Ezberim  

Anasayfa Kimler Online
Go Back   Ezberim > İslam Dini Bölümü > Dini Bilgiler
Kayıt ol Forumları Okundu Kabul Et


İslami Sözlük

İslam Dini Bölümü kategorisinde ve Dini Bilgiler forumunda bulunan İslami Sözlük konusunu görüntülemektesiniz.
CİMÂ' Kadınla erkeğin cinsi temasta bulunması. İslâmiyet insan yaratılışına uygun en tabiî bir dindir. Bu nedenle müminleri evlenmeye teşvik etmiştir. ...


Seçenekler
  #231  
Okunmamış 15-01-2008, 19:49
 
Standart --->: İslami Sözlük

CİMÂ'

Kadınla erkeğin cinsi temasta bulunması. İslâmiyet insan yaratılışına uygun en tabiî bir dindir. Bu nedenle müminleri evlenmeye teşvik etmiştir. Evlilik sayesinde cinsi arzular tatmin edilir, iffet ve namus korunur, neslin devamı mümkün olur.
İslâm'a göre cimâ'ın da bir takım adâbı vardır. Bunlar; birleşmeden önce euzü-besmele çekmek; örtü altında olmak; kıbleye karşı olmamak; aybaşı halinde yapmamak, dübürden sakınmak, kadına yumuşak davranmak; o da ihtiyacını giderinceye kadar terketmemek; ikinci defa ilişkide bulunacaksa eteğini yıkamak; gecenin başlangıcında ilişkide bulunacaksa uyumadan önce yıkanmak, hiç değilse abdest alıp öyle uyumak; sevgi ve ilgiyi artırıcı hareketlerde bulunmak ve:
"Allah'ım! Bizden ve bize vereceğin çocuktan şeytanı uzak kıl" diye dua etmek. Kim bu duayı okur da çocuğu olursa şeytan onu saptıramaz (Tecrid-i Sarih Tercümesi, XI, 303; Mansur Ali Nasıf et-Tâc, II, 3082; Gazâli, İhya', Kahire 1967, II, 63-65).
İslâm cinsi arzuların meşru yoldan giderilmesini ister. Kadına dübürden yaklaşmayı yasaklaması Kur'anî nass ile belirlenmiştir. "Allah'ın size emrettiği yerden onlara gidin" (el-Bakara, 2/222) buyrulur. Bu bildiğimiz tenâsül yoludur. Arka yoldan yaklaşmak doğru değildir. Peygamber Efendimiz: "Hanımına arka yoldan yaklaşan kimse lanete uğramıştır." buyurur. Başka bir hadîslerinde de:
"Erkeğe veya kadına arka yoldan yaklaşan kimseye Allah, rahmet bakışıyla bakmaz" buyururlar (Mişkâtü'l-Mesâbih, II, 184). Böyle davranmak küçük livata olarak kabul edilmiştir.
Adet gören veya lohusalık halinde bulunan kadınlarla cinsi ilişkide bulunmak haramdır. Nitekim: "Hayız zamanında kadınlarınızla cinsi münasebetten vazgeçin. " (el-Bakara, 2/222) ayeti bunu açıkça ifade etmektedir. Cinsi münasebetten sonra gusletmek farzdır..
Hızlı Cevap
  #232  
Okunmamış 15-01-2008, 19:49
 
Standart --->: İslami Sözlük
Cİ'RÂNE OLAYI

Peygamber Efendimiz'in Huneyn gazvesinde elde edilen ganimetleri dağıtımı sırasında ortaya çıkan hâdise.
Mekke Fethi'nden hemen sonra Hevâzin ve Sakîf kabilelerinin büyük bir ordu hazırlayarak harekete geçtiğini öğrenen Peygamber Efendimiz, derhal Mekke'den takviye edilen ordusuyla düşman üzerine yürümüş, Huneyn'de Hevâzin ve Sakîf kuvvetlerine ağır bir darbe vurarak büyük zayiat verdirmişti.
Huneyn'den kaçan düşman kuvvetlerinin bir kısmının Evtâs adlı bölgede toplandığı, bir kısmının da Tâif kalesine çekildiği öğrenilince, Hz. Peygamber, Evtâs'a; önce Ebû Âmir el-Eş'arî'nin idaresinde olup onun şehit düşmesinden sonra da Ebû Mûsâ el-Eş'arî'nin idaresine geçen bir seriyye gönderdi ve buradaki düşman birliğini tamamen dağıttı.
Bunu tâkiben, kendisi, elde edilen ganimetleri Ci'râne mevkiinde bırakarak, Tâif'e hareket etti ve kaleyi muhâsara altına aldı. Yirmi gün kadar süren muhasaradan sonra tekrar, ganimetlerin muhafaza edildiği Ci'râne bölgesine döndü.
Ci'râne, Mekke ile Tâif arasında, Mekke'ye daha yakın bir mevki olup, burada aynı adı alan bir su kaynağı ve birbirine yakın su kuyuları vardır (Yâkût el-Hamevî, Mu'cemü'l-Büldân, Beyrut 1977, II, 142).
Peygamber Efendimiz burada on gün kadar, sayısı büyük bir miktar tutan esirleri ve bol miktardaki ganimeti askerleri arasında taksim etmeksizin bekledi. Maksadı, müslüman olarak gelip kendisine müracaat edeceklerini ümit ettiği Hevâzin heyetine esirleri ve ganimet mallarını iade etmekti. Fakat Hevâzinliler gecikti. Bu arada henüz yeni müslüman oldukları için İslâmî bir şuura iyice erememiş ve mal hırslısı olan bazı bedevîler ile birtakım münâfıklar, ganimetleri kendilerine dağıtması konusunda Hz. Peygamber'i zorladılar; hatta kaba tavırlarla O'nu rencide ettiler.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Beytü'l-mâl hissesi olarak 1/5'i yani Humus'u* ayırdıktan sonra, mevcut esirleri ve ganimeti askerleri arasında taksim edip dağıttı. Fakat bu taksimattan sonra Hevâzin heyeti gelip kabile olarak müslüman olduklarını belirttiler ve esirler ile mallarının iadesini istediler. Taksimat dolayısıyla Peygamber Efendimiz bu ikisinden ancak birisinin iadesini sağlayabileceğini ifade etti ve Hevâzinliler'in isteği üzerine esirler kendilerine, İslâm askerlerinin rızası alınarak geri verildi. İadeye razı olmayan bazılarına da ilk zaferde bunu fazlasıyla telafi edecek ganimet verileceği va'dedilerek iş halledildi. Bu arada esirler arasında bulunan Hz. Peygamber'in Hevâzinli süt kardeşi Şeymâ bint el-Hâris, Peygamber Efendimiz'e gelerek O'nun iltifatlarına mazhar olmuştu.
Bunun ardından Hz. Peygamber, Beytü'l-mâl hissesi olarak ayrılan ve harcama yetkisi tamamen kendisinde bulunan Humus'tan müellefe-i kulûb (kalbleri İslâm'a ısındırılacak kimseler)'a bol ihsanlarda bulundu. Bunlar daha ziyade, Mekke fethi ile yeni müslüman olmuş Kureyşliler ve Kureyş reisleri ile bazı bedevî kabile reisleri idi. Bu fondan, samimi müslümanlara, bu arada Ensâr'a hiç hisse verilmemişti. Çünkü onlar İslâm'a mal kaygusuyla bağlı değildiler. Ama bu dağıtım, bazı sızlanmalara, hatta itirazlara sebep teşkil etti.
Ensâr içerisinde bulunan bir münâfık: "Bu, Allah'ın rızası gözetilmemiş bir dağıtımdır." dedi. Diğer kabile reislerine oranla kendisine daha az ganimet verilmiş olan Süleym kabilesi reisi Abbâs b. Mirdâs, söylediği bir şiirle bu duruma itiraz etti. Bunlara karşı Peygamber Efendimiz sabır gösteriyor ve mümkün olduğu derecede istekleri yerine getiriyordu. Bu sırada Temîm kabilesinden Zü'l-Huveysıra adında biri, Hz. Peygamber'ın karşısına çıkıp kaba bir şekilde: "Âdil ol ey Muhammed! Senin adil davranmadığını görüyorum." deme küstahlığında bulundu. Bu tavrına karşı ashab-ı kirâm'dan bir kısmı onu öldürmek için Hz. Peygamber'den müsâade istedilerse de Peygamber Efendimiz buna izin vermedi ve: "Bunun öyle taraftarları olacak ki, bunların namazı karşısında sizden biri kendi namazını az görecek; bunların orucu karşısında kendi orucunu az bulacak. Bunlar Kur'an okuyacaklar; ama Kur'an boğazlarından aşağı inmeyecek. Bunlar, okun avı delip süratle çıkıp gittiği gibi İslâm'dan süratle çıkacaklar... " buyurdu. Hz. Ali döneminde ortaya çıkan Hâricîler'in bu adam ve taraftarlarından oluştuğu söylenir. (Bu konuyla ilgili hadisler ve muhtelif varyantlar için bk. Buhârî, Menâkıb, 25; Meğâzî, 61; Müslim, Zekât, 142-160) Fakat bu sırada Hz. Peygamber için bütün bunlardan daha üzücü bir hâdise cereyan etti. Münâfıklıkla itham edilemeyecek ve İslâm'a aslında samimiyetle bağlı bazı Ensâr gençlerinde bu dağıtım dolayısıyla sızlanmalar görüldü. Bunlar: "Allah, Rasûlüne rahmet etsin; kılıçlarımızdan henüz Kureyşliler'in kanı akarken Rasûlullah bizi bırakıyor da Kureyşliler'e ihsânda bulunuyor!" diyorlardı. Dostlarından gelen bu sözleri duyunca fevkalâde üzülen Peygamber Efendimiz, tüm Ensâr'ı büyük bir çadırda toplayıp, kulağına gelen sözlerin mahiyetini sordu. Ensâr ileri gelenleri ve büyükleri, kendilerinin ve Ensâr'ın büyük çoğunluğunun da bu sözleri tasvip etmediklerini, ancak bâzı Ensâr gençlerinin art niyet taşımaksızın, sâdece kendilerine de ihsanda bulunulmasını arzu ederek böyle söylediklerini belirtip onlar adına özür dilediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz kalkıp etkili bir konuşma yaptı. Konuşmasında: "Ey Ensâr! Kendilerine mal verdiğim bu adamlar, mal ve mülkleri ile, deve ve koyun sürüleri ile yurtlarına dönerken, siz aranıza Allah'ın Rasûlü'nü alıp memleketinize dönmeye razı değil misiniz? Ben, bu kimselere ancak kalblerini İslâm'a kazanmak için ihsanda bulunmuşumdur" buyurarak bu dağıtımının hikmetini açıklıyor, bu arada Ensâr'a verdiği değer ve önemi de belirtiyordu. Rasûlullah'ın konuşmalarından sonra tüm Ensâr, büyük bir heyecan ve gözyaşı içinde O'ndan özür dilediler.
Böylece taksimat işi tamamlandıktan sonra Peygamber Efendimiz, ihrama girerek Mekke'ye umre yapmaya gitti. Umreyi îfasından sonra tekrar Ci'râne'ye gelip ashabı ile İslâm devletinin merkezi Medine 'ye avdet etmek üzere Ci'râne'den ayrıldı.
Burada bu günlerin ve bu olayların hatıralarını taşıyan bir de mescid vardır. (İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, Beyrut 1966, IV, 352-368)
Hızlı Cevap
  #233  
Okunmamış 15-01-2008, 19:49
 
Standart --->: İslami Sözlük
CİZYE

İslâm devleti bünyesinde yaşayan gayr-i müslim vatandaşların mükellef olan erkeklerinden can ve mallarını koruma bedeli olarak yılda bir defa alınan vergi. Buna cizye denilmesinin sebebi, zimmî denilen cizye yükümlüsünü ölümden koruduğu içindir. Bir islâm beldesinde yaşayan gayr-i müslim, İslâm'a girerse cizyeden kurtulur. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:
"Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Peygamberinin haram kıldığı şeyleri haram tanımayan, hak dinini din olarak kabul etmeyen kimselere, zelil ve hakîr olarak kendi elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşınız. " (et-Tevbe, 9/29).
Cizye, borcunu ödedi demek olan "cezâ deynûhu" fiilinden bir çeşit borç ödeyişi ifade eden bir isim olup, müahidin ahdi üzerine vereceği vergiye ıtlak olunur ki; can, mal ve özgürlüklerinin korunması karşılığında ödenmesi gerekir.
Müşriklere gelince onların cizye ödeyerek şirklerini sürdürmeleri asla sözkonusu olamaz. Onlar için ya İslâm ya da kılıç vardır. Burada da cizyenin Ehl-i Kitab'a özgü kabul edildiğini ifade eder bir kayıt yoktur. Bunun için mesele içtihadî olmuştur. İmamı Âzam Ebu Hanife'ye göre cizye mutlaka Ehl-i Kitap'tan ve Arap olmayan müşriklerden alınır; fakat Arap müşriklerden alınmaz. Onlara ancak İslâm teklif edilir. Ebu Yusuf'a göre kitab'i olsun müşrik olsun Arap'tan alınmaz; fakat Arap olmayan Ehli Kitap'tan ve müşriklerden de alınır. İmam Şafiî'ye göre ise Arap olsun olmasın cizye ehl-i kitaptan alınır. Gerek Arap olan gerek olmayan müşrik ve putperestlerden alınmaz. İmam Mâlik ve Evzâi ise bütün gayr-i müslimlerden alınır kanaatini belirtmişlerdir.
İlk zamanlarda cizyenin nasıl uygulandığına dair elimizde delil olabilecek bilgi, yalnız Mısır'da cârî muamele hakkındaki bilgilerdir. Orada vergi ödeyenlere, bir kurşun mühür verilir, mükellef bunu boynuna takardı. Fakat sonraları Hişâm b. Abdülmelik Barâe namıyla muntazam makbuz vermek yönteminin uygulanmasını istedi. Bu makbuzlardan çoğu günümüze kadar gelmiş ise de henüz bunlar üzerinde gerekli araştırma yapılmamıştır. Mısır'ın fethinde adam başına iki dinar konduğu rivayet edilir (Elmalılı Hamdi Yazır, H.D.K.D III, 2509).
İslâm'ı kabul edenlerin çoğalması ile orantılı olarak, cizye, kişi başına vergi özelliğini kaybetti. Mısır'da, Selahaddin Eyyûbî devrinden itibaren, bu verginin yıllık geliri sadece 130.000 dinardan ibaret kaldı (Makrîzî, Hitat, I, 107, 108, 27, 23).
Cizye İslâm'ın ilk defa ihdas ettiği bir vergi değildir. Cizye eski çağlardan beri vardır. Yunanlılar, Milat'tan önce beşinci yüzyıl sıralarında Fenikeliler'in saldırılarından korunmak karşılığında küçük Asya sahillerinde yaşayan halklardan cizye almaktaydılar. Romalılar da hâkimiyetleri altına aldıkları kavimlerden cizye almışlardır. İranlılar da yine hâkimiyetleri altında bulunan reayadan cizye alırlardı.
Müslümanlar açısından cizye, ilk defa Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından konulmuştur. Hz. Muhammed cizye verecek olanlara yaptığı anlaşmalarda, durumlarına göre cizyenin miktar ve şeklini belirlemiştir. Hz. Peygamber, Necran hristiyanlarıyla yaptığı anlaşmada her yıl Safer ayında iki bin ve Recep'te bin takım elbise cizye koymuştur. Her takım elbisenin değeri bir rukiye olarak belirlenmişti. Bir rukiye kırk dirhemdi. Cizye böylece bir şekil ve muayyen bir miktarda olmaksızın Hz. Ebu Bekir (r.a.)'ın hilâfetinin sonuna kadar devam etti. Hz. Ömer (r.a.) hilâfet makamına geçip de İslâm fetihleri geniş bir alana yayılınca, cizyenin miktarı belirlendi. Hz. Ömer, etrafta bulunan kumandanlara; sakalı, bıyığı gelmiş olanlara cizye tarh edilmesine ve bunun her adam başına dört altın veyahut kırk dirhem gümüş olarak belirlenmesine dair emirler gönderdi. Bu miktar daha sonraları gayr-ı müslimin ekonomik durumuna göre yeniden belirlenmiştir. Cizye, Batılılar'ın gözlerine çok batan bir vergi olduğu için, onları memnun etmek düşüncesiyle Tanzimat'ın ilânında ilk iş olarak "cizye" vergisi kaldırıldı ve bu verginin patrikhaneler eliyle cemaatleri adına toplanmasına karar verildi. İslâm hukukunda Cizye iki türlüdür:
1) Sulh yoluyla konulan cizye: Bunun miktarı, anlaşma esaslarına göre uygulanır. Taraflar tek yanlı irade ile cizyenin miktarını değiştiremezler. Meselâ; yukarıdaki ifadede de belirtildiği gibi Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında Necran halkı ile yıllık binikiyüz takım elbise üzerine anlaşma yapılmıştır.
2) İslâm devleti tarafından doğrudan doğruya konulan cizye: Müslümanlar kendi güçleriyle bir düşman ülkesini ele geçirirler ve gayr-i müslim olan halkını yurtlarında "tebea" olarak bırakırlarsa, bunlara miktarı İslâm devletince belirlenen cizye vergisi konulur.
Cizye yalnız Ehl-i Kitap denilen yahudiler ile hristiyanlardan ve kendilerinde Ehl-i Kitap şüphesi bulunan mecûsîlerden kabul edilir.
Cizyenin bir kimseden tahsil edilebilmesi için bu kimsenin akıllı, hür, sağlıklı, erginlik çağına ulaşmış erkek olması şarttır. Bu nedenle akıl hastaları, bunaklar, çocuklar, kadınlar, köleler, kör ve topallar, çok yaşlılar, yıl içinde altı aydan fazla bir süreyle hasta olanlardan cizye alınmaz. Çünkü cizye, şer'an savaşmaya muktedir olan gayr-i müslimlere ait bir yükümlülüktür. Yukarıda sayılanların ise savaşmaya gücü olmadığından, bunlar cizye ödemekle yükümlü değillerdir. Kilise ve havralarda bulunan rahip ve papazlara cizye bağlanıp bağlanamayacağı konusunda görüş ayrılığı vardır.
Cizyenin miktarı, yükümlülerin ekonomik durumları dikkate alınarak belirlenir. Geçmiş devirlerde devlet tarafından konulan cizyenin miktarı için yükümlüler üç sınıfa ayrılmıştır. Zengin sayılanlardan yıllık kırksekiz; orta hallilerden yirmidört; çalışmaya muktedir fakirlerden de oniki dirhem cizye alınmıştır. Nisap miktarına mâlik olanlar da zengin sayılmıştır. Bazı bilginlere göre ise, zengin, orta halli veya fakir sayılma konusunda ikâmet ettiği beldenin örfüne göre karar verilir. Sağlam ve geçerli olan görüş de budur.
Cizye ödeyen mükellefler, İslâm devleti ile sadece inanç ve dini merasimlerine için verilmesi için değil; aynı zamanda can ve mallarının korunması ve. devlet garantisi altına alındığına dair bir anlaşma yapmış olurlar. Bu vergiden ziyade, devletin bu vatandaşlarına yaptığı harcamalara onların bir nevî katkılarıdır.
Hanefîlere göre cizye, yıl başından itibaren tahsil edilmeye başlanır. Çünkü cizye yükümlüsü, yıl başından itibaren geleceğe doğru saldırıdan korunma hakkını elde etmiş olur. Bu yüzden cizye oniki taksit halinde her ay tahsil edilir. Bazı İslâm hukukçularına göre ise, cizye, yıl sonunda tahsil edilebilir. Devlet bunu daha önce talep edemez.
Cizye, tahakkuk ettikten sonra şu üç sebepten biriyle düşer:
a) Mükellefin müslüman olması. Cizye verecek kimse müslüman olursa kendisinden cizye kalkar. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.): "Müslüman üzerine cizye yoktur. " buyurmuştur (Tirmizî, Zekât,11; Ahmed b. Hanbel, I, 223).
b) Cizye tahsil edilmeden sürenin geçmiş olması. Bu durumda cizye zaman aşımına uğramış olur.
c) Cizye tahsil edilmeden mükellefin ölmesi. Bu halde de cizye düşer: Mirasından tahsil edilmez.
Hızlı Cevap
  #234  
Okunmamış 15-01-2008, 19:49
 
Standart --->: İslami Sözlük
CUMHÛR-U FUKAHÂ

Fakîhlerin çoğunluğu. Fıkıh, lügatte; bilmek, anlamak bir şeyi şuurlu bir şekilde kavramak, kendisine hüküm taalluk eden gizli bir manaya vakıf olmak (el-İsra, 17/44) ve bir şeyin künhüne muttali bulunmak mânâlarında kullanılır. Istılahta ise; "insanın amel cihetiyle lehine ve aleyhine olan şer'î hükümleri bir meleke halinde bilmesi", yani, kişinin ibadet, ceza ve muamelelere dâir leh ve aleyhinde olan şer'î hükümleri, delillerinin tafsilatıyla birlikte tanımasıdır. İmam Ebu Hanife, fıkhı, "İnsanın, lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir." şeklinde tarif eder. Şer'î hükümleri bu şartlarla bilen şahsa "fakîh"* denir. Çoğulu fukahâ'dır. Fakîh'in, meşgul olduğu ibadet, muamelât ve ukubâta dâir şer'î meselelerin tümüne "Fıkıh* ilmi" adı verilir. (Ö. N. Bilmen, Hukuku İslâmiye ve Istılahat-ı Fıkhiye Kamusu, I, 13) "Fakihlerin çoğunluğu" manasına gelen "Cumhur-ı fukaha, bir asırda ve aynı bölgede mezhep farkı gözetmeksizin mevcut olan fıkıh âlimlerinin çoğunluğu demektir." Şer'î delillerden olan "icmâ-i ümmet (bir asırda yaşamış bütün İslâm müctehidlerinin bir mesele hakkında aynı görüşte bulunmaları) teriminde geçen "ümmet" ifadesi, bütün müctehid ve fakihleri içine alır. Cumhûr-ı fukahâ'nın görüşü ise belli bir muhitte tanınmış fakihlerin ekserisinin görüşünü yansıttığından, icma gibi delil sayılmaz. Zira az da olsa çoğunluğun dışında kalan fakihlerin muhalefeti söz konusudur. Sahabe devrini takib eden Tâbiûn ve onları takip eden Tebe-i tâbiîn* döneminde yaşayan fakihler, İslâm devletinin değişik bölgelerinde toplanmışlardır. İctihada dayanan bir çok meselelerde aynı bölgede yaşayan bir çok fakih aynı görüşü paylaştığı gibi, bu görüşe bir diğer bölgede yaşayan fakihlerden bir kısmı da katılabilir. Böylece fakihlerden çoğunun kabul ettiği görüşü dile getirmek için "cumhur-ı fukahanın görüşü budur" denir. Mezhep imamları ve ekollerinde bulunan fakihler aynı tabirin içinde yer alırlar. Dört mezhepten üçü bir mesele hakkında aynı görüşte olduğu zaman bunlar için "cumhûr-ı fukaha" veya "cumhur" adı verilir. Hanefi mezhebinde imam Ebu Hanife, Ebû Yusuf, Muhammed eş-Şeybani, Züfer ve Hasan'dan dördü veya üçü aynı kanaati paylaştıklarında bunlara mezhebin cumhuru, görüşlerine de "Müîtâbih" denir.
Çeşitli bölgelerde ün yapmış fakihler şunlardır:
Medîne'de: Sa'îd b. el-Müseyyeb, Urve b. ez-Zübeyr (ö. h. 94), Kasım B. Muhammed (ö. 102 h.), Harice b. Zeyd (ö. 100 h.), Ebu Bekir b. Abdurrahman b. Haris (ö. 94 h.), Süleyman b. Yesar (ö. 107 h.), Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe (ö. 98 h.), Bunlara "el-Fukahâ us-Seb'a"*da denir. Ebu Bekir b. Muhammed b. Amr b. Hazm (ö. 120 h.); bu zatın oğulları Muhammed ve Abdullah, Ebu Cafer b. Muhammed b. Ali (ö. 117 h.), Rabî'atu'r-ra'y (ö. 136 h.), Muhammed b. Şihabu'z-Zuhrî (ö. 124 h.).
Mekke'de: Ata b. Ebî Rebah, Tavus b. Keysan, Mücahid b. Cebr (ö. 100 h.), Ubeyd b. Umeyr (ö. 68 h.), Amr b. Dînar (ö. 126 h.), Abdullah b. Ebî Müleyke (ö. 119 h.), İkrime, İbn Cüreyc (ö. 150 h.), Süfyan b. Uyeyne (ö. 198 h.),
Basra'da: Hasan el-Basrî, Câbir b. Zeyd (ö. 103 h.), Muhammed b. Sîrîn, Müslim b. Yesar (ö. 100 h.), Ebu'l-Âliye (ö. 106 h.), Humeyd b. Abdurrahman (ö. 95 h.), Mutarrif b. Abdullah eş-Şihhîr (ö. 87 h.), Zürare b. Evfa (ö. 93 h.), Eyyub es-Sahtiyanî (ö. 131 h.), Katade (ö. 117 h.).
Kûfe'de: Alkame b. Kays en-Nehâî (ö. 62 h.), Esved b. Yezîd (ö. 75 h.), Ebû Amr Ubeyd b. Amr el-Hamedanî (ö. 72 h.), Şureyh b. el-Haris (ö. 82 h.), Mesruk b. el-Ecda (ö. 63 h.), Abdurrahman b. Yezid en-Nehâi, Abdullah b. Utbe, Hayseme b. Abdurrahman Şerîk b. Abdullah (ö. 177 h.) Ebu Vâil, Abdurrahman b. Ebî Leyla (ö. 148 h.), Meysere, ed-Dahhak (ö. 105 h.), İbrahim en-Nehaî (ö. 96 h.),
Amiru'ş-Şa'bî (ö. 103 h.), Saîd b. Cübeyr (ö. 95 h.), Hammâd b. Ebî Süleyman (ö. 120 h.),
Şam'da: Ebu İdris el-Havlanî, Şurahbil b. es-Simt, Ebu Zekeriyya el-Huzaî, Kabîsa b. Züeybi'l-Huzâî (ö. 86 h.) Süleyman b. Habîbi'l-Muharibî, el-Haris b. Umeyr, Hâlid b. Ma'dân, Mekhûl (ö. 116 h.), Ömer b. Abdu'l-Aziz (ö. 101 h.).
Mısır'da: Leys b. Sa'd (ö. 175 h.); Yemen'de: Mutarrif b. Mâzin (ö. 219 h.), Abdurrezzak b. Hümam (ö. 211 h.);
Bağdat'ta: Ebu Ubeyd el-Kasım b. Sellâm (ö. 224 h.), Dâvûd b. Ali (ö. 270 h.).
Hızlı Cevap
  #235  
Okunmamış 15-01-2008, 19:49
 
Standart --->: İslami Sözlük
CÜRÜM

Ceza gerektiren, suç hata günah, kabahat, isyan. Cerîme de aynı anlamdadır. Cürüm sayılan her hangi bir işi işleyene "mücrim" denir. Mücrim kelimesi Kur'ân'da bir çok âyette geçmekte olup (el-En'âm, 6/124, Yunus, 10/17, Tâhâ, 20/77, el-Meâric, 70/11), hemen hepsinde hukukî anlamda bir suç olmaktan ziyade; inançsızlık, isyan vb. gibi cezası uhrevî muhtevadaki suç anlamında kullanılmıştır. Nitekim bir âyette, "Biz, sizden önce, kendilerine peygamberler açık delillerle geldikleri halde inançsızlık karanlığında kalan (zâlim) nice nesilleri helâk ettik. Onlar, zaten inanacak değillerdi. Biz, mücrim kavmi böyle cezalandırırız" (Yunus, 10/13), şeklinde; bir diğer âyette de, "Kâfirlere ise (şöyle denilecektir), âyetlerimiz size okunmuyor muydu? (elbette okunuyordu). Siz büyüklendiniz ve mücrim bir kavim oldunuz" (el-Câsiye, 45/31), buyurulmuştur.
Bazı hadîslerde ise, cürünî kelimesi, günah, hata vb. anlamlarda kullanılmıştır. Nitekim bir hadiste "Müslümanların cürüm bakımından en büyüğü, hakkında yasak bulunmayan bir şeyin hükmünü sorup da, bu sorusuyla o şeyin haram kılınmasına sebep olan kimsedir" (Buhârî, 96, İ'tisam, 3). denilmektedir.
İslâm hukuk terminolojisinde ise, cürüm kelimesi hukuki anlamdaki suçları ifadede pek kullanılmamış; bunun yerine daha ziyade "cinayet" tabiri tercih edilmiştir. Ancak, cinayet terimi de, İslâm hukukçularının dilinde özellikle, şahsın öldürme gibi canına; yaralama, dövme vb. gibi vücut bütünlüğüne yönelen ve onları tehlikeye sokan suçları ifadede kullanılmış; şahsın mülkiyet dokunulmazlığına (mal) karşı işlenen suçlar ise gasp, hırsızlık (serika) gibi özel isimlerle ifade edilmiştir. (Molla Hüsrev, Muhammed b. Ferâmûz, Düreru'l-Hukkâm Şerhu Gureri'l-Ahkâm, İstanbul 1317, II, 88). Bunun yanında, ihramlının hac esnasında, kurban kesmesini veya sadaka vermesini gerektirecek şer'î bir muhalefette bulunması da genel olarak cürüm ya da cinayet olarak adlandırılmıştır. Bütün bunlara rağmen, cürüm kelimesinin, mahiyeti ve cezası ne olursa olsun, genel anlamda suç terimini ifade edecek tarzda ele alınması mümkündür. Nitekim, çağdaş hukuk yazarları, suç anlamında çoğunlukla, "cürüm" kelimesi ile aynı anlamda olan "cerîme" tabirini kullanmaktadırlar.
Cürüm, en özel anlamını İslâm ceza hukukunda kazanmıştır. Buna göre cürüm, şâri'nin (kanun koyucunun), had* veya ta'zir* cezalarıyla müeyyidelendirdiği yasak (mahzûr) işlerdir. Burada, suçun teşekkül edebilmesi için gerekli üç unsurdan ikisine işaret edilmektedir. Şöyle ki; bir fiilin suç olabilmesi için her şeyden önce, onun suç olduğunun belirtilmesi ve ona bir ceza takdir edilmesi gerekir. Bu, suçun "kanunî unsur"udur. Buradan hareketle, İslâm ceza hukukunun temel prensiplerinden biri, "kanunsuz suç ve ceza olmaz" şeklinde ifade edilebilir. Diğer taraftan, yine bir suçtan bahsedilebilmesi için, bir şeyi yapma (icra) veya yapmama (ihmal) şeklinde bir fiilin bulunması gerekir. Bu da suçun "maddî unsur"udur. Suçun tam anlamıyla teşekkül edebilmesi için bunlara bir de, failin kusurlu olması eklenir ki; bu da suçun "manevî unsur"udur.
İslâm hukukunda, bir fiilin suç sayılmasındaki esas; onun toplum düzenini, toplumun huzur ve istikrarını, inançlarını sarsması ve ferdin can, mal, namus güvenliğini tehlikeye sokmak suretiyle onlara zarar vermesidir. Beşerî hukuk sistemlerinin bir çoğu, ferde ve topluma zarar veren fiillerin tespit ve vasıflamasında ve suçun belirlenip cezanın takdir edilmesinde güdülen gayelerde, İslâm hukukundan büyük ölçüde ayrılırlar. Nitekim, İslâm hukukunda din, akıl, can, mal ve namusun korunması temel gayeler olarak değerlendirildiği için; meselâ, dinden çıkma demek olan irtidad* zina ve içki içme suçuna ağır cezalar konulmuştur. İslâm hukukunda ağır bir şekilde cezalandırılan bu suçların bir kısmı, diğer bazı hukuk sistemlerinde suç sayılmayabilmektedir. Bazı fiillere suç vasfı kazandırılması konusunda İslâm hukuku ile diğer hukuk sistemleri arasındaki farklılık, genelde, kaynaklarının ve değer ölçülerinin farklı oluşu ile izah edilebilir.
İslâm hukukunda suç, değişik yönlerden kısımlara ayrılabilir. Ancak, cezanın mahiyetine ve ağırlığına göre yapılan suç taksimi, daha yaygındır. Buna göre suçlar üç kısma ayrılır: 1) Had gerektiren suçlar, 2) Kısas* veya diyet* gerektiren suçlar, 3) Ta'zîr* gerektiren suçlar.
Had gerektiren suçlar: Bunlar zina*, kazf*, şarap içme, hırsızlık* (serika), dinden dönme (irtidat), silâhlı gasp*, soygun, eşkiyalık (hırâbe), ve isyan-ihtilal (bağy)*den ibarettir. Bu suçlara had cezası uygulanır. Hadler (hudûd), Allah hakkı (kamu yararı) için takdir edilmiş cezalardır. Had cezasına tabi olan suçlar ve bunlara uygulanacak cezaların ölçüleri kesin olarak bellidir. Bu cezalar, kamu yararı ve toplum düzeni mülâhazalarıyla konulmuş olduğu için, fert veya toplumun affetmesi veya vazgeçmesiyle düşmez.
Kısas veya diyet gerektiren suçlar: Bu suçlar, şahsın canına veya vücut bütünlüğüne karşı işlenen suçlardır. Bu suçlar, kasden adam öldürme, kasıt benzeri ile adam öldürme, hata ile öldürme ve yaralama-sakatlama fiilleridir. Bunların cezaları, kısas veya diyettir. Bu cezalar, özellikle ferdin haklarını koruma amacıyla konulduğu için; kendisine karşı suç işlenen şahsın suçluyu affetmesi mümkün görülmüştür. Ancak, bu affetme ile cezanın düşeceği genelde kabul edilmekle beraber, karşı görüşte olan âlimler de vardır.
Ta'zir gerektiren suçlar: Bu suçlara İslâm hukukunda belli bir ceza takdir edilmemiş, bunun yerine hâkime, suçun ve suçlunun durumuna uygun bir cezayı belirleme yetkisi verilmiştir. Ancak bu belirleme yetkisi mutlak olmayıp, İslâm'ın genel prensipleriyle mevcut nasslara aykırı olmama ve genel yararın gerektirdiği şekilde davranma gibi ölçülerle sınırlandırılmıştır. Bununla birlikte, siyaset gereği verilecek cezalar hariç, ta'zir suç ve cezalarının kanun koyucu tarafından önceden belirlenmesi gerekmektedir.
Had ve kısası gerektiren suçlar ile taziri gerektiren suçlar arasında en belirgin fark şudur: Had suçlarının suç olmaktan çıkarılması veya değiştirilmesi ve cezalarının değiştirilmesi mümkün görülmezken, diğer suçların bir çoğunda, gözetilmek istenen maslahata göre, zamanla değişiklikler yapmak mümkün görülmüştür.
Hızlı Cevap
  #236  
Okunmamış 15-01-2008, 19:49
 
Standart --->: İslami Sözlük
CÛVEYRİYE BİNTÜ'L-HÂRİS

Hz. Peygamber'in zevcesi ve müminlerin annesi.
Hz. Cüveyriye, Mustalikoğulları kabilesinin başkanı Hâris b. Ebî Dırar'ın kızıdır. Aynı kabileden Safvân oğlu Musâfi'den dul kalmıştı. Mustalikoğulları, Hicret'in altıncı yılında Medîne'ye saldırı için hazırlık yapmaya başladılar. Durumu öğrenen Hz. Peygamber (s.a.s.), yediyüz kişilik bir askerî kuvvetle, onlardan önce davranarak Müreysi' suyu başında saldırdı. On kişi öldürüldü. Müslümanlar bu gazvede bir şehit vermişti. Mustalikoğulları'nın bütün erkekleri, kadınları ve çocukları esir alındı. Deve, sığır ve davarlarına da ganimet olarak el konuldu. Esirler arasında bulunan, kabile başkanı Hâris'in kızı Cüveyriye için, dokuz okıyye altın, kurtuluş fidyesi olarak tespit edilmişti. Cüveyriye yirmi yaşlarında bir kadındı. Kurtuluş fidyesini temin edemeyince Hz. Peygamber'den yardım istedi.
Hz. Âişe bu olayı şöyle rivayet eder:
"Mustalikoğulları kabilesinin kadınları esir düştüklerinde ganimet olarak gaziler arasında paylaşıldı. Önce beytülmâle beşte bir ayrıldı. Sonra her atlıya iki pay, her yaya savaşçıya ise birer pay verildi. Hâris'in kızı Cüveyriye, Kays oğlu Sâbit'e düşmüştü. Cüveyriye Rasûlullah (s.a.s.)'a geldi; dedi ki: Ey Allah'ın Peygamberi, ben Hâris'in kızı Cüveyriye'yim. Babam Benî Müstalik kabilesinin başkanıdır. Benim başıma gelen felâketi biliyorsun. Sâbit beni dokuz okiyye kurtuluş fidyesi ile serbest bırakacak. Beni kurtar". Rasûlullah cevap olarak buyurdular ki: "Ondan daha hayırlı bir teklifim var, kabul eder misin? Teklifiniz nedir ya Rasûlallah? "Hem o parayı verip seni azat edeceğim, hem de seninle evlenmek istiyorum." Cüveyriye: "Memnuniyetle kabul ederim" dedi. Rasûlullah (s.a.s.) da:
"Ben de kabul ettim. " buyurdular. (Ahmed b. Hanbel, Müsned VI, 277; Ebû Dâvud, Sünen, IV, 22; İbn Hişâm, Sîre, III, 307; İbn Sa'd, Tabakat, VIII,116,117). Bu haber hemen etrafa yayıldı. Esirleri ellerinde tutan sahabîler; "Biz Allah elçisinin sıhrî hısımlarını nasıl esir olarak tutabiliriz!" diyerek, hepsini serbest bıraktılar. Bu manzara karşısında Müstalikoğulları İslâm'a girdiler. Bu yüzden Hz. Âişe O'nun hakkında; "Ben kavmi için Cüveyriye'den daha hayırlı ve daha bereketli bir kadın bilmiyorum" demiştir" (Ahmed b. Hanbel, VI, 277; İbn Hişâm, Sîre, III, 307, 308; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 238; Mahmud es-Savvâf, Rasûlullah'ın Pak Zevceleri, Terceme, Ali Aslan, Ankara (t.s), s. 68-71).
Hz. Peygamber Cüveyriye'yi babasına teslim edip; ondan istedi. Cüveyriye müslüman olmuştu. Rasûlullah (s.a.s.) kendisine mehir olarak dört yüz dirhem gümüş verdi ve O'nunla evlendi (M. Âsım Köksal, İslâm Tarihi, XII, 55, 56). Daha önceki adı "Berre" iken, Hz. Peygamber tarafından, kadıncık, kızcağız anlamında "Cüveyriye" ismi verildi. Hz. Cüveyriye çok oruç tutar ve çok namaz kılardı. Hayır severdi. Kendisi aç durur, yoksulları doyururdu. Bir gün Allah Rasûlü Cüveyriye'yi sabah namazını kıldıktan sonra, kuşluk vaktine kadar dua ve zikirle uzunca zaman meşgul olurken görmüş ve kendisine şöyle buyurmuştur: "Ben senden sonra, üç kerre, dört kelime söyledim ki, bugün sabahtan beri senin söylediklerinle tartılsa, onlardan daha ağır gelir. Dikkat et, o kelimeleri sana da öğreteyim: Sübhânallâhi adede halkıhî; (Allah'ı yaratıklarının sayısınca tesbih ederim). Sübhânallâhi rıza nefsihî (Allah'ı razı olacağı Şekilde tesbih ederim). Sübhânallâhi zinete arşihi (Allah'ı Arşı'nın ağırlığınca tesbih ederim. Sübhânallâhi midâde kelimâtihi (Allah'ı kelimelerinin miktarınca tesbih ederim). " (Ahmed b. Hanbel, VI, 430; Ebû Dâvud, II, 81; Tirmizî, V, 556; İbn Sa'd, Tabakât, VIII, 119; Âsım Köksal, a.g.e., XII 57-58)
Hz. Cüveyriye'den altmışbeş hadis rivâyet edilmiştir. Hicrî 56 tarihinde vefat etmiştir (Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, Ankara 1983, VII, 454).
Hızlı Cevap
  #237  
Okunmamış 15-01-2008, 19:50
 
Standart --->: İslami Sözlük
CÜZ'

Bir bütünün parçalarından her biri. İslâmî tabir olarak da, Kur'ân'ın okuma ve hıfzını pratik olarak kolaylaştırmak gayesiyle ayrıldığı otuz parçadan her birine verilen isimdir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde Kur'ân'ın bölümleri sûrelerden ibaretti. Kur'ân'ın sûrelere bölünmesi tevkîfîdir, yani vahye dayalıdır. İlk dönemlerde Kur'an yazısında bugünkü noktalama işâretleri ve harekeler mevcut değildi. Ancak özellikle Arap olmayanların İslâm'a girmesiyle beraber gündeme gelen noktasız ve harekesiz yazının doğru olarak okunması problemi, kolay aşılacak bir engel değildi.
Kur'ân'ın doğru okunmasını sağlamak amacıyla önce harekeleme ve noktalama işaretleri yapıldı. Bunun kolaylık sağladığı görülünce bu amaca yönelik yeni adımlar atıldı. Bilindiği gibi Kur'ân-ı Kerîm henüz Peygamber (s.a.s.)'e indirilirken sahabelerin bazısı tarafından ezberleniyordu. Kur'ân'ı ezberleme geleneği günümüze kadar kesintisiz olarak devam etmiştir. Ayrıca Kur'an okumak bir ibâdet olduğundan, gerek Kur'ân'ı okuyanlar, gerek ezberlemiş olanlar baştan sona Kur'ân'ı okuyor, onu hatmediyorlardı. Kur'ân'ın belli uzunluklarda bölümlere yani cüzlere ayrılması, pratikte hem ezberlenmesine hem de hatm edilmesine kolaylıklar sağlayacaktı. Özellikle belli aralıklarla onu hatm edenler için bu bir ihtiyaçtı.
Önceleri birbirinden farklı bölümlendirmeler olduysa da, Kur'ân'ın tedris edildiği medreselerde otuz cüze bölünmesi yaygınlaşıp kabul gördü. (ez-Zerkeşî, el-Burhân fi Ulûmi'l-Kur'ân, I, 250). Bilahare cüzlerin hiziplere bölünmesi de gerçekleşti ve her cüz' dört ayrı hizb'e bölündü. Böylece Kur'ân-ı Kerîm otuz cüz' ve yüz yirmi hizb'e ayrılmış oldu.
Hızlı Cevap
  #238  
Okunmamış 15-01-2008, 19:50
 
Standart --->: İslami Sözlük
CÜZ'İ İRÂDE

İstemek, arzu etmek, tercih etmek, insanın Allah'a itaat veya ona isyan etmesi ile ilgili olan sınırlı iradesi. Alternatiflerden birine meyletme kabiliyeti bulunanın, iradesi vardır demektir. Yaptığı işlerde insanın böyle bir tercih kabiliyeti var mıdır? Varsa, sınırları nelerdir? İslâm düşünürleri bu sorulara ne cevap vermişlerdir?
İslâm düşünürlerini meşgul eden ve hakkında farklı görüşler ileri sürülen en önemli konulardan biri de, insanın iradesi konusudur. Mesele, kaderle yakından ilgilidir.
Her şeyin yaratıcısının Allah olduğu, O'nun irade ve meşietinin mutlaka olup bunun hilâfına bir şeyin vuku bulmasının mümkün olmadığı, Kur'ân'da açık açık ifade edilmektedir. Buna rağmen kul, yaptıklarından dolayı hesaba çekilecek; mükâfat ya da ceza görecektir. Kulun sorumluluğunun gerekçe ve dayanağı nedir? Kulun davranış hürriyeti var mıdır ki sorumlu tutulmaktadır?
Bu konuda üç temel görüş ileri sürülmüştür. Bu görüşlerden birini, kader konusuyla çok meşgul olmaları sebebiyle olacak ki, Kaderiyye diye isimlendirilen Muaaaile; diğerini Cebriyye; üçüncüsünü de Ehl-i Sünnet temsil etmektedir.
Bu mezhepler, ileri sürülen görüşlerin odak noktalarıdır. Çünkü bu görüşler arasında, şuna ya da buna yakın görüşler ileri süren kişi ya da fırkalar varolagelmiştir. Biz burada olanlardan sarfı nazar ederek bu üç mezhebin temel görüşlerini ve dayandıkları delilleri özet olarak incelemeğe çalışacağız.
Kaderiyye (Muaaaile) mezhebinin görüşü
Kullar, iradelerinde tamamen hür ve bağımsızdır. Zira Muaaaileye göre irade fiildir. Bunda Allah'ın bir rolü yoktur. Bir bakıma insan, fiillerinin yaratıcısıdır; onları işleyip işlememekte tamamen serbesttir. Özellikle kötü fiiller açısından bu böyledir. "Allah'ın iradesi kötü fiillere taalluk etmez. O sadece iyiyi diler" (Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu Usüli'l-Hamse, Kahire 1965, 431)
Kaderiyyeyi bu görüşe sevk eden âmil, beş temel prensiplerinden biri olan "Allah'ın adaleti" ne bakış açılarıdır. Onlara göre, Allah'ın kullarının fiillerinde bir etkisinin olmaması, adaletinin ve kullara zulm etmemesinin bir gereğidir. Eğer Allah, kulun kötü bir fiilî yapmasında bir katkısı varsa, sonra da kulu bu kötü fiilinden dolayı cezalandırıyorsa, bu, O'nun adaletiyle bağdaşmaz. O halde kul, tamamen bağımsız olmalı ki, yaptıklarından dolayı hesaba çekilebilsin.
Bu görüşleri için ileri sürdükleri delillerden birkaçı şöyledir:
"Bu bir öğüttür. Dileyen, Rabbine varan bir yol tutar." (el-Kehf 18/29) ".... Eğer (o süre) içinde dönerlerse Allah bağışlayan, merhamet edendir." (el-Bakara, 2/226). "İşte bu ellerinizin yapıp öne sürdüğü işler yüzündendir. Yoksa Allah, kullara zulm edici değildir. " (Enfal 8/51). "Bir millet, kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların durumlarını değiştirmez" (Ra'd 13/11).
Görüldüğü gibi bu âyetlerde kulların fiilleri kendilerine isnad edilmektedir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadiste şöyle buyurmaktadır: "Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzere doğar. Sonra ana-babası onu ya yahudileştirir, ya Mecusileştirir, yahut hristiyanlaştırır... " (Müslim, Kader 25).
Hatta kaderi mazeret olarak ileri sürenlere karşı Allah, bu mazeretlerinin doğru olmadığını, yaptıklarının kendilerine ait olduğunu söylemektedir:
"(Allah'a) ortak koşanlar: Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız O'ndan başka hiç bir şeye tapmazdık ve O'nsuz hiç bir şeyi haram kılmazdık dediler. Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Peygamberlere düşen yalnız açıkça tebliğ etmek değil mi" (en-Nahl, 16/35).
Mûaaaile içerisinde kaderi inkâr etmekte o kadar aşırı gidenler vardır ki, bunlar, insanların ne yapacakları konusunda Allah'ın önceden bir bilgisinin bulunduğunu dahi inkâr ederler ve kul, kendi iradesiyle karar verip o fiili işledikten sonra ancak Allah'ın o şeyden haberdar olduğunu söylerler.
Cebriyye mezhebinin görüşü Kaderiyye mezhebine reaksiyon olarak ortaya çıkan Cebriyye mezhebine göre, insanın hiçbir irâdî hürriyeti yoktur. Allah önceden her şeyi takdir etmiştir. Kul, bu takdir edilmiş şeyleri yapmak zorundadır. Yukarıdan gelen su nasıl aşağıya doğru akmağa, yukarıya fırlatılan taş nasıl geri dönmeğe mahkûm ise, insan da kaderinde yazılı olan şeyleri yapmağa mahkûmdur. İnsan âdeta önceden programlanmış bir robot gibidir. Nasıl programlanmışsa, onu yapar.
Cebriyye'nin bu görüşlerine dayanak olarak ileri sürdükleri naslardan bir kısmı şöyledir:
"Allah birini şaşırtmak isterse, sen onun için Allah'a karşı hiç bir şey yapamazsın. Onlar öyle kimselerdir ki Allah, onların kalblerini temizlemek istememiştir." (el-Mâide, 5/41). "Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslâm'a açar; kimi de saptırmak isterse onun göğsünü, (o kimse) göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar." (el-En'am 6/125). De ki: " Size bir kötülük istese veya size rahmet dilese sizi Allah'tan kim korur?" (el-Ahzâb,.33/17). "Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz." (Tekvir 81/29).
Kulun iradesizliği yanında, sorumluluğunu hangi temele dayandıracağını izah etmekten aciz kalan Cebriyye, zamanla bilgin ve düşünürler arasında yok olup gitmeğe mahkûm oldu. Ancak zaman zaman ümmetin bu düşüncenin etkilerinden kurtulduğu söylenemez.
Ehl-i sünnet mezhebinin görüşlerini incelerken göreceğimiz gibi, bu fırkaların her ikisi de nassları tek yönlü almış; karşı tarafın ileri sürdüğü delilleri görmezlikten gelmiştir.
Ayrıca iki fırkanın da Emevîler döneminde ortaya çıkmış olması dikkat çekicidir. Belki o dönemde İslâm ümmeti yabancı kültürlerle karşılaşmaya başlamış ve bu durum fırkaların ortaya çıkmasında etkenlerden birini teşkil etmiştir. Ama hiç şüphe yok ki Râşid Halîfelerin adil idaresinden sonra İslâm ümmetine hâkim olan zorba Emevî idaresinin de etkisi az değildir.
Baskı ve zulme dayalı idareler, birbirine zıt olan bu iki görüşün de toplumda yayılmasına zemin hazırlar. O günkü toplum içinde bir tarafta kural-kaide tanımayan ve işi anarşizme kadar götüren insanlar; diğer tarafta da köşesine sinmiş, iradesini yitirmiş, olayların akıntısına kendisini salıvermiş bedbin miskinler vardı. Nitekim günümüzde de her zaman bu gibi zorba yönetimlerin egemen olduğu toplumlarda bu iki sınıf insanla karşılaşıyoruz.
Ehl-i sünnetin görüşü Ehl-i sünnetin ilk dönemlerini temsil eden selef âlimleri, başlangıçta böyle bir problem üzerinde detaylı bir şekilde durmamışlardır. Belki de böyle bir konu üzerinde durma ihtiyacını duymamışlardı. Onların mesele üzerinde durmaları, Kaderiyye ve Cebriyye'nin görüşlerini reddetmekle başlar.
Selef, hem Kaderiyye'nin, hem de Cebriyye'nin görüşlerini naslara uygun görmemişlerdir.
Onlar, bu konudaki nassların hepsini bir bütün olarak değerlendirmişlerdir. Böylece ileri sürdükleri görüş de, her iki fırka arasında orta yolu takip eden bir görüş olmuştur.
Buna göre Allah'ın iradesi mutlak ve küllî bir iradedir. İradesinin hilâfına hiçbir şey meydana gelmez. O'nun saltanatında irade etmediğinin vuku bulması, ya unutma ve gafletinden, ya da acizlik ve zaafından kaynaklanır ki; haşa Allah hakkında böyle bir şey sözkonusu olamaz.
Kula irade ve seçme hürriyetini veren, bizzat Allah'ın kendisidir. İnsana iyi ya da kötüyü seçme kabiliyetini O vermiştir. O halde insan, iradesini kullanırken Allah'ın iradesinin dışına çıkmamaktadır.
Kul, kendisine verilen irade ile seçimini yapar. Allah Teâlâ, kulların kendi fiillerini yapma ve kesb etme hürriyetine sahip olduklarını açıkça ifade etmektedir: "Dilediğinizi işleyin, doğrusu O, yaptıklarınızı görendir. " (Fussilet 41/41) "Kim yararlı bir iş işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Rabbin kullara karşı zalim değildir. " (Fussilet 41/46). Ama kul bu hürriyeti kullanırken kesin olarak kendisine bu irade gücünü verenin Allah olduğunu bilmelidir. O'nun iradesi dahilinde bunları yapmaktadır; Allah Teâlâ dilemezse, hiç bir şey yapamaz.
Kul seçimini yapar ama yaratma Allah'a aittir. "O, herşeyin yaratıcısıdır." (el-En'am, 6/102). O halde yapılan iş, yaratma yönüyle yüce Allah'a; kesbedilmesi ve işlenmesi yönüyle kula aittir. Bu sebeple de sonucundan sorumludur.
Kul, irade ve isteğinin dışında kalan durumlardan sorumlu tutulmayacaktır. "Allah, kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. " (el-Bakara, 2/286)
İrade problemini karmaşık hale getiren hususlardan birisi, aslında meydana gelmesi sözkonusu olmayan farazî sorulara cevap vermek isteğinden kaynaklanmaktadır. Bunlardan en önemlisi şudur: Allah bir şeyi irade buyururken kul aksini irade eder ve bunun zıttını yapmayı arzu ederse ne olur?
Elbette ki böyle bir soruya: "Allah'ın dilediği olur" karşılığı verilecektir. Ancak dikkat edilirse bu soruda Allah ve kul, çekişen iki yarışmacı konumuna sokulmuştur. Böyle bir şey sözkonusu olamaz ki buna cevap aransın. En azından cevap aransa bile meselenin tamamen nazarî olduğu bilinmelidir. Hâşâ Allah, kuluyla yarışa girmez. Kula irade ve seçme yetkisini kendisi vermiştir onu burada özgür bırakmıştır. O halde kul, şu veya bu seçimi yaparken Allah'ın iradesi sınırları çerçevesinde bu seçimi yapmaktadır. Allah'ın iradesiyle kulun iradesinin karşı karşıya gelmesi diye bir durum söz konusu değildir. Bu konuda ileri sürülen bir diğer farazî soru da sudur: Kul, daha önce belirlenmiş olan kaderinde yazılı olanın aksine bir şeyi yapmak isterse, bunu yapma yetkisi var mıdır?
Eğer Allah Teâlâ, zamanla kayıtlı olmayan, yani geçmiş ve geleceği bütün teferruatiyle bilen bir bilgiye sahip bulunmasaydı, belki böyle bir soru sözkonusu olabilirdi. Allah Tebârek ve Teâlâ, kulun bunu mu, yoksa şunu mu seçeceğini; niyyetinin nerede ve ne zaman değişeceğini bilir; kaderini de bu bilgisiyle tayin eder. Daha açık bir ifadeyle; kul, yaptığı bir şeyi kaderinde yazılı olduğu için yapıyor değil; o şeyi yapacağı için Allah kaderine onu yazmıştır. Bu sebepledir ki, yaptıkları kötü ameller konusunda kaderlerini gerekçe olarak ileri süren müşriklerin bu iddiaları Kur'an'da reddedilmektedir: "(Allah'a, ortak koşanlar Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız O'ndan başka hiç bir şeye tapmazdık ve O'nsuz hiç bir şeyi haram kılmazdık dediler. Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Peygamberlere düşen yalnız açıkça tebliğ etmek değil mi?" (en-Nahl, 16/35)
Hızlı Cevap
  #239  
Okunmamış 15-01-2008, 19:50
 
Standart --->: İslami Sözlük
D



DÂBBETÜ'L-ARZ

Yer hayvanı, kıyametin büyük alametlerinden biri.
Debb ve debîb; hafif yürüme ve debelenme demektir. Hayvanlar ve çoğunlukla haşereler için kullanılır. İçkinin bedene yayılması ve bir çürüklüğün etrafına sirayeti gibi hareketi gözle görülmeyen şeyler için de kullanılır. Dâbbe de debelenen, hareket eden demektir. Şu halde tren, otomobil, bisiklet vb. şeylere lügate göre dâbbe denebilirse de ıstılahta daha çok hayvanlar için kullanılır.
"Allah bütün canlıları (her dâbbeyi) sudan yaratmıştır. Kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayakla, kimi de dört ayakla yürür. Allah dilediğini yaratır. Allah şüphesiz her şeye kaadirdir." (en-Nûr, 24/45) âyetinden anlaşılacağı üzere her hayvana dâbbe denir.
"Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların (her dâbbenin) rızkı ancak Allah'a aittir." (Hûd, 11/6) âyetinden de anlaşılan budur.
"Dâbbetü'l-Arz" da; kıyametin kopmasına yakın, ortaya çıkacağı bildirilen ve kıyametin büyük alâmetlerinden olan bir yaratıktır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de:
"Söylenmiş olan (tehdit edildikleri şey) başlarına geldiği zaman onlara yerden bir dâbbe çıkarırız da, insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını kendilerine söyler." (en-Neml, 27/82) buyrulmaktadır.
Bu âyetten anlaşılan, dâbbenin bir hayvan-ı nâtık yâni konuşan bir canlı olduğudur (M.H. Yazır, "Hak Dini Kur'ân Dili", V, 3701 vd.).
Râğıbü'l-İsfahânî, yukardaki âyete dayanarak şöyle demektedir:
"Dâbbe, tanıdığımız hayvanlara benzemeyen bir hayvandır. Ortaya çıkması kıyamete yakın bir dönemde olacaktır. Bir de denildi ki: Bununla, cahiliyyede hayvan mertebesinde olan kötü insanlar kasdedilmiştir (Râğıb, "Müfredât", debb maddesi.)
Müfessirler yukardaki âyette (27/82) dayanarak "Dâbbetü'l-Arz"ın kıyamete yakın bir zamanda ortaya çıkacağını söylerler. İbn Ömer'e göre, "dâbbe"nin çıkması hadisesi, dünyada iyiliğe emreden ve kötülükten sakındıran hiçbir fert kalmadığı zaman vuku bulacaktır. İbn Merdûye'nin Ebu Saîd el-Hudrî'den rivayet ettiği bir hadîse göre, aynı şeyi bizzat Hz. Peygamber (s.a.s.)'in kendisinden Ebu Saîd de duymuştur. Bu da, insanın başkalarını iyilik yapmaya teşvik ve kötülükten sakındırma (emr bi'lma'rûf, mehy, ani'l-münker) vazifesini terkettiği zaman Allah'ın, kıyametin hemen öncesinde son ihtar vazifesini görmek üzere bir "dâbbe" meydana çıkaracağını gösterir. Mâmafih onun tek bir hayvan mı, yoksa bütün yeryüzünü istilâ edecek bir hayvan türü mü olduğu açık değildir (Mevdûdî, "Tefhîm", IV, 128)
Akaid kitaplarına, kıyametin alâmetlerinden biri olarak geçmiş olan "Dâbbetü'l-Arz" (bk. Pezdevî "Ehl-i Sünnet Akaidi", 352; Nesefî, "Akaid ", şerh ve haşiyesi Kesteli. 194) hakkında Peygamber (s.a.s.)'den şöyle rivayet edilir.
"İlk çıkacak kıyamet alameti, güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine "dâbbe''nin çıkmasıdır. Bu alametlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takibedecektir" (Müslim, Fiten, 118; İbn Hanbel, "Müsned", II, 201)
"Üç şey vardır ki bunlar çıktığı zaman, daha önceden iman etmeyen hiçbir kimseye (o günkü) imanı fayda vermez: 1-Güneşin batıdan doğması, 2-Deccâl ve 3-Dâbbetü'l-Arz (Müslim, İman, 249; Tirmizî, Tefsîr, sûre 6)
"Dâbbe, yanında Hz. Musa (a.s.)'nın asâsı ve Hz. Süleyman (a.s.)'ın mührü olduğu halde çıkacaktır. Mü'minin yüzünü asa ile parlatacak, kâfirin burnunu da mühürle mühürleyecek. İşte o dönemde yaşayan insanlar biraraya gelecekler ve mü'minler, kâfir belli olacaktır" (Ahmed b. Hanbel, II, 491; Tirmizî, Tefsîr, süre: 27)
Bu konudaki rivayetler pek çoktur, ancak hiçbiri mütevâtir olmadığından, kıyamet gibi tamamen gaybî olan bir meselede delil olamazlar. Bunun için, "Dâbbetü'l-Arz"la ilgili teferruâtı bir yana bırakıp, Cenâb-ı Allah'ın bizi bununla ilgili olarak Kur'ân-ı Kerim'de bildirdikleriyle yetinmemiz, işin iç yüzünü ve mahiyetini O'na havale edip dabbetü'l-arz'ın kıyamete yakın zuhur edeceğine iman etmek en doğru yoldur. Bununla birlikte: "Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. O'ndan başkası onları bilemez... " (el-En'âm, 6/59).
Hızlı Cevap
  #240  
Okunmamış 15-01-2008, 19:50
 
Standart --->: İslami Sözlük
DÂÎ

Davet eden, çağıran, bir kimseyi bir şeye sevk ve teşvik eden kimse. Arapça "deave" fiilinin ism-i faili olan kelime hu anlamıyla kullanıldığında, tarih boyunca insanları doğruya, hakka yöneltmek için Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerin birer dâî, yani davetçi olduğu anlaşılmaktadır. Peygamberlerin insanları Allah'a çağırdıkları bir çok âyetlerle sabittir:
"(Ey Nebî) de ki: Benim yolum budur. Ben ve bana uyarılar bilerek insanları Allah'a çağırırız." (Yusuf, 12/108)
"... Rabbim, doğrusu ben milletimi gece-gündüz Çağırdım... " (Nûh, 71/5)
"Ey inananlar, Allah ve Peygamber sizi hayat verecek şeye (İslâm şeriatına) çağırdığı zaman ona uyunuz" (el-Enfâl, 8/24)
"(Musa), ben sizi kurtuluşa (her yönüyle İslâm'ı kabule) çağırıyorum (ama) siz beni ateşe çağırıyorsunuz. Siz beni Allah'ı inkâr etmeye çağırıyorsunuz. ben ise sizi, güçlü olan, çok bağışlayan Allah'a çağırıyorum" (el-Hicr, 15/41-42)
Peygamberler insanları ebedî kurtuluş sebeplerine yani Allah'ın vahdaniyet ve hâkimiyetini kabule çağıran birer dâî oldukları gibi, ümmetlerinden bu görevi yapanlar da Kur'ân diliyle medhedilmişlerdir: "...Allah'a çağıran kimseden daha güzel sözlü kim vardır?" (en-Nahl, 16/33)
Aynı kelimeden türeyen dua da Allah'a yalvarma, Allah'tan dilekte bulunma, iman neticesi Allah'ı çağırma manalarında kullanılır: "Rabbınıza yalvararak ve gizlice dua edin." (el-A'raf, 7/55)
"... Benden isteyenin, dua ettiğinde duasını kabul ederim..." (11/186, 19/48, 72/20)
Allah'a samimiyetle inananlar, her zaman O'na dua ederken; insanların bir çoğu darda kaldıkları zaman Allah'a dua eder, genişliğe erince hiç dua etmemiş gibi hayata devam ederler; ya da Allah'a ortak koşarak O'na dua ederler. Bu tür dualar sahibine fayda vermediği gibi azgınlıklarını da artırır:
"İnsana bir darlık gelince, yan yatarken, oturur veya ayakta iken bize yalvarıp yakarır; biz darlığını giderince, başına gelen darlıktan ötürü bize hiç yalvarmamışa döner..." (Yunus, 10/12)
"Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Allah'a has kılarak O'na yalvarırlar, ama Allah onları karaya çıkararak kurtarınca, kendilerine verdiği nimete nankörlük ederek O'na hemen eş koşarlar..." (el-Ankebut, 29/65; ez-Zümer, 39/8)
"O gün Allah, bana ortak olduklarını iddia ettiklerinize seslenin der. Onları çağırırlar fakat hiç birisi onların çağrısına gelmez" (el-Kehf 18/52; Kasas, 28/64)
"Allah'tan başkasına yalvarma. Öyle yaparsan şüphesiz zalimlerden olursun." (Yunus, 10/106; ve 26/13, 28/88)
Öte yandan İsmailiye, Karmatiye ve Dürziye mezheplerinin esaslarını halk arasında yaymakla görevli kimselere de dâî denilmektedir.
İslâm'ın dâîleri, peygamberler ve onların yolundan giden halis müminlerdir. Ancak İslâm itikâdî mezhepleri incelendiği zaman, Şiîlerde, imamın kendisi için bir dâî tayin etmesi zorunludur. Ayrıca ve özellikle Batıniyye mezhebinde dâîlik, insanları mezheblerine davet etmek, yedi mertebede tahakkuk etmek üzere âdeta müessese halinde yaşamaktadır. Bütünü, temelde muhatabı aldatmaya dayanan söz konusu yedi mertebe şunlardır:
a) Teferrüs: Dâî, gizliliğe uyma hususunda, sağlam ve zâhirî şeyleri batınî anlama gelecek şekilde yorumlayabilmelidir. Aldatabileceği ve aldatamayacağı kimseleri tanımalıdır. Her insana durumuna göre konuşmalıdır. İbadete meyilli kişiyi mezhebine çağırmak istiyorsa, onu ibadete ve zühde sevkeder. Sonra ona ibadet ve farzların sebeplerini sorar, böylece onu şüpheye düşürür.
b) Te'nislik Teferrüse yakın olan bu hileli yol; insanın kendi mezhebiyle ilgili olarak benimsediği şeyleri gözünde süslemek, sonra da ona benimsediği şeylerin yorumunu sorarak onu inançları hakkında şüpheye düşürmektir.
c) Rabt: Davet olunacak şahsı, şeriatın esaslarını tevil isteği hususunda merakta bırakmaktır.
d) Tedlislik Şeriatın zâhirî hükümlerinin (namaz, oruç, hacc, hadler..) kullara azab vermekten başka bir şey olmadığını söyleyerek, etrafındakileri batınî (gizli) manaları kabule müsait hale getirmek. Bu hususta "İnananlarla iki yüzlüler arasına, kapısının içinde rahmet ve dışında azab olan bir sur çekilir" (Hadid, 57/13) âyetini ileri sürerler.
e) Teşkik: Davet edilen şahsı, "Neden insanın iki kulağı, bir dili var? Tatlı su balığı ile deniz balığını ayıran özellik nedir? Neden sabah namazı iki rekat, öğle dört, akşam üç rekattır? Sûre başlarındaki hece harflerinin manaları nelerdir?..." gibi sorularla şüpheye düşürmek.
f) Hal: Mezhebe çağrılan kişiyi şeriatın zâhirî hükümlerinden tamamen çıkarmak.
g) Sulh: İslâm'dan tamamen uzaklaştırmak. Haramların helâlleştirilmesi.
Bu sıralamalarla dâîler, muhataplarını İslâm hakkında cevap veremeyecekleri tarzda şüpheye sevkettikten sonra, kendi batıl görüşlerini ileri sürerek muhatabı batınî mezhebini kabule zorlarlar.
Konu üzerinde araştırma yapanlara göre Batıniyye davetini kuranların başında, Irak valisinin cezaevinde birbiri ile tanışan Cafer b: Muhammed es-Sadık'ın kölesi Meymun b. Deysan ile Muhammed b. el-Hüseyin gelmektedir. Propagandalarına Dendan ve Tuz dolaylarında başladılar. Şia'nın gulatından olan Hulûliyye'nin sapık fikrini benimseyen bir grup, Deysan'ın davetine kulak verince o da kendisinin Muhammed b. İsmail b. Cafer ı es-Sadık'ın oğullarından olduğunu iddia etti ve bunu kabul ettirdi. Sonraları Batıniyye mezhebine davet eden Hamdan Kırmıt (Karmat) diye biri ortaya çıktı. Karamita bu adama nisbet edilir. Davet hususunda, bunu, Ebu Said el-Cennabî takip etti. Mısır'da 358-567/968-1171 yılları arasında hüküm süren Fatımî hanedanı, mezhebin kurucularından ve davetçilerinden Meymun b. Deysan el-Kaddah'ın devamıdır. İran Karmatîleri de Hamdan Kırmıt'ın kardeşi Me'mun'un devamıdır. Nişapur'da bu mezhebin eş-Şaranî diye bilinen bir grup dâîleri zuhur etti. Haccac orada vali iken de öldürüldü.
Tarihi kaynaklara göre, Batıniyye'nin daveti el-Me'mun zamanında ortaya çıktı, El-Mutasım zamanında yayıldı. Batıniyye, kendilerinin kabul ettikleri Batınî inanışları üstün gören kimseleri "Usûs" olarak tayin ederlerdi. Bunlar âyet ve hadisleri kendi esaslarına göre yorumlarlardı. Mecusilerin inançlarıyla Batıniyye'nin inançları birbirine benzerlik göstermektedir. Nur ve zulmeti, iyi ve kötüyü yaratan iki ayrı yaratıcı kabul eden Mecûsilere karşılık Batıniler de bu âlemin idarecisi olarak ilâh ve nefsi, diğer bir ihtimalle akıl ve nefsi kabul ederler. Ateşe tapma benzerliklerini de, Bermekiler'in er-Reşid'e süslü bir şekilde Kâbe'nin ortasında, üzerinde ebedi olarak öd ağacı yakılacak bir buhurdanlık koymasını söylemekle ve mescidlerde buhur yakmakla ortaya koymuşlardır.
Dâî, Şia'da İsmailiyye mezhebinin mertebe silsilesinde beşinci derecede bulunur. İsna aşeriyyenin oniki imamına mukabil, dâîlerden başka, Batıniler'in akidelerini yaymakla sorumlu olan oniki hüccetteri vardır ve bunların her biri Horasan, Irak ve el-Cezire'de davet ile meşgul olurlar. İmamın ilmi de sadece sahibi Cezire ünvanına sahip kişilerce âleme yayılırdı. Batınilerde sabık (Bâri Teâlâ); tâlî (akl); cadd (heyulâ); feth (hâlü mutlak); hayal (zaman-ı mutlak) tabirleri vardır ve bu tabirleri şer'î anlamlara uydurmak isteyenlere göre, sabık; kalem; tâli; levha; cadd; baht; men ve ifâya, vermeye ve yasaklamaya memur edilmiş olan melek; feth: cad'ın veziri olan Mikâil; hayal: Cibril'dir.
Dürzilerde dâîler, daha aşağı mertebedeki ruhânîlerin başında bulunurlar. Vazifelerinde kendilerine yardım etmek üzere Ma'zun ve Mukassir denilen yardımcıları vardır. Selahiyetlerini tâlî adı verilen beşinci büyük ruhânî reisten alırlar. Dâîlere "Dâ'îl İclâl: yüceliğe davet eden kimse" denildiği gibi; el-Cad ismi de verilir. Dâîler, müminlere okunmak üzere mezhebin üstadlarından risale ve sicil alırlar.
Dâî kelimesi, biri diğerinden daha aşağı mertebede bulunan şahıslara delâlet etmek üzere de kullanılır. Karmatîler ile Fatımîler'in tarihlerinde "Dâî ed-Dua" tabirine rastlanır.
En meşhur dâîler, Abdan ve Hamdan Karmat (Karmatî mezhebinin kurucuları) dir. Hamdan Irak'ın ilk büyük dâîsidir. Zikraveyh de, maiyetindeki dâîlerle Suriye ve Irak hudutlarındaki kasabaları tahrip edebilecek derecede bir kuvvet toplamaya muvaffak olmuş ve nihayet 294/906-907 yılında mağlup edilerek öldürülmüştür. Ebu Said el-Cennabî (v. 300/913) Ebû Abdullah Muhtasıb en küçük mertebede bir dâî olarak işe başlamış, askerî dehası ile Ketama kabilesinin başına geçerek Ubeydullah adına Kuzey Afrika'yı fethetmiştir. Ubeydullah daha sonra Mehdi ilân olunarak 296/906 yılında Mısır'da Fatımîler hanedanı kurmuş ve Ebû Abdullah'ı kıskandığı işin, tahta geçtiği yıl (298/911) onu öldürtmüştür
Hızlı Cevap
Cevapla

Hızlı Cevap
Mesajınız:
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın
Rastgele Soru

Seçenekler


Seçenekler


Benzer Konular
İslami Sözlük C İslami Sözlük C CEBR Nedir? Zorlama, zor kullanma İrâde ve ihtiyârın zıddı İnsanın hiç bir irâde ve ihtiyâra sâhib olmadığını, her şeyin cebr elinde esir olduğunu ve varlığının otomatik,...
İslami Sözlük A İslami Sözlük A Aciz Gücü yetmeyen, güçsüz, zayıf Allahü teâlâ her şeye kâdirdir (gücü yeter) Eğer gücü yetmezse âciz ve noksan olurdu Âcizlik ve noksanlık Allahü teâlâ için düşünülemez ...
İslami Sözlük B İslami Sözlük B BÂB Nedir? 1 Kapı Mescîd-i Nebî'nin şimdi beş bâbı vardır İkisi batı duvarında olup, kıbleye yakın olana Bâb-üs-selâm, kuzey köşesine yakın olana Bâb-ür-rahme adı verilir ...
İslami Sözlük-2- FER' Birinci derecede gerekli olmayan bilgi, dal, kol, kısım, ayrıntı, teferruat. Bir ana gövdeden ayrılan kollardan her biri, ağacın yukarıya ve yanlara uzanan dalları. Kur'an-ı Kerîm'de:...
İslami Felsefe Hakkında, İslami Felsefeciler İslami Felsefe Hakkında, İslami Felsefeciler Kındi ve Yeni-Eflatuncu Aristoculuk (796 – 866 ) İslâmda esas felsefe hareketinin, filozof denmeye, Cafer Sadık ve Câbirden daha layık görülen...


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 20:07.


Powered by vBulletin® Version 3.8.2
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.

DMCA.com

Sitemizde illegal paylaşım yasaktır.Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz/sorunuz varsa bize ulaşmak için TIKLAYINIZ .
In this web site,illegal sharing is forbidden.If you have any problem/complaint about contents copyrights in our page,please click here to contact us.