapça bir kelime olup, ev, mesken, yurt ve vatan gibi anlamlara gelmektedir. "eman"* sözcüğü de, "emniyet, güven, korkusuzluk, her türlü endişeden uzak olma manalarını taşır. Karşıtı "havf" yani korkudur. Korkusuz, endişeden uzak, hayatı, malı ve namusu güven altında olan kimseye "emîn" denilir. Bununla birlikte; güvenilir, hıyanetten uzak ve başkasının ona itimat ettiği kimseye de "emîn" denir. "Emanet" emân ile aynı köktendir. Peygamberlerin sıfatlarından biri olan emanet, her bakımdan güvenilir olma özelliğidir. Ayrıca korunmak üzere emîn bir kimseye bırakılan nesneye de isim olmuştur. Dârü'l-emân, taarruzdan korunmuş, her türlü tecâvüzden emîn, kişinin kendini güven içinde hissettiği mesken ve sığınılacak yerdir. Dârü'l-İslâm'a müsaade ile girmek isteyip kendisine izin verilen şahıslara "müste'men" veya "müste'min" denir. İzin istemek (emân dilemek) yahut emâna nail olmak manalarına gelen "isti'mân" kelimesi de emân ile aynı kökten türemiştir.
İslâm dini, kendisine müntesib olan fertlerin Rablerine karşı görev ve sorumluluklarını tebliğ ettiği gibi, hem birbirlerine karşı hem de gayr-i müslimlere karşı nasıl davranmaları gerektiğini belirlemiştir. İşte dârü'l-emân, müslümanlarla gayr-i müslimler arasındaki ilişkilerin bir bölümünü konu edinen kavramın adıdır.
Vaktiyle canilerle borçlular, müstehak oldukları cezalardan kurtulmak için mabedlere, ilâhların heykellerine mezarlara ve mihraplara sığınırlardı. Buna işaretle Montesqieu, "Ulûhiyyet, bedbahtların sığınağıdır ve cinayet erbabından daha bedbaht kimse yoktur" demektedir. Papazlar da bundan istifade etmişlerdir. Bir düşmanın intikamından kurtulmak isteyenler ya kiliselerden birine yahut bir piskoposun evine sığınırlardı. Bûralara sığınanları kimse almazdı. Çünkü aforoz cezasına uğrardı. Kur'ân-ı Kerim, Kâbe'yi kastederek; "Orada apaçık âyetler vardır. İbrahim'in makamı vardır, kim oraya girerse emân (güvenlik) içinde olur..." (Âli İmrân, 3/97) buyurmakla burayı emîn bir belde, her türlü kanın dökülmesinin haram olduğu bir sığınak olarak ilân etmiştir. Bu yüzdendir ki, Kâbe harîmine sığınan suçlular yakalanıp yargılanmazlar, idam edilmezler, kendi hallerine bırakılırlardı. Müslümanlar da, kendi devletlerini kurmadan önce, Mekke döneminde hicret ettikleri Habeşistan ve Medine, kendileri için birer emân yeri idi.
Müslümanlarla savaş hâlinde bulunan düşman fertlerinden herhangi biri emân istediğinde bu dileği kabûl edilirdi. Bu emânla İslâm diyarında güvenliği sağlanmış olur, kendisine hiçbir şekilde tecâvüz edilemez, düşmanca davranılmazdı. Cenâb-ı Allah; "Şayet müşriklerden biri senden himaye isterse, Allah'ın sözünü işitinceye kadar ona emân ver, sonra onu güven içinde bulunacağı yere ulaştır. Çünkü onlar cahil bir kavimdir" (et-Tevbe, 9/6) buyurmuştur.
Bir "harbî* "ye, çeşitli işaret ve ifadelerle emân verilebilir. Meselâ bir kimseye "sana emân verdim", "size bir zarar yoktur" gibi bir tabirle verilen emâna "sarîh emân"; yazı ile yani bir emân belgesi göndererek ehl-i harbe verilen emâna, "emân bi'l-mukâtebe" denir. Şu da var ki, emân belgesini gönderen kimsenin, müslüman, emin ve bunun için gerekli tüm şartları taşıdığının bilinmesi gerekir. Bu da, ancak beyyine (delil) ile bilinmedikçe gerçekleşmiş olmaz. Müslüman, erkek ve kadın, hür ve köleler emân verebilir. Çocuk ve deliler dışında herkes emân verebilir. Hz. Ali (r.a.) Rasûlullah'ın şöyle dediğini rivayet eder: "Müslümanların zimmeti birdir ve onların sosyal mevki yönünden en düşüğü dahi buna yetkilidir. Onlar, kendilerinden başkasına karşı elbirliktirler" (Buhârî, Ferâiz, 21; Cizye, 10; Müslim, Itk, 20; Ebû Dâvûd, Menâsik, 95).
Ayrıca Buhârî, Ebû Dâvud ve Tirmizî, Ebû Tâlib kızı Ümm-ü Hânî'den onun şöyle dediğini haber verirler:
"Ey Allah'ın Rasülü, annemin oğlu Ali, emân verdiğim bir adamı İbn Hübeyre'yi öldüreceğini söylüyor." dedim. Peygamber (s.a.s.) "Senin emân verdiğine biz de emân verdik yâ Ümm-ü Hânî"dedi (es-Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, II, 694-695).
Öte yandan, ehl-i harpten bir ülkenin halkı, kendilerine İslâm ahkâmı tatbik edilmemek şartıyla müslümanlarla andlaşma yaptıkları zaman, bu sulh* ile can ve mal emniyetine sahip olurlar ve ayrıca bir emân almadan Dârü'l-İslâm'a girebilirler. Bunların ülkesine İslâm hukûkunda dârü'l-muvâdiîn denildiği gibi, darül-emân da denilmektedir. Bu hususta tariflerde ihtilâf görülmektedir. Böyle bir yer için, orada meskûn gayr-ı müslimlerin İslâm devletinin himâyesinde bulundukları manasına Dârü'l-Emân tabiri kullanılabilirse de, es-Serahsî ve İmam Şâfiî'nin ifadelerinden, kendileriyle sulh andlaşması yapılmış olmak suretiyle halkı emân içinde olduğundan dolayı dârü'l-emân denildiği anlaşılmaktadır. (Ahmed Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavram, 1984, 140-141). (Ayrıca bk. Dârü'l-İslâm, Dârü'l-Harp, Dârü'l Ahd, Emân
Hızlı Cevap
Cevapla

Hızlı Cevap
Mesajınız:
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın
Rastgele Soru

Seçenekler


Seçenekler


Benzer Konular
İslami Sözlük C İslami Sözlük C CEBR Nedir? Zorlama, zor kullanma İrâde ve ihtiyârın zıddı İnsanın hiç bir irâde ve ihtiyâra sâhib olmadığını, her şeyin cebr elinde esir olduğunu ve varlığının otomatik,...
İslami Sözlük A İslami Sözlük A Aciz Gücü yetmeyen, güçsüz, zayıf Allahü teâlâ her şeye kâdirdir (gücü yeter) Eğer gücü yetmezse âciz ve noksan olurdu Âcizlik ve noksanlık Allahü teâlâ için düşünülemez ...
İslami Sözlük B İslami Sözlük B BÂB Nedir? 1 Kapı Mescîd-i Nebî'nin şimdi beş bâbı vardır İkisi batı duvarında olup, kıbleye yakın olana Bâb-üs-selâm, kuzey köşesine yakın olana Bâb-ür-rahme adı verilir ...
İslami Sözlük-2- FER' Birinci derecede gerekli olmayan bilgi, dal, kol, kısım, ayrıntı, teferruat. Bir ana gövdeden ayrılan kollardan her biri, ağacın yukarıya ve yanlara uzanan dalları. Kur'an-ı Kerîm'de:...
İslami Felsefe Hakkında, İslami Felsefeciler İslami Felsefe Hakkında, İslami Felsefeciler Kındi ve Yeni-Eflatuncu Aristoculuk (796 – 866 ) İslâmda esas felsefe hareketinin, filozof denmeye, Cafer Sadık ve Câbirden daha layık görülen...


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 20:06.


Powered by vBulletin® Version 3.8.2
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.

DMCA.com

Sitemizde illegal paylaşım yasaktır.Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz/sorunuz varsa bize ulaşmak için TIKLAYINIZ .
In this web site,illegal sharing is forbidden.If you have any problem/complaint about contents copyrights in our page,please click here to contact us.