Ezberim  

Anasayfa Kimler Online
Go Back   Ezberim > İslam Dini Bölümü > Dini Bilgiler
Kayıt ol Forumları Okundu Kabul Et


İslami Sözlük

İslam Dini Bölümü kategorisinde ve Dini Bilgiler forumunda bulunan İslami Sözlük konusunu görüntülemektesiniz.
CEBEL-İ NÛR Mekke'de bir dağ. Nûr dağı anlamına gelmektedir. Hz. Muhammed (s.a.s.)'in evine bir kilometre uzaklıktadır. Hz. Muhammed (s.a.s.)'e ilk ...


Seçenekler
  #191  
Okunmamış 15-01-2008, 19:38
 
Standart --->: İslami Sözlük

CEBEL-İ NÛR

Mekke'de bir dağ. Nûr dağı anlamına gelmektedir. Hz. Muhammed (s.a.s.)'in evine bir kilometre uzaklıktadır. Hz. Muhammed (s.a.s.)'e ilk vahiy Nûr dağının tepesinde bulunan Hira mağarasında gelmiştir. Nûr dağı, kendisini çevreleyen dağlar arasında uzaktan farkedilmekte olup, özel bir yapı arzeder.
Bu tepeye niçin Nûr dağı denildiği bilinmiyor. Mekke'den Mina'ya giden yolun yakınındadır. Hacılar Mina'da birkaç gün geçirirler. O dönemde tatbik edilen bir adete göre, yolunu kaybedenlere yardım için bu dağın tepesinde ateş yakılmış olması ve bu nedenle Nûr dağı denilmiş olması mümkündür. Nitekim o dönemde Müzdelife'de bir tepe üzerinde ateş yakıldığı bilinmektedir. Başka tepelerde ve bu arada Cebel-i Nûr üzerinde de ateş yakılmış olması mümkündür. (M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 64-65).
Cebel-i Nûr ve onun üzerinde bulunan Hıra mağarası Hz. Muhammed (s.a.s.)'e inen, insanlara ilim ve medeniyet yolunu gösteren ilk vahye beşiklik yapmıştır: "Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı alâkdan (kan pıhtısından) yarattı. Oku, Rabbın en büyük kerem sahibidir. O, (insana) kalemle (yazmayı) öğretti. İnsana bilmediğini öğretti." (el-Alâk, 96/1-5) ayetleri burada inmiştir.
Hz. Muhammed (s.a.s.) kendisine peygamberlik gelmeden önce de putperestlikten nefret ederdi. Ramazan ayı gelince erzakını alır, Cebel-i Nûr'daki Hıra mağarasına çekilir, orada günlerce kalarak tefekküre dalardı. Bundan büyük bir zevk alır ve manevi teselli bulurdu. Cebel-i Nûr üzerinde bulunan ve günümüzde de varlığını koruyan Hıra mağarası ancak bir insanın ayakta durabileceği kadar yükseklikte ve yatabileceği kadar uzunluktadır.
Hızlı Cevap
  #192  
Okunmamış 15-01-2008, 19:38
 
Standart --->: İslami Sözlük
CEBEL-İ TÛR

Kur'an-ı Kerîm'de adı geçen ve Mısır civarında bulunan bir dağ. Bazı müfessirlere göre Tûr, Süryânîce dağ demektir. Fakat âlimlerin birçoğuna göre ise Tûr, Arapça bir kelimedir, muarraba (sonradan Arapçaya girmiş yabancı kelime) değildir. (Şihâbüddin el-Hafâci, İnâyetü'l-Kâdî ve Kifâyetu'r-Râdî, Kahire 1283/VIII, 101). Kur'an-ı Kerîm'in muhtelif ayetlerinde geçen Tûr, mutlak manada dağ olmayıp, Hz. Musa'nın Allah'ı Teâlâ ile konuşmaya mazhar olduğu dağdır. Bu dağ Mısır ile Medyen arasında yer alır. Tûr açık bir şekilde Kur'an-ı Kerîm'in on ayetinde geçer. Allah'u Teâlâ, kadrini yüceltmek için et-Tûr (52) suresinin ilk, et-Tin (95) suresinin ikinci ayetinde Tûr dağına yemin etmiştir. Ayrıca Tûr, el-Müminûn (23) suresinin yirminci ayetinde "Tûr-i Seynâ", et-Tin suresinin ise, ikinci ayetinde "Tûr-i Sînîn" tarzında geçmektedir. Sînîn veya Seynâ, Tûr dağının yer aldığı bölgenin adıdır. İbn Ebi Hatim, İbn Münzir, Abd İbn Humeyd, İbn Abbâs'tan Sînîn'in güzel anlamına geldiğini rivayet ederler. Dahhak da buna benzer bir rivayette bulunur. Îkrime ise Sînîn'in Habeş dilinde güzel manasında olduğunu ifade eder. (el-Bağavî, Ma'âlimü'üt-Tenzîl Beyrut 1407/1987, IV, 236; Kadr Beydâvî, Envâri't-Tenzil ı,e Esrâru't-Te'vil, Kahire 1375/1955, II, 232; Muhammed Huseyn et-Tabatabaî, el-Mizân fi Tefsîri'l-Kur'an, Kum, (t.y.), XIX, 6).
Allah'u Teâlâ et-Tûr ve et-Tîn surelerinde Tûr dağı ile yemin etmek suretiyle onu yücelttiği gibi; "Biz onu (Musa yr), "Tûr"un sağ yanından çağırdık. Onu çok münacât eden bir kimse olarak yaklaştırdık " (Meryem, 19/53) ayetinde Tûr dağının yüceliğini bir kez daha beyan etmektedir. Ayrıca Allah'u Teâlâ Tûr dağı civarında yer alan vadiden söz ederken onun mukaddes olduğunu ifade eder ve şöyle buyurur: "(Ey Musa, şüphesiz, benim ben, senin Rabbin, haydi pabuçlarını çıkar. Çünkü sen mukaddes vadide, "Tuvaâ " dasın " (Tâhâ, 20/12).
Tûr dağının kutsal bir dağ olduğunu gösteren başka bir ayet-i kerîme de şöyledir: "Derken oraya gelince, feyizli (ve mümtaz) bir yerdeki vadinin sağ kıyısından, ağaçtan" seslenildi:
"Yâ Musa, alemlerin Rabbi olan Allah benim ben... " (el-Kasas, 28/30-31).
Tûr'un açık olarak zikredildiği diğer sure ve ayetler şunlardır: 2/63, 2/93, 4/154, 19/52, 20/80, 23/20, 28/29, 28/46, 52/1, 95/2.
Hızlı Cevap
  #193  
Okunmamış 15-01-2008, 19:39
 
Standart --->: İslami Sözlük
CEBERÛT ÂLEMİ

Ululuk ve azamet âlemi. Kur'an'da geçmeyen bu terkip, bazı sufîlere göre Allah'ın kadîm zatıdır. Kimilerine göre ise, ilâhî kudret âlemidir. Melekût âlemi, Arş'tan aşağıya doğru bütün cisim ve arazlardır. Ceberût âlemi ise, Melekût âleminin ötesidir.
Bazıları da âlemleri üç kısma ayırırlar. Bunlara göre en üstte Lahût âlemi, altında Ceberût âlemi ve onun altında da melekût âlemi yer alır.
Ehl-i Sünnet'e aykırı inanç ve düşüncelerinden dolayı 587/1191 yılında idam edilen Yeni-Eflatuncu düşünür ve filozof Sühreverdî el-Maktûl'e göre, Ceberüt âlemi hakîm kişilerin cezbe halinde gördükleri âlemdir.
Özellikle felsefeye bulaşmış kimi tasavvuf ehlinde bu tür İslâm itikadına aykırı düşüncelere çok rastlanır. Meselâ bazı tasavvuf kitaplarında şeyhlerinin Levh-i Mahfûz'u okudukları, dolayısıyle geleceği bildikleri, hatta kaderler üzerinde tasarrufta bulundukları ileri sürülür ki bunların gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Kur'an ve sahih sünnetle bağdaşmayan bu tür iddialar kimden gelirse gelsin reddedilmelidir.
Hızlı Cevap
  #194  
Okunmamış 15-01-2008, 19:39
 
Standart --->: İslami Sözlük
CEBÎRE

Kırık, yaralı ve hasta organ üzerine bağlanan bez, sargı.
Abdest alırken, gusül yaparken zaruret sebebiyle sargı üzerine meshedilir. Kırık organlar üzerine sarılan tahta ve madeni plâkalar da böyledir.
Yıkanması gereken bir organ üzerinde sargı yoksa ve bu organı yıkamak zarar vermiyorsa yıkanır. Eğer zarar veriyorsa organ üzerine sargı sarılır ve üzerine mesh* yapılır.
Sargının tam bir temizlikten sonra yapılması şart değildir. Cünüb bir halde bulunan kimsenin hasta organının üzeri sarılır. Daha sonra gusleder, cünüblükten kurtulur. Sargılı kısmın üzerini mesheder.
Abdesti bozan şeyler meshi de bozar.
Sargı, yara iyileştikten sonra namaz içinde düşerse namaz bozulur. Sargılı yeri yıkar ve namazı iade eder.
Abdest azalarından birinde sargı bulunan kimsenin yarasının iyileşmesinden sonra sargısı düşerse mesh bozulur. Yeniden abdest alır, sargının altını yıkar. Artık sargı sarmaz. Yara iyileştiği için meshin hükmü kalkmıştır.
Akıntılı bir yarada, akıntı sargı dışına çıkarsa, abdest bozulur, yeniden meshetmek gerekir.
Mest üzerine meshin, belli bir müddeti vardır. Sargı üzerine meshde, belli bir müddet yoktur. Bu müddetin bitmesi hasta organın iyileşmesine bağlıdır. Organ iyi olursa meshe son verilir. Hasta ve yaralı organın iyileşmesi uzarsa, mesh müddeti de buna bağlı olarak uzar.
Hızlı Cevap
  #195  
Okunmamış 15-01-2008, 19:39
 
Standart --->: İslami Sözlük
CEBR

Bir şeyi zaptetmek, tamir etmek, zorlamak, zor kullanarak (ikrah) ıslah etmek, telâfi etmek. Genel anlamda cebr'in mukabili ihtiyar; ikrâh'ın mukabili de rızâ'dır.
İcbâr, kelime anlamı itibariyle ikrah'a yaklaşmakla, hatta bazı durumlarda birbirinin yerine kullanılmakla beraber; her birinin kullanım alanı umumiyetle farklıdır. İcbâr, daha ziyade, hukuken yetkili bir kimsenin şer'î bir hükmü gerçekleştirmek amacıyla bir kimseye bir işi zorla yaptırması veya o işi onun adına, rızası ve ihtiyarı hilâfına cebren yapması durumunu ifade eder. İkrah ise tam tersine, hukukî ve meşrû olmayan bir zorlamayı ifade eder.
Velâyeti altında bulunan kimseler hakkında, istesinler-istemesinler, tasarrufu geçerli (nâfiz) olan veliye "veliyy-i mücbir" denir. Aynı kökten türeyen "cübâr" kelimesi de, bir şeyin tazmin edilmesi gerekmeksizin telef olması anlamındadır. (Bilmen, Ö. N., Istılahat-ı Fıkhiyye, VII, 270). Yine cebr kelimesinin sözlük anlamına bağlı olarak İmam Şâfiî (ö. 204/819), hac esnasında vaki olan, meselâ, Arafat'ta gecelemeyi, şeytan taşlamayı ve mîkatta ihrama girmeyi terketme gibi kusurları telâfi etmek için kesilmesi gereken kurbanı "demu'l-cübrân" olarak adlandırmıştır.
Meşru zorlama olarak da ifade edilmesi mümkün olan cebr ve icbar, başta borçlar hukuku ve aile hukuku olmak üzere, ceza hukuku ve vergi hukuku gibi pek çok alanda söz konusu olabilmektedir.
Nitekim, velinin, bulûğa ermiş kızı (bikr-i bâliğa), kızın dilemesi olmaksızın-cebren- evlendirip evlendiremeyeceği hususu, İslâm hukukçuları arasında tartışma konusu olmuştur. Daha ziyade Hanefî hukukçular, bu konuda çoğunluk hukukçulardan farklı bir görüş ileri sürmüşler ve veliye, bikr-i baliğa'yı evlenmeye icbar yetkisi tanımamışlardır. Hanefi hukukçular, icbâr yetkisi konusunda "küçüklük"e (sığâr) itibar etmişler; onu illet kabul etmişlerdir. Şâfiî hukukçular ise, bu konuda "bekâret"i esas aldıkları için, onlara göre kızın bulûğa ermesi velinin icbâr yetkisini kaldırmaz.
Aynı şekilde Hanefi hukukçuların da dahil olduğu çoğunluk hukukçular, baba ve dedenin, "velâyet-i icbâr" (icbar yetkisi) bulunduğunu; dolayısıyla, bulûğa ermemiş çocuğunu, rızasını ve görüşünü almaksızın evlendirebileceğini ifade etmişlerdir. Bunun yanında Ebû Hanife, (ö. 150/767) miras ehli olan akrabanın da bu hakka sahip olduğunu belirtmiştir. Şu farkla ki; eğer evlendiren baba veya dede ise, küçük çocuk bulûğa erdikten sonra evlenme akdinden vazgeçme ya da akdi feshetme hakkı ve muhayyerliğine sahip olamaz. Fakat evlendiren, baba veya dede dışında bir akraba ise, çocuk büluğa erdikten sonra dilerse bu akde bağlı kalır, dilerse onu fesheder.
Ebu Yusuf (ö. 182/798) ve İmam Muhammed (ö.189/805) ise, bulûğa ermemiş çocuğu ancak "asabe"* nin evlendirebileceğini ifade etmişler, fakat bulûğdan sonra çocuğun muhayyer olup olmadığı konusunda farklı kanaatlere sahip olmuşlardır. Ebû Yusuf'a göre, asabeden birinin evlendirmesi durumunda çocuk, büluğdan sonra muhayyerlik hakkına sahip değildir. İmam Muhammed'e göre ise, çocuğu evlendiren baba veya dede dışında biriyse, çocuk büluğdan sonra muhayyerlik hakkına sahiptir. Yani, dilerse evlenme akdini devam ettirir; dilerse fesheder. (el-Cassâs, Ebû Bekr Ahmed b. Ali er-Razî (ö. 370/981), Ahkâmu'l-Kur'an, II, 341).
Diğer taraftan, cebr ve icbarın söz konusu olabildiği bazı hususlar kısaca şöyle sıralanabilir.
Borcunu ödememekte direnen kimseye bir borcunnn ödettirilmesi, irtifak haklarının gerçekleştirilmesi, şuf'a* hakkına aykırı tasarrufun düzeltilmesi, zararın ödetilmesi (ta'vîz) gibi konularda, kanunî yollarla cebr'e başvurulabileceği kabul edilmektedir.
Kanunî cebr uygulaması, esas itibariyle, toplumun sükûnet ve istikrarını kesintisiz devam ettirmek, zayıfın ya da mağdurun hakkını, daha doğrusu haklının hakkını haksızdan almak vb. gibi genel gayelere yöneliktir. Zaten hukukun etkin ve dengeleyici olabilmesi için, bu uygulama kaçınılmaz gözükmektedir.
Yunus APAYDIN

Kelâm: "Cebr" genel olarak irade ve ihtiyarın zıddı anlamında kullanılıp, ıstılah olarak da, kulun fiilini Allah'a isnat etmek, şeklinde anlaşılır.
"Cebr"in sözkonusu edildiği bir durumda, kulun irade ve ihtiyarından bahsetmek mümkün değildir. Bu anlayışa göre, kul bir baskı ve zorlama altındadır.,
İslâm mezhepleri tarihinde "Cebriyye" adıyla bilinen fırkanın temel görüşünü, bu "cebr" anlayışı teşkil etmektedir. Cehm b. Safvan (ö.128/745)'in kurucusu olduğu bu fırkaya göre, insan bu açıdan tıpkı cansız varlık gibi görülmektedir. Onların tabiriyle kul, rüzgâr önünde giden bir yaprak gibidir. Allah'ın yarattığı fiillere sadece bir sahne durumundadır ve insanın yaptığı fiiller insana mecazen nisbet edilir. Dolayısıyla kul, taat ve masiyette mecbur olmuş olur; herhangi bir sorumluluğu yoktur. Ayrıca fiiller zorunlu olunca da, ceza ve mükâfat zorunlu olmuş olur. (Şehristânî, el-Milel ve'n-Nihal, Beyrut (t.y.), I, 85-86).
Cebriyye'ye zıd bir görüşe sahip olan "Kaderiyye" fırkasına göre ise, kul fiillerinde sonsuz bir irade ve ihtiyara sahiptir. Kullara ait fiillerin Allah'ın yaratmasıyla değil; kulun icadıyla meydana geldiğini iddia ederler. Dolayısıyla dalâlet, hidâyet, hayır ve şer tamamen kulun isteğine bağlıdır.
Gerek Cebriyye, gerekse Kaderiyye İslâmî fırkalar olmak hasebiyle bunların doğuşunda nassların rolü büyüktür. Kur'an-ı Kerîm incelendiğinde görülecektir ki, bazı ayetler her şeyin kaderinin önceden belli olduğuna delâlet ederken; bazıları ise insanın işlediği fiillerinde sorumlu olduğunu göstermektedir.
Cebr inancına sahip olanların sarıldıkları ayetlerden bazıları şunlardır:
"Allah her Şeyin yaratanıdır. " (ez-Zümer, 39/62). "Şüphesiz biz herşeyi bir kadere bağlı (ölçüye göre) yaratmışızdır. " (el-Kamer, 54/49). "Allah, sizi de yaptıklarınızı da yaratmıştır. " (es-Sâffât, 37/96). "De ki, Allah'ın bize yazdığından başkası başınıza gelmez. " (et-Tevbe, 9/51). "Allah'ın doğru yola sevk ettiği kimse doğru yolda olur. Saptırdığı kimseler ise, işte onlar mahvolanlardır. " (el-A'râf, 7/178) ve diğer ayetler... Ancak buna mukabil insanın irade hürriyetine sahip olduğunu gösteren âyetler de vardır. (Bunlardan bir kısmı için bk. el-Müddessir, 74/38; el-Kehf, 18/29; el-En'âm, 6/104).
Bu iki görüşü Ehl-i Sünnet açısından ele alırsak; Cebriyye'de, ilâhî emir ve yasağın, mükâfat ve cezanın hiç bir değeri olmamakta; kuldan sorumluluğun tamamen kaldırılmasıyla ilgili dinî hükümlerin iptali sözkonusu olmaktadır. Kaderiyye'de ise adeta, Cenâb-ı Hakk'ın mülkünde O'nun bilgisi ve iradesinin dışında bazı şeylerin cereyan ettiğine inanılmakla; bir nevî başka bir yaratıcının varlığı kabul edilmektedir. Bu, itikad açısından oldukça sakıncalı bir durum arzeder.
Her iki fırkanın inancı da Ehl-i Sünnet itikadınca kabul edilmemiş, tenkide tabi tutulmuştur.
Ehl-i Sünnet itikadınca kul, fiillerinde bir cebr (zorlama) altında değildir. İrade ve ihtiyar sahibidir. Ancak Kaderiyye'de olduğu gibi, bunlar yüce Allah'ın bilgisi ve iradesi dışında değildir. İnsan isteyerek fiillerinin sahibi olur. İsteyerek ve seçerek, kendi cüz'î iradesiyle yapacağı fiilî tercih eder. Yüce Allah da o fiilî yaratır. Yani yaratıcısı sadece Allah'tır. Kul kesb edicidir.
İnsanın iki türlü fiilî vardır:
a) İnsanın irade ve ihtiyarı olmadan meydana gelen fiiller ki, kalp atışı ve titreme gibi fiiller bu gruba girer. Bunlar insanın irade ve ihtiyarı dışında cereyan eder.
b) İnsanın irade ve ihtiyarıyla yaptığı ihtiyarî fiiller. İşte bu tür fiillerde irade ve seçme hürriyeti geçerlidir. Bu tür fiillerden kul sorumlu olur. Dolayısıyla da ceza ve mükâfat sözkonusu edilir.
İnsanın, kendi ihtiyarî fiillerini bir zorlama sonucu yapmayıp, iradesi doğrultusunda yapmasındaki en önemli husus, onun bu fiillerin sorumluğunu üstlenmesidir. Şayet böyle olmasaydı, herhangi bir sorumluluktan sözedilmez; insanın cansız varlıktan bir farkı kalmazdı. İnsan, işlediği fiilde herhangi bir zorlama altında olmayacak, fiilî kendi iradesiyle işlemiş olacak ki; yaptığı fiilden sorumlu olsun ve karşılığında ceza ve mükâfat tahakkuk etsin. Ancak daha önce de belirtildiği gibi, bu irade ve ihtiyar, fiili yaratma noktasında değil, tercih ve seçme noktasında geçerlidir. (et-Tahanevî, Keşşâfu Istılahati'l-Fünûn, İstanbul 1984, I, 199).
İnsanın aklı, zekâsı, muhakeme gücü vardır. O, mükemmel bir varlıktır. Ne yaptığını ve ne edeceğini bilmelidir ve ona göre hareket etmelidir. Yüce Allah Kur'an-ı Kerîm'de "Yaratan Rabbi'nin adıyla oku! Kalemle öğreten, insana bilmediğini öğreten Rabbin en büyük kerem, sahibidir" (el-Alak, 96/3-5) buyuruyor. Yüce Allah'ın "oku" emrine muhatap olan insan, iradesiz olamaz. Yine O'nun tarafından bilmediği şey öğretilen insan, sorumsuz ve başıboş olamaz. O irade ve ihtiyar sahibidir. Yaptığının ve yapmadığının sorumluluğunu taşıyacak kapasiteye sahiptir. Yine yüce Allah "Kim zerre kadar iyilik yaparsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onun karşılığını görür" (ez-Zilzâl, 99/7-8) buyurmaktadır. Yapılan iyilik ve kötülüğün karşılığının görülmesi, o işlerin dileyerek ve isteyerek yapılmış olmasına bağlıdır. Ceza ve mükâfât ancak o işin istekle ve seçerek yapılması sonucu sözkonusu olur.
Hızlı Cevap
  #196  
Okunmamış 15-01-2008, 19:39
 
Standart --->: İslami Sözlük
CEBRÂİL (a.s.)

Dört büyük melekten biri. Buna Cibril de denir. Bu tabirle Kur'an-ı Kerîm'de üç yerde geçmektedir. (el-Bakara, 2/97-98; et-Tahrim, 64/4). Cibril, "cibr" ve "il" kelimelerinden meydana gelmiş İbrânice bir kelimedir. Cibr kul, il ise Allah anlamına olup ikisi beraber Allah'ın kulu demektir (M.H. Yazır, Hak Dini Kur' an Dili, l, 431), Cebrâil, Kur'an-ı Kerîm'de "Ruh", "Ruhu'l-Kudüs" ve "Ruhu'l-Emin" isimleriyle de anılmaktadır.
Cebrâil (a.s.)'in görevi Allah ile peygamberleri arasında elçiliktir. Allah'tan aldığı emir ve hükümleri peygamberlere bildirir. Bütün kitap ve vahiyler Cebrâil vasıtasıyla indirilmiştir. Kur'an-ı Kerîm de Hz. Muhammed (s.a.s.)'e onun vasıtasıyla indirilmiştir. Kur'an-ı Kerîm'de bu hususta şöyle buyurulur: "(Ey Muhammed!) Uyaranlardan olman için Kur'an'ı senin kalbine apaçık Arapça diliyle Ruhu'l-Eınin (Cebrâil) indirmiştir." (eş-Şuâra, 26/192-195).
Cebrâil (a.s.) her şekle girebilir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) onu biri vahyin başlangıcında Hıra'dan Mekke'ye gelirken, diğeri Mirâc'dan dönüşte Sidretü'l-Münteha*'da olmak üzere iki defa kendi aslî şekliyle görmüştür. (es-Saâtî, el-Fethu'r-Rabbânî, VIII, 5). Cebrâil (a.s.) bazan da insan kılığına girerek Rasülullah (s.a.s.)'a vahiy getirirdi. Bu durumda çoğu kez yakışıklı ve genç bir sahabî olan Dıhye el-Kelbî'nin sûretinde görünürdü (Tecrid-i Sarîh Tercümesi, IX, 35). Cebrâil (a.s.) İsrâ ve Mirâc hadîsesinde Rasûlullah (s.a.s.)'a Mekke'den Kudüs'e ve oradan Sidretü'l-Münteha'ya kadar eşlik etmiştir (Buhârî, Bed'u'l-Halk 6; Salât 1).
Necm suresinde şu buyruklar yer almaktadır:
"Ona (Peygamber'e, bu Kur'an'ı) üstün bir güç ve hikmet sahibi (Cebrail) öğretmiştir, (ki (o) görünümüyle çarpıcı bir güzelliğe sahiptir. (O) hemen doğruldu. O en yüksek bir ufuktaydı. Sonra yaklaştı, derken sarkıverdi. Nitekim ikisi arasındaki uzaklık iki yay kadar oldu, yahut daha da yakınlaştı. Böylece Allah'ın kuluna vahyettiğini vahyetti. " Ve başka bir ayette:
".. Ve eğer ona karşı birbirinize arka olursanız (bilin ki) onun dostu ve yardımcısı Allah, Cibril ve müminlerin iyileridir. Bunun ardından melekler de ona arkadır." (et-Tahrim, 66/4) buyurulmaktadır.
Medine döneminde Yahudi bilginleri, kitaplarındaki bilgilere dayanarak Peygamber efendimizi imtihan etmek için birkaç soru sormuşlar, hepsine doğru cevap alınca bu defa kendisine vahiy getiren meleğin ismini sormuşlar, Rasûlullah (s.a.s.)
"Cibril" cevabını verince; "O, bizim düşmanımızdır, harp ve şiddet getirir. Bizim vahiy meleğimiz Mikâil'dir. Mikâil müjde, ucuzluk ve bolluk getirir. Sana gelen o olsa idi, iman ederdik" (M. Hamdi Yazır, a.g.e. I, 429). demişler, bunun üzerine: "De ki Cebrâil'e düşman olan kimse Allah'a düşmandır. Çünkü o, Kur'an'ı Allah'ın izniyle kendinden öncekini tasdik ederek, yol gösterici ve inananlara müjdeci olarak senin kalbine indirmiştir. Allaha meleklerine, Cebrâile ve Mikâile düşman olan kimse inkâr etmiş olur. Şüphesiz Allah inkâr edenlerin düşmanıdır. " (el-Bakara, 2/97-98) ayetleri inmiştir.
Allah'u Teâlâ Cebrâil'i kuvvet ve emanet sıfatı ile tavsif etmiştir: "Bu Kur'an, Arş'ın sahibi katından değerli güçlü, sözü dinlenen ve güvenilen Şerefli bir elç_inin getirdiği sözdür. " (et-Tekvir, 81/19-21).
Hızlı Cevap
  #197  
Okunmamış 15-01-2008, 19:39
 
Standart --->: İslami Sözlük
CEBRİYYE

Hicrî birinci asırda ortaya çıkmış sapık bir fırka.
Kader ve irade konusunda Kaderiyye fırkasının tam aksine görüşler ileri sürmüştür. İslâm âleminde kader konusunu tartışma gündemine getiren ilk şahsın Ma'bed b. Hâlid el-Cühenî (öl. 85/704) olduğu nakledilir. Onu Geylân ed-Dımaşkî takip etmiş ve kaderle ilgili görüşlerini daha da geliştirmiştir. Ma'bed, Allah tarafından önceden tayin edilmiş bir kaderin bulunmadığını, insanın fiil ve tavırlarında tamamen serbest olduğunu savunmuştur.
Muhtemelen o, Emevîlerin zulüm ve haksızlıklarına karşı kaderci bir tevekküle saplanmış kimselere bakarak, Emevî zulmünün bir kader olmadığını söylemekle işe başlamış ve nihayet kaderi inkâr etmeye kadar varmıştır. Nitekim Emevî iktidarına muhalefeti sebebiyle Haccac tarafından öldürülmüştür. Ne var ki ifrat tefriti doğnrur. Onun kaderi nefyetmesine karşı, bir reaksiyon olarak Cehm b. Safvan (öl. 128/745) da cebr akidesini, yani insanın yaptığı işlerde bir ihtiyarının olmadığı; yaptığı işleri zorunlu olarak yaptığı görüşünü ileri sürmüştür. Cehm'in ileri sürdüğü bu akîdeye göre insan mecburdur; ihtiyarı ve kudreti yoktur. Yaptığından başkasını yapmaya asla gücü olmaz. Kul, rüzgârın önünde sürüklenen yaprak gibidir. Yaprağın yönünü kendisi değil, rüzgâr belirler. Onun için insanın yaptığı işleri Allah takdir etmiştir. Allah geleceği bildiğinden, meydana gelecek olayları da tamamen ve önceden kendi iradesine göre tespit etmiştir. Allah, cansız bitkinin hareketlerini yarattığı gibi, insanın fiillerini de yaratır. Yukarıya fırlatılan bir taş nasıl düşmeğe mahkûmsa, insan da yaptığını yapmağa mahkûmdur. Kul ibadeti de günahı da, elinde olmaksızın işler. Bu görüşte olan Cebriyye'ye cebriye-i hâlisa denir ve zümrenin mümessili Cehm b. Safvân olduğundan Cehmiyye' diye de isimlendirilir. Cebriye-i mutavassıta diye adlandırılan ikinci zümreye gelince, bunlar, kulda bir kudretin olduğunu kabul etmekle birlikte, bu kudretin insanın fiilleri üzerinde bir etkisinin bulunmadığını kabul ederler. (Şehristânî, el-Milel ve'n-Nihal, Beyrut 1975, I, 85).
Cebriyye'nin görüşleri şöyle özetlenebilir: 1) İnsan bir şey yapmaya kadir değildir; Allah tarafından yazılmış ve yaratılmış fiilleri yapmaya mecburdur. İnsanın iradesi de hürriyeti de yoktur. 2) Allah, yaratıkların vasıflandığı sıfatlarla vasıflanmaz. (Bu sebeple Allah'ın sıfatlarını reddederler.) 3) Allah'ın ilmi ve kelâmı hâdistir. 4) Sevap ve cezanın vukûu zorunludur. 5) Cennet ve Cehennemin'in sonu vardır. 6) İman, Allah'ı bilmektir. 7) Allah görülmez.
Ehl-i Sünnet ise, kulların ihtiyarî ve gayr-i ihtiyârî bütün fiillerinin, Allalı tarafından yaratıldığını kabul etmekle birlikte; Allah'ın insana verdiği irade-i cüz'iyyeyi herhangi bir yöne yönlendirebileceğini söyleyerek Kaderiyye ile Cebriyye arasında orta bir yol izlemiştir. Eğer gerçekten insan, yaptığı şeylerde bir irade ve kudrete sahip bulunmasaydı, yaptığı şeylerden dolayı Allah'ın kendisini cezalandırması bir zulüm olurdu.
Kur'an'ın müteaddid yerlerinde "Yaptığınıza karşılık olarak.. " buyurulmakta fiil insana nisbet edilmektedir. İnsanın ne yapacağının önceden Allalı tarafından bilinmesi ve onu kaderine yazması, insanın mecbur olduğu anlamina gelmez. Aksine, insan kendi ihtiyarı ite o işi yapmaktadır. Fakat Allah, onun ihtiyar ve iradesini hangi tarafa yönlendireceğini ve ne yapacağını önceden bildiği için, o işi yapacağını kaderine yazmıştır.
Dikkatimizi çeken bir husus, kaderi nefyeden Ma'bed gibi, cebri ileri süren Cehm'in de Emevî muhalifi bir siyaset izlediğidir. Hatta kendisi de Ma'bed gibi Emevîler tarafından öldürülmüştür. Emevîler'in, idarelerini zulüm ve baskıya dayadıkları bilinen bir gerçektir. Toplumun bir çok kesimi Emevîler'den memnun değildi.
Baskıcı idareler, kaderi reddetmeye de, kadere teslim olmaya da zemin hazırlarlar. Onlara karşı olanlar, toplumun içinde bulunduğu durumun Allah'ın bir takdiri olmadığını; bundan kurtulmanın, toplumun elinde olduğunu söyleyerek toplumu idarecilere karşı kışkırtmağa çalışırlar. Bazen bu düşünceyi o kadar ileri götürürler ki, kural tanımaz bir tavır içerisine girerler. Bu mücadelede yorgun düşen ya da karşı gelme cesaretini kendilerin de bulamayanlar ise, bunun önceden tayin edilmiş bir kader olduğunu söyleyerek kaderci bir teslimiyet zihniyetine kapılırlar. Bu psikolojik durum, zamanla onları her hususta Cebriyeci bir görüşe sürükler.
Cebriyeci düşünce, insanın sorumluluğunun dayanağı; yaptıkları karşısında mükâfat ya da ceza görmesinin nedeni konusuna cevap vermekte güçlük çeker. Bu nedenle bir fırka olarak uzun müddet devam etmeyip tarihe karışmıştır. En azından bilgin ve düşünürler arasında yok olup gitmiştir
Hızlı Cevap
  #198  
Okunmamış 15-01-2008, 19:39
 
Standart --->: İslami Sözlük
CEDDE

Nine, büyük anne. Ana ve babaların anaları ve bunların da anaları. Cedde ferâiz ilmide iki kısma ayrılır:
a) Sahîh cedde; araya sahih olmayan ced (dede) girmeyen ninelerdir. Ananın anası, ananın anasının... anası; babanın anası, babanın babasının.. anası gibi. Bunlar vâris olurlar.
b) Fâsıt cedde; aralarında sahih olmayan dede bulunan nine demektir. Ananın babasının anası; babanın anasının babasının anası gibi. Bunlar vâris olamazlar. (Geniş bilgi için bk. Ashâbu'l-Ferâiz)
Şamil İA
Hızlı Cevap
  #199  
Okunmamış 15-01-2008, 19:40
 
Standart --->: İslami Sözlük
CED
Dede, büyük baba, ana ve babanın babalarıyla onların yukarıya doğru uzanan babaları. Çoğulu "ecdâd" anlamına gelir.
Ferâiz* ilminde ced; sahih ced ve fâsid ced olmak üzere iki kısma ayrılmıştır.
Sahih ced; aralarında kadın bulunmayan ced demektir. Babanın babası, babanın babasının babası gibi. Derecelerin yakın veya uzak olması durumu değiştirmez.
Fasid ced: dereceleri yakın olsun, uzak olsun aralarında kadın bulunan ced, demektir. Ananın babası, babanın anasının babası gibi. (Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, I, 402) (Geniş bilgi için bk. Ashâbu'l-Ferâiz).
Hızlı Cevap
  #200  
Okunmamış 15-01-2008, 19:40
 
Standart --->: İslami Sözlük
CEDEL

Sert münakaşa, tartışma, nizâ, sözlü kavga. Terim olarak mantık'ta şöyle tarif edilir: "Meşhûr olan veya doğruluğu herkesce kabul edilen şeylerden yapılan kıyastır." Bir de dilimizde bu anlamda kullanılan cidâl; mücâdele vardır., İki kısma ayrılır..
Alimler münâzara yapıyor ( 17. yy. Türk minyatürü, Topkapı Sarayı).
a) Hakkı desteklemek ve ortaya çıkarmak için yapılan mücadele. Bu, caizdir. Zira peygamberlerin metodudur. Allah'u Teâlâ Peygamberimiz (s.a.s.)'e hitaben: "Ey Muhanımed! Rabbi'nin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış. Doğrusu Rabbin kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir. " (en-Nahl, 16/125) buyurmuştur.
Hz. Nuh (a.s.)'ın kavminin kendisine şöyle dediklerini Allah'u Teâlâ bize bildirmiştir: "Ey Nuh! Bizimle cidden mücadele ettin; hem de çok mücadele ettin." (Hud, 11/32).
b) Batılı desteklemek ve hakim kılmak için yapılan mücadele. Bu, haramdır, Zira Kur'an lisaniyle kötülenmiştir. Allah'u Teâlâ şöyle buyurur:
"Allah'ın ayetleri üzerinde inkâr edenlerden başkası mücadele etmez?" (Mü'min, 40/40)
Mümin, kader gibi itikadi konularda tartışmaktan kaçınmalı, Allah'ın emir ve iradesine teslim olmalı, daha ziyade kendi görevlerini öğrenip yerine getirmelidir..
Hızlı Cevap
Cevapla

Hızlı Cevap
Mesajınız:
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın
Rastgele Soru

Seçenekler


Seçenekler


Benzer Konular
İslami Sözlük C İslami Sözlük C CEBR Nedir? Zorlama, zor kullanma İrâde ve ihtiyârın zıddı İnsanın hiç bir irâde ve ihtiyâra sâhib olmadığını, her şeyin cebr elinde esir olduğunu ve varlığının otomatik,...
İslami Sözlük A İslami Sözlük A Aciz Gücü yetmeyen, güçsüz, zayıf Allahü teâlâ her şeye kâdirdir (gücü yeter) Eğer gücü yetmezse âciz ve noksan olurdu Âcizlik ve noksanlık Allahü teâlâ için düşünülemez ...
İslami Sözlük B İslami Sözlük B BÂB Nedir? 1 Kapı Mescîd-i Nebî'nin şimdi beş bâbı vardır İkisi batı duvarında olup, kıbleye yakın olana Bâb-üs-selâm, kuzey köşesine yakın olana Bâb-ür-rahme adı verilir ...
İslami Sözlük-2- FER' Birinci derecede gerekli olmayan bilgi, dal, kol, kısım, ayrıntı, teferruat. Bir ana gövdeden ayrılan kollardan her biri, ağacın yukarıya ve yanlara uzanan dalları. Kur'an-ı Kerîm'de:...
İslami Felsefe Hakkında, İslami Felsefeciler İslami Felsefe Hakkında, İslami Felsefeciler Kındi ve Yeni-Eflatuncu Aristoculuk (796 – 866 ) İslâmda esas felsefe hareketinin, filozof denmeye, Cafer Sadık ve Câbirden daha layık görülen...


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 20:06.


Powered by vBulletin® Version 3.8.2
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.

DMCA.com

Sitemizde illegal paylaşım yasaktır.Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz/sorunuz varsa bize ulaşmak için TIKLAYINIZ .
In this web site,illegal sharing is forbidden.If you have any problem/complaint about contents copyrights in our page,please click here to contact us.