Forum Kimler Online
Go Back   Ezberim > İslam Dini Bölümü > Dini Bilgiler
Kayıt ol Forumları Okundu Kabul Et


Peygamberlerin Sıfatları

İslam Dini Bölümü kategorisinde ve Dini Bilgiler forumunda bulunan Peygamberlerin Sıfatları konusunu görüntülemektesiniz.
SÖYLEDİKLERİ ONU TASDİK ETMEKTEDİR O, doğuştan Hz. Muhammed Mustafa (sav) idi. Onun için, peygamberliğinden sonra da ne dediyse herkes gönülden ...





Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler
  #1  
Alt 27-01-2007, 02:47
 
Love Peygamberlerin Sıfatları

"Sponsorlu Bağlantılar"

 


SÖYLEDİKLERİ ONU TASDİK ETMEKTEDİR

O, doğuştan Hz. Muhammed Mustafa (sav) idi. Onun için, peygamberliğinden sonra da ne dediyse herkes gönülden inandı ve tasdik etti. Evet, topyekün cihan Ona: “Doğru söylüyorsun ya Resûlallah”, diye tasdike koştu. Değil sadece insanlar, mucizeler diliyle, herbir nevi kendi adına temsilci gönderdi. Âdetâ Ona biat etti.
Burada bir parantez açıp şunları söylemekte fayda mülahaza ediyorum: Kurânın ve Efendimizin nurlu beyanları, Cenâb-ı Hakkın zât, sıfat ve esması arasındaki münasebete riayet keyfiyetiyle öyle bir üstün dereceye sahiptir ki, ne felsefecilerin akıl yoluyla, ne evliyânın kalb ayağıyla, ne de asfiyânın ruh buuduyla o seviyede bir anlayış ve beyâna ulaşmaları mümkün olmamıştır ve olmayacaktır da.
Ancak, bu müterakkî ruhların, melekleşmeye doğru tırmanışlerı, neticede hep şunu göstermiş ve göstereciktir ki, onlar gidecek, gidecek ve gittikleri yerin sonunda hep Kurânın ve Allah Resûlünün beyânlarının doğruluk ve hakkâniyetini anlayacak.. Resûlullahın söylediklerini keşif ve müşahede ile zevk edeceklerdir.
Evet, bugün Onun, ulûhiyete ait söylediği bütün sözler, o mevzunun ehilleri tarafından da tasdik görmekte ve birer esas olarak kabul edilmektedir. Hatta ulûhiyete, haşr u neşir ve kadere dair incelerden ince öyle meselelerden söz etmiştir ki, -hem de mevzûlar arası muvazeneyi koruyarak- değil öncekiler ve sonrakilerin akıllarının ermesi; Onun aydınlık beyânlarını “yok” farzettiğimiz takdirde, bu hususlarda bir tek kelime söylemeleri mümkün olmayacaktır.
Hz. Ömer (ra) anlatıyor: “Bir gün Allah Resûlü sabah namazından sonra minbere çıktı. Konuştu, konuştu, konuştu... Öğle ezanı okundu namazı kıldırıp tekrar çıktı ve ikindi oluncaya kadar konuştu. İkindi namazını eda ettikten sonra konuşmaya başladı, konuşması akşama kadar sürdü. Neler konuştu, neler anlattı? Hepsini ihata zor ama, o güne kadar söylenmeyen her meseleye temas etmişti denebilir. Evet, ilk hilkattan başlamış, varlığın bağrına ilk hilkat tohumunun atılışını anlatmış, kâinatın teşekkülünden, insanın yaratılmasına kadar bütün yaratılışa ait devreleri bir bir sıralamış.. ve daha sonra da kıyâmete kadar insanların başına gelecek hâdiseleri teker teker nakletmişti.82
Evet, mazinin derinliklerine dalmış ve Hz. Âdeme kadar bütün enbiyâyı hem de şemâili ile anlatmış, istikbâle nazarını çevirip mahşere, cennet ve cehenneme kadar her şeyi göz önüne sermişti.
Halbuki O, ne bir kitap okumuş ne birinin ders halkasına katılmıştı. Öyleyse bütün bunları nasıl bilebilirdi? Evet, Ona bütün bunları öğreten biri vardı; O da, hiç şüphesiz, her şeyi bilen Hz. Allahtı...
Onun, arştan ferşe, oradan yerin derinliklerine kadar anlattığı bütün meseleleri Ona Mütekellim-i Ezelîsi öğretiyordu. Bunların başka şekilde öğrenilemeyeceği bugünün insanları tarafından da tasdik edilmektedir ki, bu da Allah Resulünün sıdkına ayrı bir delildir.
Evet O, peygamberlerden bahsediyor.. onların tarifini yapıyor; yüz hatlarıyla onları tablolaştırıyor ve o günün Ehl-i Kitabı, bütün bunların hiçbirine itiraz etmeden hepsini kabul edip: “Evet, kitaplarımızda, onları bahsettiğiniz şekliyle buluyoruz” diyorlardı83. Tevrat, İncil veya başka bir kitap okumamış bir insanın, oralarda zikredilen veya edilmeyen keyfiyetleriyle bütün kendinden evvel gelmiş-geçmiş peygamberleri hem de böyle tafsilatıyla anlatması ve bu işi bilenlerin de onu tasdik etmeleri, Allah Resûlünün sıdkına ve davasında doğruluğuna şahit ve delil değil midir!?
Bir parantez içinde arzetmeye çalıştığımız bu hususların takdimi, benim takatımın çok üzerindedir. Esasen hâli hâlime denk okuyucunun durumu da bundan daha farklı olmasa gerek. Bu gibi meseleleri anlayıp anlatabilmek için, insanın onları tasdik edebilecek seviyeyi kazanması gerektir. Ancak biz, bu seviyeleri ihraz ettiğine inandığımız şahısların sözlerine itimaden diyoruz ki, mertebe mertebe yükseliş kaydeden yüzbinlerce evliyâ, asfiyâ ve kafasını ilimle aydınlatan filozof ve bilgelerin, Efendimize ait beyânlarını gördükçe, sürekli o mevzûnun zirvesinde, Ona ait beyânın bulunduğunu kabul etmeleri, Onun sıdk ve doğruluğunun ayrı bir buudunu teşkil etmektedir. Evet, en seçkin insanların bu tasdikleri de göstermektedir ki, O, hiçbir sözünde hilâf-ı vâki konuşmamıştır. Zaten Onun konuştukları kendinden değildir ki.. O, hep ilâhî mesajlarla konuşmuş, vahyin tercümanlığını yapmış, onun için de bütün zamanların ve mekanların Söz Sultanı olmuştur...84
Bizim, burada daha çok üzerinde duracağımız husus, ondört asır evvel Onun geleceğe ait söylediği bazı hâdiselerin vakti gelince aynen zuhur etmesinin, Onun sıdk ve doğruluğuna birer delil olması yönüdür. Ancak mevzuya girmeden önce, bir meselenin açıklanmasında fayda mülahaza ediyoruz ki, o da “gayb” ile alâkalı değişik mütâlaâlardır. Evet, bu mesele de dikkatle takip edilmesi gereken ince meselelerdendir:

Emanet-Emin Olmak

Peygamberlere ait ikinci sıfat, emanet sıfatıdır. Bu kelime Arapça olup, îman ile aynı kökten gelir. “Mümin” inanan ve emniyet telkin eden insan demektir. Peygamberler, mümin olarak zirve insan oldukları gibi, emin olma, emniyet telkin etmede de en baştadırlar. Kurân-ı Kerîm, onların bu sıfatlarına birçok âyette işaret eder. Şimdi bunlardan birkaçını arz edelim:
“Nuh kavmi de peygamberlerini yalancılıkla itham etti. Hani kardeşleri Nuh, onlara şöyle demişti: (Allaha karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? Bilin ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allaha karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin” (Şuarâ, 26/105-108).
Nuh, kavmine şöyle diyor: Hâlâ ittikâ edip sakınmayacak mısınız? Ben emniyet telkin eden, emanet sıfatı olan, hiyanete tenezzül etmeyen bir elçiyim. İşte bu âyette bir peygamberin dilinden, peygamberliğe ait bu “emanet” sıfatı dile getirilmektedir. Keza:
“Âd kavmi de peygamberlerini yalancılıkla itham etti. Hani kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti: (Allaha karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim” (Şuarâ, 26/123-125). Ve:
“Semûd (kavmi) de peygamberlerini yalancılıkla itham etti. Hani kardeşleri Salih, onlara şöyle demişti: (Allaha karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim” (Şuarâ, 26/141-143). Keza:
“Lût kavmi de, peygamberlerini yalancılıkla itham etti. Hani kardeşleri Lût, onlara şöyle demişti: (Allaha karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim” (Şuarâ, 26/160-162).
Konuyla alâkalı âyetleri çoğaltmak mümkündür. Bu arada işârî manâsıyla emniyet ve emaneti anlatan daha birçok âyet vardır ki, biz, bir fikir vermek için zikrettiklerimizle yetinmek istiyoruz.
“Mümin”, Cenâb-ı Hakkın isimlerinden biri olduğu gibi, aynı zamanda Ona inananların da en önemli isimlerindendir. Allah (cc)a niçin mümin denir? Çünkü O, güven kaynağıdır. Bize güveni veren de Odur. Bize, damla damla veya şelâleler halinde güven, hep Ondan gelir. Peygamberleri güvenli kılan ve onları emniyet sıfatıyla serfiraz eden de yine Odur. Öyle ise, emniyet, güven, emanet ve îman dediğimiz mesele, bizi peygamberlere ve önemli bir ölçüde peygamberleri de Allaha bağlar. Nihayet topyekün bu bağlılık bizi, Hâlık-mahlûk münasebetine götürür. Bütün bu manâlar, emanet kelimesinin iştikakında mevcut olan manâlardır ve zaten mevzunun bir önemli yönü de, bu münasebeti kavramaktır.
Peygamberlerin ve Peygamberimizin en önemli sıfatı, emanet olduğu gibi, Cibrîl-i Emînin de en önemli vasfı yine emanettir. Kurân Onu bize şöyle anlatır: “O, kendisine uyulan, emîn bir elçidir” (Tekvir, 81/21). Evet, Cibrîl, Allah (cc)a itaatkâr ve Onun nezdinde ihraz ettiği vazife itibariyle de güvenilir bir elçidir. İşte, Kurân da bize bu güvenilirler kaynağından gelmiştir. Allah, “Mümin”dir. Onun beyanı emniyet telkin eden bir beyandır. Kurân, Allahın emin dediği Cibrîl vasıtasıyla gelmiştir. Ve yine bu Kurân, O Emin Peygambere ve Onun emniyeti ihraz etmeye namzet kudsiler topluluğu ümmetine indirilmiştir.
Kurân-ı Kerîmden herkes derecesine göre mutlaka istifade etmiştir. Cibrîl de bu istifade edenler arasındadır. Birgün kendisi Allah Resûlüne şöyle demiştir: “Allah (cc) Kurânında benim için “Emîn” ifadesini kullanıncaya kadar akibetimden endişe içindeydim. Bu ifadeyi duyduktan sonra iliklerime kadar emniyetle doldum...”

Gayb Meselesi Üzerine

“Gayb” kelimesi, Kurân-ı Kerîmde çeşitli âyetlerde değişik şekilleriyle ele alınır :
“Gaybın anahtarları Allahın yanındadır. Onun için gaybı ancak O bilir. O, karada ve denizde ne varsa hepsini bilir. Onun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş-kuru ne varsa hepsi apaçık bir Kitaptadır” (Enâm, 6/59).
Bu âyette, “gayb”ın tamamen Allah (cc)ın nezd-i ulûhiye-tinde olduğu dile getirilmekte ve Ondan başkasının -Hz. Muhammed (sav) de dahil- gaybı bilemeyeceği söylenmektedir.
Ve, zaten Allah (cc) Efendimizi şöyle konuşturmuyor mu?
“De ki: Ben size Allahın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmem. Size ben bir meleğim de demiyorum. Ben, bana vahyolunan Kurândan başkasına uymam. De ki: Körle gören bir olur mu? Siz hiç düşünmez misiniz?” (Enâm, 6/50).
“De ki: Ben Allahın dilediğinden başka, kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim, elbette daha çok hayır yapmak isterdim; bana hiçbir fenalık dokunmazdı, ben sadece inanabilecek bir kavim için uyarıcı ve müjdeleyiciyim” (Ârâf, 7/188).
Cin sûresinde ise şöyle denmektedir:
“O bütün gaybı bilir. Gayba kimseyi muttali kılmaz, ancak dilediği peygamberler bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden ve ardından gözcüler salar ki, böylece onların (peygamberlerin) Rabblerinin gönderdiklerini hakkıyla tebliğ ettiklerini bilsin. (Allah) onların nezdinde olup bitenleri çepeçevre kuşatmış ve her şeyi bir bir saymış (kaydetmiş) tir” (Cin, 72/26-27).
Şimdi bu âyetlerin ışığı altında şöyle bir tahlil yapabiliriz: “Allah Resulü, mutlak olarak gaybı biliyordu”, demek bir ifrat; “bilmiyordu” demek de bir tefrittir. O kendi olarak gaybı bilmezdi. Ancak Allahın bildirmesiyle öyle bir bilirdi ve bilmişti ki, bir ekranın başında durmuş da, kıyamete kadar zuhur edecek bütün hâdiseleri, ana hatlarıyla ve temel esaslarıyla şerh edip insanlığın gözünün önüne sermişti. Bizim üzerinde hassasiyetle durmak istediğimiz mesele de işte budur. O, kendiliğinden birşey söylemiyordu; söyledikleri hep vahiy ve Cenâb-ı Hakkın bildirdikleriydi. Bildiren, Allah (cc) olduktan sonra sadece peygamberler ve Peygamberimiz değil, ümmet arasında bir kısım yetişkin kimseler dahi, keramet olarak gayba muttali olabilirler. Nitekim Allah Resulü: “Benim ümmetim arasında bir kısım mülhemun vardır” 85 buyururlar ki, Allah (cc)ın ilhamına mazhar insanlar, demektir. Bu cümleden olarak; minberde hutbe okurken, günlerce uzaklıktaki bir mesafede savaşan İslâm Ordusunun, dağ tarafından düşman askerlerince kuşatıldığını gören Hz. Ömer, ordu kumandanı Sâriyeye hitaben: “Ya Sâriye! Dağ tarafına” diye üç defa bağırması, Sâriyenin de bu sesi duyarak kuşatmayı yarması... 86 Muhyiddîn b. Arabî gibi zâtların, asırlarca sonra olacak hâdiselere aynen işaretlerde bulunması.. Mevlâna, İmam-ı Rabbânî ve Müştak Efendi gibi yüzlerce zâtın gelecekle alâkalı ihbarda bulunması bulunurken de Allah Resulüne yürekten bağlılık göstermeleri ve mazhar oldukları bütün vâridâtın Mişkat-ı Muhammedîden süzülüp geldiğini itirafları, O zâtın -Allahın izniyle- ne kadar gaybe açık olduğunu gösterir. Evet, Onun yetiştirdikleri, böyle ilhamlara mazhar ve ilâhî esintilerle hüşyâr olur da bu çapta gayba muttali kılınırlarsa, bütün ümmeti bir kefeye konsa hepsine birden ağır basacak olan İki Cihan Serverinin bir mucize olarak gayba muttali olması niçin uzak görülsün ki?.. 87
Muteber hadîs kitaplarında zikredilen, bu kabîl Efendimizin, üçyüze yakın mucizesi var ki, verdiği gaybî haberlerin büyük bir kısmı, aynen çıkmış, diğerleri de çıkma vaktini beklemektedir. Biz burada bunların hepsini nakledecek değiliz. Sadece, fikir verme bakımından birkaç misâlle iktifa etmeyi düşünüyoruz ki; bu misâlleri de üç ana grupta toplamak mümkündür:
Birincisi: Kendi devrine ait verdiği gaybî haberler.
İkincisi: Uzak ve yakın istikbâle ait söylediği sözler.
Üçüncüsü: Sehl-i müntenî üslupla ifade buyurduğu; ancak ilimlerin inkişafıyla daha sonra hakikatı anlaşılabilen mucizevî beyânlar...


Gaybî Haberler

Kendi Devrine Ait Olanlar
1. Başta Buhârî, Müslim bütün hadîs kitapları ittifakla şu hususları naklediyorlar: Birgün Allah Resulü (sav) minbere çıkmış.. nazarı gaybî âlemler ufkunda ve öfke şeklinde tezahür eden celâlî tecellîler arasında, cemaatine demet demet vâridât sunuyordu. Bir ara: “Bugün bana her istediğinizi sorun!” buyurdu. Herkes soruyor, O da cevap veriyordu. Tam o esnada bir genç ayağa kalktı: “Benim babam kim ya Resulallah?” dedi. Herhalde, az da olsa babası hakkında dedikodu vardı. Böyle bir şayiâ ise genci tedirgin ediyordu. O gün bir fırsat bulmuş ve her zaman -Hakkın izniyle- gayba gözleri açık Allah Resulüne babasının kim olduğunu sormuştu. Efendimiz cevap verdi: “Senin baban Hüzâfedir.” Genç artık müsterihti; zira aldığı cevap onu memnun etmişti. Bundan böyle o da aksine ihtimal verilmeyecek şekilde bir babaya nisbet edilecek ve kendisine Abdullah b. Huzâfetüs-Sehmî denecekti. İşte böyle, herkesin bir şeyler sorduğu esnada Allah Resulünün o andaki ruh hâletini çok iyi kavrayan biri, evet o koca Ömer (ra) birden ayağa fırladı ve: “Biz, Rabb olarak Allahtan, din olarak İslâmdan ve peygamber olarak da Hz. Muhammed (sav)den razıyız” dedi. Onun bu ince, mânidar karşılığı Allah Resulünün sînesinde esen itminân esintilerinin tezahür menfezlerini araladı. Derken celâlî tecellîler yerlerini üns esintilerine bıraktılar.
Bu hâdise o gün mescidi dolduran sahâbeler huzurunda cereyan etmişti. Bütün sahâbe, Allah Resulünün dediklerini tasdik ediyor ve âdetâ sükutlarıyla “Sadakte” diyorlardı.88
2. Müslim naklediyor: Hadîsin ravisi ise Hz. Ömer (ra) buyuruyor ki: “Bedirde bulunuyorduk. Allah Resulü, muharebe adına stratejisini tam tesbit etmiş ve kavganın cereyan edeceği yerleri dolaşıyordu. Bir ara yine gözleri aralanan gaybî perdelerin verasında ve bakışları istikbâl ufkunda eliyle bazı yerleri işaret ederek: Burası Ebu Cehilin öldürüleceği yer; şurası Utbenin, şurası Şeybenin ve şurası da Velidin sırtının yere geleceği yer... Ve, daha birçok isim saydı.” Muharebeden sonra Hz. Ömer kasem ile diyor ki; “Allah Resûlü nereyi ve kim için işaret etmişse, hepsini o yerlerde ölü olarak bulduk”89. Evet, hayatlarında Allah Resûlünü dilleriyle tasdik etmeyen bu insanlar, şimdi murdar cesetleriyle Onun sıdkına ve doğruluğuna şehadette bulunuyorlardı. Zira O haber veriyor ve verdiği haberler, santim şaşmadan aynen tahakkuk ediyordu.
3. Ahmed b. Hanbelin Müsnedinde, şöyle bir hâdisenin nakledildiğini görüyoruz:
Allah Resulü, ashabıyla beraber mescitte oturuyordu. Bir aralık: “Biraz sonra buraya nasiyesi, yüzü temiz bir insan gelecek, şu kapıdan içeriye girecek. O, Yemenin en hayırlılarındandır ve alnında, meleğin elini sürdüğü bir iz taşımaktadır” dedi. Bir müddet sonra aynen, Allah Resûlünün haber verdiği gibi bir insan gelip Onun huzurunda diz çöktü ve müslüman olduğunu ilân etti. Tertemiz, pırıl pırıl, görkemli ve edep âbidesi bu insan Cerîr b. Abdillah el-Becelîden başkası değildi. 90
4. Beyhakînin Delâilün-Nübüvvesinde şu hâdise naklediliyor:
Ebu Sufyan, Mekkenin fethi esnasında müslüman olmuş, ancak îman gönlüne tam oturmamıştı. Allah Resûlü, Kâbeyi tavaf ederken, Ebu Sufyan da orada dolaşıyordu. Bir ara aklından geçti: “Acaba, yeniden bir ordu toplayıp şunun karşısına çıksam nasıl olur?” Tam o esnada Allah Resûlü, Ebu Süfyanın yanına sokuldu ve kulağına eğilerek: “O zaman yine seni mağlup ederiz” buyurdu. Ebu Süfyan, işi anlamıştı. O ana kadar kalbinde titrek duran îman, birden oturaklaştı.. olduğu yerde havaya zıplayarak: “Allaha tevbe ve istiğfar ediyorum” dedi91. Ebu Süfyanın bir anlık aklından geçenleri, Allah Resûlüne kim haber vermişti? İşte Ebu Süfyan, bu davranışıyla gösteriyordu ki, O, Allahın Resûlüydü ve doğru söylüyordu...
5. Yine muteber hadîs kitaplarında şu hâdise naklediliyor: Umeyr b. Vehb ki o sahâbe arasında “Ruhbanül-İslâm” diye anılırdı. Halbuki cahiliye devrinde adı “şeytan adam”dı92. Safvân b. Ümeyye ile oturup anlaştılar. Umeyr b. Vehb müslüman gibi görünecek, Medineye gidecek ve Allah Resûlünü öldürecekti. Buna karşılık da Safvân b. Ümeyye ona belli miktarda deve verecekti.
Umeyr, kılıcını biledi ve yola koyuldu. Medineye geldiğinde ise müslüman olduğunu, Allah Resûlüne biat etmek istediğini söyledi. Alıp mescide getirdiler. Fakat sahâbenin Umeyre hiç itimadı yoktu. Onun için de, kimse onu Allah Re-sûlüyle yalnız bırakmaya razı değildi. Hepsi etten, kemikten kale gibi Allah Resûlünün etrafına dizilmiş onu gözetliyorlardı. Umeyr mescide girince, Allah Resûlü, niçin geldiğini sordu. Umeyr, bir sürü yalan söyledi; fakat hiç birine de Allah Resûlünü inandıramadı. Sonunda İki Cihan Serveri şöyle buyurdu: “Madem ki sen doğruyu söylemiyorsun, o halde ben söyleyeyim: Sen Safvân ile şurada şöyle şöyle konuştun ve beni öldürmek için geldin. Buna karşılık da Safvândan şu kadar deve alacaktın.”
Umeyr, beyninden vurulmuşa döndü, derhal Allah Resu-lünün ellerine sarılarak müslüman oldu.93 Ve daha sonra kendini öyle ibadete verdi ki, ona sahâbe arasında “ruhban” deniyordu.
Umeyr ile Safvân arasında geçen bu konuşmayı Allah Resûlü nereden duymuştu? Arada bunca mesafe varken, bu haberi Ona kim ulaştırmıştı?
İnanan-inanmayan herkes bu ve benzeri vakaları heceleye dursun, biz diğer fasla geçelim...
İstikbâle Ait Olanlar
Yakın Zamanda
1. Buhârî ve Müslim, Hz. Üsâmeden naklediyor: (Üsâme, Zeyd b. Harisenin oğludur. Allah Resûlü, Üsâmeyi çok sever ve yanından ayırmazdı. Hz. Hasan veya Hüseyini bir dizine oturtursa, çok defa öbür dizine de Üsâmeyi oturturdu94. Bir defasında hepsini birden kasdederek: “Allahım! Bunlara merhamet et. Çünkü ben de bunlara şefkat ediyorum” diye duâ etmişti).95 Hayat-ı seniyelerinin sonuna doğru Bizansa karşı hazırladığı ordunun başına onu kumandan tayin etmiş ve senelerce önce babasının şehit düştüğü o topraklarda, Allah düşmanlarına hadlerini bildirme vazifesini ona tevdi ediyordu. Ancak, Efendimizin sıhhî durumunun ağırlaştığını gören Üsâme, orduyu durdurmuş ve Allah Resûlünün vefatına kadar hareket ettirmemişti.96 İşte bu Üsâme (ra) diyor ki: “Birgün Allah Resûlüyle beraber bulunuyordum. O gün Efendiler Efendisi, Medinenin yüksek binalarından birinin damına çıkmış, etrafı seyrediyordu. Bir ara: “Şu anda evlerinizin arasında yağmur gibi fitnelerin dökülmekte olduğunu görüyorum” buyurdular.97
O böyle deyip aramızdan ayrıldı.. Onun arkasından sokaklar fitne seylâplarıyla inledi. Evet, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (r. anhüm), hep bu fitnelerin kurbanı olarak şehit edildiler. Sanki fitneler de belâ ve musîbetlerin diliyle Allah Resûlüne “sadakte” diyorlardı...
Muzafferiyet
2. Buhârî ve Ebû Dâvudun Süneninde de Habbâb b. Eret (ra)in anlattığı şu hâdiseye şahid oluyoruz. Şimdi ondan dinlediklerimizi hülasâ edelim:
“Sıkıntılı bir dönemde Allah Resûlü örtüsünü, başına almış Kâbenin gölgesinde oturuyordu. Kimbilir yine hangi hakarete maruz kalmıştı.? O öyle bir dönemdi ki, bütün cahiliye âdetleri birer silah gibi müslümanların aleyhine kullanılıyordu. Ben, o devrede henüz hürriyetine kavuşamamış bir insandım. Sahibimin ve diğer Mekke büyüklerinin bana reva gördükleri cefa ve işkence artık dayanamayacağım kerteye ulaşmıştı. Allah Resûlünü böyle yalnız görünce yanına yaklaştım ve: Ya Resûlallah! Duâ edip Cenâb-ı Hakktan nusret ve yardım dilemez misin? dedim.” -Allah Resûlünün hemen ellerini açıp duâ edeceğini düşünüyordu.. bir de Kureyşe bedduâ etse diye bekliyordu.. fakat Resûlullah, ona şunları söyledi: “Allaha yemin ederim ki, sizden evvelki ümmetler, daha dehşet verici işkence gördüler. Onlardan bazıları hendeklere yatırılır ve demir testerelerle vücutları ikiye bölünürdü de yine dinlerinden dönmezlerdi. Etleri kemiklerinden ayrılırdı da yine gevşeklik göstermezlerdi. Allah, bu dini tamamlayacaktır; ancak siz acele ediyorsunuz. Birgün gelecek, bir kadın Hîreden Hadramûta kadar tek başına yolculuk yapacak da, yolda vahşi hayvanlardan başka hiçbir şeyden endişe etmeyecek.” - Ve Habbâb yemin ediyor: “Allah Resûlünün dedikleri aynen çıktı; ben bütün bunları bizzat gözlerimle gördüm.”99
“İlk Kavuşan Sen Olacaksın”
3. Efendimiz (sav), irtihaline sebeb olan rahatsızlık günlerinden birinde, incelerden ince, oturuşu-kalkışı ve derin bakışlarıyla aynen kendisine benzeyen Hz. Fâtıma Anamız (r.anha)ı yanına çağırdı ve eğilip onun kulağına birşeyler fısıldadı. Hz. Fâtıma öyle ağladı, öyle figân etti ki, onun feryadının şiddetinden herkes irkildi. Biraz sonra yine Allah Resûlü, onun kulağına birşeyler fısıldadı. Bu sefer de öyle sevindi ki, onu görenler kendisine cennetin bütün kapılarından girme davetiyesi geldi zannederdi.. aslında ona göre öyleydi de. Evet, böyle bir beşâşet ve sürur izhar etmişti.
Bu hâdise Hz. Âişe (r. anha) Validemizin gözünden kaçmadı. Biraz sonra ona bunun sebebini sordu; fakat Fâtıma Validemiz; “bu Allah Resulüne ait bir sırdır” dedi ve birşey söylemedi. Hz. Âişe, Efendimizin vefatından sonra tekrar sorunca, Fâtıma Anamız şöyle cevap verdi: “Birinci defada kendisinin vefat edeceğini söylemiş; onun için ağlamıştım. (Evet öyle ağladı, vefat-ı Nebî onu öyle feryada boğdu ki, o gün dudaklarından dökülen şu mısralar cihanı ağlatacak kadar rikkat vericidir:
Hz. Muhammedin mezarının toprağını koklayan bir insana, başka koku aramaya ne lüzum var? Üzerime öyle musîbetler döküldü ki, eğer onlar günler üzerine dökülseydi, günler hep gece olurdu.100)
İkinci defa ise bana, ailesi içinde kendisine en erken kavuşacak insanın ben olacağımı müjde etti.. ve işte onun için de sevindim.”101
Altı ay sonra o da babasına kavuşmuştu..102 ve Hz. Fâtımanın bu vefatı da Allah Resûlünü tasdik ediyor ve sanki Ona “sadakte” diyordu.
Sulh
4. Kütüb-i Sitte ricalinin ekseriyetinin rivayet ettiği bir hadîste Allah Resûlü birgün hutbede Hz. Hasana işaretle şöyle demişti: “Bu benim evladım Hasan, o seyyiddir. Allah (cc) onunla iki büyük cemaatı birbiriyle sulh ettirecektir.” 103
Evet O, kerîm oğlu kerîmdir. Allah Resûlünün evladıdır.. efendidir. Birgün kendisine tevdi edilen hilafet ve saltanatı, sadece ümmet arasında tefrikaya sebebiyet vermemek için terkedecek ve nasıl bir seyyid oğlu seyyid olduğunu gösterecektir. Aradan yirmibeş-otuz sene geçmemişti ki, Allah Resûlünün dedikleri bir bir zuhur etti.. Hz. Aliden sonra Emevîler karşılarında Hz. Hasanı buldular. Ancak bu sulh ve sükûn insanı, bütün haklarından feragat ettiğini ilan ederek birbirine girmek üzere olan iki İslâm ordusunun arasını sulha bağladı ve korkunç bir fitneyi muvakkaten dahi olsa önledi 104. Şair ne güzel söyler:
“O (Hasan) kerîmoğlu kerîmdir.” Nasıl olmasın ki, onun dedesi insanların en hayırlısı ve varlığın mabihil-iftiharıdır.
Efendimiz, ona ait bu hâdiseyi haber verdiğinde, Hz. Hasan, henüz küçük bir çocuktu. Belki o gün Allah Resûlünün nelere işaret ettiğini dahi anlamamıştı. Yani o, Allah Resûlü, böyle söyledi diye bu işi yapmış değildi. Belki Allah Resûlü, onun öyle yapacağını bildiği için bu sözü söylemişti. Evet, Hz. Hasan da, dedesini tasdik ediyor ve seneler sonra Ona: “Sen doğru söylüyorsun” manâsına “sadakte” diyordu.
Bir Asır Yaşayacak
5. Abdullah b. Büsrün başına mübarek ellerini koyarak: “Bu çocuk tam bir asır yaşayacak” buyuruyor ve ilave ediyorlar: “Yüzündeki şu sevimsiz siğiller de gidecek.”
Sahâbe diyor ki: “O zât, tam yüz sene yaşadı ve yüzündeki siğiller de kaybolmuştu.”105
Allah Resulü nasıl ki sırrınca 106 her an bir evvelki halinden daha mükemmele doğru yükseliyor ve daima bir sonraki haline göre bir önceki durumunu eksik buluyor ve bundan dolayı da günde yüz defa istiğfar ediyordu;107 aynen öyle de, her geçen gün ümmeti, Onu anlama ve tanımada bir adım daha ilerliyor ve Onun istikbâle ait verdiği haberlerin tahakkuk edişi karşısında îmanı biraz daha artıyor ve Ona hitaben “Sen Resûlullahsın” diyordu.
Yakın İstikbâl
Zamanlama açısından yukarıda verdiğimiz misâllerden Allah Resûlünün yaşadığı devreye daha uzak ve bizim yaşadığımız devrelere daha yakın, hatta içinde bulunduğumuz asra bakan ve bizden sonraki asırlarda tahakkuk etmesi beklenen nice misâller var ki, şimdi de bir nebze onlar üzerinde duralım:
Hendekte Verdiği Haberler
1. Hemen hemen bütün hadîs ve siyer kitapları sahâbeden şu hâdiseyi naklederler: “Hendek kazılıyordu. Büyükçe bir kaya vardı ki bütün gayretimize rağmen bir türlü onu yerinden sökmeye muvaffak olamamıştık. Efendimiz de bizimle beraber, hendek kazıyordu. Hatta bizlerin kuvve-i manevîyesini takviye için ara sıra:
“Allahım âhiret hayatından başka hayat yok. Sen ensar ve muhacirini bağışla” 108 diyor; ve sahâbe, Onun bu sözleriyle coşuyor:
“Allahım, Sen olmasaydın biz hidayete eremezdik, namaz kılamaz, zekat veremezdik. Sen üzerimize sekîneni indir ve düşmanla karşılaşırsak bizim ayaklarımızı kaydırma” diyerek mukabele ediyorlardı.109
Onlar, en küçük dertlerini dahi Allah Resûlüne söylerlerdi. Bu büyük kayanın durumunu da Ona haber verdiler. Manivelası elinde geldi ve onunla taşı parçalamaya başladı. O, manivelasını taşa indirdikçe ondan kıvılcımlar çıkıyor.. ve sanki aynı esnada Allah Resûlünde de vahiy ve ilham kıvılcımları çakıyordu. Her vuruşta şunları söylüyordu: “Bana şu anda Bizans'ın anahtarları verildi. Sâsanî surlarının yıkıldığını görüyorum. İranın anahtarlarının bana verildiğini müşahede ediyorum...” 110
Aradan birkaç sene geçiyor; Allah (cc), Sad b. Ebi Vakkas ve Halid b. Velid gibi büyük kumandanların kılıcıyla oraların fethini müslümanlara müyesser kılıyor ve bütün bu yerlerin anahtarları Allah Resûlünün şahs-ı manevîsine teslim ediliyor. Bu da, Onun doğruluğunu ayrı bir tasdiktir. Zaten tasdik etmemeleri de mümkün değildi; zira O, doğruluğu temsil için gelmişti. Farz-ı muhal, eğer böyle “olacak” dediği şeyler, aslında vuku bulmayacak dahi olsalardı, Allah (cc), Habibini yalancı çıkarmamak için onları yine olduracaktı. Nasıl olmasın ki, sahâbenin meşhurlarından Berâ (ra) için bile “Eğer herhangi bir meselede yemin etse, Allah, onu, yemininde yalancı çıkarmaz” denilmişti 111. Yani Berâ Hazretleri eğer hiç olmayacak bir şeye, olsun diye yemin etseydi, Allah onu olduracaktı. Hakikaten de, sahâbe her muharebede onu öne sürüyor ve âdetâ onunla galibiyetlerini garantilemeye çalışıyorlardı 112. Şimdi, sahâbeden birine Cenâb-ı Hakk böyle bir hususiyet verir de Habîbine vermez mi? Şu kadar varki O, görüpte söylüyordu. Zira Allah (cc), Ona bildiriyor, O da biliyordu....
Emniyet ve Zenginlik Müjdesi
2. Adiy b. Hâtem anlatıyor. (Adiy, Hâtem-i Tâinin oğludur. Önceleri Hristiyandı. Aradı ve Allah Resûlünü buldu; buldu ve kurtuldu). Bu şanlı sahâbe şöyle diyor: “Bir gün Allah Resûlünün huzurunda fakirlikten, yoksulluktan ve eşkıyanın talanından bahsediliyordu. Buyurdular ki: Gün gelecek Hîreden Hadramûta kadar bir kadın, tek başına yolculuk yapacak ve vahşi hayvanlardan başka hiçbir şeyden korkmayacaktır.
-Adiy diyor ki-: Bunları dinlerken; hayret içindeydim. Tây kabilesinin eşkıyaları varken diyordum kendi kendime, bu nasıl mümkün olabilecek? Devam ettiler: Bir gün gelecek Kisranın hazineleri sizin aranızda pay edilecek. Sordum: Ya Resûlallah! İran Kisrasının hazineleri mi? Evet, İran Kisrasının hazineleri buyurdular. Hayretim daha da artmıştı. Çünkü bu sözlerin söylendiği devrede İran, en debdebeli günlerini yaşıyordu.. ve yine devam ettiler: Öyle bir gün gelecek ki, o gün insan elinde zekatıyla dolaşacak da zekatını verecek kimse bulamayacak..
Ben, diyor Adiy: Bunların ilk ikisini gördüm, ömrüm olursa üçüncüyü de göreceğim.”113
Adiy, bu üçüncü devri göremeyecekti. Fakat gün geldi, o devri görenler de oldu: Ömer b. Abdülaziz devrinde, Allah Resûlünün dediği hakikat aynen yaşandı. Şu anda Türkiye hudutları gibi otuz ülkeyi içine alan o büyük devlet, gelir dağılımı bakımından öyle bir düzeye çıkmıştı ki, fakir denen tek bir fert kalmamıştı. Zannediyorum bugün “Amerika ve bazı batı ülkelerinde mevcut hayat standardı, o devreyle kıyas kabul edilemeyecek kadar düşüktür” desek mübalağa etmiş olmayız. Hem bugünkü devletlerin zengin olanlarında gelir dağılımı o kadar dengesizdir ki, çok müreffeh hayat yaşayan fertlerin yanında, izbelerde yaşayanlar da vardır. Halbuki o dönemde de böyle bir dengesizlik de ortadan kaldırılmıştı.114
Ammarın Şehadeti
3. Mescid-i Nebî yapılıyor. Herkes harıl harıl çalışıyor. Kimi kerpiç yapıyor, kimi de taşıyordu.. tabii Allah Resûlü de çalışanlar arasında.. evet O da sırtında kerpiç taşıyor. Ammâr, bir aralık Allah Resûlünün yanına geldi.. sırtında da iki kerpiç vardı.. herhalde naz makamında “Ya Resûlallah! Bana iki kerpiç yüklediler” dedi. Allah Resûlü, tebessüm buyurdu ve onun yüzündeki tozu-toprağı mübarek elleriyle silerken de tam otuz sene sonra başına gelecek bir ciğersûz hâdiseyi 115 veya 116 diyerek, Hz. Aliye başkaldıran bir bâgî cemaat tarafından şehit edileceğini haber verdi ve onu uyardı. Evet, Sıffînde Ammâr, Hz. Ali tarafındaydı ve o savaşta bu büyük sahâbi şehit düşmüştü. Hatta Hz. Ali taraftarları, bunu karşı tarafın haksızlığına delil getirerek onlara “siz bâgîsiniz” demişlerdi 117. Evet, gerçi Sıffînde Hz. Ammârın kanı dökülüyordu; ancak yere düşen her bir kan damlası âdetâ, Allah Resûlüne hitaben “Sadakte” doğru söyledin, diyordu.
Evet, aziz okuyucu! Allah bildirmezse, insan bunları nasıl bilebilir? Bugün kurgu filmlerde bazı kehanetlerde bulunuyorlar. Bunlar o kadar zor değil, çünkü mukaddimeleri, başlangıçları var.. biraz hâdiseleri terkip etme kabiliyetiyle, bu türlü meselelerde tahmin yürütülebilir. Halbuki Efendimizin gaybtan haber verdiği hususların hiçbirinde başlangıç ve mukaddimât adına bir nokta dahi mevcut değildi. Bu itibarla Onun söylediklerinin onda birini bile, deha çapında müthiş bir karîhaya sahip herhangi bir insanın söylemesi imkansızdır. Zira bu gibi meseleler aklın hudutlarını ve bizleri aşan meselelerdir.. yani gayb gözü açık olmadan veya vahiyle müeyyed bulunmadan, bu gibi hususları bilmenin imkânı yoktur. Öyleyse, Allah Resûlü kendiliğinden değil; Allahın bildirmesiyle biliyor, söyledikleri de hep doğru çıkıyordu...
Din Adına Dinsiz Bir Kavim
4. Birgün ganimeti taksim etmiş, orada duruyordu ki, birden, burnu basık, gözleri çukur ve elmacık kemikleri çıkık bir adam çıkageldi. Tipi tam bir Moğol tipini andırıyordu. Belki de ileride çıkacak bir topluluğu, o gün için o zat temsil ediyordu. Edebsizce Allah Resulüne şöyle hitap etti: “Bu taksim adaletli olmadı, âdil ol!” Evet, belki de münafıktı, münafıktı ki, Allah Resulüne böyle hitap edebiliyordu. Allah Resulü : “Ben de adaletli davranmazsam kim adaletli davranabilir ki? Eğer âdil olmazsam haybet ve hüsrana uğradım, demektir” buyurdu 118. Cümledeki “Te” harflerini muhatap sıgasına göre okursak; o zaman da: “Siz, haybet ve hüsrana uğradınız, demektir” manâsına gelir. Bununla Allah Resulü şunu anlatmak istemektedir: Eğer bir peygamber âdil değilse o insanlar adaleti kimden öğrenecekler? Adaletin olmadığı bir zeminde ise insanlar, haybet ve hüsrandadır. Öyle ise siz de haybet ve hüsrandasınız demektir. Bir de, eğer ben âdil değilsem, kaybetmiş sayılırım. Halbuki Allah (cc) beni peygamber olarak gönderdi. Demek ki ben kaybetmedim.. o halde ben âdilim.
Hz. Ömer (ra), Allah Resulüne karşı nasıl konuşulacağını bilmeyen bu küstaha haddini bildirmek için izin ister: “Bırak şu münafığın kellesini uçurayım” der. Ancak Allah Resulü müsâade etmez ve orada mübarek dudaklarından gayba ait şu sözler dökülür:
“İleride bir kavim zuhur edecek. Ablak yüzlü, basık burunlu ve çekik gözleri çukuruna girmiş bu kavim, Kurân okuduğunda kendi okuyuşunuzu küçük görürsünüz. Ancak okudukları gırtlaklarından aşağıya inmez. Okun yaydan fırladığı gibi, dinden çıkarlar, hatta, bunlardan birinin kolunda büyükçe bir et beni vardır.” 119
Seneler hızla geçer. Sanki Allah Resûlünü tasdik için günler birbiriyle yarışmaktadır: Nehrivanda Hz. Ali bütün Haricîleri kılıçtan geçirir. Tam Allah Resûlünün tarif ettiği şekilde bir insan getirilir ve Hz. Aliye müjde verilir. Demek ki dinden çıkarak, dine karşı kavga verecek insanlar bunlardır 120. Zayıf bir hadîste Efendimiz, Hz. Aliye hitaben: “Ben Kurânın tenzili için savaştım, sen de tevili için kavga vereceksin” 121 buyurmuştur. Yani Kurân nazil olmaya başlayınca bütün insanlar, bana karşı koydu; ben de bunlarla mücadele ettim. Ve bir gün gelecek, Kurânı yanlış tevil ve tefsîr edenler olacak, sen de onlara karşı kavga vereceksin. Mevsimi gelince o da olmuş, Hz. Ali (ra) Haricîlere karşı kavga vermiş; okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkan bu insanlarla mücadelede bulunmuştur. Evet, sanki bu burnu basık, elmacık kemikleri çıkık adam, Allah Resûlünü tasdik için yaratılmış gibiydi. Öyle ki, onun bu menfî hali, müsbet manâda Allah Resûlünü doğruluyordu. Tabii, şeytanın bir mümine, musallat olmasıyla, müminin ona karşı verdiği kavgada onun sevap kazanmasına mukabil, şeytanın hayır adına birşey kazanmaması gibi, bu adam da o şekilde öldürülüp Allah Resûlünü tasdike vesile olmakla beraber, hiçbir şey elde edemeyecektir. Evet gerçi biz, onun o çirkin sima kitabında, Allah Resûlünün doğruluğunu okumaktayız; ama bu ona hiçbir şey kazandırmamakta. Zira o bu mevzuda sadece talihsiz bir vasıta...
Gemilerle Sefer ve Ümmü Harâm
5. Ümmü Harâm binti Milhan, bir rivayete göre Allah Resûlünün sütten teyzesi, diğer bir rivayete göre ise, annesinin yakın akrabası olması sebebiyle teyzesi mesabesindedir. Allah Resûlü onun evine teklifsiz girer çıkar ve bazen de orada istirahat buyururlardı. Bir defasında yine istirahat için yatmışlardı. Tebessümle kalktılar; Ümmü Harâm binti Milhan sordu: “Ya Resûlallah niçin tebessüm ediyorsunuz?” Buyurdular ki, “Ümmetimden bir topluluğun melikler gibi gemilerle cihada çıktıklarını gördüm.” Kadın, “duâ etmez misin, ben de onlardan olayım” deyince, Allah Resûlü: “Sen onlardansın” ferman ettiler. Tekrar istirahata çekildiler. Biraz sonra yine aynı şekilde tebessüm ederek uyanıp Ümmü Harama aynı sözleri söylediler. O da yine: “Duâ etmez misiniz onlardan olayım” dedi. Efendimiz: “Sen evvelkiler arasında olacaksın” dediler.122
Seneler geçer. Ümmü Harâm, kocası Ubâde b. Sâmit ile beraber Kıbrıs seferine çıkar ve orada hastalanarak vefat eder.123 O günden bu güne de müslümanlar, onların kabirlerini ziyaret ediyor, başlarında göz yaşı döküyor. Tabii dökülen her damla göz yaşı, aynı zamanda Allah Resûlünü tasdik manâsını taşıyor. Çünkü Allah Resûlü gaybî bir haberde bulunmuş ve bu haber milimi milimine doğru çıkmıştır. Bu doğruluğa Kıbrıs, Kıbrıs tarihi ve onların oradaki merkadi tekzip edilmez bir şahittir.
Evet, Allah Resûlünün dedikleri, mevsimi gelince bir bir zuhur ediyor, biz de bunları tarih aynasında müşahede ile Ona şehadetimizi yeniliyor ve her defasında da, vücudumuzu meydana getiren atomlar sayısınca “Doğru söyledin Ya Resûlallah” diyoruz. Evet, belki bizim ifadelerimiz, bunu anlatmaya yeterli değil; fakat her müminin vicdanında duyduğu ses, öyle gürül gürül ki, duymazdan gelmek, bu sesi inkâr etmek imkânsız gibi...
Benû Kantûrâ
6. İslâm âlemine musallat olacak bir milletten bahisle de Allah Resûlü şöyle buyurur : “Ahir zamanda Benû Kantûra zuhûr edecektir. Ablak yüzlü, küçük gözlü ve basık burunludurlar.” 124
Tarih kitapları, bunların Moğollar olduğunu söyler. Zaten Allah Resûlünün tarifi içinde İslâm Âleminin başına gelen iki büyük ve dehşetli tasallut vardır: Bunlardan biri Endülüste, Ferdinand tasallutudur ki, bu her yönüyle tam batı barbarlığı içinde cereyan etmiş; insanlar öldürülmüş, kütübhaneler tahrip edilmiş ve kitaplar da yakılmıştır. İkincisi ise Moğol felaketidir. Onlar da Mısır, Suriye ve Anadoluda ne kadar kültür merkezi varsa hepsini yerle bir etmiş, her tarafı harabeye çevirmiş, sonra da çekip gitmişlerdir.
Allah Resûlü ümmetinin kaderiyle çok alâkadar olduğundan bu gibi haberlerle onların dikkatini çekiyor ve adetâ diyordu ki; Ümmet-i Muhammed cezalandırılmayı hak ettiğinde Allah (cc), onlara karşı tedip unsuru olarak zalimleri kullanır. Evet, zalim Allahın kılıcıdır. Önce onunla intikam alır; sonra da döner ondan intikam alır. Yani zalim de zulmünde payidar olmaz; ancak evvela Allah (cc) bu zalimleri müslümanların üzerine musallat eder. Sonra da tutar onları sarsar ve yerin dibine batırır. İşte böyle bir su-i akibetten sakınmaları için, o şefkat âbidesi Allah Resûlü, ümmetini ikaz ediyor, Allahın gazabını celbedici hareketlerden kaçınmalarını tavsiye sadedinde başlarına gelecek bela ve musibetleri, hem de o hâdiselerin tasvirini yaparak haber veriyor.. evet, verdiği bu haberler, kendisinden tam altı-yedi asır sonra meydana gelmekle Onun hak resûl olduğunu ilân etmektedir...
İstanbulun Fethi
7. İstanbul fethedilecektir. O günkü adıyla “Konstantiniye” muhakkak müslümanların eline geçecektir. Hâkim, Müstedrekinde Allah Resûlünün bu haberini naklederken, bu muciznûma ihbarı: “Konstantiniye elbet birgün fetholunacaktır; onu fetheden asker ne güzel askerdir; ve onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır” cümleleriyle verir.125
Hemen her devrin büyük kumandanları ve cihangir bahadırları, hem de tâ sahâbe devrinde başlayarak, bu kutlu habere mâsadak olmak için defalarca İstanbula kadar gelmiş ve geriye dönmüşlerdir. İşte Ebu Eyyûb el-Ensârî de o gelip dönenlerden geriye kalmış İstanbulun bağrında, İstanbulun gerçek değeri bir inci gibidir. Ben burada herkesin malûmu olan bazı hususları tekrar etmekten hem sıkılıyor, hem de zaman israfı sayıyorum ama, yine de hicap duya duya bir-iki hususu arzetmeden geçemeyeceğim:
İstanbul fethedildiği gün surlara çıkıp, sancağını diken Ulubatlı Hasan, sıradan bir nefer değildi; o Enderunda yetişmiş bir zabitti ve aynı zamanda Fatihin ders arkadaşıydı.
O devrede onlar birkaç kişiydiler. İstanbulun ilk kadısı Hızır Çelebi, Ulubatlı Hasan ve bir de Cihan fatihi Muhammed Han Hazretleri bunlardan sadece üçü. Beraber okumuş, beraber yetişmiş ve aynı ders halkasında talebelik yapmışlardı.
Ulubatlı, surlar aşıldığı gün vücudu bitevî delik deşik olması pahasına, surlara çıkmış ve pek çok yara bere içinde olmasına rağmen bayrağı surlara dikmeye muvaffak olmuştu. Bir müddet sonra da Fatih bu levendin başı ucundaydı. Ulubatlı, son anlarını yaşıyordu. Dudağındaki tebessüm Fatihi hayrete düşürmüştü. Sordu: “Niçin tebessüm ediyorsun?” Cevap verdi: “Biraz evvel buraları Allah Resûlü teftiş ediyordu. Onun gül cemalini gördüm. Sürûrum bundandır..”
Dokuz asır evvel haber vermişti. Dokuz asır sonra da orayı fethedecek ordunun içinde bulunuyordu. Ben de, buna itimaden, hep diyorum ve hep diyeceğim: “Üç-dört kişi dahi olsa, samimi bir kalple, dine hizmet için bir araya gelseler; muhakkak Allah Resûlünün ruhâniyâtı orada hazır olacak, onları ve orayı şereflendirecektir.
İşte, İstanbulun fethi de sıdkın diğer şahitleri misüllü Allah Resûlünün doğruluğunu gösteren delillerden biri olduğu gibi, Ebû Eyyûb el-Ensarî de bu şehadetin inandırıcı ayrı bir şahidiydi; zira orasının fethedileceğini ilk duyanlardan birisi de oydu.. ve onun içindi ki, tâ Medineden kalkıp gelmiş ve cesedinin İstanbula defnedilmesini vasiyet etmişti.126
Uzak İstikbâl
Vehn (Dünya Sevgisi - Ölümden Korkma)
1. Efendimiz (sav) günümüze çok yakın hâdiselerden de haber vermişti. İşte bunlardan biri: “Ümmetler, milletler, insanların birbirlerini sofraya davet etmeleri gibi birbirlerini sizin üzerinize davet edecek ve üzerinize üşüşecekler.” Birisi sordu: “Bizim azlığımızdan mı?” Allah Resûlü: “Hayır, aksine siz o gün çok olacaksınız. Fakat selin sürüklediği çer çöp gibi.. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak ve sizin kalbinize de vehn atacak” dedi. Yine birisi sordu:“Ey Allahın Resûlü vehn nedir?” Cevap verdi: “Ölüme karşı isteksizlik ve dünya sevgisi!” 127
Bu ifadelerden, ilk bakışta şu manâları anlıyoruz: Birgün gelecek, milletler yığın yığın üzerimize çullanacaklar. Sofrada yemeği taksim eder gibi, yer altı-yer üstü servetimizi aralarında paylaşacaklar. Evet, bütün yer altı ve yer üstü servetlerimize el koyacak ve gözümüzün içine baka baka âdetâ sofralarımızı yağmalayacaklar. Evet biz, lokmayı hazırlayıp önlerine koyacağız, onlar da doymak bilmeyen bir iştiha ile önlerine konan şeyleri yutacaklar. Bütün bunlar niçin olacak? Çünkü o zaman biz, artık köklü bir ağaç değiliz de ondan. Hatta, selin sürüklediği çer çöp gibiyiz de onun için. Evet, bizim mizaçlar, meşrepler, hizipler ve anlayış farklılığı ile birbirimizi yiyip bitirmemize karşılık, onlar dünyevî hasis menfaatler etrafında birleşti, bütünleşti ve bizleri sindirdiler. Önceleri onlar bizden korkuyorlardı. Çünkü biz, onların ölümden kaçtıkları gibi ölümün üzerine gidiyor ve dünyayı istihkâr ediyorduk. Halbuki şimdi biz, ölümden kaçıyor ve dünyayı da onlardan daha çok seviyoruz. Onlar da bizim bu zaafımızı işleterek, bizi en can alıcı yerimizden vuruyorlar.
İlk bakışta haçlı seferlerini hatırlatan bu hadîs, biraz daha derin düşünülürse, çok daha yakın bir tarihte cereyan eden hâdiselere de işaret ettiği açıkça görülecektir.
Raif Karadağ “Petrol Fırtınası” adında bir kitap yazdı. Daha sonra o fırtınayı çıkaranlar tarafından da öldürüldü. Çünkü o kitapta 19. ve 20. asır Türk insanının makûs talihi ve gadr-u efganı, mütecavizlerin de “hay-huyu” vardı.
Devlet-i Âliyenin -ben ona imparatorluk denmesinin karşısındayım. Çünkü o devlet bir imparatorluk değildi. Sahâbe ve tabiin devrinden sonra, gelmiş geçmiş en muhteşem bir devletti ki, dense dense ona “Devlet-i Âliye” denir- üzerine nasıl bir sofra gibi üşüşülmüştü.! Bütün dertleri, bu geniş ve bâkir toprakların yer altı-yer üstü zenginliklerini elde edebilmekten ibaretti. Tarih boyu cereyan eden açık haçlı hareketlerinin en ağırı, bu kapalı salîb tecavüzü yanında yine hafif kalırdı. Evet, birbirlerini bir sofraya çağırır gibi çağırmış ve bir ülkenin bütün varlığını aralarında paylaşmışlardı...
Hz. Osman ve Hz. Aliyi (r. anhüma) o devrin hıyanet çarkını çeviren bir zihniyet arkadan vurmuş, Asr-ı Saadeti kana boyamıştı; Âl-i Osmanı da onların torunları arkadan vurdu ve İslâm dünyasını başsız bıraktılar.
Hazırlanmış ve donatılmış bir sofraya koşuyor gibi üzerimize üşüştü ve Akifin ifadesiyle: “Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela” bir araya gelerek Devlet-i Âliyeyi talan ettiler...
Haçlı, bir zamanlar bize belli bir zihniyetle saldırmıştı ve bu o günün saf ve aptal Avrupalısının saldırısıydı. İğfal edilmiş bu aptal yığınlar, akıllarınca Hz. Meryemin merkadini kurtarmaya geliyorlardı. Halbuki bizim nazarımızda Hz. Meryem onların düşündüklerinden de, inandıklarından da daha faziletliydi. Çünkü biz onun, cennette Efendimize zevce olacağına inanıyor ve ona müminlerin anası gözüyle bakıyorduk128. Aynı zamanda eğer, Hz. Meryem hayatta olsaydı, onu da rahatsız edecek olan, onların bâtıl ve köhne düşüncelerine karşı onun gerçek hakikatının müdafiileriydik...
Demek istediğim şudur: Allah Resûlünün mevzua esas aldığımız hadîslerinde, işaret buyurdukları bu köhne zihniyetin neticesi, hazırlanan haçlı seferleri değildir; belki yakın tarihte bütün dehşetiyle gördüğümüz ve hâlâ görmekte olduğumuz, korkunç bir batı ittifakıdır ki, henüz İslâm âlemi onlara sofra olmaktan kurtulabilmiş değildir. Görüldüğü gibi, on dört asır evvel söylenenler, bugün, kelimesi kelimesine tahakkuk etmekte, görülmekte ve yaşanmaktadır.
Komünizm Fitnesi
2. İbn-i Ömer anlatıyor: “Allah Resûlü, birgün şark tarafına dönerek”: “Dikkat edin fitne bu taraftan, şeytan çağının yayıldığı yerden zuhûr edecektir” buyurdular.129
Çok kuvvetli bir ihtimal ile bu hadîsleriyle Efendimiz, günümüzde, Avrupanın zalim ve kâfirlerine alternatif olarak şarkta zuhûr edecek olan fitneye işaret buyurmaktadırlar.
Metinde geçen “Karn” kelimesi boynuz manâsına geldiği gibi çağ ve asır manâsına da gelir. Onun için bu kelimeye “boynuz” manâsından ziyade “çağ” ve “asır” manâlarını vermek daha muvafıktır. “Şeytan Çağı” demektir ki Asr-ı Saadetin mukabilidir. İnkâr-ı ulûhiyet esası üzerine kurulmuş ateist, ibahîyeci ve dünden bugüne, şeytanın, nefs-i emmare vasıtasıyla insana fısıldamaya çalıştığı bütün fenalıkların birden hayata geçirilmesi sistemi. Kapitalizmin nesebi gayr-i sahih evladı bu ürpertici sistem, günümüzde can çekişiyor olmasına rağmen hâlâ yeryüzünde, din, diyânet, mukaddesât, tarih ve hatta demokrasi düşmanlığının rakip kabul etmez şampiyonluğunu sürdürmekte ve bir korkulu rüya olmaya devam etmektedir ki; zannediyorum Allah Resûlü de bütün efradı içinde, bilhassa bu sistemin hakim olduğu döneme “Şeytan Çağı” diyor. Ve bu çağla gelen cihanşümûl krizlere karşı ümmetini uyarıyor.
Fıtrattaki Hazine
3. Yine buyuruyor :
“İhtimal Fıratın suyu çekilir; ve altından bir dağ zuhûr eder. Kim orada bulunursa birşey almasın.” 130
Bugüne dek Fıratın başında dünya kadar katliamlar meydana geldi. Yakın tarihten başlayacak olursak, Fırata yakın yerde Irak ve İran katliamı oldu. 1958de yine Fırata yakın bir yerde çok ciddî kıyım yapılarak Allah Resûlünün torunları katledildi.. gerçi onlar da Devlet-i Âliyeyi arkadan vurmuşlardı (Men dakka dukka). Ancak, yukarıdaki hadîsten, bu iki hâdiseyi çıkarmak uygun olmasa gerek. Belki, daha sonra olması muhtemel bazı hâdiselere işaret aramak daha uygun olur: Meselâ: Fıratın suyu, altın değerinde olacak bir devreye, mecaz yoluyla bir işaret olabileceği gibi yapılacak barajlardan elde edilecek gelirlere de “altın” sözüyle işaret olabilir. Ayrıca, Fıratın suyu tamamen çekilerek, altında çok büyük altın ve petrol yataklarının çıkacağı da bildirilmiş olabilir. Ayrıca, toprak çökmeleri neticesinde böyle bir madenin de bulunması mümkündür. Fakat ne olursa olsun o bölgenin, İslâm âleminin bünyesinde, bir dinamit gibi, potansiyel bir tehlike olduğunun anlatılmasında şüphe yoktur. Bunlar bugün zuhûr etmiş şeyler değil; ileride zuhûr edecek hâdiselerdir.. ve o günleri gören insanlar, Allah Resûlüne bir kere daha bütün kalpleriyle “sadakte: doğru söyledin” diyecek ve îmanlarını yenileyeceklerdir.
İseviyetin Tasaffisi
4. İki Cihan Serveri, İseviyetin tasaffi ederek Muhammedî ruhla bütünleşeceğini söylemektedir131. Evet, o gün, inkârın temsilcileri, inananları derdest ettikleri esnada, gök kuvvetini elinde tutanlar, Allahın yardımıyla müslümanların makûs talihini bir kere daha değiştirecek ve ilhadın burnu bir kere daha kırılacak.. cihanşümûl bu boğuşmada her taraf cenazelerle dolacak ve yeryüzünü dolduran bu cenazeleri de kartallar taşıyacaktır. Bu kartalların belli bir müesseseye işareti ne kadar manidardır!
Tarımdaki Islahlar
5. Tarım sahasında ıslahat yapılacak. Yapılan bu ıslahat sayesinde yirmi kişinin ancak yiyebileceği narlar olacak, bir nar kabuğunun altında bir insan gölgelenebilecek. Yine buğday taneleri de, o denli büyük olacak. Bunlar bizim şu anda görmediğimiz; fakat ileride muhakkak görülecek hususlardır. Bunlar görülecek ve: “Sen Allahın Resûlüsün” denilerek Allah Resû-lüne olan bağlılık yenilenecek ve kuvvet kazanacaktır. Çünkü, asırlar Onu doğrulamakta ve bütün dedikleri bir bir gün yüzüne çıkmaktadır.132
Bizler meşimenden doğacak ferdâya hayranız. O öyle bir ferdâdır ki, Ondan başka ışık yok..! O bir sönse, hayat artık ebedî leyl-i yeldâdır. Akif ruhun şad olsun!
Günümüzdeki Dengesizlikler
6. Biz yine günümüze bakan işaretlere dönelim. Allah Resulü buyuruyor :
“Kıyamete yakın hususi selamlaşma(yani selam vermede şahıs belirleme) olur, ticaret revaç bulur. O kadar ki kadın kocasına ticarette yardımcı olur. Sıla-i rahim kesilir. Yalan yere şahitlik yapılırken hak yere şehadet ketmedilir. Kalem teşvik görür.” 133
Bu hadîs, hiçbir tevil ve tefsire tâbi tutulmadan günümüzü bütün çıplaklığı ile ele vermektedir.
Ticaret revaç bulur. Öyle revaç bulur ki, milyarlık, trilyonluk yatırımlar yapılır. Sadece reklam için milyonlar, milyarlar harcanır. Ve çoğu kere kadın, ticarette reklam aracı olarak kullanılır. Bazen de kadın doğrudan ticaretin içine girer ve çarşıda-pazarda, panayırda-fuarda, reklamı kendilerinden reklamcılar olarak dolaşır. Bu sözlerimizle sakın ticaretin aleyhinde bulunduğum zannedilmesin; ben sadece Efendimizin verdiği haberin doğruluğuna işaret etmek istiyorum.
Sıla-i rahim koparılacak. Anne-baba ve yakın akraba hakları ayaklar altına alınıp çiğnenecek. Ana-baba yaşlanıp işe yaramaz hâle gelince, yani tam şefkat ve ilgiye muhtaç oldukları bir devrede, huzur evlerine gönderilecek ve bu yaşlı insanlar evlerinde yitirdikleri huzuru, orada bulmaya çalışacak.. Cenâb-ı Hakk kendinden sonra en büyük hakkı onlara vermesine rağmen134 Onun bu emri dinlenmeyecek ve onlara karşı, en vahşi barbarlara rahmet okutacak en küstahça muameleler reva görülecek. (Anlatılanlar, günümüze uyuyor mu, uymuyor mu bunu sizin idrakinize ve irfanınıza havale etmekle yetineceğim.)
Kalem teşvik görecek, matbaalar harıl harıl çalışacak; gazete, dergi ve kitaplar basacak. Kitap ve yayın evleri, durmadan kitap ve ansiklopedi neşredecekler, kütüphanelerin rafları binlerce çeşit kitapla dolup taşacak. Yazmak, bir meslek haline gelecek ve yazarlık revaç bulacak.
Yalan yere şehâdet, ortalığı saracak ve doğru şahitliğe kimse yanaşmayacak. Cemiyet, âdetâ bir yalan fabrikası haline gelecek ve hayat büyük ölçüde yalan, hıyanet ve aldatma yörüngeli olacak...
Mesele o kadar açık ve seçik olarak ifade ediliyor ki, burada bazılarının aklına “acaba bu sözler hakikaten Efendimize ait midir?” diye bir tereddüt gelebilir.
Cevap, gayet basittir: Bu sözler en az, on üç asır evvel tedvin edilmiş olan hadîs kitaplarında mevcuttur. Eğer bu sözleri Allah Resûlü söylemediyse, ya kim söylemiştir? Kendisinden bu kadar asır sonra meydana gelecek hâdiseleri, gözle görürcesine kim ifade edebilir? Hem, eğer bu sözler Efendimize ait değilse, bu sözlerin sahibinde de, en az Efendimiz kadar bir nurlu bakış olması gerekmez mi? Tarihte Allah Resûlüne denk bir ikinci insan var mıdır ki, bu sözler ona isnad edilsin. Hayır; gaybe ait bu ifadeler, Allah Resûlüne aittir. Rabbi, Ona öğretmiş, O da bize haber vermiştir. Evet, günümüzde zuhûr eden bu hâdiseler, Allah Resûlünün, sözlerinde ne kadar doğru olduğunu apaçık göstermektedir.
İlmin Yaygınlaşması
7. Bir hadîs-i kudsîde Efendimiz, Cenâb-ı Hakkın bir buyruğunu şöyle intikal ettirir: “Ahir zamanda ilmi öyle bir neşredeceğim ki, erkek de öğrenecek kadın da. Hür de öğrenecek, köle de. Küçük de öğrenecek büyük de.” 135
Her seviyede açılan okullarda, her sınıf insan, ilmi öğrenecek ve âdetâ bu mevzuda birbirleriyle yarışır hale gelecekler. Günümüzde açılan bunca okul, kurulan bunca üniversite ve dünya çapında yaygınlaştırılan ilim ve iletişim araçlarını bu mevzuda seferber edilmesi gösteriyor ki; Allah Resûlü, Rabbinden rivayetle söylediği bu sözünde, ilim ve bilim çağına işaret buyurmakta ve bu mevzudaki gelişmeler de Onu doğrulamaktadır. Sanki kurulan her ilim müessesesi hal diliyle, Allah Resûlüne hitaben: “Sen doğru sözlüsün” demektedir. Zaten ilim asıl mecrasına döndürülebildiğinde, ilimler bunu bizzat söyleyecektir..!
Kurândan Kaçış
8. Ve, yine Allah Resûlü günümüze tam uyan bir hadîslerinde: “Kurân bir utanma mevzûu ve İslâm da garip olmadıkça kıyamet kopmaz” buyuruyorlar.136
Kâfir küfrünü açıkça ilan ederken, müslüman müslümanlığını sanki utanılacak birşeymiş gibi utanarak, sıkılarak söyleyecektir. Onlar, kendi düşünce ve kendi neşriyatlarını otobüste, uçakta ve daha başka yerlerde açıkça reklam etmelerine karşılık, müslümanlar, Kurânını açıp okuyamayacaklar. Öyle bir psikolojik baskı altında kalacaklar ki, zahiren bir yasak konulmasa da o baskı altında Kurân yanlısı olmayı ar edip saklayacaklar. Şimdi bu gerçeği inkar etmeye imkân var mı? Evet, günümüzde müslümanın yaşadığı dramlardan birisi de bu değil mi? İslâm, her şeyiyle garib hale gelmedi mi?
Acınacak durumumuzun tasvirini, daha fazla uzatmadan noktalayalım. Bütün bunları Allah Resûlü, hem de asırlarca evvel aynen olacağı şekliyle haber verdi.. ve verilen haberler de, mevsimi gelince, en küçük teferruatına kadar vuku bulup Allah Resûlünü tasdik etti. Bilmem, bütün bunlar, dönüp yeniden O Zata biat etmemize yetmiyor mu..?
Zaman Mefhumu
9. Başka bir hadîslerinde de, kıyamet alâmeti olarak, Kurânın utanılacak bir mevzu haline getirileceğini anlattığı yerde Allah Resulü, hadîsin devamında: “Zaman ve mesafelerde yaklaşma olmadıkça kıyamet kopmaz” buyurmaktadır.137
Hadîste geçen “tekârüb” kelimesi, iki şeyin birbirine yaklaşması, demektir. Bununla da Allah Resulü, hem zamanın izafiliğine, hem de o devreye göre çok uzun zamanda yapılan şeylerin, daha kısa zamanda yapılabileceğine işarette bulunmuştur. Sanayi ve teknolojideki inkılâplarla, hemen her sahada korkunç sürat çağına girildiği artık çocukların bile bedîhî saydığı şeylerdendir. İşte, hadîs-i şerifte buna işaret buyurulduğu gibi, bugünün -artık mesafeleri iyice kısaltan- süratli vasıtalarına da işaret edilmektedir. Ayrıca, astronomi ve astrofizikle meşgul olanların anlayabileceği bir meseleye de burada parmak basılmaktadır. Yeryüzü, zamanla elips şeklini almaktadır. Bu değişiklik, zaman üzerine de tesir edecek ve biz farkına varmadan, saatlerimizde, dünyanın durumunda değişikliğe tesirli olabilecektir! Benim bu hadîsten anladığım bir başka manâ daha var; o da şudur: Zamanın itibarî bir vücudu vardır. Fakat nerede olursa olsun zaman yine zamandır. Meselâ, Boğa burcuna gidiniz. Ve oradan kırk milyon ışık hızı ötede, saniyede yüz elli bin kilometre hızla uzaklaşan bir nebüloza bakınız; çok farklı zamanlara şahit olacaksınız. Işık hızının yarısı süratinde uzaklaşan bir nebülozda da bu birim bir zaman ölçüsüdür; nisbetler mahfuz, daha aşağıdaki seviyedekiler için de...
Evet, birgün beşer güneş sisteminin dışına çıkma imkânı bulursa, herhalde şu andaki zaman anlayışı orada tamamen alt üst olacaktır.
İşte sırlı ve sihirli iki kelime ile, ilerde bizim zaman anlayışımızla ve çok daha başka zaman ölçülerinin hepsine birden Allah Resûlü “takarebez-zaman” ifadesiyle işaret ediyor.
Şimdi soruyoruz. Acaba bu sözler, bir beşer sözü olabilir mi? Zaman ve mekan, kudret elinde evrilip çevrilen Zattan başka bu hakikatları kim bilebilir? Rica ederim, bunlar, ümmî bir Zatın, ümmî bir devirde bilebileceği şeyler midir? Elbette hayır. Fakat Ona, bütün bunları bildiren Allahtır. O, sadece Cenâb-ı Hakkın kendine bildirdiklerini haber vermiştir.
Günler, aylar, yıllar ve asırlar geçiyor. İlim ve teknik, dev adımlarla ilerliyor. Ve neticede varılan hedefte, Allah Resû-lünün o meseleyle alâkalı asırlarca önce görüp bildirdiği hakikate ulaşıyor ve ilim adamı, bu mevzuda hayranlığını gizleyemiyor, bütün gönlünün coşkunluğuyla Allah Resûlünü tasdik edip: “Sen doğrunun tâ kendisisin ya Resûlallah!” diyor.
Faizin Yaygınlaşması
10. Bir gün, faiz sistemi alabildiğine yaygınlaşacak ve bizzat faiz yemeyene dahi onun tozu toprağı bulaşacaktır. İşte günümüzün en büyük illetlerinden biri olan ve hergün o korkunç buutlarıyla daha da yaygınlaşan bu maraza, Allah Resûlü şu hadîsleriyle işaret buyurmaktadır : “İnsanlar üzerine öyle günler gelecek ki, faiz yemeyen hiç kimse kalmayacak. Yemeyene dahi tozu toprağı bulaşacak.” 138
Hadîste iki hususa dikkat çekiliyor:
Birincisi: Devletin bütün parası, faiz çanağı içinde kaynadığından, bankalarla, banka olmayan müesseseler müşterek hareket ettiğinden; insan ne kadar hassas davranırsa davransın, muhakkak hayatı kuşatan bu sârî illetten nasibini alacaktır. Yani onun üzerine de birşeyler sıçrayacaktır. Ancak bu durumda insan, sadece niyetiyle kurtulabilecek ve niyeti, onun sığınağı olacaktır.
İkincisi: Arapçada toza toprağa bulanmanın ayrı bir manâsı daha vardır. Bir kısım kimseler, faiz yiyecekler, yemeyenler de onun tozuna toprağına maruz kalacaklardır. Kapitalist zümre, faizle servetlerini nemalandırıp, inkişaf ettirirken, proletarya sınıfını da aynı seviyede sefilleştirecek ve bu iki sınıf arasındaki amansız bir mücadele, cemiyeti toza toprağa, yani kargaşaya boğacak ve birgün herkesi rahatsız edecek seviyeye ulaşacaktır. Zannediyorum bunların hepsi olmuştur ve olmaktadır. Günümüz insanı her iki yönüyle de hadîsin işaret ettiği bu hususları bütün çirkinliğiyle müşahede etmektedir. Ve yine günümüzde artık, faize -dolaylı ve direkt- bulaşmayan bir ticarî kuruluş yok gibidir. Dünya çapında bütün ticaret, bu anlayışın çarkları arasında dönüp durmaktadır ve bütün dünyada faiz muamelesi tıpkı bir mal mübadelesi, bir para alış verişi gibi kabul edilmektedir.
İki Cihan Serveri, günümüz insanının maruz kaldığı faiz krizine çok önceden ümmetinin dikkatini çekmiş ve uyanık davranmalarını, faiz bataklığına düşmemelerini tembih etmişti ama, gel gör ki, bugün bütün İslâm âlemi gırtlağına kadar faiz bataklığı içinde çırpınıp duruyor ve henüz bu çirkef içinden sıyrılıp çıkma mevzuunda da herhangi bir gayreti yok gibi... Halbuki İslâm, faize karşı harp ilan eden bir dindir.139
Keşke müslümanlar, Kurânın bu mevzudaki tehditkâr ifadelerinin, hiç olmazsa bir kısmını anlayabilselerdi, bugün birer faizzede olarak dünyanın en derbeder milletleri arasında bulunmayacaklardı!..
Müminin Gizleneceği Zaman
11. Yine günümüzü tablolaştıran bir başka hadîs : Yani :“ İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o günün mü-mini, onların arasında gizlenecek, aynen, bugün münafığın sizin içinizde gizlendiği gibi...” 140
O devrede münafık nasıl davranıyordu? Kendisini hissettirmemek için hangi çarelere başvuruyordu; aynen mümin de onun gibi davranacak, kendini gizleyecek, ibadetlerini gizli gizli yapacak ve bulunduğu yeri korumaya çalışacak.. yoksa onu iflah etmeyeceklerdir. Bu şerr-i mütegallibe, onu ve onun gibi olanları bağrında barındırmak istemeyecektir. İş yerleri ve devlet kademelerinin bazı kesimleri, onlara tamamen kapalı tutulacak ve onlar cemiyet içinde hor ve hakir görülecektir.
Başka bir hadîs de aynı hususu takviye eder mahiyettedir: “Fitneler olacak. O gün kişi namazından dolayı ayıplanacak. Aynen zina eden bir kadının bugün ayıplandığı gibi.”
Tabii ki hadîste zina eden kadının ayıplanmasına teşbih, o günün anlayışı baz alınarak yapılmıştır. Halbuki günümüzde, hususiyle de bazı yörelerde o bir meslek sayılmaktadır.
Evet, eğer belli bir dönemde gelip geçenler sayılmazsa, namazından dolayı insanların horlandığı, ayıp bir iş yapmış gibi suçlandığı ve şer güçlerin hakimiyeti altında inim inim inlediği günler de gelecek ve mümin, bu afeti de, gizlenmek suretiyle geçiştirecektir.
Tâlekanda Petrol
12. Allah Resûlü buyuruyor:
Arapçada “Veyh” buruk bir tebessüme benzer müjdeler için kullanılır. Hz. Ammârın şehid edileceğini bildirdiği zaman da, Allah Resûlü aynı tabiri kullanmış ve demişti.141
“Tâlekan” ise, Kazvinde petrol yatakları bol bir mıntıkanın adıdır. Hadîste, Efendimiz meâl olarak: “Müjde Tâlekana! Orada Allahın gümüş ve altın cinsinden olmayan hazineleri var” demişlerdir.142
İleride oralarda daha başka madenler de bulunabilir. Bulunan şey, uranyum veya elmas yatakları da olabilir. Ve bunlar neticeyi değiştirmez. Efendimiz, altın ve gümüş cinsinden olmayan bir hazineden bahsetmektedir.. ve günümüzde bunlar ortaya çıkmış durumdadır. Demek ki Tâlekanda çıkan petrol dahi, Allah Resûlünü tasdik etmekte ve Onun doğruluğunu haykırmakta...
Ehl-i Kitaba İttiba
13. İslâm âlemi, kendinden evvelki ümmetleri, yani Hristiyan ve Yahudileri, adım adım, karış karış takip ve taklit edecek; hatta onlardan biri başını bir keler deliğine soksa müslümanlar da onları aynen takip edip başlarını oraya sokacaklar. Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz bu hususu, şu veciz ifadeleriyle beyan buyurmaktadırlar:
“Sizden evvelkileri öyle takip ve taklit edeceksiniz ki, karış karış, kulaç kulaç onların ardından gideceksiniz. Hatta onlar başlarını bir keler deliğine soksalar siz de aynı şeyi yapacaksınız.” 143
Sahâbe “Sizden evvelkiler” cümlesinden kasdolunanın Hristiyan ve Yahudiler mi olduğunu soruyor. Allah Resûlü: “Başka kim olabilir ki” manâsına ( ) buyuruyorlar.
Bugün bizim ve bütün İslâm dünyasının durumu meydanda.. hemen hepimiz şahsiyetini kaybetmiş ve bir kimlik bunalımıyla inlemekteyiz. Halimiz, hadîsin ifadesiyle, iki sürü arasında gelip giden şaşkın koyundan farksız. Bir zaman başka devletleri yıkan, bitiren ve tüketen bütün olumsuz şeyler, bugün, ahtapot gibi dört bir yandan bizi sarmış durumda. Biz de taklit sersemliği ile bu ölüm ağını, yenilik ve medeniyetin turnikeleri sanıyoruz. Evet, dünyanın hiçbir devrinde, hiçbir millet, bizim batıyı taklidimiz ölçüsünde, taklidi bir tutku haline getirmemiştir. Bugün batı dünyasında meydana gelen her yenilik hiç parola sorulmadan bizde aynen kabul görüyor ve kabul ediş sür-atinde birçok batılı ülkeyi bile geride bırakıyoruz. Halbuki Allah Resûlü, en küçük hususlarda ve teferruat gibi görünen meselelerde dahi onlara muhalefet ediyordu.144
Ne var ki konu o olmadığı için o kapıyı açmak istemiyoruz.
Şimdi bizim üzerinde durmak istediğimiz husus, bütün bu olacak hâdiseleri Allah Resulünün hem de asırlarca önce haber vermesi ve mevsimi gelince de bunların zuhurudur. Evet, her hâdise, Onun dilinde bir tebşir ve inzar şeklinde tecelli eder. Vakt-i merhunu (belirlenmiş zaman) gelince de fasih bir lisan kesilir ve Onun sıdkına şahâdet eder.


Kerem ve Tevazu
Kerem; iyilikseverlik ve ikram etme hasleti demektir. Araplarda kerem, çok mergûp bir sıfattır. Hatta cahiliye şiirini kurcaladığınız zaman, o devir Arabının şu hususlarla övündüğünü görürsünüz: Biz, misafirlerimize, şu kadar koyun, şu kadar sığır, şu kadar deve boğazlayıp ikram ettik. Evet, misafire gösterilen cömertçe ikram, onların birer övünç vesilesiydi ki, bu hususta kabile ve oymaklar âdetâ birbirleriyle yarışırlardı. Tabii bunlar yaptıkları her şeyi bencillik hesabına yapıyorlardı. İşte, cömertlik ve keremin böyle revaçta olduğu bir zamanda, onlar arasında kerimlerden kerim bir Zat zuhur etti. Onun keremini görünce herkesin dili tutuldu. Bu kerim Zat, yaptığını sadece Allah için yapıyor birisine dünyayı bağışlasa, ondan tek kelime ile dahi bahsetmiyordu. Hatta, şiirlerinde Onun cömertliğini anlatan mısralara yer veren şairlerin, bu ifadelerini dahi hiç mi hiç kabullenmiyor ve onların sözlerini, “Ekremül-Ekremîn” olan Allaha izafe ve havâle ediyordu.
O bir mirât-ı mücellâ idi ki, Cenâb-ı Hakkın “Kerîm” ismi, Onda tecelli ile kendini gösteriyordu. O, her mevzuda olduğu gibi bu mevzuda da Cenâb-ı Hakkın en zirvede bir halifesiydi.. ve yeryüzünde Ondan daha kerim bir ikinci insan gösterilemezdi.
Hz. Muhammed Aleyhisselam, keremin; kerem ise cennetin yoludur. Kurânın, “Şuhh” dediği cimrilik ise, insanı cehenneme götüren bir yoldur. İki Cihan Serverini uzaktan görenler dahi, Onu, vasıflarından hemen tanır ve bu Odur derlerdi. Asrın büyük mütefekkiri, Ona“Yâver-i Ekrem” der. O, insanlık, dolayısıyla de cennet yolunun biricik rehberidir. Ona sorulmadan cennete gidilemez. O hesâba katılmazsa bütün hesaplar alt üst olur. Hz. Muhammed Aleyhisselam, bütün beşerî hesapları karıştıran bir hesap tuzağı ve karışık hesapları çözen bir hesap-küşâdır. Biz Ona Yaratanın bir ünvanını alıp Ekremül-Ekremîn, diyoruz. Zira O, keremiyle beşerî normları aşmış bir insandır.. ve keremde Rabbinin biricik çırağıdır.
O, daha önce bahsi geçen vasıflarıyla giremediği gönüllere keremiyle girmiştir. Âdetâ rahmeti, bir bulut gibi buharlaşmış, yükselmiş, çiğ noktasına ulaşmış; sonra da kerem halinde kâinâtın bağrına yağmıştır. Yağmış ve bütün katılıkları yumuşatmış, her yerde rüşeymlerin, filizlerin boy atıp gelişmesine zemin hazırlamıştır. Yani, hilmi ile ruhları fethetmiş, keremi ile de gelip bu ruhlara taht kurmuştur. Bu ikisini beraber mütâlaa etmezseniz, Onun önemli bir yanını anlayamazsınız.
O isteseydi, dünyanın en zengin insanı olurdu. Zaten, daha nübüvvetini ilan ettiği ilk günlerde, Kureyş Ona davasından vazgeçmesi şartıyla böyle bir teklifte bulunmamış mıydı? Daha sonra da, bütün Müslümanların Allah yolunda verecekleri şeyler hep Onun elinden geçiyordu. Hükümdarlardan gelen hediyelerin haddi-hesâbı yoktu. Fakat O şahsı adına bunlardan hiçbirine sahip olmayı düşünmedi.. hatta aklının köşesinden dahi geçirmedi.
O kendisini daima bir yolcu telakki ediyor ve yakın bir gelecekte göç edeceği mülahazasıyla yaşıyordu. Ona göre uzun bir yolculuk esnasında, gölgelenmek için muvakkaten altında dinlenilen bir ağaçtı dünya...
Öyleyse O, bu uzun yolculukta, gerçekten ehemmiyet verilmesi gereken hususlarla kalbini meşgul etmeliydi. Bir de, Onun insanlığa giden yolları, insanlara öğretmesi gerekiyordu. Kaldığı kadar bu ağacın altında kalacak, daha sonra da yoluna devam edecekti416. Gaye ve hedef ulvîydi. Allaha ulaşmak Onun en birinci gayesiydi.. ve insanları aynı hedefe ulaştırabilme vazifesi... İşte O, bunun için yanıp tutuşuyordu. Böyle bir durumda olan insan için dünya malının ne ehemmiyeti olabilirdi ki? Elbette ki hiç.. hiç ise gönül bağlamaya değmezdi...
O, kendi ferdî hayatı için fakirliği seçmişti. Bu herkesin de fakir olmasını istemesi demek değildir. Ancak hiç kimsenin midesi altında ezilip kalmasını da hoş görmüyordu. Zaten, O büyük insanın sayesinde Müslümanlar, çok kısa zamanda dünyanın en zengin milleti haline gelmişlerdi. Kendi aralarında, sadaka ve zekat kabul edecek insan bulamıyorlardı. Evet, kişi başına düşen gelir dağılımı o kadar yüksekti. Ama, onların içinde öyle zahitler de bulunuyordu ki, evinde bir günlük yiyeceği var ise, getirilen yeni bir şey ne kadar da cazip olsa onu kabul etmiyordu. Bu bir diğergamlık, bir ruh yüceliği meselesidir. Yaşatma aşkıdır. Yaşama zevkini terk etme idealidir. Bu his ve duygularla dolup taşamamış insanların bunları anlamaları da mümkün değildir.
Bir iftar sofrasında, Hz. Ebu Bekire bir bardak soğuk su ikram edilir. Suyu dudağına götürünce, hıçkırıkları, boğazında düğümlenir. Yanındakiler ne olduğunu sorarlar. Cevap verir: Bir gün Allah Rasûlü, kendisine getirilen böyle bir bardak soğuk suyu içmiş sonra da ağlamış ve: “O gün nimetlerden hesaba çekileceksiniz” âyetini okuyarak, işte bu nimetten de hesaba çekileceğiz, buyurmuştu. Bunu hatırladım ve onun için ağladım...
Halbuki, Hz. Ebu Bekir gayet sade ve fakirâne bir hayat yaşıyordu. Vereceği hesap gayet hafifti. Halife iken uzun zaman başkalarının koyunlarını sağarak ailesinin nafakasını temin etmeye çalıştı. Neden sonra kendisine maaş bağlandı ama bu defa da verileni çok buldu. O, Medinenin en fakir insanının geçimini kendine ölçü kabul etmişti. Bu itibarla da artan parayı bir testiye atıyor ve orada biriktiriyordu. İki buçuk senelik hilafeti süresince, aldıklarını hep böyle biriktirmişti. Vefat edeceği zaman da, kendisinden sonra gelecek halifeye teslim edilmek üzere, bu testiyi vasiyet ediyordu. Hz. Ömer, halife olup da testiyi kırdırınca içinden küçük küçük paracıklar çıktı, ve bir de mektup vardı. Bu mektupta, yeni halifeye hitaben şöyle deniyordu: “Bu paralar, bana verilen maaştan arta kalanlardır. Ben Medinenin en fakirini kendime ölçü kabul etmiştim. Artan miktarı bu testiye koydum. Binaenaleyh, bu paralar hazineye aittir ve oraya konulmalıdır.”
Hz. Ömer mektubu okuyunca ağladı ve: “Kendinden sonrakilere çok ağır bir yük bıraktın, ya Eba Bekir” dedi.
Hz. Ebu Bekir, böyle zahidâne yaşamayı Hz. Muhammed Aleyhisselamdan öğrenmişti. Zira Allah Rasûlü, pratikte, böyle yaşamanın mümkün olduğunu bizzat kendi yaşantılarıyla ona ve bütün ashabına talim buyurmuştu.
Düşünün ki, Efendimiz, bütün ganimetlerin beşte birine, hem de Cenâb-ı Hakkın fermanıyla sahip bulunuyordu. Yani ganimetlerin humusu Allah Rasûlünün şahsî tasarrufundaydı. Onu istediği gibi kullanma salahiyeti, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk tarafından Ona tevdi edilmişti. Halbuki, Hz. Ömer bir gün, Onun saadet hücresine girecek ve hıçkıra hıçkıra ağlayacaktı. Efendimiz, niçin ağladığını sorunca da, o koca Ömer şöyle diyecekti:
- Ya Rasûlallah! Dünya kralları, Kisralar servet içinde yüzüyorlar. Senin ise altına sereceğin bir sergin bile yok.. yatağın hasır.. ve teninde yattığın zeminin izleri.. Halbuki kainat senin için yaratıldı.
Allah Rasûlü, şu cevabı verir:“İstemez misin ya Ömer, dünya onların, âhiret de bizim olsun!
Allah Rasûlü, bunları söylerken, başka türlü yaşaması mümkün olmayan bir fakirin, bir düşkünün çaresizlik içinde söylediği sözler türünde bir söz olarak da söylemiyordu. Yukarıda da temas ettiğimiz gibi, o isteseydi, dünyanın en zengin insanı olabilirdi. Bakın; bir fikir vermesi bakımından, sadece Huneynden Onun payına düşen beşte biri arz etmek istiyorum: 40.000 koyun, 24.000 deve, 6.000 esir, 4.000 okka gümüş ki, bir okka dört kilo demektir.
Diğer muharebelerde elde edilen ganimetlerle, krallardan gelen hediyeler de düşünülecek olursa, Efendimizin en müreffeh bir hayat yaşamasına mani hiç bir şey yoktu. Ancak O, en fakir bir insanın yaşadığı hayatı yaşamaktaydı. Eline geçenleri ise, bütünüyle halka dağıtıyordu. Zira O, tecessüm etmiş bir keremdi.. bu kadar kerem sahibi bir insan ise, ancak Rasûlullah olabilir...
Allah Rasûlü, dış-iç münasebetleri açısından en dengeli bir insan tipini temsil ediyordu. Onun dış görünüşü, nasıl bir mehabet arz ediyor ve güzelliği âdeta insanları büyülüyordu; iç dünyası itibariyle de aynı ölçüde insanları teshir ediyordu.
Hz. Enes: “Allah Rasûlü, insanların en güzeliydi” der. Evet, hem siret hem de suret itibariyle O, insanların en güzeliydi.
Hz. Cabir b. Semure ise bu mevzu ile alâkalı intibalarını şöyle anlatır:“Bir gün mescid de oturuyorduk. Ayın tam on dördüydü. Tepemizde Ay, ışıl ışıl parlıyordu. O sırada Mescide Allah Rasûlü girdi. Ben bir aya, bir de Allah Rasûlünün yüzüne baktım. Kasem ederim ki, Allah Rasûlünün yüzü aydan daha parlaktı.”
Hz. Aişe Validemiz de Onunla alâkalı bir hissini şöyle anlatıyor: “Mısır kadınları, Yusufu görünce ellerini kestiler. Eğer benim Efendimi görmüş olsalardı, ellerindeki bıçakları sinelerine saplarlardı.
Nedim: “İstanbulun bir sengine yekpâre acem mülkü fedadır” der. Eğer istenilen ölçüde Allah Resûlünü tanısaydı şöyle diyecekti: Allah Rasûlünün tek saç teline, bütün cihan fedadır...
O insanların en güzeliydi.. ve Enesin sözü devam ediyor:“O insanların en cömerdiydi.” Suret ve cemal yönüyle “Ahsenun-nâs” (İnsanların en güzeli) olan Allah Rasûlü, kalp ve iradesiyle “Ecvedun-nâs” (İnsanların en cömerdi) idi.
İbn Abbasın ifadesiyle, bilhassa Ramazan ayında O, önüne kattığı her şeyi sürükleyip götüren bir rüzgar gibi cömert kesilirdi. Yani, elinde-avucunda kalan en son şeyleri de dağıtıverirdi. Bu bir ruh ve irade meselesiydi. O, kendi için yaşamaz, hep ağyar için yaşardı. Sürekli başkalarının mutluluğunu düşünmekten ömrü boyu kendini düşünmeye fırsat bulamamıştı. Zaten, insanları mesud görmek kadar, Onu mesud edecek bir başka zevk de yoktu. Diğergamlığında, en son sırayı da kendi hanesi, kendi yakınları teşkil ediyordu. Yani, O, evvela, kendisine uzak olanlardan başlayıp ilgisini, alâkasını bezlediyor, en sonunda sıra kendi yakınlarına geliyordu. Ganimet mi taksim edilecek, Bedir ve Uhudta bulunup şehid düşenlerin ailelerine öncelik tanınıyordu. Ve sık sık, kendi hanesindekilere: “Ben onlara vermeden size hiçbir şey veremem” diyordu.
Ve O, insanların en cesur, en korkusuzuydu. Evet bu yüce hasletinin yanında, O, aynı zamanda insanların en korkusuzuydu. Hayatında Allahtan gayri herhangi bir şeyden korkup çekindiği görülmemişti. Aksine insanların korkup sindiği zamanlarda O, aslanlar gibi kükrer ve gözünü kırpmadan en azgın düşmanların üzerine hem de tek başına yürürdü ki ileride yeniden bu hususa döneceğiz.
Yine hilm, evet hilminin ve diğer ulvî duygularının anahtarlarıyla açılmayan nice kapalı gönüller, Ona kerem anahtarıyla açılıvermişti. İşte Safvan b. Ümeyye de bunlardan biri: Hz. Enes anlatıyor: “Allah Rasûlü, Huneyne giderken, bu şahıstan ödünç olarak silah almıştı. Huneynde elde edilen ganimetlere Safvan hayran hayran ve hırsla bakıyordu. Onun bu durumu Allah Rasûlünün dikkatini çekmişti. “Bakıp beğendiğin o develer senin olsun” dedi. Ardından daha birçok şey verdi. Safvan bu cömertlik karşısında şaşırdı kaldı. Kalbi Allah Rasûlüne karşı buğz ve kinle dolu olan bu adam, birdenbire değişivermişti. Evet, Allah Rasûlünün bu keremi onu, bu kin ve buğzundan uzaklaştırmış ve İki Cihan Serveri onun için insanların en sevgilisi hâline gelivermişti. Safvanı kazanmak elbette binlerce deve, sığırdan daha mühimdi. Allah Rasûlü de en mühim olanı yapmıştı. Nitekim Safvana karşı gösterilen bu cömertlik neticesiz kalmamıştı. Safvan hemen kavmine gidip şöyle demişti: “Ey kavmim koşun İslâma girin! Zira Hz. Muhammed bir veriş veriyor ki, ancak, fakirlikten korkmayan ve Allaha tam itimat eden bir insan böyle verebilir!”
O, kendisinden bir şey istenildiğinde varsa verir, olmadığı takdirde de vaad ederdi. Bazan üzerine giydiği tek elbisesini bile isteyen olur, O da hiç çekinmeden hemen verirdi.
Bir bedevi gelip Ondan bir şey istemişti, Allah Rasûlü ona istediği şeyi vermişti. Adam bir kere daha istemiş O yine vermişti. Üçüncü isteğinde ise, verecek bir şey olmadığı için Allah Rasûlü vadetmişti. Yani mal eline geçtiği ilk fırsatta ona verecekti. Bu durum Hz. Ömeri fevkalâde üzmüş, Allah Rasûlünün bu derece rahatsız edilmesinden rahatsız olmuştu. Dizleri üzerine doğruldu ve: “İstediler verdin. Bir daha istediler yine verdin. Bir daha istediler vadettin. Yani, kendini bu kadar eziyete sokma ya Rasûlallah!” dedi.
Ancak bu sözler, Allah Rasûlünün hiç hoşuna gitmemişti. Kaşlarının hafif çatıldığını gören Abdullah b. Huzâfetüs-Sehmî ayağa kalkmış ve:diyerek tesliye de bulunmuştu. Yani: “Ver Ey Allahın Rasûlü, sakın Allahın seni fakir bırakacağını ve senden nimetlerini kesivereceğini zannetme! ” İki Cihan Serveri bir müddet sükut buyurdu ve ardından şöyle dedi: “İşte Ben de bununla emr olundum.”
Ferazdak ne güzel söyler:
“O teşehhüdün dışında asla “Hayır” demedi.
Eğer teşehhüd olmasaydı Onun “Hayır” sözü de “Evet” olurdu”
O, “Evet” lerle bu kadar bütünleşmiş bulunuyordu. Şerî daire içinde Ondan ne istense hemen icabet eder ve isteyene istediğini verirdi.
Evet Nebîler Sultanının cömertlikte de benzeri yoktu.. tekti.. bu ölçüdeki bir cömertlikte ancak, peygamberlikle izah edilebilirdi.
Hem eğer cömertlik Allaha yaklaştıran bir huy ise, Allah Rasûlü nasıl cömert olmaz ki? Halbuki O, Allaha yakınlıkta, Cibrili bile geride bırakmıştı...
Zaten bizzat, kendisi de şöyle buyuruyordu: “Cömert; Allaha, cennete ve insanlara yakın, cehenneme uzaktır. Cimri ise; Allaha, cennete ve insanlara uzak, cehenneme yakındır.”
Kitaplar, Tûba ağacını, kökü yukarıda, dalları aşağıda olarak resmederler. Hakikaten Tûba ağacı öyle midir, bilemiyorum, fakat Allah Rasûlü, cennetten, bizim üzerimize sarkan işte böyle bir Sehâ “Cömertlik” ağacıdır. Ve bundan da zerre kadar şüphemiz yoktur. O ağaca sığınan, o ağacın dallarına tutunan, bir üveyk olur ve cennete uçar.
Bu mevzuda Yine Allah Rasûlü şöyle buyururlar: “Ey insanlar! Allah sizin için din olarak İslâmı seçti. Öyleyse siz de İslâmla olan arkadaşlığınızı, cömertlik ve güzel ahlâkla bütünleştirin.”
İslâm, güzel ahlâk ve cömertlik yörüngesinde yürür. Kemalâta medar hiçbir yanınız olmasa da siz yine güzel ahlâkla zirveleri tutabilirsiniz.
Cömertlik ise o ahlâkın disiplinlerinden biridir. “Güzel ahlâk ve cömertlikle İslâma ihsanda bulunun! Cömertlik bir ağaç gibidir. Kökü cennette, dalları ise dünyaya sarkmıştır. Her kim, o ağacın altında yaşar ve cömertçe davranırsa, er-geç o ağacın dallarından birine tutunur ve o ağacın kökünün bulunduğu cennete yükselir.”
Cimrilik, bir dengesizlik, bir ifratsa, yok yere saçıp savurma da bir tefrittir.. ve ikisi de birer dengesizliktir. Peygamber fetaneti, cömertliği İslâm dinini ilâda kullanır. O, Rahmet ve yumuşak huylulukla kalplere girdiği gibi, Allahın kendisine ihsan ettiği şeyleri kullanmak suretiyle de kalplere girmiş ve en açılmaz zannedilen kalpleri açmıştır.
Hz. Hatice Validemiz, İslâma en erken uyanan kadındır. Zaten Hatice, kelime manâsıyla da “erken doğan” demektir. O Efendimizden onbeş sene erken doğmuş ve İslâma da herkesten erken uyanmıştır. Onda aynı zamanda böyle bir isim-müsemma uygunluğu da var. Mekkenin en zenginlerinden olan bu kadın bütün servetini Allah ve Rasûlü uğruna harcayıp tüketmiş.. öyle ki vefat ettiği zaman, bir kefen bezi alacak kadar dahi varlığı kalmamıştı. İhtimâl Allah Rasûlü, borç bulduğu para ile ona kefen bezi almıştı ki, bence, o büyük kadın için en uygun ölüm şekli, ölüm sonrası hali de böyle olmalıydı. Halbuki O, İslâma girmeden önce, zenginliğiyle dillere destandı. Bu koca servet, son kuruşuna kadar dinin ilâsı uğruna sarf edilmişti. Bu da ayrı bir sırat-ı müstakim örneğiydi. Allah Rasûlü, keremini öyle bir fetanetle kullanmıştı ki, yaptığı cömertliğin zerresi dahi boşa gitmemiş ve İslâm gücü olarak geriye dönmüştü...
O'nun Tevazuu
Onun mahviyet ve tevazuu da, fetanetinin ayrı bir buudu olarak yıldız gibi parlamaktadır. O, şöhreti artıp herkes tarafından kabul edildikçe, mahviyeti daha da derinleşmiştir. Tevazu ve mahviyet âdetâ Onunla beraber doğmuş gibiydi.. ömrünün sonuna kadar da gelişerek devam etti “Kim tevazu ederse Allah onu yüceltir” diyen ve dediğini en iyi şekilde tatbik ve temsil eden Hz. Muhammed Aleyhisselamdır.
O, her zaman kendisini insanlardan herhangi bir insan olarak görmüş ve hiçbir zaman, kendini onlardan ayrı tutmamıştır şeklinde Hz. Aliye isnat edilen hoş bir söz vardır ki, O, hayatını hep o çizgide sürdürmüş ve insanlardan bir insan olarak kalmaya fevkalâde özen göstermiştir.
Evet, dünyevî makam ve mansıplar insanı şımartmamalı ve ona kendini unutturmamalıdır. İnsan, kral da olabilir kır bekçisi de. Bunlar, insan olmakta müşterektir. Öyleyse bir insanın üzerine aldığı mükellefiyetin keyfiyeti, onu bir başka varlık haline getiremez. Dolayısıyla da insan, her zaman ve zeminde kendisini insanlardan bir insan olarak kabul etmelidir.
Eğer demokrasi denilen sistem, bazılarının kabul ettiği gibi, yeryüzünde en zirve bir sistem ise, İslâm bu zirveyi hem de asırlar önce yakalamıştır. Fakat biz, İslâmın demokratik bir sistem olduğu düşüncesine karşıyız.
İşte sistemin mükemmeliyetini gösteren içtimaîde bazı kesitler: Hz. Ali, bir zimmî ile muhakeme olmak için mahkemeye geldiğinde Kadı Şüreyh, oturması için ona yer gösterir. Hz. Ali kaşlarını çatarak bu teklifi reddeder. Zira hasmı ayakta beklerken o oturamaz. Düşünün ki, o gün Hz. Ali, büyük bir devletin halifesi, yani, devlet reisidir.
Allah Rasûlü hayatla kaynaşmış, bir fıtrat insanı olmuştu. Çok kere Onun meclisine ilk gelenler, Peygamberin kim olduğunu bilemezler; ancak sahabinin tavırlarıyla veya O konuşmaya başlayınca, Allah Rasûlü olduğunu fark edebilirlerdi. Hicret esnasında, Medinelilerden o güne kadar Allah Rasûlünü görmemiş olanların pek çoğu o gün, Ebu Bekirin elini öpmeye koşmuşlardı. Yani, onu Allah Rasûlü sanmışlardı. Ancak o, eline bir yelpaze alıp Efendimizi serinletmeye başlayınca, Allah Rasûlünün kim olduğu anlaşılmıştı. Böyle olmuştu. Zira Allah Rasûlü kendisini Ebu Bekirden ayıran herhangi bir davranışta bulunmuyordu.
Mekkeyi fethedip şehre girerken nasıl bir mahviyete büründüğü dillere destan. Biniti üzerinde o denli iki büklüm idi ki, neredeyse başı bindiği hayvanın eğer kaşına değecekti. O şanlı Nebi, o şanlı beldeye işte böyle bir mahviyet rûhuyla girmişti.
Hz. Aişe Validemizden rivayet edilen bir hadis bize şunları anlatır: “Allah Rasûlü evinde, herhangi bir insan gibi davranırdı. Kendi elbisesini yamar, ayakkabılarını tamir eder ve ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu”. O, bunları yaptığı sırada, Onun adı cihanın dört bir yanında anılıyor; herkes Ondan ve getirdiği dinden bahsediyordu. O zamanını öyle ayarlamıştı ki, bu kadar mühim sorumlulukları arasında, bu gibi işlere de fırsat bulabiliyordu. O, her güzel hasletin zirvesinde oturmaya layıktı, ve öyle de oldu...
İnsanlar Arasındaydı
Büyüklerde büyüklüğün alâmeti tevazu ve mahviyettir. Küçüklüğün emaresi ise tekebbürdür. Allah Rasûlü insanlar içinde en büyük insandır. Öyle ise tevazuu da öyle olmalıydı...
Mescid yapımında, herkes bir kerpiç taşırken iki kerpiç taşıyan437, hendek kazımın da herkes karnına bir taş bağlarken iki taş bağlayan, karşısına gelen ve mehabetinden dolayı sıtmalı gibi titreyen bir adama: “Kardeşim, korkma, ben de senin gibi, anası kuru ekmek yiyen bir insanım” diyen Allah Rasûlü hiç şüphesiz insanların en mütevazisiydi.
Meclislerde otururken, büyüklük alâmeti olarak, ayak ayak üstüne atıp öyle oturanlar, psikiyatrinin hangi dalında cinnetle bütünleşirler bilemem ama; onların ruhî yönlerinde ciddi bir eksiklik olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. Allah Rasûlü herkes gibi oturur ve herkes gibi davranırdı. Evet, Onun her hareketi belli bir edep dairesi içinde cereyan ederdi. O, büyüklüğünü, her zaman yüzünü yere koymak ve seccadede gerilmek suretiyle gösterirdi.
“Kim tevazu gösterirse Allah onu yüceltir. Kim kibirlenirse Allah onun burnunu yere sürter.”
Tevazu ve mahviyet insana iki kanat gibidir; onu yüceler yücesi bir âleme doğru pervaz ettirirler. Allah Rasûlü, tevazuu sayesinde aşılmazları aşmış ve ebetlere kadar insanlığın lideri olmuştur. Zaman ve mekanın dar buudlarını aşan bu mümtaz ve seçkin Liderin karşısına insanlar, çok rahatlıkla çıkar ve söyleyeceklerini de rahatlıkla söylerlerdi. Çünkü kendisi de çok rahat bir insandı.
Kâdı Iyâz naklediyor: “Bir gün aklından zoru olan bir kadın geldi, Allah Rasûlünün elinden tutarak çekti ve Ona: Gel benim evimdeki şu işimi gör, dedi. Kadın Allah Rasûlünün kolundan çekiyor, O da arkasına takılıp gidiyor.. derken Sahabe de onların arkasına düşüyor.. ve Allah Rasûlü gayet rahat bir şekilde kadının dediği işi görüyor sonra geri dönüyor”. Bu iş, belki bir ev süpürmek, belki de yıkanmış çamaşırları sıkmaktı. İşin keyfiyeti ne olursa olsun, Allah Rasûlü bu işi yapmıştı. Zira O bir fıtrat insanıydı ve Onun bu hareketi asla zillet de değildi. Zillet, Onun rüyalarına bile girememişti. Nasıl girer ki, O, küfür ve isyan karşısında kükremiş bir aslan gibiydi. Ve yukarıda da söylediğimiz gibi, O, insanların en şecaatlısıydı. Hz. Ali der ki: “Biz muharebe meydanında korktuğumuz zaman Allah Rasûlünün arkasına sığınır ve Onunla korunurduk”. Hatta Onun atmosferi, çevresindekilere emniyet ve güven verirdi. Öyle ise böyle bir insan, bu şekilde bir mahviyet gösteriyorsa, bu sadece Onun tevazuundandır.
Fıtrîliği
Tevazu zillet olmadığı gibi, kibir de vakar değildir. Allah Rasûlü, tevazuunda da mutlak bir ölçü ve denge içindeydi. Evet Onun bu sıfatı da bizlere “Muhammedür-Rasûlullah” dedirtir.
Bir hâkim, mahkemede ciddi olmalıdır. Bu vakardır. Ancak, aynı tavır evinde çocuklarına karşı kibir olur. Zira insan, hanesinde, hane halkından biri gibi davranmalıdır. Bunlar birer Kurânî düsturdur ve en güzel tatbikçisi de Allah Rasûlüdür. Daha sonrakilerinki Ona imtisal ve Onu taklittir.
Herkes Onu büyüklerden daha büyük görebilir; fakat, O, şöyle demektedir: “Hiç kimse kendi ameliyle cennete giremez.” “Sen de mi?” diyenlere de: “Evet, Ben de. Eğer Allah (cc) rahmetiyle sarıp sarmalamazsa.”
Evet işte O, bu sözü söyleyecek kadar, tabiî ve fıtrî bir insandı. Kendisini insanlar arasında bir fert, ve bir parça olarak görüyor, sonra da davranışlarını bu anlayışa göre ayarlıyordu.
bir gün Hz. Ömer gelip, Allah Rasûlünden Umre için izin istemişti. Umre için de Ondan izin alınıyordu. Zira onlar, disiplin insanıydılar. Her işlerinde, her müşküllerinde Allah Rasûlünün yanına koşar, iş ve müşküllerini hep Ona arz ederlerdi. Evinde gelinlik kızı olan Ona gelir: “Ya Rasûlallah, evimde gelinlik kızım var. Evlendirmek istediğin biri varsa emir buyur” der... Bir başkası, bahçesini vakfetmek istiyorsa gelir durumu evvela Allah Rasûlüne arz eder. İtikafa girmek isteyen, sefere çıkmak murat eden hep Allah Rasûlüne gelir ve Ondan izin alırdı. İşte şimdi, Hz. Ömer de gelmiş, umre için izin istiyordu. Allah Rasûlü, onun bu talebini geri çevirmediği gibi, Hz. Ömeri hayatının sonuna kadar heyecanlandırıp coşturacak bir talepte de bulunacaktı: “Kardeşim, duana bizi de ortak et.” Bu münasebetle Hz. Ömer bir gün şöyle diyecektir: “O gün dünyalar benim olsaydı, o kadar sevinmezdim.”
Tevazuu ve Kulluk Buudu
Ondaki bu tevazu ve mahviyet, fethettiği gönülleri bir daha fethediyordu. Bu fetihlerle O, ümmetinin elinden tutup, onları nurdan helezonlarla mananın zirvelerine çıkarıyordu. Ömer, ilk hamlesiyle zaten alacağı mesafeyi almıştı. Ama Allah Rasûlü onları yukarılara ve daha yukarılara çıkarmak istiyordu. Ve öyle de yaptı bedevî bir toplumdan muallim ve mürşit bir cemaat meydana getirdi. O insanları zirvelere doğru yükseltirken, kendisi de amudî olarak yükseliyordu. Ne var ki O, kat ettiği merhalelerle doğru orantılı olarak sadece tevazu ve mahviyeti artıyor; nefsine bakan yönüyle ise, kendini kullardan bir kul görme hissiyle dolup taşıyordu.
Ahmed b. Hanbel, Ebu Hureyreden rivayet ediyor:
“Allah Rasûlü, Cibrille oturmuş sohbet ediyordu.. ve kim bilir kaç günden beri ağzına bir şey koymamıştı. Cibril Onun en sadık dostuydu. Zayıf bir rivayette Allah Rasûlüne şöyle demişti: “Ben, Senden sonra, yeryüzüne ancak birkaç defa ineceğim” . Çünkü, Hz. Muhammed Aleyhisselamsız bir dünya Cibrile de hicran olur. (Nitekim, seneler var ki bu dünya bize de hicran olmuştur.) Ve, Cibrile bu durumunu söyledi: “Günlerdir ağzıma bir şey koymadım.” Birden gök gürültüsü gibi ses duyuldu. Bir melek iniyordu. (Taberanî onun İsrafil Aleyhisselam olduğunu söyler). Cibril, Efendimize bu meleğin, dünyaya ilk defa indiğini haber verir. Melek Cenâb-ı Hakkdan selam getirmiştir.. ve Allah (cc) sormaktadır: “Melik bir peygamber mi, yoksa kul bir peygamber mi olmak istersin?” Allah Rasûlü, Cenâb-ı Hakkdan gelen bu teklif karşısında tahayyürle Cibrile bakar. (O, belli bir noktaya kadar Cibrilden marifet dersi alırdı. Hatta Miraçta, Efendimiz Cibrilin Cenâb-ı Hakka karşı olan kurbiyet tavrına hayran kalmıştı.. ve bunu bir münasebetle de zikrederler. Evet, Cenâb-ı Hakkı, Cibril gibi bir meleğin bilmesi ölçüsünde bilmek mümkün değildir.) Cibril Allah Rasûlüne işaret eder ve şöyle der: “Ey Allahın Rasûlü! Rabbine karşı mütevazi ol!”
Zaten, bizzat Cenâb-ı Hakk da Kurân diliyle, Rasûlüne tevazuu emretmiyor mu: “Sana tâbi olan müminlere tevazu kanatlarını indirebildiğin kadar indir” (Şuara/215). gibi nice âyetler var Kurânda.
Ve, Allah Rasûlü de aynı şeyi talep etti “Kul bir peygamber olmayı isterim”
O kulluğu tercih edince, Allah (cc) da Onun kulluğunu Ona baş tacı yaptı. Kurân Onu birçok yerde hep kulluğu ile anlatır. Müslümanlar da şahadet getirirken, Onun, Allahın kulu ve Rasûlü olduğuna şahitlik ederler. Evet O, evvela Allahın kulu sonra da Rasûlüdür. Kulluk risaletten önce gelir.
Herkes birilerinin kulu olabilir ve onlara ait bir tasmayı boynunda taşıyabilir. Hz. Muhammed (sav) ise evvel-ahir hep Allahın kulu ve kölesi olmuştur. O hayatının hiçbir devresinde, hiçbir safhasında başkasına boyun büküp bel kırmamıştır. Ubudiyet Onun aslî vasıflarındandır.
Onun bu mazhariyetine bir işaret olarak, minarelerde günde beş defa Onun kulluğu dile getirilmekte ve bütün cihana karşı, risaletinin yanında kulluğu da ilan edilmektedir. Zira, yukarıda da arz ettiğimiz gibi, Onun kulluğu risaletinden evvel gelir.
O kuldur. Cenâb-ı Hakk, Kurân-ı Kerîmde Onun kulluğunu nazara vererek: “Allahın kulu ve Rasûlü namaz kılmak için kalktığında, cinler Onun ibadetini görmek için birbirine girercesine etrafında toplanıverdiler” (Cin/19) der.
İster bu Allah Rasûlünün başına üşüşme işi cinlere, ister Mekke müşriklerine izafe edilmiş olsun, bizim için mühim olan, Onun Kurânda “Abdullah” ünvan-ı âlisiyle zikredilmiş olmasıdır.
Kurânın Allah kelamı olduğunu anlatan ve bu mevzuda şüphesi olanları muarazaya davet eden şu âyetinde de Ona yine “kul” denilmektedir:
“ Kulumuz Muhammede indirdiğimiz Kurândan şüphe ediyorsanız, siz de onun benzeri bir sûre meydana getirin. Eğer doğru sözlü iseniz, Allahtan başka güvendiklerinizi de yardıma çağırınız. Yapamazsanız -ki yapamayacaksınız- o takdirde, inkâr edenler için hazırlanan ve yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten sakının” (Bakara/23-24).
Yine Kurân-ı Kerîm, Onu en çok yükseldiği nokta itibariyle ele alırken kulluğuyla ele alır: “Kulu Muhammedi bir gece Mescid-i Haramdan, kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için, Mescid-i Aksaya götüren Allahın şanı yücedir. Doğrusu O, Semîdir, Basîrdir.” (İşitir ve görür) (İsra/1).
Boykot hadisesi, sonra Hz. Hatice ve Ebu Talibin vefatları, âdeta Allah Resûlünü insanlar arasında hâmisiz hale getirmişti. Sebepler bütünüyle sükût edip ve Ona destek olan payandalar bir bir kırılınca, kırılıp da, tutunacak dal kalmayınca, Müsebbibül-esbab (sebepleri elinde tutan Allah) Ehadiyet burcunda, kemal-i rahmetle tecelli etti. Çağın büyük mütefekkirinin beyanı içinde; Tevhid Nuru, ehadiyet burcunda göründü.. Ve Allah Rasûlü, Rabbini, Mâlikini ve Hâlikını bizzat görmek üzere semalar ötesine davet edildi.. ve oralarda en şerefli bir misafir olarak ağırlandı.
Burada asıl gayemiz Miracı anlatmak değildir. Bu itibarla o fasla hiç girmeyeceğim. Ne var ki bir hususa dikkatinizi çekmek için bu girizgaha girme mecburiyetinde kaldım. O da şudur: Allah (cc), böyle mühim bir mucizeyi anlatma sadedinde, Efendimizi, ne Kurândaki, ne İncildeki, ne de Tevrattaki isimleriyle, yani, Muhammed, Ahmed ve Ahyedle anmıyor da, Onun kulluğundan bahisle “Abdihi” diyor. Sanki O: “Ben kul oldum” deyince, Allah (cc) da Ona diyor ki: “Madem sen kul oldun; Ben de kulluğu en büyük bir değer ve kıymet haline getirdim ve yeryüzünde en büyük değer olarak kulluğu kabul ediyorum. Onun için, nerede senin değer ve kıymetinden bahsetmek istersem, orada senin kulluğunu nazara vereceğim. Hem öyle bir nazara vereceğim ki, her Müslüman şahadetinde senin risaletinden evvel kulluğunu ifade edecek ve dünyanın dört bir yanı onların bu âvazlarıyla lerzeye gelecek...” Evet, dünyanın her tarafı senin kul olduğunu haykıracak.
Ondaki bu tevazu ve mahviyet, fethettiği gönülleri bir daha fethediyordu. Bu fetihlerle O, ümmetinin elinden tutup, onları nurdan helezonlarla mananın zirvelerine çıkarıyordu. Ömer, ilk hamlesiyle zaten alacağı mesafeyi almıştı. Ama Allah Rasûlü onları yukarılara ve daha yukarılara çıkarmak istiyordu. Ve öyle de yaptı bedevî bir toplumdan muallim ve mürşit bir cemaat meydana getirdi. O insanları zirvelere doğru yükseltirken, kendisi de amudî olarak yükseliyordu. Ne var ki O, kat ettiği merhalelerle doğru orantılı olarak sadece tevazu ve mahviyeti artıyor; nefsine bakan yönüyle ise, kendini kullardan bir kul görme hissiyle dolup taşıyordu.
Ahmed b. Hanbel, Ebu Hureyreden rivayet ediyor: “Allah Rasûlü, Cibrille oturmuş sohbet ediyordu.. ve kim bilir kaç günden beri ağzına bir şey koymamıştı. Cibril Onun en sadık dostuydu. Zayıf bir rivayette Allah Rasûlüne şöyle demişti: “Ben, Senden sonra, yeryüzüne ancak birkaç defa ineceğim” . Çünkü, Hz. Muhammed Aleyhisselamsız bir dünya Cibrile de hicran olur. (Nitekim, seneler var ki bu dünya bize de hicran olmuştur.) Ve, Cibrile bu durumunu söyledi: “Günlerdir ağzıma bir şey koymadım.” Birden gök gürültüsü gibi ses duyuldu. Bir melek iniyordu. (Taberanî onun İsrafil Aleyhisselam olduğunu söyler). Cibril, Efendimize bu meleğin, dünyaya ilk defa indiğini haber verir. Melek Cenâb-ı Hakkdan selam getirmiştir.. ve Allah (cc) sormaktadır: “Melik bir peygamber mi, yoksa kul bir peygamber mi olmak istersin?” Allah Rasûlü, Cenâb-ı Hakkdan gelen bu teklif karşısında tahayyürle Cibrile bakar. (O, belli bir noktaya kadar Cibrilden marifet dersi alırdı. Hatta Miraçta, Efendimiz Cibrilin Cenâb-ı Hakka karşı olan kurbiyet tavrına hayran kalmıştı.. ve bunu bir münasebetle de zikrederler. Evet, Cenâb-ı Hakkı, Cibril gibi bir meleğin bilmesi ölçüsünde bilmek mümkün değildir.) Cibril Allah Rasûlüne işaret eder ve şöyle der: “Ey Allahın Rasûlü! Rabbine karşı mütevazi ol!”
Zaten, bizzat Cenâb-ı Hakk da Kurân diliyle, Rasûlüne tevazuu emretmiyor mu: “Sana tâbi olan müminlere tevazu kanatlarını indirebildiğin kadar indir” (Şuara/215). gibi nice âyetler var Kurânda.
Ve, Allah Rasûlü de aynı şeyi talep etti “Kul bir peygamber olmayı isterim”
O kulluğu tercih edince, Allah (cc) da Onun kulluğunu Ona baş tacı yaptı. Kurân Onu birçok yerde hep kulluğu ile anlatır. Müslümanlar da şahadet getirirken, Onun, Allahın kulu ve Rasûlü olduğuna şahitlik ederler. Evet O, evvela Allahın kulu sonra da Rasûlüdür. Kulluk risaletten önce gelir.
Herkes birilerinin kulu olabilir ve onlara ait bir tasmayı boynunda taşıyabilir. Hz. Muhammed (sav) ise evvel-ahir hep Allahın kulu ve kölesi olmuştur. O hayatının hiçbir devresinde, hiçbir safhasında başkasına boyun büküp bel kırmamıştır. Ubudiyet Onun aslî vasıflarındandır.
Onun bu mazhariyetine bir işaret olarak, minarelerde günde beş defa Onun kulluğu dile getirilmekte ve bütün cihana karşı, risaletinin yanında kulluğu da ilan edilmektedir. Zira, yukarıda da arz ettiğimiz gibi, Onun kulluğu risaletinden evvel gelir.
O kuldur. Cenâb-ı Hakk, Kurân-ı Kerîmde Onun kulluğunu nazara vererek: “Allahın kulu ve Rasûlü namaz kılmak için kalktığında, cinler Onun ibadetini görmek için birbirine girercesine etrafında toplanıverdiler” (Cin/19) der.
İster bu Allah Rasûlünün başına üşüşme işi cinlere, ister Mekke müşriklerine izafe edilmiş olsun, bizim için mühim olan, Onun Kurânda “Abdullah” ünvan-ı âlisiyle zikredilmiş olmasıdır.
Kurânın Allah kelamı olduğunu anlatan ve bu mevzuda şüphesi olanları muarazaya davet eden şu âyetinde de Ona yine “kul” denilmektedir:
“ Kulumuz Muhammede indirdiğimiz Kurândan şüphe ediyorsanız, siz de onun benzeri bir sûre meydana getirin. Eğer doğru sözlü iseniz, Allahtan başka güvendiklerinizi de yardıma çağırınız. Yapamazsanız -ki yapamayacaksınız- o takdirde, inkâr edenler için hazırlanan ve yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten sakının” (Bakara/23-24).
Yine Kurân-ı Kerîm, Onu en çok yükseldiği nokta itibariyle ele alırken kulluğuyla ele alır:
“Kulu Muhammedi bir gece Mescid-i Haramdan, kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için, Mescid-i Aksaya götüren Allahın şanı yücedir. Doğrusu O, Semîdir, Basîrdir.” (İşitir ve görür) (İsra/1).
Boykot hadisesi, sonra Hz. Hatice ve Ebu Talibin vefatları, âdeta Allah Resûlünü insanlar arasında hâmisiz hale getirmişti. Sebepler bütünüyle sükût edip ve Ona destek olan payandalar bir bir kırılınca, kırılıp da, tutunacak dal kalmayınca, Müsebbibül-esbab (sebepleri elinde tutan Allah) Ehadiyet burcunda, kemal-i rahmetle tecelli etti. Çağın büyük mütefekkirinin beyanı içinde; Tevhid Nuru, ehadiyet burcunda göründü.. Ve Allah Rasûlü, Rabbini, Mâlikini ve Hâlikını bizzat görmek üzere semalar ötesine davet edildi.. ve oralarda en şerefli bir misafir olarak ağırlandı.
Burada asıl gayemiz Miracı anlatmak değildir. Bu itibarla o fasla hiç girmeyeceğim. Ne var ki bir hususa dikkatinizi çekmek için bu girizgaha girme mecburiyetinde kaldım. O da şudur: Allah (cc), böyle mühim bir mucizeyi anlatma sadedinde, Efendimizi, ne Kurândaki, ne İncildeki, ne de Tevrattaki isimleriyle, yani, Muhammed, Ahmed ve Ahyedle anmıyor da, Onun kulluğundan bahisle “Abdihi” diyor. Sanki O: “Ben kul oldum” deyince, Allah (cc) da Ona diyor ki: “Madem sen kul oldun; Ben de kulluğu en büyük bir değer ve kıymet haline getirdim ve yeryüzünde en büyük değer olarak kulluğu kabul ediyorum. Onun için, nerede senin değer ve kıymetinden bahsetmek istersem, orada senin kulluğunu nazara vereceğim. Hem öyle bir nazara vereceğim ki, her Müslüman şahadetinde senin risaletinden evvel kulluğunu ifade edecek ve dünyanın dört bir yanı onların bu âvazlarıyla lerzeye gelecek...” Evet, dünyanın her tarafı senin kul olduğunu haykıracak
Fetanet
Fetanet, akılla aklı aşma, demektir. Ona, peygamber mantığı da diyebileceğimizi arz etmiştim. Bu mantık, ruh, kalp, his ve letâifi bir araya getirip mütalâa edilecek şeyi öyle mütalâa etmenin adıdır.
Fetanet, asla kuru bir akıl ve mantık değildir. Onun içindir ki, İslâmı böyle bir akıl ve mantığa izafe edip, “İslâm akıl dinidir”, “İslâm mantık dinidir” gibi laflar etmek, İslâmı bilmemenin de ötesinde büyük bir tahrife ilk adım sayılır. Hayır, İslâm, ne akıl ne de mantık dini değildir; o, doğrudan doğruya bir vahiy dinidir.
İslâmî meselelerin akıl ile, mantık ile mütenakiz düşmemesi, bu bir yönüyle onun “ilm-i muhitten gelip her meselesini akla da tasdik ettirmesinin, diğer yönden de, onu semavîliğe uygun yorumlayan peygamber mantığının şumûl ve ihatasındandır. Yani peygamber ilhamı ve peygamber mantığıdır, başka değil... O mantık ki, vahyi telakkî edebilecek bir çapta yaratılmıştır. Ve yine o mantık ki, hisse, muhakemeye, kalbe, letâife ve hikemiyât manâsına felsefeye de açıktır. O, mantık üstü bir mantıktır veya tek kelime ile “Fetanet-i Azam”dır.
Cenâb-ı Hakktan gelen her vahyin evvela bu mantıkta aksetmesi bir zaruret ve ihtiyaçtır. Ancak bu ihtiyaç, insanlara yönelik bir ihtiyaçtır. Çünkü, vahiy evvel emirde böyle bir mantığa uğrayıp orada regüle edilmese veya alternatif akımın doğru akıma çevrilmesi gibi bir çeviriye tabi tutulmadan gelip insanlara ulaşsaydı beşeriyet, o akdes ve mukaddes feyizden meşiet-i amme ile gelen vahiy ve ilhamlar karşısında cayır cayır yanardı. Nasıl ki, Cenâb-ı Hakk, sübühat-ı vechinden perdeleri kaldırıverse, bütün mevcudat yanıp kül olur; vahyin gönderilmesinde de aynı şey söz konusudur258. Evet, vahyin, yakıcı şihap-larına, atmosferlik yapan, peygamberlerin fetanetidir. Zaten din dediğimiz de budur. İlâhî tenezzülat, beşerin idraki seviyesine indirilmiştir. Bunu da yapan, peygamberlere ait mantık, yani fetanettir. Onun içindir ki, fetanet, her peygamberde bulunması gereken bir sıfattır. Ve sadece peygamber olanda bulu-nan bir mantıktır ki, bu mantığı “Deha” kelimesiyle ifade etmek de doğru değildir. Yani, peygamberin mantığı, bütün mantıkların üstündedir ve ona da fetanet denir.
Eğer peygamberlerde fetanet olmasaydı, düşmanların itirazlarına, dostların da sorularına maruz kalan bu insanların karşılarına çıkan bunca meseleyi izah ve tefsir etmeleri nasıl mümkün olacakdı ki. Böyle bir imkânsızlık da hiç şüphesiz, dinin anlaşılmaması gibi bir neticeyi doğuracaktı. Bu takdirde ise, dinin tekliflerinin bir manâsı kalmayacak, dinin teklifleri kalmayınca da, insanın yaratılması abes olacaktı. İşte bütün bu menfi neticelerin olmaması, peygamberlerin hârikûlâde bir mantıkla donatılmalarına bağlıdır. Evet, peygamberler, bütün müşkilleri gayet rahatlıkla çözen bir fetanetle serfiraz kılınmışlardır.


Tebliğ

Peygamberlerin üçüncü sıfatı tebliğdir. İsterseniz siz buna İslâm hakikatını anlatma veya “emr-i bil-marûf, nehy-i anil-münker” de diyebilirsiniz. Netice değişmez; peygamberliğe ait bu yüce sıfatı anlatmış olursunuz.
Tebliğ, her peygamberin varlık gayesidir. Tebliğ olmasaydı, peygamberlerin gönderilişi de manâsız ve abes olurdu. Allah (cc) insanlara olan lütûf ve keremini, peygamberlerle canlandırmış ve onların hayatlarıyla rahmâniyet ve rahîmiyetini tecelli ettirmiştir. Bunun diğer insanlara aksetmesi ise, ancak tebliğ ile olacaktır.
Nasıl ki, Allah (cc) şu hergün bize tebessüm eden güneşi semamıza perçinlemekle bize, rahmâniyetinin bir cilvesini gösteriyor... O güneş ki, ısınacak şeyler için bir soba, pişecek şeyler için bir ocak ve rengarenk güzelliklerin çehresinde âdeta bir fırça vazifesi görmektedir. Aynen öyle de, peygamberan-ı izâm tıpkı güneş gibi Cenâb-ı Hakkın rahmâniyet ve rahîmiyetini gösterirler. Onlar ve bilhassa, hakkında “Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ, 27/107) denilen Hz. Muhammed Mustafa (sav) insanlar için de Cenâb-ı Hakkın rahmâniyet ve rahîmiyetinin temsilcisidir.. yani, O gelmeseydi ve diğer peygamberlerin davasını yenilemeseydi bizim Cenâb-ı Hakkın rahmetine mazhariyetimiz hiç mi hiç söz konusu olmayacaktı. Cehaletin, küfrün ve dalâletin vahşi çöllerinde, hep kimsesiz, şaşkın ve hayret içinde kalacaktık da ondan.
İnsanlık vahşet içinde kıvranırken, Peygamberimiz ve Onun soluklarında diğer peygamberlerin hayat veren nefeslerini duydu. O nefesleri duyuncadır ki kendini, binbir baharın cilveleştiği bir cennet bahçesinde buluverdi. Yoksa, vahşetten, kimsesizlikten çıldırıp ölecekti...
Evet, biz neyiz? Nereden geliyor ve nereye gidiyoruz? Bu müthiş sorular, sürekli bir matkap gibi beynimizi delecekti. Delecekti ve biz, bir cevap bulamayacak ve bu sancıyı bir ömür boyu çekmek zorunda kalacaktık. Hele kabirdeki sadefleşmiş kemikler.. onları hayalen gördükçe ürperecek ve içimizi kapkaranlık korkular saracaktı.. ve bunlardan da öte, yokluk, yok olma düşüncesi ve her geçen dakikanın bizi yok olmaya yaklaştırdığı endişesi, yaşadığımız hayatı bize zehir edecekti.
Peygamberler gelip bize hayatın gayesini ve ölümün hakikatını anlattılar. Bu sayede anladık ki, dünyaya gelişimiz bir gayeye bağlı olduğu gibi, buradan gidişimiz de bir hikmete mebnidir. Ölüm, yokluk ve hiçlik değil, o sadece bir mekan değiş-tirmek ve vazifeden terhis edilmektir. Kabir ise, ahiret âlemine açılan bir kapı ve bir bekleme salonudur. Biz, peygamberlerden bunları duyunca vahşetimiz dağıldı, her şey ünsiyete kalb oldu. Kalbimizi ve kafamızı dolduran bütün endişeler ve korkular silinip gitti, yerine ünsiyet ve neşe geldi...
İşte, peygamberler, bizlere bu ve benzeri mesajları getirmişlerdir. Ve bu mesajları bize duyurmaları, onların varlık gayeleridir. Biz, tebliğ vazifesini, bir hak ve bir vecîbe olarak görür ve yerine getiririz. Peygamberler ise onu, hayata geliş gaye ve hikmet şuuru içinde yaparlar. Ve derler ki: “Bizim dünyaya gelişimizde, başka hiçbir gaye yoktur. Allah, bizi şu insanlara gönderdi ki, onların sağ-sol, ön-arka, alt ve üstlerini değişik karanlıklara karşı aydınlatalım.. onlar da böyle bir aydınlık yolda sapmadan yürüyebilsinler. Öyle ki, şeytan hiçbir yönden yol bulup onların ruhuna giremesin ve onlar da bu uzun yolculukta yolda takılıp kalmasınlar...”
Evet, yine tekrar ediyorum: Biz, tebliği bir vazife olarak yaparız; peygamberler ise, yaratılışlarının gayesi olarak bu vazifeyi yerine getirirler.


Hilm

Hilm, Allah Rasûlüne verilmiş ayrı bir altın anahtar durumundadır. O, bu anahtarla pek çok gönülü açmış ve onlara taht kurmuştur. Eğer Onun bu hilmi olmasaydı, pek çok hazımsız gönül bir kısım sertliklerle karşılaşacak ve şimdi olduğunun aksine, kimileri İslâma cephe alacak, kimileri de belki bir hisle Ondan uzaklaşacaktı. Ancak Allah Rasûlünün hilmiyle ki, bütün bunların önü alındı.. ve koşan koşana herkes gelip İslâmiyete dehalet etti. Evet hilm, Cenab-ı Hakkın Habibine verdiği en mümtaz sıfatlardan biriydi.. ve olduğu gibi rahmeti aksettiriyordu. Bu hususu anlatan bir âyette Cenâb-ı Hakk, aynen şöyle buyuruyor: “O vakit, Allahtan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet Sen, kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duada bulun! (Umuma ait) işlerde onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allaha dayanıp güven! Çünkü Allah, kendisine tevekkül olanları sever.” (Al-i İmran/159) .
Âyetten de anlaşıldığı üzere hilm, rahmetten geliyor. Eğer Allah Rasûlü, kaba ve haşin olsaydı ki değildir etrafında bulunanların hepsi dağılıp gidecekti. Cenâb-ı Hakkın engin rahmetidir ki, Onu yumuşak huylu kıldı. Yani Onun mayesini öyle mükemmel ve mâhiyetini de öyle halîm kıldı ki, Ona dokunan eller dahi hiçbir zaman incinmedi ve diken bekledikleri anlarda gül buldular. Nerede kaldı ki gönüllerine girdiği ve sinelerine taht kurduğu insanlar Ondan incinmiş olsun!
Bu âyet Uhud muharebesi münasebetiyle nazil olmuştu. Allah Rasûlü, ashabına, her türlü harp taktiğini ve tekniğini hem de en ince teferruatına kadar anlatmış olmasına rağmen, bazılarının emri dinlemedeki inceliği tam kavrayamayışı ve bulundukları mevziyi, emir gelmeden terk edişleri, Müslümanların muvakkat mağlûbiyetini netice verdi. Belki netice itibâriyle buna tam bir mağlûbiyet denemezdi ama mutlak bir gâlibiyet olmadığı muhakkaktı...
Allah Rasûlünün öldürüldüğü şâyiâsı Müslümanların pek çoğunu paniğe sürüklemişti. Bu arada o gün orada Enes b. Nadr gibi düşünenler de vardı. Onlara: “Rasûlullahın öldüğü yerde siz niye duruyorsunuz?” 399 diye kükremiş ve gidip canlarını Allah için vermişlerdi. Zaten yol da buydu; Rasûl-ü Ekremin öldüğü yolda koşup ruhlarını feda etmeliydiler.
Şayet peygamber emr-i istikametinde hareket edilseydi ihtimâl muvaffâkiyete gidilecek ve başarı elde edilecekti. Halbuki gösterilen az bir muhâlefet, neticeyi ne kadar değiştirmiş ve ne kadar vahîm hâle getirmişti! Şimdi bu noktada bir lâhza durup düşünelim: Eğer bu cemaatın başındaki lider, Allah Rasûlü değil de başka bir insan olsaydı, acaba emir dinlemeyen veya emre muhâlefet eden bu insanlara karşı tavrı ne olurdu? Onlara karşı hiçbir şey olmamış gibi davranabilir miydi? Bir de o, onların maddî ve mânevî liderleri ise.. Evet onlar, bütün doğruları Ondan öğrenmişlerdi. Hayatlarında yüzlerce defa Onun her meselede isabet ettiğine şahit olmuşlardı. İşte bu zat, daha işin başında onlara, ısrarla yerlerini terk etmemelerini ihtar etmişti. Şimdi Onun sözünü dinlememenin cezasını acı acı çekiyorlardı. Verilen onca şehidin yanında yaralanmayan da yok gibiydi. Bizzat, Allah Rasûlünün başı yarılmış, dişi kırılmış ve vücudu da kan revan içinde kalmıştı. Evet, Allah Rasûlünün yerinde bir başka lider olsaydı, en azından yüzünde bir sinirlilik veya yine en azından “Ben size şöyle yapın demedim mi?” gibi maziyi hatırlatma kabilinden bir söz, bir davranış sadır olmaz mıydı? Bu en nazik noktada, Kurân, Onun içinden geçmesi muhtemel düşüncelere karşı bir sed oluşturuyor ve Ona, yukarıda zikrettiğimiz âyetle hitap ediyordu.
Bu öyle bir an ve öyle nazik bir durumdu ki, liderden sâdır olabilecek en küçük jest, mimik ve hareket dahi, bu psikolojik hava içinde, normal zamandakilerden çok daha değişik tesirler icrâ edebilirdi. Onları kırıp gücendirebilecek en küçük bir hareketten dahi kaçınılması gereken böyle bir dönemde, Kurân, Allah Rasûlüne hitaben: “Eğer onlara karşı sert ve kaba olsaydın -ki katiyen öyle değilsin- senin etrafından dağılıp gideceklerdi” (Âl-i İmrân/159). Halbuki sahabi eski tavrını hiç mi hiç değiştirmiş değildi; Allah Rasûlünün etrafında pervâne gibi dönüp duruyorlardı.
Onun ahlâkı Kurândı. Aslında Kurânın bize anlattıkları da işte bu ilâhî ahlâktı. Görülmüyor mu ki, insanlar sürekli Allaha baş kaldırıp Ona isyan ettikleri halde onlara bol bol rızık ihsan ediyor. Onlar Allaha oğul ve eş isnat edip daha ne iftiralarda bulunurken, Allah rahmaniyetiyle, onlara çeşitli lütuflarda bulunuyor. Güneş her gün ısı ve ışığıyla, bulutlar gözyaşı denen yağmuruyla hep insanların imdâdına koşuyor, yer her zaman onlara çeşit çeşit bitki ve meyveleriyle bağrını açıyor; onlar ise bütün bu nimetlere karşı akla hayale gelmedik nankörlüklerle mukabele ediyorlar.
Evet, insanlar, kendilerine verilen bunca nimetin milyonda birine dahi şükür ve minnettarlıkla mukâbele etmiyorlar. Ne var ki, halîm olan Allah (cc) onları hemen cezalandırmıyor, işlenen hatalar yüzünden ilahî âdetini değiştirmiyor, hep veriyor ve durmadan veriyor...
Hz. Muhammed Aleyhisselam da Cenab-ı Hakkın bu ismiyle isimlenmiş, bu ahlâkıyla ahlâklanmış olduğundan bu mevzuda Cenab-ı Hakkın sıfat ve isimlerine tam âyinedarlık yapıyor. Zaten Kurân da Ona: “Müminlere karşı çok şefkatli ve merhametli” demiyor mu? (Tevbe/127).
Sadece O değil, dedesi Hz. İbrahim de anlatılırken yine hilmiyle anlatılıyor.. evet Onun hakkında da Kurân şöyle diyor :“Muhakkak ki İbrahim, yumuşak huylu, içli ve kendini Allaha vermiş biri idi.” (Hûd/75).
İbrahim, seviyeler üstü seviyede yumuşak huylu bir insandı. Kendini ateşe atan insanların dahi başına bir belâ gelir endişesiyle tir tir titriyordu. O, sabahlara kadar âh u vah eden, inleyip duran bir insandı.. ve münîbdi.. her lâhza, ayrı bir var oluş ve dirilişle Allaha dönüşün menfezlerine yönelir, durmadan taptaze ve heyecan dolu bir yürekle Rabbin kapısında inler ve iki büklüm olurdu.
Allah Rasûlü, kendisini hep Hz. İbrahime benzetir. Evet O, hilm u silmde de dedesi İbrâhime benzerdi.
Bütün Hakk dostları için de hilm çok mühim bir esastır. İnsan, her köşe başında kendisini kin ve nefretle bekleyen kimselere dahi yine hilmle muâmele etmelidir. Hallac, ellerini kollarını kesenlere hakkını helal eder, kan gölü içinde asrın çilekeşi, kendisini bir câni gibi sürgünlere gönderenlere, hapishane hapishane dolaştıranlara beddua etmek şöyle dursun hep imanlarını kurtarmaları için hayır duada bulunur.. bulunur ve hilmin ne derece yüksek bir pâye olduğunu onlara gösterir. Keşke, sonradan gelenler de hilmindeki bu büyüyü anlayabilselerdi!
Yine Hz. İbrahime dönüyoruz: Hasımları onu ateşe atıyor, ve Cenab-ı Hakk da ateşe emrediyor: Ey ateş İbrahim üzerine berd u selam, yani ne buz ne de ateş, ikisi ortasında “selam ol” (Enbiya/69) diyordu. Zira, İbrahim evvela âleme karşı kendi içini öyle donatmıştı. Ne öfkeleniyor ne de insanlara karşı soğuk davranıyordu. O bir “Selam” insanıydı. Cenab-ı Hakkdan da aynı şekilde muamele gördü. İbrahim, Allah ahlâkıyla ahlâklanır da, Allah (cc) ona başka türlü muamele eder miydi? Asla! “Selam” bizzat Cenab-ı Hakkın ismiydi.. ve ateş de İbrahime karşı “Selam” oluyor ve “Selam” duruyordu.
Hz. İbrahimin başlattığı bu hilm ahlâkını Allah Rasûlü zirveye çıkardı. Düşmanlarını yerle bir ettiği ve bütün imkanları elinde topladığı devrede dahi Allah Rasûlü, mürüvvetten kıl kadar ayrılmadı. O, suçluları cezalandırmış olsaydı, Ona karşı gelecek mi vardı? Hayır. Belki Hz. Ömer gibi yüzlercesi, Onun gözünün içine bakıyor ve Onu üzen bir hadise karşısında aslanlar gibi kükreyerek, baş almak için müsaade istiyorlardı. Halbuki her defasında O, ashâbını yatıştırıyor ve hilm u silm tavsiye ediyordu.
Bir gün, iffetine katiyen inandığı mübarek hanımına, çamur atılmıştı. Hangi Müslümana kaşıyla işaret etse, pek çok münafığın başı gidebilirdi.. ve herkes bunu seve seve yapardı. Oysa ki, Allah Rasûlü, günlerce diken yutar gibi söylenen sözleri yutuyor, yutkunuyor, vicdanında ızdırapların en tahammül-fersasını yaşıyor ama katiyen ses çıkarmıyordu. Bu durum muhteremler muhteremi Aişe-i Sıddîkanın Kurânla beraatı tescil edileceği âna kadar devam etti. Bütün sahabe Onun iki dudağı arasından çıkacak bir çift söze bakıyordu.
Bazan Onun karşısına çıkıp kaba-saba hareket eden ve hakarette bulunan insanlar olurdu. O, parmağını hafif indirip kaldırsaydı yüz kılıç birden o adamın kellesi üzerinde iner kalkardı. Ancak O, bu kaba-saba hareketleri hep mülâyemetle karşılamaya kararlıydı. O, kimseyi korkutmamaya o kadar çok dikkat ediyordu ki, vereceği kılıç veya bıçağı, kabza ve sap tarafıyla uzatıp öyle veriyordu. Böyle bir insan nasıl olur da haksız yere bir insanın canına kıyabilirdi?..
O, incelerden ince bir insandı. Karşısındaki insanların kaba-saba davranışlarından fevkalâde rahatsız olurdu. Ancak O, bu tür davranışları, kendi hilm denizine atar, eritir ve her şeye rağmen yumuşak davranırdı. His dünyası böylesine genişti. Zaten hastalık ve diğer rahatsızlıkları bizim duyup hissettiklerimizin kat katını yaşıyordu. O kadar ki, hasta olduğu bir gün, Abdullah b. Mesûd (ra) Ona: “Ya Rasûlallah bir fırın gibi yanıyorsun” 402 demişti. Evet, Allah Rasûlünün sinir sistemi o kadar gelişmişti ve O, o kadar duyarlıydı. İhtimal, Onun parmağına batan bir iğne, bir başkasına saplanan mızraktan belki on kat daha ızdıraplı oluyordu. Bu hassasiyet Ona vazifesinin icabı duyarlı olabilmek için de verilmiş olabilir. Her ne olursa olsun. Bu kadar hassas bir insanın, çevresindeki kaba-saba hareketlerden rahatsızlığı da o ölçüde fazladır zannediyorum. Bir başkası o nisbette hassas olsa, her gün etrafını birkaç kere yıkar devirir ve bulunduğu yerde fırtınalar koparır. Ne var ki Allah Rasûlü hiç böyle yapmamıştı ve yapmıyordu da; çünkü O bir hilm insanıydı. Şu kadar var ki, Onun hilmi de gayet dengeliydi. Bir kâfirin küfrü Onu iki büklüm eder, ağlatırdı. O, bir insanın hidayete erebilmesi için elinden gelen her şeyi yapardı. Fakat, bir ceza ve haddin tatbîki bahis mevzuu olduğu yerde de katiyen taviz vermez; kim olursa olsun mutlaka cezayı tatbik ederdi. Ancak Onun ceza verdiği suçlardan hemen hiçbiri kendisine karşı işlenmiş suçlardan değildi. Aksine Onun, kendisine karşı işlenmiş suçlardan affetmediği görülmemiştir.
Dini yaşamada da O, aynı şekilde davranırdı: Kendisine daima en ağırını seçer, başkalarına ise hep hafif olanını yüklerdi. Hatta ümmetine zorluk olmaması ve farz gibi telakki edilmesine meydan verilmemesi için, sünnetleri hep evinde ve yalnız olarak kılardı. Ayrıca, Onun kıldığı nafile namazların uzunluğuna dayanabilecek ikinci bir insan da yoktu. Bazan oruçlarını da öyle birbiri üstüne tutardı ki, buna savm-ı visal denir. O, bu çok ağır ve sadece kendinin götürebileceği işlerde hep yalnız yürürdü. Aslında Cenab-ı Hakk, Onun gelmiş geçmiş bütün günahlarını affetmişti. Bunun bir mânası şu olsa gerek: Allah Ondaki günaha girme istidadını daha baştan yok etmişti ki, zaten kendisi de, miraçla ilgili bir hadiste manevî bir ameliyattan geçirildiğini haber veriyor. O sırada meleklerin, sinesinden kesip attıkları bir parçadan söz ediyor ki, nefsaniliğe ait bir şey olması kaviyyen muhtemeldir. Allah Resûlünden, katiyen günah sayılabilecek bir fiilin südûru görülmemiştir. Buna rağmen, günde yetmiş defadan fazla tevbe ve istiğfar ediyordu. Evvela O, mahviyet, murakabe ve muhasebe insanıydı. Her adımda Cenab-ı Hakka karşı, bir önceki adıma nisbetle daha fazla yaklaşmış olduğundan, kazandığı bu yeni durum zâviyesinden eski ve mercûh haline bakıp istiğfar ediyordu. Yani her yeni gününde O, bir evvelki günü istiğfarla anıyordu. Bu denli günahsız bir insanın, insanlar arasında bulunmaya sabretmesi dahi, Onun, hilminin enginliğini göstermeye yeter zannederim. Halbuki O, aynı zamanda nice saygısızca hareketlere maruz kalmış, bunlara da yine hilmle mukabelede bulunmuştur.
Buhari ve Müslim, Ebu Said el-Hudrîden rivayet ediyorlar: Zül-Huveysira adında birisi Rasûl-ü Ekrem Aleyhisselama geldi (İhtimal... bu şahıs Moğoldu. Çünkü siyer kitapları bize bu şahsı şöyle resmediyorlar: Gözleri çukurca.. elmacık kemikleri biraz dışarıya fırlamış.. yüzü de ablak ve yuvarlaktı.. âdetâ dövülmüş bir kalkan hissi veriyordu). Allah Rasûlü o esnada mal taksiminde bulunuyordu. Efendimize hitaben küstahça şöyle demişti: “Ya Muhammed, adaletli ol!.” (Bu söz bizden birisine söylenmiş olsaydı, zannediyorum ciddi bir sarsıntı geçirirdik. Oysa ki biz, hakikaten adaletsizlik de etmiş olabiliriz. Fakat kendisine bu söz söylenen zat, dünyaya adaleti getirmeye memur edilmiş bir peygamberdi.)
O sırada orada bulunan Hz. Ömer, bu saygısızca hitap karşısında birden kükrer ve: “Bırak beni şu münafığın başını alıvereyim, ya Rasûlallah” der.
Allah Rasûlü Hz. Ömeri ve onun gibi düşünenleri teskin ettikten sonra bu adama döner ve şöyle seslenir :“Yazık sana! Eğer ben de adil olmazsam, başka kim âdil olabilir ki?”
Başka rivayet de şöyledir: “Eğer ben, adaletli değilsem, yandım, mahvoldum, demektir”
Diğer rivayette bu hitap muhatabınadır: “Eğer ben adaletli olmazsam, sen yandın, mahvoldun, demektir.”
Yani, ben ki bir peygamberim.. ve sen ki her şeyinde bana uymak zorundasın. Eğer ben bir istikamet insanı değilsem (haşa) sen yandın, demektir. Çünkü o zaman sen de istikamette olamazsın...
Allah Rasûlü, her zaman olduğu gibi onu öldürmek isteyenlere izin vermiyordu. Çünkü O, tepeden tırnağa bir hilm insanıydı.
Ancak ileride önemli bir fitneye karışacak bir haricî tipini o gün, Zül-Huveysiranın şahsında resmetmeyi de ihmâl etmemişti. Evet, Allah Rasûlü, bu ırkın ileride fitne çıkaracağını, ümmetinin başına gaileler açacağını Allahın bildirmesiyle biliyordu. Nitekim, daha Hz. Ali devrinde, Allah Rasûlünün haber verdikleri aynen zuhur etti. Nehrivanda Hz. Aliye karşı gelen Haricîlerin büyük bir kısmı bu tip insanlardı...
Evet, İki Cihan Serveri işte bu adama da bir şey dememişti. Eğer başını kımıldatsa veya Hz. Ömerden gelen teklife bir an sessiz kalsaydı, bu densiz insanın öldürülmesi kaçınılmazdı. Ancak Allah Rasûlü, Cenab-ı Hakkın kendisine talim buyurduğu üzere hareket ediyor ve bu türlü cahillere takılıp kalmıyordu.
Zira Kurân Ona diyordu: “Sen cahillerden yüz çevir” (Araf/199). Onlara takılıp kalma, yani onların yaptıklarından rahatsız olma. Cahil cahilce davranır. Sen ise asla cahil değilsin. Öyleyse, onların Sana davrandıkları gibi onlara mukabelede bulunamazsın. Sen, hilm sahibisin, yumuşak huylusun. Ve Sen bu hilminle gönüllere taht kurmaya namzetsin. Nitekim öyle de olmuştur. Allah Rasûlü, hilmi sayesinde hem de hiç ümit edilmeyen insanların gönlünde taht kurmuştur.
Enes b. Malik anlatıyor: Hayber fethi sonrası bir kadın, bir koyunu kızartmış, içine de biraz zehir koymuş ve Allah Resûlünü yemeğe davet etmişti. Sofrada bulunanlardan Bişr ismindeki sahabi lokmayı ağzına koyar koymaz vefat etmişti. Demek ki bu kadın çok tesirli bir zehirle Allah Resûlünü öldürmek istemişti... Bu meselenin mucize yönü, şu andaki mevzumuz değil.. Allah Rasûlü lokmayı ağzına götürürken, koyunun bir yanının kendisine, zehirli olduğunu haber vermesi üzerine yemek sofradan kaldırılarak, kadın derdest edilip huzura getirilmiş.. ve suçunu itirafla, Allah Resûlünü öldürmek için böyle bir yola başvurduğunu ifade etmiştir. Hatta rivayetlerde kadına şöyle bir söz de izafe edilir. Kadın, Allah Rasûlünün huzuruna getirilip de, bunu niçin yaptığı kendisine sorulunca, şöyle demiştir: “Eğer Sen hakikaten Allahın gönderdiği bir peygambersen, bu zehir Sana tesir etmeyecektir. Yok eğer peygamber değilsen, insanlığı Senin şerrinden kurtarmak istedim.”
Sahabi, derhal bu kadının öldürülmesi talebinde bulunur. Ancak, Allah Rasûlü kendi adına kadını affeder. Fakat, ölen sahabi Bişr (ra) adına bir şey demez.
Kadının akıbeti hakkında iki rivayet vardır. Birincisi Bişrin varisleri, kısas yaparak kadını öldürtmüşlerdir. İkincisi: Kadın ihtida edip Müslüman olduğundan onlar da kadını affetmişler ve Müslümanlığı kadının kurtuluş sebebi olmuştur.
Burada bizim, üzerinde durmak istediğimiz husus, Allah Rasûlünün hilmiyle alâkalıdır ki, Allah Rasûlü, canına kastetmek isteyen bu Yahudi kadını dahi affetmiştir. Hilmde zirveyi yakalama adına bu ne güzel bir örnektir.. evet, kâmil manada Hz. İbrahimin başlattığı hilm dönemi Nebiler Sultanıyla zirveleşmiştir.
Ebu Davud ve Nesaî, Ebu Hureyreden rivayet ediyorlar: Allah Rasûlü, mescid de ashabıyla sohbet etmiş ve tam Hücre-i saadetine çekilmek üzere iken bir bedevi Allah Rasûlünün cübbesini arkadan çekerek:dediği duyuldu. Yani: “Ya Muhammed! Bana hakkımı ver. İki devemi de yükle. Zira sen, ne kendi malından ne de babanın malından veriyor değilsin.”
Bu ne küstahlık, bu ne terbiyesizlikti! Allah Rasûlüne mücerred ismiyle hitap etmekle başlayan bu saygısızlık, diğer dedikleriyle, sıralanmıştı. Derken yine sahabe kükredi ve tabii Hz. Ömerin sesi tın tındı; âdetâ tansiyon yükseltmek için “bırak şunun başını koparayım Ya Rasûlallah” diyordu. Ancak, Allah Rasûlü, ashaba hitaben: “Bu adama istediğini verin” buyruğu Hz. Ömeri de ashabı da yatıştırmıştı.
Düşünün ki, Allah Rasûlünün, o, insanı incelerden ince hâle getiren sohbetinden sonra böyle bir davranış, davranış sahibinin nasıl bir kalb katılığına ve nasıl bir karaktere sahip olduğunu göstermesi bakımından yeter. Zira, Allah Rasûlünün sohbetleri, ne bir veli ne de bir mürşidin sohbetine asla benzemez. Aslında bu ham söz ve bu yırtık beyanla o sohbetteki ferah-fezâ havayı duyurabilmemiz mümkün değildir. Fakat herkesin bilebileceği bir hakikat vardır ki, o da, Allah Rasûlü sohbetlerinde, kendi varlık atmosferinin üstünden bir menfez açıp, Hakktan gelen tecellilere ayna haline getirdiği vicdan ve kalbiyle, huzurunda oturanları bir hamlede, bir nefhada, o değiştirici insibağ yoluyla zirvelere çıkarmasıdır. Evet, çok kısa dahi olsa, Onun huzurunda bulunabilenler beşerin ulaşabileceği en seçkin yerlere sıçramışlardır.
Onun huzurunda tasavvurlar üstü insibağ vardı ve oraya bir kere giren âdeta melekleşir öyle çıkardı. Hem de sinelerinde hiçbir kötülük kalmazdı.



Rahmet Peygamberi

Allah Resûlünün rahmet ve şefkati de Onun fetanetinin bir buudunu teşkîl eder. Onun şefkat ve rahmetinde, aynı zamanda muhteşem bir kavrayışın ayrı bir derinliği gizlidir. Evet, Efendimiz (sav), Cenab-ı Hakk'ın rahmaniyet ve rahimiyetinin yeryüzündeki biricik temsilcisi olarak, bu iki mübarek sıfatın tesirini bir iksir gibi kullanmış ve bütün gönüllerde taht kurmuştur. Zaten, şefkat, refet, yumuşaklık, yürekten ve samimi olmak kadar insanı, kitlelere kabul ettiren ikinci bir vesile yoktur. İşte, Allah Resûlü iç inceliği, kabiliyet-i fevkalâdesi ve fetanetiyle, rahmet ve şefkati fetanetinin ayrı bir buudu olarak çok iyi değerlendirmiştir ki, bu da Onun peygamberliğinin ayrı bir delili sayılır.
Allah (cc), Onu bütün âlemlere rahmet olarak göndermiştir. Evet O, pırıl pırıl Hakk rahmetini aksettirmektedir. Sanki O, çöl ortasında bir su membaı, bir Kevser havuzudur da, kabını eline alıp gelen herkes o havuzun başına varmış, hem kabını doldurmuş hem de kana kana içmiştir. İşte O, rahmet buuduyla böyle herkese açık bir Kevser kaynağı gibidir.. İsteyen her fert Ondan istifade edebilir.
Şu kadar var ki, O, muhteşem fetanetiyle, mahiyetindeki bu rahmeti, o rahmete muhtaç ruhlara, âdetâ cennete götüren bir nurlu tuzak yapmıştır. Kim o tuzağın büyüleyici atmosferine girerse kendini zirvelerde bulur. İşte “rahmet”, Allah Resûlü'nün elinde böyle sihirli bir anahtardır. O, paslanmış küflenmiş ve açılamaz zannedilen bütün kilitleri bu anahtarla açmış ve her sînede bir iman meşalesi yakmıştır. Evet bütün insanlar arasında bu altın anahtar, altın ruhlu ve madeni som altın Hz. Muhammed Mustafaya (sav) teslim edilmiştir. Zira, beşer içinde o anahtarı almaya en layık Odur. Evet, Allah, her zaman emâneti ehline verir. İnsanlara emânet olarak verdiği kalbin anahtarını da, o işe en ehil olan İki Cihan Serverine vermiştir.
Evet, Allah (cc), Onu âlemlere rahmet olarak göndermiş, O da bu rahmeti fevkalâde muvâzene içinde en iyi şekilde değerlendirmiştir. Rahmette, muvâzene de çok önemlidir.
Rahmette İfrat ve Tefrit
Her meselenin bir ifrat ve tefriti olduğu gibi, rahmeti kullanmanın da ifrat ve tefriti vardır. Rahmetin su-i istimale uğramasının en tipik misalini, masonik grupların düşünce ve davranışlarında görmek mümkündür. Onlar bir yanda dengesiz bir sevgi ve hümanizmden söz etmekle, diğer yandan da hiçbiri, bir mümin ve mütedeyyine karşı samimi bir alâka duymamakla, bu hususta en canlı örnek teşkil ederler. Evet ellerinden gelse Müslüman ve dindar insanları bir kaşık suda boğmak isterler. Onların sevgileri sadece kendilerine ve kendileri gibi düşünenleredir. Aslında bu sevgi de, bizim anladığımız mânada hasbî değil, menfaat üzerine kurulmuştur. Halbuki İki Cihan Serverinin rahmeti bütünüyle istikâmet içinde cereyan etmiş ve sadece insanlığı değil bütün varlığı kuşatmıştı ve kuşatmaktadır da...
Allah Resûlünün temsil ettiği rahmetten, müminler istifâde eder. Çünkü O, müminlere karşı “Raûf” ve “Rahim”dir (Tevbe/128). İçtendir, yumuşak yüreklidir ve çok merhametlidir. Onun temsil ettiği rahmetten müminlerin yanında, kafir ve münafıklar da istifâde eder. Hatta bu rahmetten Cibrîlin dahi kendisine has bir istifâdesi vardır. Bu rahmetin enginliğini şunun la ölçün ki, şeytan dahi bu rahmete bakıp ümitlendiği olmuştur.
Onun temsil ettiği rahmet, belli insanlara ve belli gruplara inhisar etmez. O, bazılarının yaptığı gibi rahmeti istismar vesilesi olarak da kullanmaz.
Hayvanlara da Şefkat
Onun şefkati hayvanları da içine alıyordu. Yukarıda bir kadının bir kedi yüzünden nasıl cehenneme girdiğini; yine ahlâksız bir kadının bir köpeğe su içirmesiyle nasıl cennete “buyur” edildiğini arz etmiştim. Bir başka hâdiseyi de nakledip bu hususu da noktalayalım: Bir muhârebeden dönülüyordu. Dinlenme vaktinde, sahabeden bazıları bir kuş yuvası görmüş ve yuvadaki yavruları alıp sevmeye başlamışlardı. Tam o sırada anne kuş geldi ve yavrularını onların elinde görünce, orada çırpınıp pervaz etmeye başladı. Allah Rasûlü bu duruma muttalî olunca fevkalâde celallendi ve hemen yavruların yuvaya konulmasını emir buyurdu. Evet, Onun rahmeti hayvanları da kuşatıyordu. Zaten Allah, geçmiş peygamberlerden birini karınca yuvası yüzünden itâp etmemiş miydi?
Bu peygamber farkına vararak veya varmayarak karıncıları yakmış.. arkadan da Allahtan azar işitmiştir395. Şimdi bu ve emsali vakaları bize nakleden Allah Resûlünün başka şekilde davranması mümkün mü? Sonra, Onun ümmetinden öyleleri yetişecektir ki, adları “karınca çiğnemez efendi” olacaktır. Çünkü onlar ayaklarına zil takacak ve yolda böyle yürüyeceklerdir. Ta haşereler zilin sesiyle uzaklaşsın ve ayak altında kalıp ezilmesinler... Aman Allah'ım! Bu ne derin, bu ne cihanşümul bir şefkat ve merhamet örneğidir. Evet Onun rahmet dairesinden karıncalar dahi istisna edilmemiştir. Karıncayı bile ezmeyen bu insanlar acaba başkalarına zulmedebilirler mi? Hayır, bilerek ve kasıtla onların haksızlık yapmaları mümkün değildir!..
Minada bulunduğu bir sırada, taşların arasından bir yılan çıktı. Sahabe Efendilerimiz de hemen yılanın üzerine üşüştü. Ancak yılan kaçmayı başardı. Bu manzarayı uzaktan seyreden Allah Rasûlü: “O sizin, siz de onun şerrinden kurtuldunuz”, buyurdu396. Burada Allah Rasûlü, sahabinin yapmak istediğine de şer diyordu. Zira, öldürülen yılan da olsa, dünya nizamında bir yeri vardır. Böyle dengesiz her ölüm, ekolojik dengeyi bozacak ve telafisi zor bir arıza meydana getirecektir. Esasen ziraat adına haşarata kıyma, onları imhâ etme, ekolojik denge adına bir cinâyettir. İşin daha garibi de, günümüzde bu türlü cinâyetler ilim adına işlenmektedir.
İbn Abbas anlatıyor: “Allah Resûlüyle bir yere gidiyorduk. Birisi, kesmek üzere bir koyunu bağlamış, koyunun gözü önünde bıçağını biliyordu. Allah Rasûlü bu şahsa: “Onu defalarca mı öldürmek istiyorsun?” buyurdu. Bu; bir bakıma o şahsa itâptı.
Abdullah b. Cafer (ra) anlatıyor: “Allah Rasûlü, yanında birkaç sahâbeyle bir bahçeye girdi. Bahçenin köşesinde zayıf mı zayıf bir deve vardı. Deve Allah Resûlünü görünce sicim gibi gözyaşı dökmeye başladı. İki Cihan Serveri hemen devenin yanına gitti. Bir müddet o devenin yanında kaldı, sonra devenin sahibini çağırtarak, deveye iyi bakması hususunda onu gayet sert îkaz etti.”
Günümüzdeki hümanistlerin iddia ettikleri sevgi ve şefkatin çok ötesinde merhametle dopdolu olan Allah Rasûlü, bu cihanşümûl rahmetini de her türlü ifrat ve tefritten korumasını bilmiş ve o her şeye yeten fetaneti sayesinde hiç mi hiç ifrat ve tefride düşmemiştir.
Evet, O, hiçbir zaman hoşgörü adı altında, kötülüklere müsâmaha ile bakmamış, kötülük ve günah seraları kurmamıştır. O, bir caniye ve bir canavar ruhluya, şefkat adına gösterilecek müsâmahanın, binlerce mâsum insanın hukukuna tecâvüz olduğunu çok iyi bilmekteydi. Üzülerek ifade etmeliyim ki, günümüzde işlenen bu türlü haksızlıklar her devirden çoktur. Anarşiste, ecdâd ve mâzi düşmanlarına gösterilen müsâmahanın, memleketi ne hâle getirdiğini yakın tarihimiz itibariyle acı acı gördük ve hâlâ da kısmen görmekteyiz. Sevgi, şefkat, dengeli kullanılamazsa, fert için ve cemiyet için de önü alınamayacak neticeler doğabilir. Halbuki Allah Rasûlü için, menfî mânâda böyle tek bir hâdise dahi göstermek mümkün değildir.
Evet O, kendisini telef edecek kadar insanları seviyordu. Yer yer Kurân-ı Kerîmin Onu tadil etmesi bunun delilidir. Kurân: “Onlar Kurâna inanmıyorlar diye, nerede ise kendini bitirip tüketeceksin” (Kehf/6) diyordu. Zaten, nübüvvet atmosferi benliğini sarmaya başlayınca, O kendini bir mağaraya hapsetmemiş miydi? Vahiy de ilk defa Ona orada geldi. Demek ki O, insanları seviyordu ve bu yola baş koymuştu.
Esasen Allah Rasûlünün cihad anlayışı da Onun bu rahmet yanından kaynaklanıyordu. Evet, insanlar cihad sebebiyle belki dünya namına bazı zararlar göreceklerdir; fakat ebedî hayatları adına kazanacakları o kadar çok şey olacaktır ki, onların bu zararlarını hiçe indirecektir! Allah Rasûlü, taşıdığı kılıcının ucuyla cennete giden yolları açıyordu. Bu da Onun âlemlere rahmet oluşunun ayrı bir buudu...
O, her şeyde Zirvedir
İnsanların arasında bazı mesleklerde ileriye gidenler, ileriye gittikleri mesleklerinin hilafına, başka sahalarda o oranda, göze çarpacak kadar geridirler.
Mesela, bir Erkân-ı Harp, bir muhârip, her ne kadar askerlik mesleğinde muvaffak ve başarılı bir erkân-ı harp olsa da, bazen başka sahalarda bir çoban kadar anlayışlı, duyarlı ve şefkatli olamayabilir. Hatta bazen böyle birinin tabiatı öldürme ile bütünleştiğinden dolayı, bu insan hiç şefkatli de olmayabilir. Zira öldüre öldüre, hisleri belli bir ölçüde körelmiş ve artık o, herhangi bir insanı öldürmekten duyduğu teessürü duymayabilir.
Bir siyasî, siyasette çok muvaffaktır. Ancak, o oranda doğruluktan tâviz verebilir ve insanların hukûkuna saygıda kusur edebilir. Yani, siyasî sahâda başarısı nisbetinde, doğrulukta, mürüvvette her zaman bir gerileme söz konusu olabilir. Bu bir yerde sivrilip zirveleşirken, diğer yerde, dibe doğru inmek demektir.
Yine kendisini pozitivizm akımına kaptırmış ve her şeyi deneye tecrübeye dayandırma peşinde koşup duran bir insan, görürsünüz ki, kalbî ve ruhî hayatında sıfırı aşamamıştır. Hatta bazen, akıl plânında Everest Tepesi gibi yükselirken, kalbî hayatında Lût Gölü gibi çukurlaşanlar da vardır.
Her şeyi maddeye ircâ etmeye çalışan, aklı gözüne inmiş nice insanlar vardır ki, vahyin mantığı karşısında aptallardan aptal ve mânaya karşı âdetâ kördürler.
Bu kısa izahtan da anlaşıldığı gibi bazı kimseler, belli sahalarda muvaffak olmalarına karşılık, ondan daha hayatî ve mühim sahalarda hiç mi hiç başarılı olamamışlardır. Yani, insanlarda bulunan birbirine zıt vasıflar, âdetâ bir diğerinin aleyhine işlemektedir. Biri gelişip inkişaf ederken, öbürü dumura uğramakta ve güdük kalmaktadır.
Halbuki, Allah Resûlünde bu durum hiç de öyle değildir. O bir muhârip olmanın yanı başında, engin bir şefkat insanıdır.. bir siyâsîdir.. ve bir o kadar da mürüvvet sahibi ve sımsıcaktır.. Müşahedeye, tecrübeye ehemmiyet verirken, ruhî ve kalbî hayatın da tâ zirvelerindedir.
Uhud muharebesinde bunun en çarpıcı misallerini bulmak mümkündür. Düşünün ki, orada Allah Resûlünün canı kadar sevdiği amcası ve sütkardeşi Hz. Hamza şehid edilmiş.. şehid edilmenin de ötesinde vücudu paramparça ve lime limedir366. Yine orada, halasının oğlu Abdullah b. Cahş kütükte doğranan et gibi doğranmıştır367. Hatta bu arada kendi mübârek başı yarılmış, dişleri kırılmış, vücudu kan revan içinde kalmıştır368. Düşmanlarının, gayz ve öfkeyle üzerine çullandığı ve bütün gayretleriyle Onu öldürmek istedikleri bu hengâmede, o Yüceler Yücesi insan kanı yere akarsa Allah onları mahveder endişesiyle tir tir titremekte ve: “Allah'ım kavmimi bağışla; çünkü onlar (beni) bilmiyorlar!” demektedir369. Bu ne müthiş bir şefkat anlayışıdır ki, Onu öldürmek isteyenlere O, dua dua yalvarmakta, telin ve bedduaya kapalı kalmaktadır.
Mekkenin fethine kadar, düşmanlarının Ona yapmadığı tek kötülük kalmamış gibidir. Düşünün bir kere; size karşı boykotaj yapacak, sizi evinizden, yuvanızdan edecek, bir çöl ortasına bırakacak, sonra da zehir zemberek bir ahitnameyi Kâbenin duvarına asacak ve diyecekler ki: “Kovduğumuz bu insanlarla çarşı-pazarda alış veriş etmek, onlardan kız alıp vermek yasaktır...” Ve sizi bu ağır şartlar altında üç sene o çölde tutacaklar.. yakınlarınız bile yardım edemeyecek ve siz orada ağaç-ot yiyerek hayatınızı sürdürmeye çalışacaksınız.. çocuklar, yaşlılar açlıktan ölecekler.. hiç mi hiç insanlık ve mürüvvet görmeyeceksiniz.. bunlar yetmiyormuş gibi, sonra öz vatanınızdan çıkarılacak ve başka yerlere sürüleceksiniz.. hatta orada da rahat bırakılmayıp çeşitli hile ve desiselerle her gün ayrı bir tehdît altında bulundurulacaksınız.. sonra Bedirde, Uhudta, Hendekte defaatla onlarla yaka-paça olacak ve hep izac edileceksiniz.. hatta, Kâbeyi ziyaret gibi en tabiî haklarınızdan mahrum bırakılacaksınız.. bundan da öte, aleyhinizde zahiren en ağır şartları kabul ederek geriye döneceksiniz ve ardından Cenab-ı Hakk, lütufta bulunacak, büyük bir ordunun başında Mekkeyi fethedip; oraya hâkim olacaksınız, acaba onlara karşı muâmeleniz nasıl olurdu? “Gidin, hepiniz hürsünüz, bugün size kınama yoktur”, diyebilir miydiniz? Ben, kendi hesabıma, eğer Ondan bu dersi almış olmasaydım, katiyen onlara bu şekilde davranamazdım. Tahmin ediyorum ki, hemen hepiniz benimle bu düşünceyi paylaşıyorsunuzdur. Ama, O, sırtında zırhı, başında miğferi, elinde kılıcı, terkisinde okları atını mahmuzlamış Kâbeye girerken aynı zamanda bir şefkat kahramanıydı. Mekkelilere sordu: “Benden nasıl bir muamele bekliyorsunuz?” Hepsi birden cevap verdi: “Sen kerim oğlu kerimsin? Senden ancak kerem beklenir!”
O da, Hz. Yusufun kardeşlerine dediği gibi dedi: “Bugün size kınama yoktur. Allah sizi bağışlasın, O Erhamürrâhimindir.”
O, hayatında, tedbirde hiç kusur etmemişti. Onun kadar tedbirle tevekkülü, yan yana ve sımsıkı telif eden ikinci bir insan yoktur.
Bedire çıkarken Ashabını denedi. her biri bir atom bombası gibiydi.. ve tek başlarına bir orduya güç yetirecek gerilimi taşıyorlardı. Sad b. Muaz: “Sen atını Berk-i Gımâda kadar sür Ya Rasûlallah! Bizden tek kişi dahi geride kalmayacaktır” derken işte bu gerilimin örneğini veriyordu. Hele, bu zatın devamla şöyle demesi ne kadar manidardır: “Canımız işte burada, istediğin canı al Ya Rasûlallah! Malımız işte burada, isteğin kadarını al ve istediğin yere ver, Ya Rasûl-Allah!”
Asker hazırdı. Hepsi de âdetâ birer Sad b. Muazdı. Ama bununla beraber, Allah Rasûlü tedbirde kusur etmiyor, bir muhârebe için gerekli olan bütün ön hazırlıkları eksiksiz yerine getiriyordu. Bu fiili duadan sonra da ellerini açıyor ve kalbinin tâ derinliklerinden yükselen bir yakarışla Cenab-ı Hakka duâ ve niyaza başlıyordu. Hem de öyle kendinden geçercesine dua edip yalvarıyordu ki, üzerindeki ridâsı yere düşüyordu da bundan haberi bile olmuyordu. Bu manzarayı seyreden Hz. Ebu Bekir, dayanamayarak yanına sokuluyor, ridâyı üzerine koyuyor ve: “Yeter ey Allahın Rasûlü. Allah Seni katiyen mahzun etmeyecektir, bu kadar yalvarış ve yakarış yeter” diyordu.
Evet, bir taraftan bu denli tedbir, diğer taraftan da bu seviyede Rabbe tevekkül, ancak bu zirve insana müyesser olan apayrı bir husûsiyetti...
Evrensel Rahmet
Allah Rasûlü, mümin, kâfir ve münafık, herkesin kendisinden istifâde ettiği rahmet timsali bir insandı. Mümin Ondan istifâde eder; çünkü O, “Ben müminlere, kendilerinden daha yakınım..” buyurmaktadır. Gerçi müfessirler âyetine istinat ederek: “Allah Rasûlü, müminlere kendi canlarından daha azizdir” derler. Fakat, aslında her iki mânâ da birbirine yakındır. Biz Onu kendi canımızdan daha çok severiz; Allah Rasûlü de kendisine bu denli muhabbet besleyenleri aynı ölçüde sever; çünkü O, en büyük mürüvvet insanıdır.
Bu bir muhakeme ve mantık sevgisidir. Bu sevginin hissî yanı olsa da daha çok marifet buudlu ve mantık derinliklidir. Şayet kurcalanıp işlettirilebilse insanda öyle bir kökleşir ki; insan, Mecnunun Leylâsını aradığı gibi her yerde Rasûlullahı arar durur. Arar durur da her adını anışta burnunun kemikleri sızlar ve Onsuz geçen hayatı kendisi için bir hicrân kabul eder ve Onun için bir ney gibi inler gezer.
Allah Rasûlü bize kendi nefislerimizden daha yakındır. Nasıl olmasın ki, biz nefislerimizden çok kere kötülük görürüz. Halbuki Ondan hep kerem, iyilik, merhamet, şefkat ve mürüvvet gördük. O, Allahın rahmetinin temsilcisidir. Öyleyse, elbette bize bizden daha yakındır.
O:“Ben müminlere kendilerinden daha yakınım.” İsterseniz şu âyeti okuyun: (Ahzab/6) diyor ve sonra da sözüne şöyle devam ediyor: “Kim bir mal bırakırsa o akrabalarınadır. Fakat kim de bir borç bırakır ve öyle giderse o banadır.”
Bu hadisin arkasında şöyle bir hâdise var: Bir gün bir cenaze getirildi. Namazı kılınacaktı. Allah Rasûlü sordu: “Bunun borcu var mı?” Orada bulunanlar: “Evet, Ya Rasûlallah, çok borcu var!” dediler. Bunun üzerine Allah Rasûlü: “Siz arkadaşınızın namazını kılın, ben borçlunun namazını kılamam” buyurdular. Ancak bu durum kendisine de çok ağır gelmişti. Bunun üzerine yukarıda zikrettiğimiz âyet nazil oldu. Daha sonra Allah Rasûlü bir kısım imkânlara ulaşınca: “Onun mevlâsı benim, alacaklılar bana gelsin” dedi.
Dünya ve âhirette Allah Rasûlü, müminlere kendilerinden daha yakın olma keyfiyetiyle bir rahmettir. Onun bu rahmet yönü ebetlere kadar da devam edecektir.
O münâfıklar için de bir rahmettir. Münafıklar, bu engin rahmet sayesinde dünyada azap görmediler. Camiye geldiler, Müslümanların içinde dolaştılar ve Müslümanların istifâde ettiği bütün haklardan istifâde ettiler. Allah Rasûlü onlar hakkında perdeyi yırtmadı. Onların çoğunun iç yüzünü biliyordu. Hatta bunları Huzeyfe'ye söylemişti de. Rivayete nazaran, bundan dolayı da Hz. Ömer, Huzeyfeyi takip eder, onun kılmadığı cenaze namazını o da kılmazdı.
Bununla beraber İslâm onları fâş etmedi. Onlar hep müminler arasında bulundular ve mutlak küfürleri en azından şüpheye tereddüte dönüştü. Böylece, dünya zevkleri de bütün bütün acılaşmadı. Zira yok olup gideceğine inanan bir insanın dünyadan lezzet alması mümkün değildir. Ama, “belki âhiret vardır”, diyecek kadar, küfürleri şüpheye bürününce, ihtimâl, hayat o zaman bütün bütün acılaşmaz. İşte bu yönüyle, Allah Rasûlü, münafıklara da bir ölçüde rahmet olmuştur.
Kâfir de Allah Resûlünün rahmetinden istifade etmiştir. Zira, Cenab-ı Hakk, daha önceki millet ve kavimleri küfür ve isyanları sebebiyle toptan helak ediyor olmasına karşılık, Allah Resûlünün bisetinden sonra toptan helâk etmeyi kaldırmış dolayısıyla de insanlar, böyle bir azap çeşidinden kurtulmuş oldular. Bu da kâfirler için dünya adına büyük bir rahmettir.
Bu mevzuda Cenab-ı Hakk, Habibine hitaben şöyle buyurmaktadır: “Sen onların içlerinde bulunduğun hâlde, Allah onlara azap edecek değildir. Ve onlar, mağfiret dilerken de Allah onlara azap edecek değildir” (Enfal/33) .
Evet, Efendimizin hürmetine Cenab-ı Hakk, toptan helâk etmeyi kaldırmıştır. Hz. Mesih: “Eğer azap edersen onlar Senin kulların” (Maide/118) derken, Efendimizin Allah indindeki kadrine, kıymetine bakın ki, Cenab-ı Hakk Ona: “Sen onlar arasında bulunduğun sürece Allah onlara azap edecek değildir” buyurmaktadır.
Yani, Sen onların sinesinde yaşadığın sürece, Allah onlara azap etmeyecektir. Sen yeryüzünde anıldığın ve dillerde yad edildiğin sürece.. yani insanlar Senin yoluna baş koyduğu müddetçe, Allah onların altını üstüne getirmeyecektir.
Kâfirin Allah Resûlünün rahmetinden istifade yönlerinden biri de Allah Resûlünün buyurmasıdır. “Ben rahmet olarak gönderildim, lanet isteyici olarak değil”. Ben herkes için Allahtan bir rahmet olarak geldim. İnsanların başına belâ ve musîbet yağdırılsın diye, bedduâ edip lanet isteyen bir insan olarak gönderilmedim. Onun içindir ki Allah Rasûlü, en büyük İslâm düşmanlarının dahi hep hidâyetini istemiş ve onun için çırpınıp durmuştur..
Allah Resûlünün getirdiği nurdan, Cibril dahi istifade etmiştir. Bir gün Efendimiz, Cibrile sorar: “Senin için de Kurân bir rahmet midir?” Cibril cevap verir: “Evet ya Rasûlallah! Çünkü ben de akıbetimden emin değildim. Ne zaman ki âyeti nazil oldu, ben de emniyete erdim.”
Ve yine bir başka hadîslerinde Allah Rasûlü şöyle buyurur: “Ben Muhammedim, Ben Ahmedim, Ben Mukaffi -son peygamberim- Ben Hâşirim. Ben tevbe ve rahmet peygamberiyim.”
Tevbe kapısı kıyamete kadar açıktır. Zira Allah Rasûlü bir tevbe peygamberidir ve hükmü de kıyamete kadar sürecektir.
O, yerinde ağlayan bir çocuk görse oturur, onunla ağlar. İnleyen ananın ızdırabını vicdanında duyar. İşte yine Ebu Hüreyrenin rivayet ettiği bir hadis ve Onun dillere destan şefkati: “Ben namaza duruyor ve onu uzun kılmak istiyorum. Sonra bir çocuk ağlaması duyuyorum. Annesinin ona duyacağı heyecanı bildiğim için hemen namazı hızlı kılıp bitiriyorum.”
Allah Rasûlü, namazlarını oldukça uzun kılardı. Bilhassa nâfile namazları, sahabinin takatını aşacak mahiyette idi. İşte O, böyle bir namaz kılma niyetiyle namaza duruyor, sonra da namaz esnasında bir çocuk ağlaması duyunca, hemen namazı hızlandırıyordu. Çünkü o günlerde kadınlar da Allah Resûlünün arkasında namaz kılmak için cemaata iştirâk ediyorlardı. Efendimiz, ağlayan çocuğun annesi mescid de olabilir mülâhazasıyla, namazı hızlandırıyor ve böylece kadını rahatlatıyordu. İşte O, hemen her meselede böyle bir şefkat âbidesiydi. Bir çocuğun ağlaması Onu dilgîr eder ve ağlatırdı. Ne var ki O, bu engin şefkatine rağmen dengeliydi. Mesela, Onun bu baş döndüren şefkati, hiçbir zaman dinî hadleri tatbikine mani olamamış ve cezanın şekli ne olursa olsun onu mutlaka tatbik etmişti...
Ashaptan, Mâiz, Allah Resûlünün huzuruna geldi ve: “Ya Rasûlallah beni temizle!” dedi. Allah Rasûlü, ona sırtını döndü “Git tevbe et” buyurdu. Ancak Mâiz ısrarlıydı. Kendisinin mutlaka temizlenmesini istiyordu. O sözünü dördüncü defa tekrarlayınca Allah Rasûlü sordu: “Seni hangi günahtan temizleyeyim?” Mâiz “Zina suçundan ey Allahın Rasûlü” diye cevap verdi.
Mâiz evli bir insandı. Bu itibarla da Onun zina suçunun cezası öldürülmekti. İki Cihan Serveri, kıyamete kadar bir ibret levhası olacak bu manzarayı hafızalara nakşetmek ister gibi, yanındakilere sordu: “Bunda cinnet var mı?” ;“Hayır” dediler, “Mâiz akıllı bir insandır.” Allah Rasûlü tekrar sordu: “Acaba Mâiz sarhoş mu?” Baktılar ve yine “hayır”, dediler, “Mâiz sarhoş da değil.”
Bunun üzerine Allah Rasûlü yanındakilere fermân etti: “Gidin buna haddi tatbîk edin...”
Mâiz bir meydana götürüldü.. ve taşlanarak öldürülecekti. Bir ara canı yandı, kaçmak istedi. Fakat, biri yetişip elindeki kemik parçasını Mâizin kafasına geçirince, Mâiz cansız yere serildi. Biraz sonra bu durum Allah Resûlüne anlatılınca, hıçkırıklarını tutamadı: “Keşke onu bıraksaydınız. Belki dediklerinden vazgeçecekti” buyurdu. Tam o esnada bir sahâbi, Mâizi kastederek: “İşlediği gizli günahı açıkladı ve bir köpek gibi öldü” deyince, Allah Rasûlü kaşlarını çattı: “Arkadaşınızı gıybet ettiniz. Allaha yemin ederim, Mâiz öyle bir tevbe etti ki, yeryüzündeki bütün günahkârlara dağıtılsaydı kâfi gelirdi” buyurdu. Bütün bunlara rağmen O, bir muvâzene ve denge insanıydı. Muhâlfarz, Mâiz tekrar dirilip aynı suçla Onun huzuruna gelseydi, O yine hiç tereddüt etmeden, Allahın hükmünü tatbîk ederdi...
Çocuklar
Hele, Onun kendi çocuklarına karşı şefkati bütün bütün farklıydı. Çok defa, oğlu İbrahimin süt emdiği ailenin yanına gelir, onu kucağına alır ve uzun müddet severdi.
Akra b. Hâbis, Allah Rasûlünün, Hz. Hasan ve Hüseyini kucağına alıp sevdiğini görünce: “Benim on çocuğum var; daha hiçbirini öpmüş değilim” dedi. Allah Rasûlü şöyle cevap verdi: “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.”
Bir başka hadis: “Siz yerdekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin.”
Diğer bir rivayette ise verdiği cevap şöyledir: “Allah senin kalbinden merhamet duygusunu almışsa, ben sana ne yapabilirim ki?”
Allah Rasûlü, akrabalarına karşı olduğu gibi yakın-uzak dostlarına karşı da muhabbet ve rahmet hissiyle dopdoluydu.
Hz. Aişe Validemiz anlatıyor: Sad b. Ubâde hastalanmıştı. Allah Rasûlü, bu vefâlı dostunu ziyarete gitti, yanında bazı sahabiler de vardı. Sad b. Ubadenin hazîn hali öylesine rikkatine dokundu ki hıçkırıklarını tutamadı ve ağladı. Onun ağlaması, orada bulunanları da ağlattı. Bu ağlamanın başka türlü değerlendirilmemesi için de şöyle buyurdu: “Allah asla gözyaşından ve kalb üzüntüsünden dolayı azap etmez. Ancak şundan azap eder, dedi ve dilini gösterdi.”
Evet, Allah gözyaşından dolayı azap etmez; aksine bazı gözyaşları sebebiyle azabı kaldırır da. Evet, Allah Rasûlü bir başka hadislerinde şöyle buyurmaktadır: “İki göz vardır ki, cehennem ateşi onlara dokunmaz. Allah korkusundan ağlayan (insanın) gözü, bir de gecesini Allah yolunda, nöbet tutarak geçiren göz.”
Bu gözlerden biri ruhbâna diğeri de fürsâna aittir. Geceleri bir rahip gibi kendini ibâdete veren ve gözyaşı döken; gündüzleri de birer aslan kesilip küfürle yaka-paça olan insanların gözleri, yani hakiki müminin gözleri... Zaten sahabi de bize anlatılırken öyle anlatılmaktadır: Onlar geceleri birer rahip gibi ibadetle meşguldürler; gündüzleri de her biri birer aslan kesilir ve dört bir yanı velveleye verirler.
Osman b. Mazun vefat edince Allah Rasûlü ona da koşarak gitti. O, Allah Rasûlünün kendisine kardeş yaptığı şanlı bir sahabiydi. Cenazesinin üzerine o kadar ağladı, o kadar gözyaşı döktü ki, sanki cenaze Allah Rasûlünün gözyaşıyla yıkanmış gibi oldu. Tam o esnada hanımlarından biri Osman b. Mazunu kastederek: “Kuş oldu, cennete uçtu” dedi. Allah Rasûlü hemen kaşlarını çattı ve: “Ben Allahın Rasûlüyüm, bilmiyorum, sen onun cennete gittiğini nereden biliyorsun!” dedi391. Evet, O, denge insanıydı. Şefkati, ağlaması, asla bir yanlışı düzeltmesine mâni olmuyordu. Hıçkırıklarıyla, kardeşim deyip bağrına bastığı insanı sararken ve gözyaşlarıyla yuyup yıkarken, söylenen mübalağalı bir söz, Onun uygunsuz bulduğu bu söz sahibini îkazına mani olmuyordu. Vefa başkaydı hak başka; Uhud şehidlerini her hafta ziyaret ediyordu ama, “uçup cennete gittiniz” demiyordu. Biz “onlar da cennete gitmeyecekse...” desek bile, bu böyle..
Yetimleri himâye edenlere verdiği pâye, Onun nasıl bir şefkat âbidesi olduğunu isbâta yetmez mi? Bakın ne buyuruyor: “Ben ve yetimi gözeten cennette şöyleyiz” diyor, sonra parmaklarını yumuyor ve yetimi görüp gözetene, ne kadar yakın olduğuna işaret buyuruyor.
Sanki Allah Rasûlü, yetimi görüp gözeten ve onu himaye edenle benim arama, cennette kimse giremez, diyordu.
O'nun Sabrı
O, sabrı da fetanetiyle yerli yerinde ve iç içe kullandı. Bu sayede nice ulaşılmaz zannedilen zirveler, ayaklar altında kaldı, nice aysbergler gibi katı yürekler, buz gibi ruhlar o Sabır Güneşi karşısında eriyip hidâyete erdi. Ebû Süfyan, İkrime ve daha niceleri.. eğer Ondaki bu denli sabır ve tahammül olmasaydı, bunlar hiç İslâma dehalet edebilirler miydi?
Evet, O rahmetenlil-âlemindir. Rahmetinin dengesi ise fetânetinin bir başka delilidir...
Hümanizm Aldatmacası
Günümüzdeki bir kısım cereyanların, insanı aldatmak için onu paravan olarak kullandıkları bir gerçektir. Rica ederim; bunun insanı sokmak için onun yanına sokulan yılanın, çıyanın yakınlığından farkı nedir? Allah Resûlünün temsil ettiği sevgi katiyen bu türlü sevgi anlayışıyla karıştırılmamalıdır. Evet İslâmın sevgi anlayışı da, bütün meselelerde olduğu gibi kendine mahsus, dünya-ukbâ buudlu ve dengelidir.
Hz. Muhammed Aleyhisselam, bir mesaj olarak bütün insanlığı ve bütün varlığı içine alan bir sevgiyle insanları kucaklamıştır. Ancak, yukarıda da arz ettiğimiz gibi, Onun bu engin şefkati ve derin rahmeti, bu meseleleri istismar edenlerin sevgi ve şefkat anlayışlarında olduğu gibi sadece bir düşünce olarak ve kitap sayfalarında kalmamış; aksine en kısa zamanda pratiğe dökülmüş ve bütün derinlikleriyle temsil edilmiştir. Zaten, Efendimizin tatbîke sunulmayan hiçbir düşüncesi yoktur. O, bütünüyle bir aksiyon ve hamle insanıdır.
Allah Rasûlü, bütün varlığı ihâta eden o engin rahmet anlayışını en içten, en samimi şekilde ve varlığın sinesinden yükselen bir mana olarak ortaya koyduğundan söylenenler hep tatbîk görmüştür. Meselâ O, hayvanlara karşı şefkatli davranmayı şöyle ibretli ve müşahhas misallerle anlatır. Allah Resûlünün anlattığı bu iki örnek unutulacak gibi değildir: “Allah (cc) bir köpek yüzünden, ahlâksız bir kadını affedip cennetine aldı. Köpek bir kuyunun başında, susuzluktan dili sarkmış bir vaziyette soluyup duruyordu. Tam o esnada oradan geçmekte olan bu kadın, köpeğin halini görünce dayanamadı. Hemen belinden kemerini çıkarıp ayakkabısına bağladı, bununla kuyudan su çıkarıp köpeğe içirdi, böylece köpek ölümden kurtuldu. İşte bu kadının bir köpeğe karşı bu davranışı onun affına vesile oldu ve Allah (cc), onu cennetine koydu.”
Aksi kutupta ikinci örneği de Allah Rasûlü şöyle anlatıyor: “Bir kadın bir kedi yüzünden cehenneme girdi. Ne o kediye yedirdi, içirdi ne de salıverdi. Ve kedi açlıktan öldü. O kadın da bu yüzden cehenneme girdi.”
Allah Rasûlü, bu engin rahmet mesajının tebliği vazifesiyle gelmiştir. O,“Menhelül-azbil-mevrûd”tur. Yani bir tatlı su kaynağıdır; kim Ona idrak kovasını daldırsa onda rahmet bulur. Onun elinden âb-ı hayat içen ise, manen ölümsüzlüğe erer.
Keşke, cebrî-lütfî bu Kevser havuzunun başında bulunanlar Onun kadrini bilselerdi!


Sıdk-Doğruluk

Doğruluk, peygamberliğin mihveridir. Peygamberlik, doğruluk yörüngesi üzerinde hareket eder. Peygamberin ağzından çıkan her şey tasdik edalıdır. Çünkü onlar, hilâf-ı vâki hiçbir beyânda bulunmazlar. Kurân-ı Kerîm bazı peygamberlerin büyüklüğünü anlatırken, bize onların bu vasıflarından söz eder: “Kitabda İbrahimi de an. O dosdoğru (Sıddîk) bir nebîydi” (Meryem/41).
Yani sen o büyük peygamber olan İbrahimi (as) Levh-i mahfuzda veya onun sabit hakikatı ve istinsahı olan Kurânda hatırla ki, o, özü sözü, davranışları, düşüncesi dosdoğru bir nebîydi.
“Kitapta İsmaili de an, O sözünde dosdoğruydu.. resûl ve nebîydi” (Meryem/54).
“Kitapta İdrisi de an. O dosdoğru bir nebîydi. Onu yüksek makamlara yücelttik” (Meryem/56-57).
Hz. Yusufa (as) hapishane arkadaşının hitabını Kurân naklederken, yine aynı vasıftan bahsetmektedir “Ey özü sözü doğru Yusuf!” (Yusuf/46).
Onlar nasıl doğrulukla mücehhez olmaz ki, Allah (cc) sıradan insanların dahi doğru olmalarını istiyor ve Kurânda doğru olanları tebcîl ediyor: “Ey îman edenler! Allahtan korkun ve doğrularla beraber olun” (Tevbe/119)
“Gerçek müminler, ancak Allah ve Resûlüne îman eden, Ondan asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır” (Hucurât/15).
Sadıklar Övgüye Lâyıktır
Ve sözünün eri sadıklar Kurânda tebcîl edilir: “Müminler içinde Allaha verdikleri sözde duran nice erler var ki, işte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir” (Ahzab/23).
Enes b. Mâlik -ki Allah Resûlünün hizmetkârıdır. Efendimiz Medineye teşrif edince, annesi, henüz on yaşlarında olan Enesin elinden tutup onu Allah Resûlüne getirmiş ve “Ya Resûlallah! Oğlum hayatı boyunca sana hizmet etsin” demiş ve Enesi orada bırakıp gitmişti 69 -“Bu âyette kastedilen şahıs, amcam Enes b. Nadr ve emsalidir” der.
Enes b. Nadr, Akabede Allah Resûlünü görünce Ona büyülenmiş gibi bağlanmış ve delicesine sevmişti. Fakat her nasılsa Bedirde bulunamamıştı. Halbuki Bedrin ayrı bir yeri vardı. Hatta Bedirde bulunanlar ashab arasında nasıl seçkinse, Bedire iştirak eden melekler de gök ehli tarafından öyle seçkin görülürdü. Bu, Bedirde bizzat bulunmuş ve meleklere kumandanlık yapmış Cibrîlin sözüydü. Gel gör ki Enes b. Nadr bu fırsatı kaçırmıştı ve yanıp yakılıyor, gözüne bir türlü uyku girmiyordu. Geldi derdini Allah Resûlüne şerh etti: “Ya Resûlallah, eğer bir daha onlarla karşılaşmak nasip olursa, işte o zaman kafirlerin benden çekecekleri var.” Enesin bu içten duâsı kabul olmuş ve Uhudda küffarla karşı karşıya gelmişti...
Uhud.. Uhud deyince insanın içi burkulur. Çünkü orada yetmiş sahâbe şehid edilmiştir. Kim bilir belki de Uhuddaki bu acı hatıradan ötürü ona bir isnatta bulunuruz diye, Allah Resûlü bir gerçeği ifadenin yanında, önlem almış ve bir gün Uhudun yanından geçerken: “Uhud öyle bir dağ ki, o bizi sever biz de onu severiz” buyurmuştur.
Uhud sarp bir dağdır. Fakat Uhud savaşı o dağdan da sarp cereyan etmiştir. Her nasılsa sahâbe geçici olarak nöbet yerini istenen şekilde koruyamamış, hatta mevziini değiştirmiş ve böylece Allah Resûlünün gösterdiği tabyanın dışına çıkmıştı. Evet, bu sadece bir strateji ve bir tabye aramaydı. Bu itibarla da buna bozgun demek doğru değildir. Bizim sahâbeye karşı olan saygı anlayışımız da bu çizgidedir.
Bu muharebede Allah Resûlü de yaralanmış, mübarek dişi kırılmış, miğferi yüzüne batmış ve vücudu kan revan içinde kalmıştı. Ama her şeye rağmen O mağfiret ve Rahmet Peygamberi, ellerini açmış, duâ duâ yalvarmış ve “Allahım! Kavmimi bağışla; çünkü onlar bilmiyorlar” buyurmuştu.
Enes b. Nadr oradan oraya koşuyor ve bir sene önce Allah Resûlüne verdiği sözü yerine getirmeye çalışıyordu. Çalışıyordu ama, o da çokları gibi sona doğru bir noktada dolaşıyordu. Evet, vücudu delik deşik olmuş, son anlarını yaşıyordu. Dudaklarında son tebessüm, yanına yaklaşan Sad b. Muaza şu sözleri söylüyordu: “Resûlullaha benden selâm söyle. Vallahi şu anda Uhudun arkasından cennet kokularını duyuyorum.”
O gün nice şehitleri tanımak mümkün olmamıştı. Hamza tanınamamış, Musab b. Umeyr bilinememiş, Abdullah b. Cahşın vücudunun parçaları bir araya getirilince ancak hakkında “Odur” diye hüküm verilebilmişti. Enes b. Nadr da aynı durumdaydı. Kız kardeşi gelmiş, kılıcı tutan eline -ki ihtimal tek oradan yara almamıştı- bakıp onu tanımış ve gözleri dolu dolu, “Bu Enes b. Nadr, Ya Resûlallah!” diyebilmişti.
İşte âyet bu civanmerdi anlatıyordu. O verdiği sözde durdu.“ Ölesiye savaşacağım” dedi ve öldü. Ölüm dahi onu sözünde yalancı çıkaramadı.
Âyetin onu anlatması, onun, inananlara da bir örnek olması içindir. Evet “Lâilâheillallah” dedikten sonra, her ferd bu denli o kelimenin muhtevasına sadık kalmalıdır ki, din harap, îman serâb, şeair de payimal olmasın...
Enes b. Nadr ve Enes b. Nadırlar sözlerinde durdular. Sözlerinin eri ve dosdoğru olduklarını ispatladılar. Çünkü onlar derslerini, kâinatın efendisi Muhammedül-Eminden almışlardı. O nasıl doğru ve emindi, dostları da aynı şekilde doğru ve emindiler...
Cahiliye O'nu Emin Tanımıştı
Mekkeli Ona mücerred adıyla değil, ismine “el-Emin” sıfatını ekliyor ve öyle hitap ediyordu.. evet, O bu sıfatıyla meşhurdu. Ne mutlu bizlere ki, bizler de sabah akşam söylenmesi müstahsen olan bir virdde Onu böyle anıyor ve diyoruz.
Kâbe tamir edilmiş ve Hacerül-Esvedin (Biz Esad: Mutlu Taş diyelim) tekrar eski yerine konulması büyük bir mesele haline gelmişti. Kabileler kılıçlarını yarıya kadar sıyırmış ve herkes bu şerefin kendine ait olmasını istiyordu. Sonunda şöyle bir karara vardılar. Kâbeye ilk girenin hakemliğini kabul edeceklerdir. Herkes merakla bekliyordu.. ve tabii, Allah Resûlünün hiçbir şeyden haberi yoktu. Onun dosta-düşmana güven telkin eden gül yüzü görününce, oradakiler sevinçlerinden havaya zıplayıp “Emin” geliyor, dediler ve Onun hükmüne kayıtsız şartsız razı olacaklarını söylediler...
Zira Ona güvenleri tamdı. Allah Resûlü o gün henüz peygamber olarak vazifelendirilmemişti ama, herkesin itimat edeceği bir insandı ve bir peygambere ait bütün vasıfları üzerinde taşıyordu.
Evet, fazîlet odur ki, düşmanlar dahi kabul ve tasdik etsin. İşte, -o güne göre- Efendimiz (sav)in en azılı düşmanı Ebu Süfyanın, Onun doğruluğunu tasdiki:
Allah Resûlü etraftaki hükümdarlara nâmeler gönderiyordu. Bu mektuplardan birini de, Roma imparatoru Hirakle (Hireklius) göndermişti. Hirakl, mektubu baştan sona okudu. O sırada Şam bölgesinde bulunan Ebu Süfyanı çağırttı ve aralarında şu şekilde bir muhâvere cereyan etti:
-Ona daha ziyade ittiba edenler kimlerdir, zenginler mi fakirler mi?
-Fakirler.
-Hiç Ona inananlardan dönenler oldu mu?
-Şimdiye kadar hayır.
-Artıyorlar mı, eksiliyorlar mı?
-Her geçen gün biraz daha artıp çoğalıyorlar.
-Hayatında hiç yalan söylediğini duydunuz mu?
-Hayır, Onu hiçbirimiz yalan söylerken duymadık.
Ve işte mektubun tesirinden sonra, henüz Müslümanların en amansız düşmanı olan Ebu Süfyandan aldığı bu cevaplarla çarpılan Hirakl, kendini tutamayarak şöyle dedi:
-Bir insanın bunca zaman, insanlara yalan söylemekten kaçınıp da Allaha karşı yalan söylemesi düşünülemez.
Sadece mevzuumuzla alâkalı yönünü aktarmak için çok kısa temas ettiğimiz bu hâdisede, Allah Resûlünün doğruluğuna iki delil vardır. Birincisi, Bizans İmparatoru Hirakldir ki, yukarıda kaydettiğimiz sözü söylemiştir. İkincisi ise, o gün için henüz İslâmla şereflenmemiş Ebu Süfyanın verdiği cevaptır ki, Allah Resûlünün doğruluğunu kabullenip tasdik etmiştir. Ne var ki, Hirakl, makam ve mansıp sevdasını aşıp, ayağının dibine kadar gelmiş bir hakikî ve ebedî mülkü elde edememiş; Müslüman olup bahtiyarlar zümresine girememişti. Buna rağmen Allah Resûlünün risaletini kabul edip saygılı davranması, onun namına bir basiret jesti, bizim hesabımıza da sevindirici bir itiraf olmuştur.. Resûlullahın sadakatını itiraf.
Esasen, Hiraklin söyledikleri çok derindir. Evet, kırk yaşına kadar sıradan insanlara karşı dahi, şakacıktan olsun yalan söylemeyen bir insan, ölüm koridoruna girdiği bir devrede, hem de Allaha karşı yalan söylemesi nasıl mümkün görülebilir ki..?
Yâsir henüz Müslüman olmamıştı. Oğlu Ammâra nereye gittiğini sordu. Ammar:
- Muhammedin (sav) yanına.
Bu cevap Yâsire yetmişti.
- O Emin bir insandır. Mekkeli Onu böyle tanır. Eğer O, peygamber olduğunu söylüyorsa doğrudur. Çünkü Onun yalan söylediğini kimse duymamıştır...
Bu sözler, bu kabullenmeler, sadece birkaç kişiye mahsus değildi.. ışık çağı ve ona tekaddüm eden yıllarda, Onu tanıyan hemen herkes, hem de ittifakla Onun doğruluğunu tasdik ediyordu.
Sözünün Eriydi
Kırk yaşına kadar Onun hilâf-ı vâki bir söz söylediğini veya sözünde durmadığını bir kimse, ne görmüş ne de duymuştu. Daha sonra sahâbe olma şerefine eren bir zat diyor ki: “Cahiliye devrinde Allah Resûlüyle bir yerde buluşmak üzere anlaşmıştık.” Yukarıda da arz ettim. Cahiliye yaşadığı devrin adıdır. Yoksa O gönlü apaydın insan hiçbir zaman cahiliye devri yaşamamıştır. O hep resûllere has bir hayat çizgisi takip etmiştir. Fakat, diyor bu sahâbe: “Ben verdiğim sözü unuttum. Üç gün sonra hatırladığımda koşarak anlaştığım yere gittim baktım ki Allah Resûlü orada bekliyor. Bana ne kızdı ne de darıldı. Sadece: “Ey genç! Bana meşakkat verdin. Üç gündür seni burada bekliyorum” dedi.
Hep Doğruluk Tavsiye
O hep doğru olarak yaşadığı gibi ümmetine de dâima doğruluğu tavsiye etmiştir. Teberrüken bunlardan birkaçını burada zikretmek istiyorum:
“Bana şu altı şey hakkında tekeffülde bulunun (söz verin) ben de size Cenneti tekeffül edeyim:
- Konuştuğunuz zaman doğru konuşun!
- Vadettiğiniz zaman yerine getirin!
- Emanette emin olun!
- Apış aranızı koruyun!
- Gözlerinizi harama yumun!
- Ellerinizi haramdan uzak tutun.”
Evet, O hep ok gibi doğru yaşamış, doğruluğu tavsiye buyurmuş ve O kendine has doğrulukla âdetâ imkân-vücub arası bir noktaya ulaşmıştı. Öyle bir noktaya ki, onun ötesinde sadece ve sadece Allah sıdkı vardır. Yani Allah Resûlü, doğrulukta da(Necm, 53/9) ufkunda seyrediyordu. Evet O, bir yönüyle imkân dairesindeydi; ancak bir başka yönüyle imkân âlemini aşmıştı. Mirâc münasebetiyle Kâdı İyâzın dediği gibi O, bir yere geldi ki, ayağını nereye basacağını şaşırdı. Ona “bir ayağını diğerinin üzerine koy” dendi. Elbette O, her hususta bir beşerdi. Fakat doğruluk Onu işte böyle bir seviyeye yükseltmişti. O, bize de aynı tavsiyede bulunmakta ve: “Doğru söylemeye söz verin, hayatınıza yalan karıştırmayın, ben de size cenneti söz vereyim” demektedir.
Başka bir hadîslerinde de şöyle buyururlar “İçinde kuşku uyaran şeyleri bırak, terk et (kuşkusuz bir iklimde yaşa). Doğruluk insanın içinde itminân ve oturaklaşma hasıl eder. Yalana gelince, burkuntudur, bulantıdır.”
Yine buyuruyor “Daima doğruluğu araştırın! Doğrulukta helakinizi görseniz bile, muhakkak onda sizin kurtuluşunuz vardır.”
Başka bir hadîste de şöyle ferman eder:
“Doğruluktan ayrılmayınız. Doğruluk sizi birre, o da sizi cennete ulaştırır. Kişi doğru olur ve daima doğruyu araştırırsa Allah katında sıddıklardan yazılır.
Yalandan sakının. Yalan insanı fücura (günaha) o da cehenneme götürür. Kişi durmadan yalan söyler ve yalan araştırırsa Allah katında yalancılardan yazılır.”
Kurtuluş ve necat doğruluktadır. İnsan doğrulukla ölse bile bir kere ölür; halbuki her yalan ayrı bir ölümdür.
Kab b. Mâlik (ra): “Ben doğruluğumla kurtuldum” der. Evet, doğruluk deyince Onu hatırlamamak mümkün değildir.
Kab b. Mâlik, kılıcı kadar sözü, sözü kadar da kılıcı keskin bir insandı. Şairdi. Şiirleriyle kafirlerin moral dünyalarını alt-üst edebilirdi..
Akabede gelip Allah Resûlüne biat etmişti. Dolayısıyla da Medinenin ilklerindendi. Fakat Tebûk seferine katılamamıştı. Tebûk zorlu bir savaştı. Bu savaşta bir avuç insan koskoca Roma imparatorluğunun ordularıyla yaka-paça olacaktı. Hem de çölün o kavurucu ve bitirici sıcağında. O düşünceyle gidildi.. o civanmertlik gösterildi.. o sevap alındı ama o korkunç muharebe sadece düşüncelerde kaldı.
Allah Resûlü, bütün askerî harekatlarını gizli tutarken bu defa açık gitmiş ve herkesi açıktan davet etmişti. İşte, böyle açık bir davete rağmen Kab, bu sefere iştirak edememişti.
Şimdi siyer kitaplarına kendi serancamesini kendi ağzından icmal ederek anlatalım: “Herkes muharebeye davet edildi. Çünkü mücadele çetin olacaktı. Fakat Allah takdir etmedi ve sadece tatbikattan ibaret bir hareket olarak kaldı. Böyle olacağı bildirilmiş veya bildirilmemişti ama, Allah Resûlü bu muharebeye ayrı bir ehemmiyet veriyordu.
Herkes gibi ben de hazırlıklarımı tamamladım. Hatta o güne kadar hiç bir harbe bu kadar iyi hazırlanmamıştım. İki Cihan Serveri hareket komutunu verdi ve ordu harekete geçti. Ben kendi kendime: Nasıl olsa onlara yetişirim, diye beraber çıkmadım. Hiç de bir işim yoktu. Fakat kendime olan güvenim beni alıkoyuyordu. Bugün-yarın-öbür gün, derken günler gelip geçiverdi. Artık Allah Resûlüne yetişmem mümkün değildi. Mecburen bekleyecektim.. ve bekledim de. Hem de her saatı günler süren bir bekleyişle bekledim.
Nihayet, Allah Resûlünün seferden dönüşü her yandan duyulmaya başladı. Zaten her defasında öyle olurdu. Medine, Onun dönüşüne yakın yeniden bir kere daha canlanırdı. İşte şimdi yine herkesin yüzünde bir beşâşet vardı; Allah Resûlü dönüyordu...
Nihayet beklenen vakit geldi. Ordu Medineye avdet etti. Efendimiz de mutâdı olduğu üzere evvela mescide uğrayıp iki rekat namaz kılmış ve halkla görüşmeye başlamıştı. Herkes bölük bölük mescide geliyor, ziyaret ediyor ve harekete iştirak etmeyenler de özür beyanında bulunuyorlardı. Benim durumumda olanlardan da çoğu mazeret bildirmiş ve Allah Resûlü tarafından mazeretleri kabul edilmişti. Ben de aynı şeyi yapabilirdim. Zira, içlerinde ikna kuvveti ve söz söyleme kabiliyeti en güçlü olanlardan biriydim. Ama, nasıl olur da hiçbir mazaretim olmadığı halde Allah Resûlüne yalan söyleyebilirdim. Yapmadım, yapamadım. Karşılaştığımızda, İki Cihan Serveri kalbimi delip geçen bir buruk tebessümle karşıladı beni. Ve neredeydin? dedi. Durumumu olduğu gibi eksiksiz anlattım. Başını çevirdi ve dil ucuyla: Kalk git” dedi.
Dışarı çıktım. Kavmim etrafımı sardı: Sen de bir mazeret söyle, kurtul dediler. Dedikleri bir aralık kalbime yatar gibi de oldu. Fakat birden kendime geldim ve sordum: Benim durumumda olan başkaları var mı? Var dediler ve iki isim söylediler. İkisi de Bedire iştirak etmiş namlı, şanlı sahâbeler arasında bulunuyorlardı: Mürâre b. Rebî ve Hilâl b. Ümeyye. Evet onlar da hiçbir mazeret beyan etmeyerek doğruyu söylemişler ve benim durumuma düşmüşlerdi. -Estağfirullah- İntizar koridoruna girmişlerdi. Benim için kendilerine ittiba edilecek insanlardı ikisi de.. ben de onlara uymaya karar verdim; mazeret ileri sürmekten vazgeçtim.
Üçümüz hakkında bir emir yayınlandı. Artık hiçbir Müslüman bizimle görüşüp, konuşmayacaktı. Diğer iki arkadaşım evlerine kapanıp, durmadan gece gündüz ağlıyorlardı. Ben, aralarında en genç ve kuvvetli olandım. Sokağa, çarşıya, pazara çıkıyor ve namaz vakitlerinde de mescide gidebiliyordum. Ancak benimle kimse konuşmuyordu. Vaktimin çoğunu mescidde geçiriyordum. Allah Resûlünden bir tebessüm yakalayabilmek için uzun uzun beklediğim oluyordu.. heyhat ki, her gün evime hicranla dönüyordum; O, yüzünden hiç tebessüm eksik olmayan insan, bir kere olsun, bana bakıp tebessüm etmemişti. Selâm veriyordum; acaba dudakları kımıldayacak mı diye gözlerimi dudaklarına dikiyordum. Gel gör ki en hafif bir kımıldama olmuyordu.
Çok defa namaz kılarken gözümün ucuyla Ona bakıyordum. Namaza başladığımda bana bakıyordu. Fakat namazımı bitirince hemen benden gözünü kaçırıyordu. Tam elli gün böyle geçecekti. Bütün insanlar ve bulunduğum yer bana öylesine yabancılaşmıştı ki, kendimi yabancı bir ülkede zannetmeye başladım.
Bir gün Ebu Katâde -ki amcamın oğluydu. Onu çok severdim. O da beni canı kadar severdi- onun bahçesinin duvarından atlayarak yanına sokuldum. Selâm verdim, selâmımı almadı. Sordum: Allah için söyle, benim Allah ve Resûlünü sevdiğime inanmıyor musun? O hiç cevap vermedi. Sözümü üç defa tekrar ettim. Üçüncüsünde de: Allah ve Resûlü bilir dedi ve yanımdan ayrıldı. Dünya başıma yıkılmıştı. Ebu Katâdeden bu sözü hiç beklemiyordum. Gözlerim doldu ve hıçkıra hıçkıra ağladım.
Yine bir gün Medine sokaklarında yapayalnız dolaşırken; sokaklarda bir adamın beni soruşturduğunu duydum. Sorduğu şahıslar işaretle beni göstermişlerdi. Adam yanıma geldi elinde de bir mektup vardı. Mektup bana aitti. Gassân melikinden geliyordu. Melik beni, kendi memleketine davet ediyordu. Mektubunda: İşittim ki sahibin seni yalnız bırakmış.. bize gel; senin gibilerin bizim nezdimizde kadri yüksektir... gibi sözler ediyordu. “Bu da bir imtihan”, dedim ve mektubu yırtarak ateşe attım.
Kırkıncı gündü. Allah Resûlü bir adam göndermişti. Gelen şahıs bizim hanımlarımızdan uzak durmamız gerektiğini söylüyordu. Boşayayım mı, ne yapayım? dedim. -Ah vefasına kurban olduğum insan!- Sadece uzak dur, dedi ve gitti. Hanımıma kendi evlerine gitmesini söyledim. Bu arada Hilâlin hanımı gidip, hizmet etmek kaydıyla izin istemişti. Hilâl yaşlı bir insandı. Kendi işini göremiyordu. Ve Allah Resûlü onun hanımına izin vermişti. Bazıları benim de aynı şekilde izin almamı istediler. Fakat kabul etmedim. Zira, Allah Resûlünün böyle bir teklifi nasıl karşılayacağını bilemiyordum.
Derken bir müddet de böyle geçmiş ve tam elli gün dolmuştu. Artık dayanamaz hale gelmiştim. Dünyam kararmış ve kabir kadar daralmıştı. Her zaman yaptığım gibi evimin damında sabah namazını kılmış, oturuyordum. Birisinin yüksek sesle ismimi söylediğini duydum. Ses: Müjde Kab! diyordu. İşi anlamıştım. Hemen secdeye kapandım. O gün sabah namazından sonra Allah Resûlü affımızı ilân etmişti. Mescide koştum, herkes ayağa kalkmış beni tebrik ediyordu. Talha boynuma sarıldı, yüzümü, gözümü öpüyordu. Sanki yeniden bir Akebe yaşıyordum. Allah Resûlünün huzuruna gelip elini tuttum. O da benim elimi tutmuştu. -O anda cennetle müjdelenseydi dahi zannediyorum bu kadar sevinmeyecekti- Allah Resûlü: Allah sizi affetti buyurdular. Ve hakkımızda inen şu âyeti okudular:
“Ve (Allah o tevbeleri) geri bırakılan üç kişinin de tevbelerini kabul etti. Yeryüzü, genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet yine Allahtan yine Allaha sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hallerine) dönmeleri için Allah onların tevbesini kabul etti. Çünkü Allah Tevvâbtır Rahîmdir” (Tevbe/118).
O bu âyeti okuduktan sonra Resûlullaha hitaben, Ya Resûlallah! Ben doğrulukla kurtuldum.. bundan böyle ömrüm oldukça da doğrudan başka bir şey söylemeyeceğime, söz veriyorum dedim.”
Evet, peygamberlik hakikatı, sıdk dediğimiz, doğruluk çarkı ve esası üzerine döner durur. Her peygamber doğru söyler. Ve öyle olması da zaruridir. Zira, gayb âleminden emirler getirerek insanlığa tebliğ eden bu şahıslardan herhangi birinde küçücük bir yanılma veya yanlışlık olsa, her şey alt-üst olur. İnsanlık adına öğrenmemiz gerekli olan bütün hakikatler, bize onlar vasıtasıyla intikal etmektedir. Bu ise zerre kadar yanılgıya tahammülü olmayan çok hassas bir konudur. Onun içindir ki Cenâb-ı Hakk, bu mevzuda şöyle buyurur :
“Eğer (peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette Onu kuvvetle yakalar; sonra da Onun can damarını koparırdık (Onu yaşatmazdık) sizden hiçbiriniz de buna mâni olamazdı” (Hakka/44-47).
O, ilâhî emir ve nehiyler karşısında gassalın elinde bir meyyit gibiydi. Vahiy, Onu istediği tarafa evirir-çevirir, O da hep o istikameti kollardı. Kurbiyet kazanıp en son noktayı elde ettiği anda dahi O, bu hassasiyetinden hiçbir şey kaybetmemişti.. kaybetmek bir yana daha da derinleşmiş ve âdetâ erişilmez bir duyarlılık kazanmıştı.:flowers:









"Sponsorlu Bağlantılar"

 
"Sponsorlu Bağlantılar"



Cevapla

Hızlı Cevap
Mesajınız:
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın
Rastgele Soru

Seçenekler


Seçenekler


Benzer Konular
Peygamberlerin Sıfatları: Fetanet Peygamberlerin Sıfatları: Fetanet Fetanet, akılla aklı aşma demektir. Ona, peygamber mantığı da diyebileceğimizi arz etmiştim. Bu mantık; ruh, kalb, his ve letâifi bir araya getirip, mütalâa...
Peygamberlerin Sıfatları - Sıdk ve doğruluk Peygamberlerin Sıfatları - Sıdk ve doğruluk Doğruluk, peygamberliğin mihveridir. Peygamberlik, doğruluk yörüngesi üzerinde hareket eder. Peygamberin ağzından çıkan her şey tasdik edalıdır. Çünkü...
Cehennem ve Mizan'in Sıfatları Cehennem ve Mizân'in Sifatlari Bu mevzuda bazi noktalarina daha önce temas etmis olmamiza ragmen, faydayi tamamlamak için yeniden ele almakta mahzur görmedik. Ola ki; bozulmus ve gaafil gönüllere...
Peygamberlerin Sıfatları Peygamberlerin Sıfatları "Peygamberler güzel ahlâk sâhibidirler. Mâlâyânîden (fâidesiz iş ve sözden), insan tabiatının nefret ettiği şeylerden uzaktırlar. İnsanlar arasında asîl olmayan soydan...
Allah'ın Zati Sıfatları 1) Vücüd : (Var olmak) Bu alemde görülen her şey, daha önce yok iken vücüuda getirilmiş ve her biri bir gaye için yaratılmıştır. Bu kainat, maddesiyle şekliyle sonradan var olmuştur. O halde, her...

 
Forum Stats
Üyeler: 66,543
Konular : 231,557
Mesajlar: 417,082
Şuan Sitemizde: 441

En Son Üye: lukalin22

Sosyal Linkler
Twitter Butonları





Google+ Butonu


Sponsorlu Bağlantılar







Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 18:42.


Powered by vBulletin® Version 3.8.2
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.

DMCA.com

Sitemizde illegal paylaşım yasaktır.Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz/sorunuz varsa bize ulaşmak için TIKLAYINIZ .
In this web site,illegal sharing is forbidden.If you have any problem/complaint about content's copyrights in our page,please click here to contact us.