Ezberim  

Anasayfa Kimler Online
Go Back   Ezberim > İslam Dini Bölümü > Dini Bilgiler
Kayıt ol Forumları Okundu Kabul Et


İslami Sözlük

İslam Dini Bölümü kategorisinde ve Dini Bilgiler forumunda bulunan İslami Sözlük konusunu görüntülemektesiniz.
CEHD Azimle gayret etme, çabalama çalışma. İctihad, mücahede, cihat, mücâhid kelimeleri de bu kökten türetilmiştir. Bilindiği gibi ictihad, hakkında kesin ...


Seçenekler
  #201  
Okunmamış 15-01-2008, 19:40
 
Standart --->: İslami Sözlük

CEHD

Azimle gayret etme, çabalama çalışma. İctihad, mücahede, cihat, mücâhid kelimeleri de bu kökten türetilmiştir. Bilindiği gibi ictihad, hakkında kesin hüküm bulunmayan dinî bir meselede hüküm ortaya koymak için olanca gücün sarfedilmesidir. Cihat ve mücâhede, Allah yolunda, düşmanı savmak için var gücün harcanması; mücâhid ise, Allah yolunda cihat eden kişidir.
Arap dilinde kelimenin kök harflerine zâid harf ilâve edilmesinin sebeplerinden bir tanesi, manaya kuvvet kazandırmaktır. Meselâ "cehd" mastarına bir harf ilâvesiyle meydana gelen "cihad" mastarı, anlam yönüyle "cehd"den; iki harf ilavesiyle oluşan "ictihad"* mastarı da, "cihad" mastarından daha kuvvetlidir. Buna göre "cehd", çabalamak ve gayret etmek anlamına geliyorsa, "cihad" daha fazla gayret etmek ve çabalamak; "ictihad" ise, bundan da daha fazla çabalamak ve gayret etmek anlamına gelir.
Kur'ân'da cehd, beş yerde geçmekte olup,bunların hepsinde, samimi olmadıkları halde, samimi olduklarını yemin ederek göstermeğe gayret sarfedenler hakkında kullanılmıştır. (bk. 5/53, 6/109,16/38, 24/53 ve 35/42).
Kök harflerine bir elif ilâvesiyle iki yerde menfi gayret için; diğerlerinde, bildiğimiz cihad* için kullanılmıştır. Menlî anlamda kullanıldığı iki yerde de, müşrik ana babanın, mümin olan evlatlarını Allah'a ortak koşmaya sürüklemeleri konusundaki Gaba ve gayretleri için kullanılmıştır. (el-Ankebüt, 29/8; Lokman, 31/15).
Hızlı Cevap
  #202  
Okunmamış 15-01-2008, 19:40
 
Standart --->: İslami Sözlük
CEHENNEM

Derin kuyu, ahirette kâfir ve günahkâr kimselerin azap Cekecekleri ceza yeri. Kur'an-ı Kerîm'de inanan ve güzel amel işleyen kimselere Cennet* vadedildiği gibi (el-Kehf 18/107); kâfir ve günahkâr kimselere de Cehennem vâdedilmiştir. Kâfir, münâfık ve müşrikler Cehennem'de ebedî kalırlar, orada ölmezler ve azabları hafifletilmez. Tövbe etmeden günahkâr olarak ölen ve Allah'ın kendilerini affetmediği mü'minler ise Cehennem'de ebedî kalmazlar. Kendilerine günahları kadar azap edilir. Sonra oradan kurtulup Cennet'e girerler ve orada ebedî kalırlar. (Alâuddin Âbidîn, el-Hediyetü'l-Alâiyye, 468).
Allah Cehennem'i diğer yaratıklardan önce yaratmıştır ve şu anda mevcuttur, yok olmayacaktır. Nitekim şu ayet bu durumu gayet açık ifade eder:
"Artık o ateşten sakının ki, onun tutuşturucu odun (kâfir) insanlarla taşlardır. O (ateş) kâfirler için hazırlanmıştır. " (el-Bakara, 2/24) "Kâfirler için hazırlanan ateşten korkun. " (Âli İmrân, 3/131).
Enes b. Mâlik'ten rivâyet olunan bir hadiste de Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır: "Demin Cennet ile Cehennem şu duvarın yüzünde bana arz olundu. " (Tecrid-i Sarih Terceme ve Şerhi, II, 483).
Ateş, insan cismine çok büyük acı ve ızdırap verdiği için ahirette kâfir ve münâfıkların cezası ateşle verilecektir. Böylelikle Cehennem, Allah'nı tutuşturulmuş ateşinin ismidir (Râğıb el-İsfahani, el-Müfredat, I02).
İşte Cehennem'in en açık vasfı ateş olduğu için bazen, Cehennem yerine ateş manasına "nâr" kullanılır: "Şüplıesiz ki münâfıklar nâr (Cehenneın)'ın en aşağı tabakasındadırlar. " (en-Nisâ, 4/145).
Kur'an-ı Kerîm'de Cehennem'in yedi kapısının olduğu belirtilmektedir.
"Cehennemin yedi kapısı olup, her kapıdan onların girecekleri ayrılmış bir kısım vardır. " (el-Hicr, 15/44). Bu ayet iki şekilde tefsîr edilmiştir:
a- Cehenneme girecekler çok olduğu için;
b- Cezalandırma azgınlığın çeşit ve derecelerine göre olacağı için Cehennem'in yedi kapısı veya tabakası vardır. Bu kapı veya tabakalar şunlardır:
1- Cehennem; yukarıda söz konusu edildiği şekilde Kur'an-ı Kerîm'in yetmişyedi ayetinde geçmektedir.
2- Lâzâ (alevli ateş): "Hayrı' (Allah onu azabdan kurtarmaz) Çünkü o Cehenneın alevli bir ateştir" (el-Meâric, 70/15).
3- Saîr (pılgın ateş): "O şeytanlara (ahirette) çılgın ateş azabı hazırladık. " (el-Mülk, 67/5). Ayrıca on beş ayette daha bu isimle geçmektedir. (22/4; 31/21; 34/12 vs.)
4- Sakar (kırmızı ateş): "Hem ey Rasûlüm bilir misin, nedir o sakar (Cehennem). " (el-Müddessir, 14/27)
5- Hâviye (uçurum): "O, kızgın bir ateştir " (el-Kâria, 101/9-11).
6-Hutame (kalbleri saran ateşli kaygı): "Şüphesiz o, Hutame ye (ateşe) atılacaktır." (Hümeze, 104/4).
7- Cahim (yanan kızgın ateş):
"Küfredenler ve ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar Cahim'in yarânıdırlar. " (el-Mâide, 5/10).
Cehennem'de görülecek azabın miktar, şiddet ve şekillerini ancak Allah ve Rasûlü'nün bizlere bildirmesiyle ve bildirdikleri kadarıyla bilebiliriz. Kur'an-ı Kerîm'de belirtildiğine göre;
a- Cehennem kâfirleri çepeçevre kuşatır: "Cehennem inkâr edenleri şüphesiz çepeçevre kuşatacaktır. " (el-Tevbe, 9/49).
b- Cehennem ateşi sönmez: "Biz sapık kimseleri kıyamet günü yüzü koyun, körler, dilsizler ve sağırlar olarak haşrederiz. Varacakları yer Cehennem'dir. Onun ateşi ne zaman sönmeye yüz tutsa hemen alevini artırırz. " (İsrâ, 17/97).
c- Cehennem dolmak bilmez: "O,gün Cehennem'e: "doldun mu?"deriz. O! " Daha var mı?" der. " (Kaf, 50/30).
d- Kaynarken çıkardığı ses: "Rablerini inkâr eden kimseler için Cehennem azabı vardır. Ne kötü bir dönüştür. Oraya atıldıkları zaman onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler. Nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. İçine her bir topluluğun atılmasında bekçileri onlara: "size bir uyarıcı gelmemiş miydi" diye sorarlar. Onlar evet, doğrusu bize bir uyarırı geldi; fakat biz yalanladık ve Allah hiç bir şey indirmemiştir, siz büyük bir sapıklık içerisindesiniz, demiştik " derler. " (el-Mülk, 67/6-9).
e- "Ateş onların yüzlerini yalar, dişleri sırıtıp kalır. " (el-Mü'minün, 23/104).
f- "Boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülür, sonra ateşte yakılırlar. " (el-Mü'min, 40/70-72).
g- İnkâr edenlere ateşten elbiseler kesilmiştir-. Başlarına kaynar su dökülür de bununla karınlarındakiler ve derileri eritilir. Demir topuzlar da onlar içindir. Orada uğradıkları gamdan ne zaman çıkmak isteseler, her defasında oraya geri çevrilirler. Ve kendilerine "yakıcı azabı tadın"denir. (el-Hâcc, 22/19-22).
h- Derileri yandıkça azabı tatmaları için yeniden başka derilerle değiştirilir. (en-Nisâ, 4/56).
i- Ölümü isterler fakat azabları devamlıdır, ölmezler. (bk. 43/74-77; 35/36).
Hz. Peygamber'in ifadesine göre:
"Cehennem ateşi (miktarca ve sayıca) dünya ateşleri üzerine altmış dokuz derece fazla kılınmıştır. Bunlardan her birinin harareti bütün dünya ateşinin harareti gibidir. " (Tecrîd-i Sârih Tercüme ve Şerhi, IX, 50).
Kur'an-ı Kerîm, Cehennem ehlinin çekeceği azap ve yiyecekleri hakkında da bir takım tasvir ve izahlarda bulunur: "(Nasıl) ağırlanmak için bu (nimet) mi hayırlı yoksa zakkum ağacı mı? Biz onu zalimler için bir fitne (sınama vesilesi veya azap) kıldık. O, Cehennem'in dibinde çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları şeytanların başları gibidir. Onlar ondan yiyecekler ve karınlarını onunla dolduracaklar. Sonra onların, bunun üzerine kaynar su karıştırılmış bir içkileri vardır. (Yedikleri zakkum, boğazlarını yakar) Yanan boğazlarını dindirmek için içecek bir şey ararlar. Ama kaynar su katılmış kusuntu ve irinden başka içecek bulamazlar." (Sâffat, 37/62/67). "O ayetlerimizi inkâr edenleri yakında bir ateşe sokacağız, (öyle ki) derileri piştikçe azabı tatsınlar diye onlara başka deriler vereceğiz! Şüphesiz Allah daima üstün ve hikmet sahibidir." (en-Nisâ, 4/56).
Cezalar, işlenen suçlar cinsinden olacaktır. Dilleriyle suç işleyenlerin cezaları dillerine; elleriyle günah işleyenlerin cezaları ellerine vs. tatbik edilecektir.
Cehennem'in yakacağı hakkında da Kur'an'da bilgi verilmekte ve şöyle denilmektedir: "Ey inananlar, kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki, onun yakıtı insanlar ve taşlardır. " (et-Tahrîm, 66/6).
Kur'an'da Cennet ehli ile Cehennem ehli arasında konuşmalar yapılacağı da belirtilerek bu konuşmalardan nakiller yapılmaktadır: "O gün münâfık erkekler ve münâfık kadınlar (sür'atle Cennet'e girmekte olan) müminlere derler ki: "(Ne olur) bize bakın da sizin nurunuzdan alalım." Onlara: "Arkanıza dönün de nur arayın!" denilir (Kendileriyle alay eden bu ses, onlara diyor ki: Arkada kalan dünyaya dönün nur orada aranır. Nurun kaynağı, dünyada yapılan işlerdir. Böyle denilir ve müminlerle münafıkların) aralarına kapılı bir sur çekilir ki, onun içinde rahmet vardır. Dış yönünde de azap. (Münafıklar), onlara seslenirler: "Biz de sizinle beraber değil miydik" Müminler derler ki: "Evet ama, siz kendi canlarınıza kötülük ettiniz. (İnananların başlarına felaket gelmesini) gözlediniz. Şüphe ettiniz, kuruntular sizi aldattı. Allah'ın emri (olan ölüm) gelinceye kadar (böyle hareket ettiniz). O çok aldatıcı (şeytan) sizi Allah hakkında aldattı. " (el-Hadîd, 57/13-14). Başka bir yerde de şöyle anlatılır:
"Cennet halkı, ateş halkına seslendi: Rabbimiz'in bize vadettiğini biz gerçek bulduk. Siz de Rabbiniz'in size vadettiğini gerçek buldunuz mu? (Onlar da): Evet dediler ve aralarında bir ünleyici: Allah'ın lâneti zalimlerin üzerine olsun! diye ünledi." (el-Â 'raf, 7/44-45).
İnsanın eğitimi ve iyi davranışlara yönlendirilmesi açısından Cennet ve Cehennem inancının dünya hayatına etkileri açıktır. Kişi, gizli ve açık yaptığı her şeyin karşılığını, bulacağını ve Cehennem'deki cezânın dehşetini hatırladığında, elbette hareketlerine çeki düzen verme ihtiyacını duyacaktır.
Hızlı Cevap
  #203  
Okunmamış 15-01-2008, 19:40
 
Standart --->: İslami Sözlük
CEHMİYYE

Cebriyye mezhebinin önde gelen kollarından biri.
Cehmiyye fırkası, ismini kurucusu Cehm b. Safvân (ö. 128/745)'dan almaktadır. Cehmi'den, mezhebler tarihi kaynaklarında çeşitli vesilelerle oldukça fazla söz edilmektedir. Cehm b. Safvan'ın hayat seyri ve şahsî görüşlerinin fırka üzerinde büyük etkisi vardır.
Cehm b. Safvan, Halku'l-Kur'an (Kur'an'ın yaratılması) meselesinde, Kur'an-ı Kerîm'in yaratılmış olduğunu ilk defa ortaya atan ve Allah'ın sıfatlarını nefyeden Ca'd b. Dirhem'in talebelerindendir. Ca'd b. Dirhem, Hz. İbrahim'in "Allah'ın dostu" olduğunu ve "Allah'ın Hz. Musa'ya hitabı"nı inkâr ettiği için Basra Valisi Hâlid b. Abdullah el-Kasrî tarafından 124/741 yılında bir nevî kurban edilerek öldürülmüştür. (İbnu'n-Nedîm, el-Fihrisî, Leibzig 1870, s. 337; ez-Zehebî, aaakiretü'l-Huffâz, Haydarâbad I955, Il, 621).
Cehm, Horasan kumandanı el-Haris b. Süreyc'in idaresinde kâtiplik ve dahilî yardımcısı hizmetlerde bulunmuştur. Kendi görüşlerini yaymak maksadıyla zamanın sultanına bile karşı geldi ve nihayet Müslim b. Ahvez el-Mazenî onu Emevîlerin son zamanlarına tekabül eden 128/745 yılında Merv'de öldürdü. Cehm'in görüşleri daha çok Tirmiz ve Merv civarında yayılmıştı.
Cehmiyye'nin tesirinde ortaya çıkan Cebriyye fırkası, esas itibariyle ikiye ayrılır:
Birincisi: Cebriyye-i Hâlisa, ismiyle tanınan gruptur ki, bunlar fiilin işlenmesinde kula hiç bir kudret tanımazlar. Bu fırkaya göre fiil tamamen Allah tarafından işlenir. Kul bunlara göre tamamen sorumsuzdur.
İkincisi: Cebriyye-i Mutavassıta' dır. Bunlar birincilerden biraz daha ılımlıdırlar. Kula bir kudret tanırlar; ancak, bunun fazla büyük bir etkisi yoktur. Bir nevî kulun kudreti temsilen vardır, derler.
İşte Cehmiyye fırkası, bunlardan birinci gruba, yani Cebriyye-i Hâlisa' ya girer. Cehm b. Safvan tam bir Cebriye-i Hâlisa'ya mensub kişi idi ve görüşlerini bu fikirler üzerine binâ etmişti. (eş-Şehristânî, el-Milel ve'n-Nihal, Beyrut 1984, I, 85).
Şimdi de, Cehmiyye'nin görüşlerini tek tek inceleyelim. Cehmiyye, esas itibariyle Cebriyye mezhebinin görüşlerini paylaşmakla beraber, aynı zamanda ezelî sıfatların nefyi konusunda da Muaaaile ile uyum sağlamaktadır. Bu benzerliklerin dışında Cehmiyye'nin bazı farklı görüşleri vardır ki, bunları şöylece sıralayabiliriz:
1-Yüce Allah'ı yaratıkların sıfatlarıyla vasıflandırmak caiz değildir. Zira bu durum, teşbihi, yani Allah'ı kula benzetmeyi beraberinde getirir. Bundan dolayı, Allah'ın Hayy (diri) ve Alîm sıfatlarını nefyettiler. Fakat, Allah'ın Kâdir (her şeye gücü yetmesi), Hâlik (yaratıcı), Mûcid (var eden), Muhyî (hayat veren), Mumît (öldüren) ve Fâil (yapan) sıfatlarını kabul ettiler. Çünkü yaratıklar bu kabul edilen sıfatlar ile vasıflandırılamazlar. Bu vasıflar sadece Allah'a mahsustur. (el-Bağdadi, el-Fark Beyne'l-Fırâk, Beyrut (t.y.), 211-212; Şehristânî, a.g.e., I, 86-87).
2-Yüce Allah'ın ilmi ve kelâmı hâdistir. Bu konuda şöyle söylerler: Allah'ın, herhangi bir şeyi yaratmadan önce bilmesi caiz değildir. Yani ilim ve yaratma onlarca eşittir. Çünkü, şayet Allah önce bilip sonra yaratsaydı, bu durumda Allah'ın ilmi ya olduğu üzere bâki olmuş olurdu, ya da olmazdı. Eğer olduğu üzere bakî olmuş olursa, yani ilk olduğu, ilk hali üzere devam ederse ve herhangi bir ilâve olmamış olursa, Allah cahil olmuş olurdu. Çünkü, ilim sahibinin ilmi daima gelişmeli ve artmalıdır. Eğer olduğu gibi bâki olmamış olup, ilk hali üzere devam etmez ise o zaman da Allah'ın ilmi değişmiş demektir. Değişen şey ise mahluktur, kadîm değildir, hâdistir. Böylece Allah'ın ilmi hadis olmuş olur.
Bu izah Allah'ın ilmi için yapılmıştır. Kelâmı ise aynı şekilde bunlara göre hâdistir. Dolayısıyla Kur'an mahluktur" derler.
3- İnsan bir şey yapmaya kadir değildir. İnsanın bir şey yapabilme gücü yoktur. O fiillerinde mecburdur, kendisi hakkında yaratılan ve yazılan fiilleri yapmaya mecburdur. O'nun ne kudreti, ne iradesi ve ne de ihtiyârı yani hürriyeti vardır. Zira, Yüce Allah dışında kimsenin ne fiilî ne de ameli vardır. Ameller insanlara ancak mecâzen nisbet edilir. Nasıl ki, ağaç meyva verdi, su aktı, taş hareket etti, güneş doğdu ve battı, yağmur yağdı derken burada sözü edilen özneler o fiilî aktif olarak yapmamışlar, fakat bu fiiller onlara nisbet edilmiştir. İşte, bunun gibi insana da mecâzî olarak insan şu veya bu şeyi yaptı deriz. Burada esas fiilî yapan insan değildir, fakat ona nisbet edilmiştir. O fiilî ona Allah yaptırmıştır. Dolayısıyla insanın bir sorumluluğu yoktur. İnsanın bütün fiilleri bir zorlama sonucu olduğuna göre, sevap ve ikâp da bir cebr sonucudur. İnsan, tıpkı rüzgar önünde iradesiz kayıp giden bir yaprak gibidir.
4- Cennet ve Cehennem son bulacaktır. Cennet'e girenler, oradaki nimetlerden bir müddet istifâde ettikten, Cehennem'e girenler de belli bir müddet oradaki azabı tattıktan sonra Cennet ve Cehennem'in sonu gelecektir. Onlar da son bulacaklardır, daimî bir ebedîlik söz konusu değildir. Çünkü biz, evveli olmayan bir sonsuzluk düşünemediğimiz gibi, sonu olmayan bir sonsuzluk da düşünemeyiz. Kur'ân' da sık sık geçen Cennet ve Cehennem ehli için sözü edilen "... orada ebedî olarak kalacaklardır" (Birkaç örnek için bkz: Tâhâ, 20/76; Teğâbun, 64/9) ayetlerindeki "ebedîlik" sözünü hakiki bir ebediliğe değil de, te'kid ve mübalağaya hamlederler. Cennet ve Cehennem'in daimî olmayacağına da şu ayeti delil getirirler: ...Mesut olanlar ise Cennettedirler. Rabbi'nin dilemesi bir yana, sonsuz bir lütuf olarak, gökler ve yer durdukça, orada temelli kalacaklardır." (Hûd, 11/108) Onlara göre bu ayette "gökler ve yer durdukça" ifadesi bir şartı ve istisnayı ifade eder. (Şehristâni, a.g.e., I, 88).
5- Kim Allah'ı hakkıyla bilir ve tanır, daha sonra lisanıyla inkâr ederse, o bu inkârıyla küfre düşmüş olmaz. Çünkü, ilim ve marifet inkâr ile zâil olmaz. O kişi mümindir. Kısacası; iman yalnızca yüce Allah'ı bilmek; küfür ise yalnızca O'nu bilmemektir. İman; tasdik, ikrâr ve amel diye kısımlara ayrılmaz, o sadece hakkıyla ma'rifettir. Aynı zamanda, peygamberlerin ve diğer insanların arasında iman bakımından bir fark yoktur. Çünkü, marifet birbirinden farklı olmaz. (Şehristâni, aynı yer.)
6- Allah'ın âhirette görülmesi caiz değildir.
Ayrıca; bu farklı görüşlerin dışında, nakil olmadan, akılla iyi ve kötünün bilinebilmesi yani husn* ve kubuh* meselesinde de Mu'aaaile' ile uyum göstermişlerdir.
Abdulkâhir el-Bağdadî (öl. 429/1037), ana hatlarıyla görüşlerini vermeye çalıştığımız Cehmiyye fırkasını yetmiş iki fırkadan birisi olarak kabul eder. Bu ayrıma göre; Râfızîler yirmi fırka, Haricîler yirmi fırka, Kaderiyye yirmi fırka, Mürcie on fırka olarak, Cehmiyye ve Kerramiye ise başlı başına birer fırka kabul edilir. Sonuçta da yetmiş iki fırka tamamlanmış olur. (Bağdâdî, a.g.e., 25).
Cehmiyye fırkası canlılığını Hicrî beşinci asırda bile sürdürmüştür. Daha çok Nihavend taraflarında yaygındı. İsmail b. İbrahim eş-Şirâzî bunları Eş'ariyye mezhebine davet etti. Cehmiyye'den bir kısmı bu daveti kabul ederek ehl-i Sünnet arasına katıldılar.
Cehmiyye fırkası, yukarıda sayılan görüşlerinde, özellikle Kur'an'ın mahluk olması meselesinden ve Allah'ın ilminin hâdis olması hususundan dolayı ağır tenkitlere ve saldırılara uğramıştır. Birçok eserin Cehmiyye'ye reddiye olarak yazıldığı bilinen bir husustur. Meselâ, Ahmed b. Hanbel: "Kim Kur'an'ı okumanın yaratılmış olduğunu düşünürse o bir Cehmîdir ve Cehmî de bir kâfirdir" demiştir. (İbn Ebî Ya'la, Tabakâtü'l-Hanâbile Kahire 1952, I,142) Yine ilk devir âlimlerinden el-Âcurrî (ö. 360/970) rü'yet ile ilgili yazdığı eserini bir nevî Cehmiyye'ye cevap olarak ortaya koymuş ve bir yerde "Her kim kitap ve sünnete muhalefet eder, Cehm, Bişr el-Merîsî ve benzerlerinin görüşlerine razı olursa, o, kâfirdir" demekte ve bunu sık sık tekrarlamaktadır. (el-Âcurrî, Tasdîku'n-Nazar bi'n-Nazar İlallâhi Teâla fi'l-Âhireti, Beyrut 1988, 34).
Her konu belli bir hassasiyeti ve dikkati gerektirmektedir. Ancak, itikâdî hususlar daha farklı bir özelliğe sahiptir. Zira burada sözkonusu edilen hususlar kişinin hem yaşayışını hem de âhiret hayatını etkileyecek inanç esaslarıdır. Müslüman, dinini, iman esaslarını, bilmesi gerekenleri iyice öğrenmeli; eksik kalan yönlerini vakit geçirmeden tamamlamalıdır. Neyin doğru ve neyin yanlış olduğunu, kabul ve reddedilen hususları iyice bilmelidir. Dolayısıyla kendisini zararlı fikirlerden korumalıdır.
Hızlı Cevap
  #204  
Okunmamış 15-01-2008, 19:40
 
Standart --->: İslami Sözlük
CEHR

Sesli, yüksek sesle söyleme, konuşma ve okuma. Fatiha ve zammı sureyi namazda yüksek sesle okumaya "cehrî", alçak sesle, içinden okumaya da "hâfî"* denir.
Cemaatle namaz kılarken, imamın akşam, yatsı namazlarının ilk iki rek'atında; sabah, cuma, bayram, vitir ve terâvih namazlarının da her rek'atında Fatiha ve zammı sûreyi cehrî, yüksek sesle okuması vaciptir. Bunun ölçüsü şöyle tesbit edilmiştir: İnsanın kendisi işitecek kadar okumasına hâfî, başkasına işittirecek şekilde okumasına da cehrî denir.
Tek başına namaz kılan kimse de sabah, akşam ve yatsı namazlarında Fatiha ve zammı sûreyi dilerse sesli, dilerse içinden okur. Sesli okuması daha faziletlidir (Meydânî, el-Lübâb, I, 75). Geceleyin kılacağı nâfile namazlarda da aynı hüküm geçerlidir. Namaz dışında da Kur'an-ı Kerîm'i okumak ibadettir. Bu okuyuş cehrî (sesli) olabileceği gibi sessiz de olabilir. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.s.)'in her iki şekilde okuduğu da rivayet edilmiştir. Ebû Hüreyre (r.a.)'ın rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz (s.a.s.).
"Geceleyin Kur'an'ı bazen yüksek sesle, bazen de alçak sesle okurdu." (Ebû Dâvud, Tatavvu' 25). Bu konudaki çeşitli rivayetlere bakarak İslâm âlimleri bunlardan hangisinin daha faziletli olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Ancak âlimlerin çoğunluğuna göre sessiz okumak daha faziletlidir. Aslında bu, içerisinde bulunulan ortam ve kişinin durumuna göre değişir. Kur'an okuyan kimse riyâ ve gösterişten kendisini kurtaramayacak ise içinden okumalıdır. Bu onun için daha faziletlidir. Böyle bir endişe bahis konusu değilse ve başkalarını rahatsız edecek bir durumda değilse, sesli okuması daha faziletlidir (İsmail Karaçam, Kur'an-ı Kerîm'in Faziletleri ve Okuma Kaideleri, İstanbul 1980, 99-100).
Bunların dışında Allah'ın isim ve sıfatlarını anmak anlamına olan zikir de ya kalp ile ya da dil ile olur. İmam Nevevî: "Zikrin en faziletlisi, kalp ve dil ile birlikte yapılan zikirdir. İkisinden birini tercih sözkonusu olursa kalp ile yapılan zikir daha faziletlidir." (Nevevî, el-Ezkâr, Beyrut 1971, 8) demiştir.
Hızlı Cevap
  #205  
Okunmamış 15-01-2008, 19:41
 
Standart --->: İslami Sözlük
CELÂL

Azamet, ululuk, büyüklük, yücelik. Celâl, Allah'ın azametini ifade eder. Esmâ-i hüsnâ'dan biri olup, Mekke' de nazil olan Rahmân suresinde iki defa zikredilmektedir. İlk geçtiği ayette Rabbin "vechini" (yüzünü) nitelerken, ikinci âyette bizzat Rabbin kendisini nitelemektedir.
İlk geçtiği ayet: "Yeryüzünde bulunan herkes fanidir fakat celâl ve ikram sahibi olan Rabbi'nin vechi (yüzü) bakîdir" şeklindedir. (er-Rahman, 55/26-27) Rabbin kendisini nitelediği ayet ise şöyledir: "Celâl ve ikram sahibi olan Rabbi'nin ismi ne yücedir!" (er-Rahmân, 55/78).
Cenâb-ı Allah'ın, Cebbâr, Kahhâr, Mütekebbir gibi yücelik ve sertlik ifade eden isimleri Celâl sıfatlarıdır. Rab ve Rahmân gibi isimleri de Cemâl ve Celâl sıfatlarını kapsar.
Hiç şüphesiz, ululuk Allah'a mahsustur. O, hem zatı, hem sıfatları itibarıyla en yücedir. O halde kula yaraşan, o yüce Rabbin emirlerine uymak; başkasının emrini O'nun emrinden üstün tutmamaktır. Her şeyin mâliki ve sahibi O'dur. İnsana bir yarar murad ettiğinde buna engel olacak; bir zarar murad ettiğinde de onu defedecek kimse yoktur.
Bir hadiste şöyle buyurulmaktadır:
Peygamber (s.a.s.), bir adamın şöyle dua ettiğini işitti: "Allah'ım, senden nimetin tamamını isterim!" Bunun üzerine Rasûlullah: "Nimetin tamamı nedir?" diye sordu. Adam: "Ben bir duada bulundum ve bu dua sebebiyle hayır ummaktayım" diye karşılık verdi. Hz. Peygamber: "Cennete giriş ve Cehennem'den kurtuluş, nimetin tamamındandır" buyurdu. Aynı zamanda Rasûlullah (s.a.s.), bir adamın: "Ya ze'l-Celâli ve'l-İkrâm" dediğini işitti ve bunun üzerine şöyle buyurdu: "Sana icabet edildi (dua kapısı açılır), dilekte bakın" (Tirmizî, Daavât, 98).
Hızlı Cevap
  #206  
Okunmamış 15-01-2008, 19:41
 
Standart --->: İslami Sözlük
CELD

Deriye vurmak veya deriyle vurmak. Istılahta celd, zina eden gayr-i muhsan* mükellef erkek ve kadın ile zina iftirasında (kazf) bulunanların ve şarap içenlerin belirli yerlerine, belirlenen ölçülerde değnek veya kamçı ile vurmaktan ibaret olup, her bir vuruşa "celde" denir. (Bilmen, Ö. N., Hukûk-ı İslâmiyye, III, 202).
Celd, ya da dilimizde yaygın bilinişi ile celde, Kur'an'da "Zina eden erkek ve kadından her birine yüzer celde vurun" (en-Nur, 24/4) ve "Muhsan kadınlara zina iftirasında bulunup da dürt şahit getiremeyenlere aaaaen celde vurun"(en-Nur, 24/4) şeklinde iki yerde geçmekte olup; ilkinde zina suçu için, diğerinde kazf* suçu için ön görülen bir ceza olarak ifade edilmektedir.
İslâm ceza doktrininde, celd uygulamasının ne tür suçlar için geçerli olduğu belli olmakla birlikte; celd'in mahiyeti, farklı suçlara, kadın ve erkeğe uygulanış tarzı ile, uygulamada kullanılacak değnek veya kamçının tipi gibi konularda İslâm hukuk ekolleri arasında bazı görüş ayrılıkları vardır.
Celd yani değnek veya kamçı ile dövme cezası Kur'an'da zina ve kazf suçları için öngörülmüş; sünnette de, şarap içme suçu için uygulanmıştır. Söz konusu suçlar, cezâsı celd olan "hadd" suçlarını teşkil eder. Zina suçu için, muhsan olmayan kişiye uygulanacak ceza yüz değnektir. Devlet başkanının, siyaseten (maslahat gereği), ek bir ceza vermesi durumu hariç, Hanefi hukukçular, çoğunluk hukukçuların aksine, bu durumda, celd cezasına ilâveten bir de sürgün cezâsı verilemeyeceği görüşündedirler. Kazf suçu için belirlenen ceza aaaaen değnek olup, bunun yanında "şahitliğin kabul edilmemesi" gibi manevî bir ceza daha vardır. Şarap içme suçu için de, kazf'te olduğu gibi aaaaen değnek vurulur. Hanefîler bu konuda Hz. Ömer'in uygulamasını esas almışlardır. Çünkü Hz. Peygamber, şarap içme suçu için kesin bir ölçü getirmemiş, Hz. Ebû Bekr kırk değnek; Hz. Ömer ise aaaaen değnek vurdurmuştur. (Buhârî, Hudud, 86).
Celd'i gerektiren aynı nev'i suçların bir araya gelmesi halinde tek ceza ile yetinilirken; celdi gerektiren farklı suçların aynı anda ve aynı şahısta toplanması durumunda nasıl bir ceza uygulanacağı doktrinde tartışmalıdır. Bu cümleden olarak, zina, şarap içme, kazf ve öldürme suçlarını işleyen kimsenin öldürülmesi gerektiği ifade edilmiştir.
Celd cezasına bu suçlar dışında, ne tür bir ceza uygulanacağı Kur'an ve sünnette belirtilmeyerek, yetkili devlet organlarının takdirine bırakılan (ta'zir) suçlar için de uygulanabileceği kabul edilmiş; fakat, ta'zirde uygulanacak celde'nin üst sınırını on celde ile sınırlayan bir hadis bulunmasına rağmen, (Buhârî, Hudûd, 86) ta'zir suçlarında uygulanacak celde miktarı konusunda görüş birliği sağlanamamıştır. Bununla birlikte, cumhurı fukâha* ta'zir suçlarında uygulanacak celde miktarının -siyaseten hüküm hariç- hadd cezalarında uygulanan ölçüyü geçemiyeceğini kabul etmişlerdir. Hanefî hukukçuları, ta'zir suçlarında uygulanacak celde miktarının "üç"ten az, "otuz dokuz"dan fazla olamayacağını ifade etmişlerdir. (Konevî (ö. 978/1570_, Enîsu'l-Fukâha, Beyrut 1987, 173).
Celd uygulaması yapılabilmesi için, suçlunun cezaî ehliyete sahip bulunması gerekir. Bu itibarla akıllı ve bâliğ olmayan veya suçu ihtiyarıyla işlemeyen kimseye celde vurulmaz. Bunun yanında celd uygulanacak kişide "suç bilinci"nin aranıp aranmayacağı konusu tartışmalı olmakla beraber; insanın, içinde yaşadığı ülkenin kanunlarını bilmesi gerektiği farzedilerek ve vaki olabilecek kötüye kullanımların da önüne geçilmesi düşünülerek, yaptığı işin cezayı gerektiren bir suç olduğunu bilmeyen kimsenin de gerekli cezaya çarptırılması haklı görülebilir.
Celd cezasında kullanılacak değnek veya kamçının, Hz. Peygamber ve Râşit halifelerin uygulamalarından hareketle, kısa-ince veya kalın-iri olmayıp bu ikisi arasında orta yumuşaklıkta budaksız bir değnek veya düğümsüz bir kamçı olması gerektiği üzerinde çoğunluk İslâm hukukçuları görüş birliğine varmıştır.
Celd, kadın-erkek farkı gözetilmeksizin herkese eşit şekilde uygulanır. Fakat, ilgili ayetin (en-Nisa, 4/25) de işaretiyle, köle ve cariyelere, hür kimseye uygulanan celdenin yarısı uygulanır. İslâm toplumunda yaşayan zimmî* ve müste'men*ler şarap içme hariç, diğer suçlarda özellikle kazf suçunda büyük ölçüde müslümanlarla aynı hükümlere tabidirler. (Zencânî Ebu'l-Menâkıb Mahmud b. Ahmed (ö. 656/1258), Tahrîcu'l-Furû' ale'l-Usûl, Beyrut 1982, 338-339).
Celd cezası uygulanırken, suçlunun helâkine sebep olacak veya derisini parçalayacak şiddette olmamasına dikkat edilmesi gerektiği belirtilmiş ve bunu sağlamak için de, celdeyi uygulayan kişinin, kolunu omuzdan değil de dirsekten hareket ettirerek vurması gerektiği ifade edilmiştir. Bu cümleden olarak hep aynı yere vurulmayıp, baş, yüz ve diğer sakıncalı organlar hariç vücudun muhtelif yerlerine dağıtılması öngörülmüştür.
Hastalara celde cezası uygulanırken suçlunun özel durumu gözetilir. Meselâ hastalık, aşırı zayıflık, hamilelik vb. gibi özel durumların söz konusu olması halinde cezanın hafifletilmesi ve ertelenmesi mümkündür. (Mavsılî (ö. 683/1284), el-İhtiyâr, IV, 87).
Celd cezası, ayetin "müslüman bir topluluk bu rezânın uygulanışına şahit olsun" (en-Nur, 24/2) ifadesi gereğince, alenî olarak uygulanır. Hatta caydırıcılık yönü dikkate alındığında, aleni uygulamanın dayak korkusu ve acısından daha ön plânda olduğu da söylenebilir.
Celd cezasını uygulamaya devlet başkanı yetkilidir. Bu itibarla, devletin yetkili organlarına haber vermeden celd uygulaması yapılamaz. Ceza yetkisinin bu şekilde tek elde toplanması zulme ve keyfî uygulamalara engel olması bakımından önemlidir.
Özellikle şarap içme ve zina suçlarında, celd'in sırf Allah hakkı için olduğu ifade edilerek, cezanın zaman aşımıyla veya suçlunun, haddin ifasından önce ya da ifâ esnasında ikrarından vazgeçmesiyle düşeceği kabul edilmiştir. (Mavsili, el-İhtiyâr,1V, 82-83, 97).
Bütün bu hususlar göz önüne alındığında, İslâm ceza hukukunda, diğer hadd cezalarında olduğu gibi, celd cezasında da, caydırıcılık vasfının ve suç-ceza dengesinin ön plânda olduğu, cezada amacın suçluya işkence etme değil; onu islah etme, onu ve toplumu suça yönelmekten sakındırma olduğu söylenebilir.
Hızlı Cevap
  #207  
Okunmamış 15-01-2008, 19:41
 
Standart --->: İslami Sözlük
el-CELÎL

Cenâb-ı Allah'ın, Celâlet ve ululuk sahibi anlamına gelen güzel isimlerinden biri. Celâlet ve ululuk ancak Allah'a mahsustur. Her yerde, her zaman hazır ve nazır olan Allah'ın ilmi her şeyi kuşatır. Ululuk ve ikram sahibi manasını taşıyan "Zü'l Celâl-i ve'l-İkram" tabiri, "(ancak) azamet ve ikram sahibi olan Rabbi'nin zatı baki kalacaktır."(er-Rahman, 55/27) ve "Âzamet saltanat ve ikram sahibi Rabbi'nin adı ne yücedir." (55/28) şeklinde Kur'an'da güzel isimler arasında zikredilir. Hz. Peygamber, sahih kitaplarda nakledildiğine göre; Zü'l Celâl-i ve'l İkram diyerek Allah'a zikretmeye devam ve bunda sebat edilmesini, bu terkibin dualarda çokça söylenilmesini tavsiye etmiş ve bunun Allah katında en hayırlı ve en üstün bir amel olduğunu buyurmuşlardır. Yine o; "Her şeyin bir aynası vardır. Kalplerin aynası ise aziz ve celil olan Allah'ı zikirdir. " buyurmuşlardır.
Hızlı Cevap
  #208  
Okunmamış 15-01-2008, 19:42
 
Standart --->: İslami Sözlük
CELSE

Oturum, oturuş, aralıksız yapılan toplantı; bir konuyu görüşmeye yetkili kişilerin bir araya gelerek yaptıkları müzakere. Mahkemelerde, ilgili kimselerin katılmasıyla davaların görüşüldüğü her toplantı.
Fıkıh terimi olarak; Cuma günü hatibin iki hutbe arasında kısa bir müddet oturması. Namazda, birinci secdeden doğrulduktan sonra ikinci secdeye varıncaya kadar geçen süre içinde bir müddet oturmaktır.
Hz. Âişe (r.a.); "Rasûlullah (s.a.s.), namaza Tekbirle, kıraata da Fatiha'yı okumakla başlardı. Rukû ettiği zaman başını ne yukarı diker, ne aşağıya büker, ikisinin arasında tutardı. Başını rukûdan kaldırdığı vakit iyice doğrulmadan secdeye gitmezdi. Başını secdeden kaldırdığı zaman da iyice doğrulup oturmadıkça ikinci secdeye gitmezdi." (Müslim, Salat, 240).
Rasûlullah (s.a.s.), bir A'rabiye namazın kılınışını tarif ederken:
"Namaza kalktığın zaman tekbir getir. Sonra Kur'an'dan sana kolay geleni oku, sonra vucûdun sâkinleşinceye kadar rukûda dur, sonra belin doğrulacak şekilde rukûdan kalkıp ayakta dur, sonra secdeye var, vucüdun sakinleşinceye kadar secdede kal ve sonra başını kaldırıp doğrulacak şekilde dur ve böylece namazın bütün rek'atlarında bunu yap."der. (Buhârî, Eyman, 15).
Üç imam (Mâlik, Şafii, Ahmed), bu hadise dayanarak iki secde arasında oturmanın farz olduğuna hükmetmişlerdir. Ebu Hanife'ye göre farz değil vaciptir.
Berâ b. Âzib; "Rasûlullah (s.a.s.)in rükû, secdesi ve iki secde arasındaki oturuşu ile rukûdan doğruluşu(ndaki bekleme süresi) yaklaşık müsâvi idi", diye rivayet eder. (Buhârî, Ezan,121,126).
Bu duruma göre, iki secde arasını "celse" ile ayırmadan diğer rek'ata kalkılacak olursa vâcibin terkinden dolayı sehiv secdesi gerekir.
Geçen hadislerden, Peygamber (s.a.s.)'in "celseyi" terketmediğini öğreniyoruz. İki secde arasındaki oturuş şeklini, bu oturuş esnasında neler okuduğunu da şu rivâyetlerden öğrenmekteyiz.
Ebû Zübeyr, Tâvus'un şöyle dediğini haber veriyor:
"Biz İbn Abbas'a, secdede iki ayak üzerinde oturmayı sorduk. O, sünnettir, dedi. Biz: "Onu insana cefa olarak görüyoruz," dedik. İbn Abbas:
"O senin peygamberinin sünnetidir" dedi." (Ebû Davûd, Salât, 143).
Ka'de ile celse hallerinde, erkeklerin sol ayaklarını döşeyerek üzerine oturmaları ve sağ ayaklarını güçleri nisbetinde kıbleye doğru dikmeleri, kadın(arın da sol ayaklarını sağ taraflarına yatık bulundurarak yere oturmaları sünnettir. (el-Merginânî, el-Hidâye, I, 51; es-Seyyid Sâbık, Fıkhü's-Sünne, I, 168).
İki secde arasında (celsede), şu iki duadan birini okumak müstahabdır:
"Rabbim bana mağfiret et!" veya:
"Allah'ım! beni bağışla, bana merhamet et, bana afiyet ver, beni hidâyete erdir." (Ebû Davûd, Salât, 119; es-Seyyid Sabık, a.g.e., I, 169).
İki secde arasındaki celseden başka "istirahat celsesi" diye bir celse vardır. Birinci rekatın ikinci secdesinden doğrulduktan sonra ikinci rekata kalkmadan ve üçüncü rekatın son secdesinden sonra dördüncü rekata kalkmadan önce kısa bir müddet oturmaktır. Şâfiîler, Mâlik b. el-Huveyris'in;
"Rasûlullah (s.a.s.)'ı namaz kılarken gördüm. Namazın tek rekatlarında olduğu zamanlarda bir müddet oturmadıkça yani celse yapmadıkça sonraki rekat için ayağa kalkmazdı." (Buhârî, Ezan, 142) sözüne dayanarak, bunun müstahab olduğu görüşündedirler. Hanefilerce müstahab değildir. (el-Mergînânî, a.g.e., I, 51).
Hızlı Cevap
  #209  
Okunmamış 15-01-2008, 19:42
 
Standart --->: İslami Sözlük
CELVETİYYE

Bayramiyye tarikatının bir şûbesi. Ünlü mutasavvıf Azîz Mahmud Hüdai'ye nisbet edilen bir tarikat.
Arapça'da yerini, yurdunu, terk etmek mânâsına gelen celvet kelimesi, tasavvuf ıstılahı olarak, kulun, Allah sıfatları ile halvetten çıkışı ve Allah'ın varlığında fanî oluşu anlamını taşır.
Celvetiyye, celvete mensup olanlara verilen isimdir. Celvet, halvetten çıkmaktır. Bu da itibarî olan her şeyi çıkarmak, hakikat libâsını giymek demektir. Halvet ile celvet arasında anlam ve imlâ açısından alt ve üstteki noktadan başka bir fark yoktur.
Celvet ve halvet kelimeleri, başlangıçta bir makam ve meşreb ifade ederken daha sonraları iki ayrı tarikatın adı olmuştur. Celvetiyye tarikatının ilk kurucusu olarak değişik isimler ileri sürülür. Bu değişik rivayetleri te'lif eden Bursalı İsmâil Hakkı der ki:
"Celvetiyye tarikatı İbrahim Zâhid Gilânî (ö. 700/1300) devrinde hilâl; Üftâde (ö. 988/1580) zamanında yarım ay; Hüdai (ö. 1038/1628) asrında ise dolunay durumundadır."
Aziz Mahmud Hüdâî, 948/1552-1038/1628 tarihleri arasında yaşamış bir Türk mutasavvıfıdır. İyi bir medrese tahsili gördükten sonra sûfiyye mesleğine sülûk ederek Bursalı M. Muhyiddin Üftâde'ye mürid olmuş ve kısa zamanda onun yanında hilâfet alarak irşâda mezun olmuştu. Şeyhinin vefatından sonra İstanbul'a gelerek irşâda başlayan Hüdâyî, ilmi ve mânevî nüfûzu sayesinde halkın her kesiminden binlerce insanın sempatisini kazanmış, özellikle devlet adamları ve sultanların hürmetine mazhar olmuştu. Onun eserleri Celvetiyye tarikatının teşekkülünü ve sistemleşmesini sağlamıştır. Hüdâyî'nin "Vakıât", "Tarîkatnâme," "et-Tarîkatü'l-Muhammediyye" ve "Câmiu'l-Fazâil" gibi eserleri, tarikatın temel kaynakları arasında sayılabilir.
Aziz Mahmud Hüdâî, "Şakâyık zeyli"ne göre, Seferhisarlı'dır. Gülşen Efendi, "Külliyât-ı Hüdâî" de Sivrihisarlı olduğunu kaydediyor. Başkaları da onun Konya Koçhisar'ından olduğunu söylemektedirler. İstanbul' da okuyan, Edirne'de Sultan Selim medresesinde muitlik, Şam ve Mısır' da nâiplik eden, Mısır'da Kerimü'ddin Halvetî adlı birisine intisap edip Halvetî olan Mahmud Hüdâî, nihâyet Bursa'da Ferhâdiye medresesine müderris ve Cami-i Atik mahkemesine nâip oluyor. Bu sırada, bir gece, rüyasında, cennetlik olduklarını zannettiği birçok kimseyi Cehennem'de, Cehennem'lik zannettiklerini Cennet'te görüyor. Bunun üzerine ertesi sabah derhal Uftâde'ye gidip teslim oluyor.
Mahmud Hüdâî zamanında büyük bir hürmete mazhar olmuştur.
"Silsilenâme-i Celvetiyyân", şeyhin bu teveccühe uğrayışına Sultan 1. Ahmed'in bir rüyasını kerâmetle tâbir etmesini, sebep olarak gösteriyor. Peçevî, Rumeli Kazaskeri Sunullah'ın tesiri ile vezir Ferhat Paşa tarafından Fatih Camii'ne vaiz tayin edildiğini kaydetmekte ve şöhretinin bu suretle başladığına işaret etmektedir (İbrahim Peçevî, Tarih, II, 36).
Mahmud Hüdaî üç kere hac etmiştir. Mihrimah Sultan'ın kızı Ayşe Sultan ile evli olduğu rivayet edilmektedir. Şeyhin tatlı dilli ve güzel söz söyleyen, sakallı ve orta boylu olduğu kaydedilir.
Mahmud Hüdâî, vahdet-i vücüdu, şerîat hudutlarını taşmamak üzere kabul eden ve her hususta zahitlik yolunu tutan tam sünnî bir şeyhtir. Hatta o, tasavvufta taşkınlık gösteren, yahut biraı serbest fikri olan sofilere bile karşıdır. Celvetiye'de sülûk, esmâ iledir. Esmâ-i seb'a yani Allah'ın yedi adı "usûl-i esma" adını alır. Celvetîlikte bunlardan başka beş ad daha kabul edilmiştir ki bunlara da "furû-i esmâ" denilir.
Celvetiyye Tarikatı, Bayramiyye'nin; Bayramiyye de Safeviyye ve Halvetiyye'nin bir kolu sayılmaktadır. Celvetiyye, Hz. Ali kanalıyla gelen bir tarikat olması itibarıyla cehrî zikri esas olan, nefs aaakiyesine önem veren bir tarikattır. Harîrîzâde M. Kemâleddin, Tibyânu vesâili'l-hakâik adlı eserinde Celvetiyye'nin esaslarının aaakiye, tasfiye ve tecliye olduğunu belirtir.
"aaakiye" dünya sevgisini terkederek nefsi mâsivânın şerrinden korumak; "tasfiye", kalbi her türlü kirden temizleyerek ilâhî iradenin aksedeceği bir hâle getirmektir. "Tecliye" ise, zât-ı İlâhî'nin yine kendisi için zuhûru demektir. Sâlikin, bu âlemi, Hakk'ın zuhûr mahalli olarak görmesidir.
Her çeşit ibadet ve zikirden gaye, insanı gerçek kulluğa erdirmek, kalp tasfiyesi ve nefs aaakiyesiyle kemâle ulaştırmaktır. Celvetiyye tarikatının temel esasları, yine Celvetîler'in kabul ettiği usûle göre, "zikir" ile "manevî ve sürî mücâhede" sûretiyle gerçekleşebilir. Kısaca "kelime-i tevhîd" zikri denilen tevhid zikri, bu tarikatın farklı bir özelliği olarak kabûl edilebilir.
Celvetiyye'de sülûkün dört mertebesi vardır: Tabiat, nefs, rûh ve sırr. Tabiat mertebesinde sâlik tabiatın gereği olan yeme, içme ve cinsî münâsebetten mücâhede yoluyla uzaklaşmaya çalışır. Zaruret ölçüsünde yer, içer ve belli bir süre evlenmez. Nefs mertebesinde nefsten kaynaklanan kötü huy ve sıfatlarını mücâhede yoluyla terketmeye çalışır. Nefsin kötü fiilleri iki türlüdür. Bir grubu kendi irâdesi ile işlediği günahlar; diğerleri iyice yerleşmiş kötü huy ve alışkanlıklardır. Bunların her iki grubun da ancak riyâzat ve mücâhede ile ıslah edilebilir. Nefs, belli şekillerde ıslah edilip kontrol altına alınınca rûh ve sırr mertebelerine yol açılmış olur. Ruh mertebesinde sâlik, nefsin kötü huylarının tasallutundan kurtulup rûhu ile irtibata geçmiş sayılır. Ruhun bozuk tarafı, marifet-i ilâhiyyeden mahrûmiyyettir. Bu yüzden rûhun terbiyesi ancak marifet-i ilâhiyye ile olur. Rûh mertebesinde ilm-i ledün sırları zâhir olmaya başladığında sâlike "keşf" vâki olmaya başlar. Tabiat ve nefs mertebelerinde keşf yoktur. Sâlik rûh mertebesinde mârifet ve ilâhî aşkı elde ettikten sonra, sırr mertebesine yükselir. Bu mertebenin gereği mâsivâdan ilgiyi kesmek, Hakk'tan başkasına gönül vermemektir. Bu makam, mahv fena ve tecellî nürlarının zuhûr ettiği vuslat makamıdır.
Bu dört makamın her biri, ayrı ayrı renklerle temsil edilmiştir: Tabiatta renk "toprak" alâmeti olarak siyahtır. Nefs kan rengindedir ve bu
"hevâ" alâmeti sayılır. Rûhta renk sarıdır ve "ateş"in sembolüdür. Sırr renksizdir ve "su"yu temsil eder. Böylece anâsır-ı erbaa* tamamlanmış olur. Bu dört makamın sonunda Celvetî sâliki hilâfete ehil hâle gelerek mürşidi tarafından halife tayin edilir.
Celvetiyye'nin; Bursalı İsmâil Hakkı tarafından kurulmuş olan Hakkıyye, Selâmi Ali Efendi'ye nisbet edilen Selâmiyye, Kütahyalı Ali Fenâi Efendi'nin temsil ettiği Fenâiyye ve M. Hâşim Baba tarafından kurulmuş olan Hâşimiyye olmak üzere dört kolu vardır. İstanbul'da tarikat ve tekke faaliyetlerinin serbest olduğu dönemlerde, hemen hemen otuza yakın celveti tekkesi vardı.
Celvetiyye tarikatında diğer tarikatlardan farklı olarak dizler üstüne kalkılıp yarı-kıyam hâlinde icra edilen bir zücir tarzı vardır ki buna "nısf-ı kıyâm" ya da "hızır kıyâmı" denilir.
Celvetî mensuplarının giydiği Celvetî tacının tepesinde onüç; dilim ve bu dilimleri birleştiren bir düğme bulunur. Tarikatın merkez tekkesi, İstanbul-Üsküdar'da Aziz Mahmud Hüdâî'nin medfûn bulunduğu âsitânedir. Tarikat, İstanbul ve Bursa'nın dışında Balkanlar'da da yayılma istidadı göstermişti. (Geniş bilgi için bk. H. Kamil Yılmaz, Aziz Mahmud Hudâî ve Celvetiyye Tarikatı, İstanbul 1982).
Hızlı Cevap
  #210  
Okunmamış 15-01-2008, 19:43
 
Standart --->: İslami Sözlük
CEMÂAT

İnsan topluluğu, bir fikir ve inanç etrafında toplanmış kimseler. İslâm cemâati.
İslâm dini, müslümanların cemâat halinde yaşamalarına; her hususta birbirlerini destekleyen ve birbirlerine yardımcı olan bir toplum olmalarına önem vermiştir. Peygamber (s.a.s.) müminleri, bir binayı oluşturan ve birbirleri ile kenetlenmiş tuğlalara benzetmektedir. Kur'an-ı Kerîm de, onları "kardeşler" olarak niteler.
İslâm cemâati kardeşlik, eşitlik, yardımlaşma ve karşılıklı fedakârlık üzerine kurulmuştur. Aralarında sınıflaşma, ırk ve bölge ayırımı yoktur.
Aralarındaki birlik ve beraberliğin temel dayanağı ise Kur'an ve Kur'an'ı açıklayan sünnettir. Birlik, Kur'an ve sünnetin bildirdiği yol üzere olur. "Ey inananlar, Allah'tan O'na yaraşır biçimde korkun ve ancak müslümanlar olarak ölün. Ve topluca Allah'ın ipine (Kur'an'a) sarılın, ayrılmayın." (Âli İmrân, 3/102-103). "Sen yönünü Allah'ı birleyici olarak doğruca dine çevir. Allah'ın yaratma kanununa (uygun olan dine dön) ki, O, insanları ona göre yaratmıştır. Allah'ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din odur. Fakat insanların çoğu bilmezler. Yalnız O'na yönelin ve O'ndan korkun; namazı kılın ve (Allah'a) ortak koşanlardan olmayın. Onlar ki dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular. Her grup kendi yanındakiyle sevin(ip övün)mektedir. " (er-Rum, 30/30-32).
Ne yazık ki bugün müslümanlar genelde bu duruma düşmüşler, dinlerini parça parça edip gruplara ayrılmışlardır. Övünmeleri de diğer gruptakilere karşıdır.
Hz. Peygamber (s.a.s.): "Cemâat rahmettir, tefrika ise azaptır" buyurmaktadır. (İbn Hanbel, IV,145). Yine şöyle buyurur: "Allah'rn eli cemâatle beraberdir. " (Tirmizî, Fiten, 7).
"Bereket cemâatle beraberdir. " (İbn Mâce, At'ime, 17).
Allah'ın birliği ve toplumun bütünlüğü inancı etrafında toplanmayı en mühim gaye sayan İslâm dininde, "cemâat" denilince: inançta olduğu gibi, dünya işlerinde de bir araya gelip yardımlaşarak yaşayan samîmî ve ihlâslı müslümanların teşkil ettiği birlik akla gelir. Çünkü insan daima cemâat ve daha geniş anlamıyla cemiyet halinde yaşayan "zoonpolitikon: Toplumcu bir canlı yaratık"tır.
Vicdan ile birlikte, beraber yaşama isteği, cemâat rûhu insanda oluşmaya başlayınca, onu kibirden, bencillikten, dar görüşlülükten çıkarır ve o nisbette sosyalleştirir. Kibirli ve dar bir vicdan yalnız kendini sever. Ümidi kendisi için, korkusu yine kendisi içindir.
Fakat yüce bir duyguyla bu sevgi ve korku biraz yükselip de bir başkasını da kendisi gibi ve kendisine eşit bir değerde görmeye, onun iyiliğine sevinip, zararına da kendisi zarar görüyormuş gibi üzüntü duymaya başlarsa, onda cemâat ruhu oluşmaya başlamış demektir.
İnsanın bu "toplum halinde yaşama" ihtiyacını en doyurucu bir şekilde din giderebildiğinden, cemâatler din sâyesinde ortaya çıkmış ve dine özgü gruplar olarak kabul edilmişlerdir.
Cemaat, bir peygamber etrafında ve ashabının kendisine tamamen şahsî bağlılıklarına dayanarak oluşur.
Prensibi samîmiyet, sadakat ve ihlâs olan bu İslâm cemaatinin yegane başarı sırrı, kardeşlik ışığındaki birlik-beraberlik şuurudur'. Allah (c.c.) onlar hakkında Kur'an-ı Kerîm'de:
"Allah yolunda hepsi birbirine kenetlenmiş, yekpare ve müstahkem bir bina gibi, saf bağlayarak mücadele edenleri sever. " buyurmuştur. (es-Saff, 61/4).
Dinimiz, toplumun huzuru, ahengi ve sosyal gelişmenin gerçekleşebilmesi; yalnız muayyen bazı fertlerin değil, bütün bir toplumun maddî refahı ve saadeti için müminlere, kişisel vazifeler yanında ictimaî ödevler de yükler. Cemiyeti oluşturan kişileri inançta, yaşayışta, gâyede, ızdırap ve refahta birleşmesi gereken kardeşler ilân eder. Bu hususta Hz. Peygamber (s.a.s.) "Birbirini sevmede, birbirlerine acımada ve korumada müminler bir vücut gibidir. Vücudun herhangi bir organı rahatsız olursa, diğer organlar toptan humma ve uyumsuzluğa tutulur" buyurmuştur. Ayrıca ayırım yapmaksızın bütün insanların birbiriyle kenetlenmelerini birbirine yardım elini uzatmalarını, bir iman vazifesi olarak emretmiştir. Cenâb-ı Hakk: "... İyilik etmek ve fenalıktan sakınmak konusunda birbirinizle yardımlaşın; günah işlemek ve haddi aşmak üzere Yardımlaşmayın. " buyuruyor. (el-Mâide 5/2). Bu tür sosyal vazifelerimizi yapmadıkça müslüman olarak yaşayabilmemize imkân yoktur. Çünkü "Gerçek müminler kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederler. " (el-Haşr 59/9). Ayrıca yine "Sizden birini, kendi nefsi için sevdiğini mümin kardeşi için de istemedikçe gerçek mümin olamaz." buyuran Hz. Peygamber, cemiyetin temelini en sağlam bir tarzda şöyle ifadelendirmiştir:
"İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır. " (el-Aclûnî, Keşfu'l-Hafa, s. 472).
Hızlı Cevap
Cevapla

Hızlı Cevap
Mesajınız:
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın
Rastgele Soru

Seçenekler


Seçenekler


Benzer Konular
İslami Sözlük C İslami Sözlük C CEBR Nedir? Zorlama, zor kullanma İrâde ve ihtiyârın zıddı İnsanın hiç bir irâde ve ihtiyâra sâhib olmadığını, her şeyin cebr elinde esir olduğunu ve varlığının otomatik,...
İslami Sözlük A İslami Sözlük A Aciz Gücü yetmeyen, güçsüz, zayıf Allahü teâlâ her şeye kâdirdir (gücü yeter) Eğer gücü yetmezse âciz ve noksan olurdu Âcizlik ve noksanlık Allahü teâlâ için düşünülemez ...
İslami Sözlük B İslami Sözlük B BÂB Nedir? 1 Kapı Mescîd-i Nebî'nin şimdi beş bâbı vardır İkisi batı duvarında olup, kıbleye yakın olana Bâb-üs-selâm, kuzey köşesine yakın olana Bâb-ür-rahme adı verilir ...
İslami Sözlük-2- FER' Birinci derecede gerekli olmayan bilgi, dal, kol, kısım, ayrıntı, teferruat. Bir ana gövdeden ayrılan kollardan her biri, ağacın yukarıya ve yanlara uzanan dalları. Kur'an-ı Kerîm'de:...
İslami Felsefe Hakkında, İslami Felsefeciler İslami Felsefe Hakkında, İslami Felsefeciler Kındi ve Yeni-Eflatuncu Aristoculuk (796 – 866 ) İslâmda esas felsefe hareketinin, filozof denmeye, Cafer Sadık ve Câbirden daha layık görülen...


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 20:07.


Powered by vBulletin® Version 3.8.2
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.

DMCA.com

Sitemizde illegal paylaşım yasaktır.Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz/sorunuz varsa bize ulaşmak için TIKLAYINIZ .
In this web site,illegal sharing is forbidden.If you have any problem/complaint about contents copyrights in our page,please click here to contact us.