Forum Kimler Online
Go Back   Ezberim > İslam Dini Bölümü > Dini Bilgiler
Kayıt ol Forumları Okundu Kabul Et


Tefhimu'l Kuran Tefsiri Maide Suresi (Mevdudi)

İslam Dini Bölümü kategorisinde ve Dini Bilgiler forumunda bulunan Tefhimu'l Kuran Tefsiri Maide Suresi (Mevdudi) konusunu görüntülemektesiniz.
Tefhimu'l Kuran Tefsiri Maide Suresi (Mevdudi) 005 - MAİDE SURESİ GİRİŞ Adı: Bu sure adını, içinde maide kelimesinin geçtiği 112. ...






Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler
  #1  
Alt 13-06-2011, 16:32
 
Standart Tefhimu'l Kuran Tefsiri Maide Suresi (Mevdudi)

"Sponsorlu Bağlantılar"

 


Tefhimu'l Kuran Tefsiri Maide Suresi (Mevdudi)

005 - MAİDE SURESİ
GİRİŞ

Adı: Bu sure adını, içinde maide kelimesinin geçtiği 112. ayetten alır. Daha başka pek çok surenin adı gibi, bu surenin adının da konusuyla özel bir bağlantısı yoktur. Yalnızca onu diğer surelerden ayırıcı bir sembol olarak kulanılmıştır.
Nüzul zamanı: Konusunun gösterdiği ve rivayetlerin de desteklediği üzere, bu sure Hudeybiye anlaşmasından sonra, Hicret'in 6. yılında veya 7. yılın başlarında vahyolunmuştur. Bu nedenle, bu anlaşmadan doğan sorunları ele almaktadır.
Hz. Peygamber (s.a) H. 6. yılın Zilkade ayında Umre yapmak için 1400 müslümanla birlikte Mekke'ye gitti. Fakat, düşmanlığa bürünen Kureyş, Arabistan'ın tüm eski dinî geleneklerine aykırı olmasına rağmen Hz. Peygamber'in (s.a.) bu düşüncesine engel oldu. Sert ve kırıcı görüşmelerden sonra Hudeybiye'de bir anlaşmaya varıldı. Buna göre umre gelecek yıl yapılacaktır. Müslümanlara gerçek İslâmî vakarla Mekke'ye haccetmenin yolunu öğretmek ve kâfirlerin kötü davranışlarına bir misilleme olarak, onların Mekke'ye haccetmelerine engel olmamayı emretmek için mükemmel bir fırsat doğmuş bulunuyordu. Pek çok kâfir Mekke'ye giderken müslümanların toprağından geçmek zorunda kaldığı için bu zor da değildi. İşte bu nedenle, ilk ayetler Mekke'ye Hac'la ilgili konuları ele almakta, aynı şeyler 101-104. ayetlerde de vurgulanmaktadır. Surenin kalan konuları da aynı döneme ait olmalıdır.
Konunun sürekliliği, çok büyük ihtimalle surenin tamamının aynı zamanda ve tek bir defada vahyolunduğunu göstermektedir. Ne var ki, bazı ayetlerin daha sonraki bir dönemde vahyedilip, sure içinde uygun düştükleri yerlere yerleştirilmiş olmaları da mümkündür. Fakat sure içinde, onun iki veya daha fazla ayrı dönemde vahyedildiğini gösterecek en küçük bir üslûp farklılığı, kesikliği yoktur.
Konu: Bu sure, Al-i İmran ve Nisa surelerinin vahyedildiği zamanda geçerli olan şartlardan daha değişik ve farklı şartların gerekliliklerine uygun olarak vahyedilmiştir. Adı geçen surelerin vahyedildiği dönemde Uhud'daki gerileyişin yarattığı şok, Medine'nin çevresini müslümanlar için tehlikeli bir hale getirmişken, şimdi İslâm artık savunmasız bir güç olmaktan çıkmış ve İslâm Devleti'nin sınırları doğuda Necid'e, batıda Kızıl deniz'e, kuzeyde Suriye ve güneyde ise Mekke'ye uzanmış bulunuyordu. Uhud'daki gerileyişleri müslümanların kararlılıklarını sarsamamış; aksine daha da hareketlendirmişti onları. Tükenmek bilmez kavgalarının ve eşsiz fedâkarlıklarının sonucu olarak, 200 mil yarıçapındaki bir alanın içinde kalan komşu kabilelerin gücü kırılmıştı. Medine'yi tehdit edip duran Yahudi başbelası bertaraf edilmiş ve Hicaz'ın kalan yörelerindeki Yahudiler de Medine Devleti'ne vergi verir duruma gelmişlerdi. Kureyş'in İslâm'ı ezmek için harcadığı son çaba da Hendek Savaşı'nda etkisiz bırakılmıştı. Artık Araplar, hiçbir gücün İslâmî hareketi kıramayacağını iyice anlamışlardı. İslâm, halkın zihinlerine ve kalplerine hükmeden bir akide değildi yalnızca; sınırları içinde yaşayan insanların hayatlarnın her yönüne hükmeden bir devletti de aynı zamanda. Artık müslümanlar inançlarına göre, herhangi bir engelle karşılaşmadan kendi hayatlarını yaşayabiliyorlardı.
Bu dönemde bir başka gelişme daha olmuştu. İslâmî bakış açısı ve İslâm'ın ilkelerine uygunluk içinde bir İslâm medeniyeti doğmuştu. Tüm yönleriyle diğer medeniyetlerden bütünüyle farklı bir medeniyetti bu. Müslümanların ahlâkî, sosyal ve kültürel davranış biçimlerinde gayri müslimlerden açıkça ayıran bir medeniyeti. İslâm Devleti'nin tüm topraklarında camiler yapılmıştı. Cemaatle namaz yerleşmiş ve her yerleşim bölgesi ve kabile için bir imam atanmıştı. Bütün ayrıntılarıyla tesbit edilen İslâm medeni ve ceza hukuku, İslâm mahkemeleri tarafından uygulanıyordu. Yeni baştan düzenlenmiş olan ticaret ve alış-veriş biçimleri eskilerinin yerini almıştı. Evlenme ve boşanma, kadın-erkek ayırımı, zina, iftira ve benzeri suçların cezalarıyla ilgili İslâmî yasalar müslümanların sosyal hayatına yeni bir şekil vermişti. Sosyal davranış biçimleri, konuşmaları, giyimleri, yaşayış şekilleri, kültürleri vs. kendine özgü apayrı bir kalıba girmişti. Bütün bu değişimlerin sonucu olarak, müslüman olmayanlar, müslümanların artık bir daha eski durumlarına döneceklerini umamıyorlardı.
Hudeybiye Anlaşmasından önce müslümanlar, müslüman olmayan Kureyş'le öylesine bir mücadele içine girmişlerdi ki, mesajlarını yayacak vakitleri bile yoktu. Bu durum, bir yenilgi gibi görülmekle birlikte, gerçekte, kazanılan bir zafer olan Hudeybiye Anlaşmasıyla ortadan kalktı. Müslümanlar bu zaferin sonucunda yalnızca kendi topraklarında sükûna kavuşmakla kalmadılar, aynı zamanda çevre bölgelere mesajlarını götürme fırsatını da buldular. Bu arada Hz. Peygamber (s.a) İran, Mısır ve Roma İmparatorluğu (Bizans-çev.) hükümdarlarına onları İslâm'a davet eden mektuplar gönderdi. Yine bu dönemde İslâm davetçileri kabileler arasında yayılıp, onları Allah'ın İlâhî Yolu'nu kabule çağırdılar.
Mâide Suresinin vahyedildiği dönemde durum kısaca buydu.
Konular: Mâide suresi şu üç ana konuyu ele alır:
1) Müslümanların dinî, kültürel ve siyasal hayatlarıyla ilgili hükümler, talimatlar:
Bu bağlamda, Hac yolculuğuyla ilgili hükümler manzumesi ortaya konur; Allah'ın 'şeaîri'ne tam bir saygı emredilir ve Kâbe'ye gelen hacılara karşı girişilecek her türlü engelleme ve müdahale yasaklanır. Yiyecekler konusunda neyin helal, neyin haram olduğuyla ilgili kesin hükümler ve düzenlemeler getirilir ve İslâm öncesi çağın koyduğu saçma sınırlamalar kaldırılır. Kitap ehlinin yemeğini yeme ve kadınlarıyla evlenme izni verilir. Abdest, gusül ve teyemmümle ilgili hükümler ve düzenlemeler ortaya konur. İsyan, kamunun huzurunu bozma ve hırsızlıkla ilgili cezalar belirtilir. İçki, kumar mutlak anlamda yasaklanır. Yemin kefareti açıklanır ve şahitlik yasasına yeni ilâveler yapılır.
2) Müslümanlara uyarılar:
Artık müslümanlar hâkim duruma geçtiklerine göre, iktidarın kendilerini bozması tehlikesi sözkonusudur. Bu nedenle Allah müslümanları, büyük imtihan döneminde, adalete bağlı kalmaları ve kendilerinden önce geçen kitap ehlinin hatalarına düşmemeleri konusunda tekrar tekrar uyarmaktadır. Kendilerine Allah'a ve Rasûlü'ne itaat ahdine bağlı kalmaları; Allah ve Rasûlü'nün emir ve yasaklarını, onları yerine getirmeyen Yahudi ve Hıristiyanların karşılaştıkları kötü sonuçlardan korunmaları için, titizlikle gözetmeleri emredilmektedir. Yine, tüm işlerinde Kur'an-ı Kerim'in emir ve yasaklarına uymaları ifade olunmakta ve nifaka (münafıklığa) karşı uyarılmaktadırlar.
3) Yahudilere ve Hıristiyanlara uyarılar:
Yahudilerin gücü tümüyle zayıflatılmış ve Kuzey Arabistan'daki hemen hemen tüm yerleşim bölgeleri müslümanların yönetimi altına girmiştir. Bu nedenle Yahudiler yanlış tavırlarına karşı yeniden uyarılmakta ve Doğru Yol'u izlemeye çağrılmaktadırlar. Aynı şekilde Hıristiyanlara da ayrıntılı bir davet yapılmaktadır. İnançlarındaki yanılgılar açıkça belirtilmekte ve kendilerine Hz. Peygamber'in (s.a) yol göstericiliğini kabul etmeleri konusunda uyarıda bulunulmaktadır. Burada hemen belirtelim ki, mecûsilere ve komşu ülkelerdeki putperestlere doğrudan bir çağrı yapılmamaktadır. Çünkü onların durumları müşrik Araplara yapılan seslenişlerle zaten ortaya konulmuş, kendilerine ayrıca seslenmeye gerek kalmamıştır.
ÖZET
Konu: İslâm Toplumu'nun yerleşip-pekişmesi:
İslâm Toplumu'nun yerleşmesi için Nisa Suresi'nde verilen talimatların devamında müslümanlar, tüm yükümlülüklerini gözetip yerine getirmeye yöneltilmekte, bu amaç doğrultusunda müslümanları eğitmek için yeni yeni düzenlemeler getirilmektedir.
Ayrıca müslümanlar hâkim güç olarak iktidarda bulunmanın getirmesi muhtemel sapmalara karşı uyarılıp, Kur'an'ın Ahdi'ni gözetmeye yöneltilmektedirler. Yine, kendi adlarına, Doğru Yol karşısındaki yanlış tavırlarını bırakıp, Peygamber Hz. Muhamed'in (s.a) getirdiği hidayeti kabul etme konusunda uyarılan Yahudi ve Hıristiyanların başarısızlıklarından ders almaya çağrılmaktadırlar.
Konular ve Birbirleriyle Olan Bağlantıları:
1-10. Müminler, tüm yükümlülüklerini inceden inceye yerine getirmeye ve İlâhî Hukuk'un yiyecek, cinsiyet, namaz, adalet vb. hakkında öngördüğü düzenlemeye uymaya sevkedilmektedirler.
11-26. Müslümanlar kendilerinden önce gelenlerin yanılgıları karşısında uyarılmaktadır; Sırat-ı Müstakîm'i izlemeli ve ahidlerini bozarak bâtıl yollara sapan Yahudi ve Hıristiyanların ortaya koydukları kötü örnekten sakınmalıdırlar. Ayrıca, Yahudi ve Hıristiyanlar da tuttukları yanlış yol ve İslâm'ı kabul etme konusunda uyarılmaktadır.
27-32. Hz. Adem'in (a.s) iki oğlunun kıssasıyla Hz. Peygamber (s.a) ve ashabını öldürmek için kurdukları tuzak nedeniyle Yahudileri azarlama arasında bağlantı kurulmaktadır. (Ayet: 11, 30) . Kıssa ayrıca insan hayatının kutsallığını vurgulamak için de kullanılmaktadır.
33-40. Bu amaçla, İslâm Devleti'nde kaos meydana getirenler için cezalar öngörülmüş ve müminler İslâm'ı yerleştirmek için ellerinden geleni yapmaya çağrılmışlardır; mülkiyetin kutsallığı da ayrıca vurgulanmaktadır.
41-50. Hz. Peygamber (a.s) ve O'nun aracılığıyla müslümanlar Yahudilerin düşmanlıklarına, şer planlarına ve tuzaklarına aldırmayıp, Kur'an'ın hidayetine uygun olarak Doğru Yol'u yerleştirmek için ellerinden geleni yapmayı sürdürmesi konusunda yeniden temin edilmektedir. Çünkü, kendi kitaplarına (Tevrat) sırt çevirenlerden daha iyi bir şey beklenemez. Peygamber, Hıristiyanlara da aynı şekilde davranmalıdır. Onlar da kendi İncillerini terketmişlerdir çünkü.
51-69. Müminler ahlâkî çöküntü içinde bulunan Yahudi ve Hıristiyanları dost ve sırdaş edinmemeleri için uyarılmaktadırlar. Müminler, münafıkların, kâfirlerin ve benzerlerinin desiseleri karşısında dikkatli ve korunmada olmalılar ve yalnızca gerçekten mümin olanlara güvenmelidirler. Sonra, kitap ehli de düşmanlıklarını bırakmaya, doğru tavır takınmaya çağrılmaktadır. Aksi takdirde kurtulmaları mümkün olmayacaktır.
70-86. Yahudi ve Hıristiyanların sapıklıkları konusu yeniden ele alınmakta, özellikle Hıristiyanlar Tevhîd akidesiyle ilgili hatalarından dolayı azarlanmaktadırlar. Bununla birlikte, içlerinde gerçeğe daha yakın kişiler bulunması nedeniyle, katı kalpli Yahudilere tercih edilmektedirler.
87-108. Surenin bu bölümünde, 1-10. ayetlerdekilere ek olarak, meşru ve gayri meşru olanla ilgili yeni düzenlemeler getirilmektedir.
109-119. Surenin sonunda, akidelerini düzeltmeleri için yanlış yoldaki insanların yargılanması için Hüküm Günü Allah'la Peygamberi arasında geçecek konuşma yer almaktadır. Özelde kendisine inandıklarını ikrar eden Hıristiyanları ve genelde peygamberleri vs. hakkında bâtıl ümitler besleyenleri uyarmak için İsa Peygember'le (a.s) yapılacak konuşma bir örnek olarak verilmiştir.
120 Sonuç: "Ey insanlık! Göklerin ve yerin mülkü, hâkimiyeti Allah'a aittir; o halde, O'nun gerçek kulları olmaya bakmalı ve O'ndan korkmalısınız. Çünkü O her şeye kadirdir, gücü her şeye yetendir."







"Sponsorlu Bağlantılar"

 
"Sponsorlu Bağlantılar"



  #2  
Alt 13-06-2011, 16:33
 
Standart Cevap: Tefhimu'l Kuran Tefsiri Maide Suresi (Mevdudi)

Rahman Rahim olan Allahın adıyla

1- Ey iman edenler! Akitleri titizlikle yerine getirin.(1) Size dört ayaklı tüm otlayan hayvanlar(2) helâl kılındı, ancak size okunanlar ve ihramlıyken(3) avlanmayı helâl kılmamamız başka. Şüphesiz Allah dilediği hükmü koyar.(4)

2- Ey iman edenler, Allah'ın şiarlarına,(5) haram olan ay'a, kurbanlık hayvanlara, (onlardaki) gerdanlıklara ve Rablerinden bir fazl ve hoşnutluk isteyerek Beyt-i Haram'a gelenlere sakın saygısızlık etmeyin.(6) İhramdan çıktınız mı artık avlanabilirsiniz.(7) Sizi Mescid-i Haram'dan alıkoyduklarından dolayı bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin.(8) İyilik ve takva konsunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah'tan korkup-sakının. Gerçekten Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.

AÇIKLAMA

1. Yani, "sizin için bu surede açıklanan ve genelde İlâhî Hukuk'ta ortaya konan tüm akitleri yerine getirin, tüm sınırları gözetin." Bu kısa giriş cümlesinden sonra, titizlikle uyulması gereken sınırlar, akitler sıralanmaya başlıyor.
2. Arapça En'am kelimesi deve, sığır, koyun ve keçi, behîme ise, dört ayaklı otlayan tüm hayvanlar için kullanılır. İki kelimenin (isim tamlaması şeklinde) birlikte kullanılması, En'am kelimesinin ifade ettiği dört tür hayvanı andıran tüm otlayan dört ayaklıları içine alarak anlamı daha kapsamlı hale getirmiştir. Yine başka hayvanları öldürüp yiyerek beslenen etoburların gayri meşru olduğunu da imâ etmektedir. Hz. Peygamber (s.a) bir hadislerinde et yiyenlerin gayri meşru olduğunu ifade ederek bu durumu açıklığa kavuşturmuştur. Aynı şekilde, pençesi olup, yiyecek için başka hayvanları öldüren veya lâşe (ölmüş vücut, ceset) yiyen kuşların da haram olduğunu belirtmiştir. İbn Abbas'tan rivayet edilen bir hadise göre, Hz. Peygamber (s.a) etoburların ve pençeli kuşların etinin yenmesini yasaklamışlardır. Değişik sahabelerden gelen daha başka hadisler de bu hükmü desteklemektedir.
3. İhram. Kâbe'den bilinen uzaklıktakı belirli mesafeler içinde giyilmesi gereken hac elbisesidir. Hacıların günlük elbiselerini çıkarıp, hac elbiselerini giymedikçe Kâbe'ye varmaları meşru değildir. İhram, biri bele sarılan, diğeri omuzlara atılan dikişsiz ve süssüz iki parça kumaştan oluşur. Ayakların üst yüzeyi, topuklar ve baş açık olmalıdır. Buna ihramlı bulunma denir. Bu hal normalde meşru olan bazı şeyleri gayri meşru kılar. Sözgelimi traş olunmaz, saç kesilmez elbiseler giyilip süsler takılmaz, koku kullanılmaz, şehevî arzulara dalınmaz vs. Bir diğer sınırlama da, hiçbir canlının öldürülmemesi, avlanılmaması veya kimsenin avda yardıma itilmemesidir.
4. Bu demektir ki, dilediği emri vermekte Allah mutlak yetki sahibidir ve kulların bunu sorgulamaya hiç bir hakları yoktur. Allah'ın tüm irade ve emirleri hikmete dayanıyor ve tam bir üstünlük ve mükemmeliyet taşıyorsa da, yine de bir müslüman, sadece kendi düşüncesi ve kendi hayrına uygun olması sebebiyle itaat etmez; ancak, üstündeki Hakimiyet Sahibi'nin emirleri olduğu için itaat eder. Eğer Allah bir şeyi gayri meşru ilân etmişse, bu bir başka nedenle değil, ancak O gayri meşru ilân ettiği için gayri meşrudur. Aynı şekilde, O bir şeyi meşru yapmışsa, yine o şeyin ve her şeyin sahibinin kullarına onun kullanma izni vermesinden başka bir nedenle meşru olmaz. Bu nedenledir ki, Kur'an bu temel ilke üzerinde yani bir şeyi meşru veya gayri meşru yapan tek temelin Mâlik'in onun kullanımına izin verip vermediği üzerinde şiddetle durur. Yine, kulların bir şeyi meşru veya gayri meşri saymak konusunda bundan başka hiçbir dayanağı yoktur. Bir şeyi, eğer Allah meşru kılmışsa meşrudur, yasaklamışsa meşru değildir.
5. Şeâir, şiârın çoğuludur. Bir yol, bir akide, bir düşünce biçimi bir eylem veya bir sistemi sembolize eden bir nesne veya onun temsilcisine, bir amblem görevi gördüğünden dolayı şiâr denilir. Resmî bayraklar polis veya asker üniformaları, paralar, pullar vs. yönetimi altındakilerden ve belli ölçülerde başkalarından kendilerine gerekli saygı isteyen hükümetlerin şeâiridir. Sözgelimi, Tapınak, Ekmek-Şarap Yemeği plâtformu, haç vs. Hıristiyanlığın şeâiridir.
Orak ve çekiç Komünist Parti'nin şiârı, SS'ler Nazi Partisi'nin şiârıdır. Tüm bunlar izleyicilerinden sembolleri için saygı isterler. Eğer bir kimse, bir sistemin sembollerinden birine saygısızlık gösterirse, bu o sisteme karşı bir düşmanlık göstergesidir ve eğer saygısızlık gösteren kişi aynı sisteme aitse bu durumda bu hareket bir isyan, bir yüz çevirme (irtidat) demektir.
Allah'ın şeairi putatapıcılık, küfr ve tanrıtanımazlık şekillerine aykırı olarak Allah'a ibadetin saf şeklini temsil eden işaret ve sembollerdir. Psikolojik temelleri yalnızca Allah'a ibadete dayandığı ve şu veya bu şekilde şirk ya da küfürle kirletilmediği sürece nerede ve hangi sistemde karşılaşırlarsa karşılaşsınlar, müslümanların Allah'ın şiarlarına saygı göstermeleri gerekir. Bu bakımdan eğer bir müslüman bir gayri müslimin inanç veya hareketlerinde Allah'a ibadetten öğeler taşıyan bir şey bulursa, bu öğeye ve Allah'a ibadetle bağlantılı sembollere gereken saygıyı gösterecektir. Bu noktada müslüman olmayanlarla hiçbir tartışmaya girilmez; tartışma, ancak Allah'a ibadet, başkalarına ibadetle kirletildiği zaman ortaya çıkar.
Bu bağlamda şu nokta iyi anlaşılmalıdır ki, Allah'ın şiarlarına gereken saygıyı gösterme emri, müslümanların Mekke'yi ellerinde bulunduran müşrik Araplarla savaşta olduğu bir zamanda gelmiştir. Müşrik Araplardan bazıları Kâbe'ye giderken müslümanların kendilerini kolayca vurabilecekleri yollardan geçmek durumunda olduklarından bu emir gerekliydi. Bu yüzden müslümanlara, putperest de olsalar, kendileriyle savaş halinde de olsalar, Allah'ın Evi'ne giden müşriklere eziyet etmeme emri verilmektedir. Yine, müslümanlar Hac aylarında onlara saldırmamalı, kurban olarak Allah'ın Evi'ne götürdükleri hayvanları ellerinden almamalıdırlar. Bu, bozuk dinlerinde sağlam kalmış olan Allah'a ibadet öğesine saygı gösterilip, ayak altına alınmamasını temin içindir.
6. Savaş hali nedeniyle müslümanların çiğnemesi tehlikesi bulunduğundan, emr'in hemen arkasından Allah'ın birkaç şiarı özellikle anılmaktadır. Tabii ki, saygı gösterilmesi gereken yalnızca bu şiarlar değildir.
7. Burada hemen İhram'la ilgili emir gelmektedir. Çünkü Allah'ın şiarlarından biridir bu. Allah'ın şiarlarından birini çiğnemek olduğu için ihramlıyken avlanma yasaklanmaktadır. Fakat, hükme göre İhram'ın sınırlamaları sona erdiğinde istenilirse avlanmaya izin verilmektedir.
8. Bu yasak, müslümanların müşrik Arapların hac'ca gelmelerine engel olmalarını ve kendi bölgelerinden geçerlerken onlara saldırmalarını önlemek için konmuştur. Düşmanları, eski âdetlerine bile zıt olarak kendilerini Kâbe'yi ziyaretten ve haccetmekten alıkoyduklarından dolayı müslümanlar öyle kızgındılar ki, misillemede bulunabilirlerdi. Fakat Allah sınırları aşmamaları için kendilerini uyarmaktadır.


  #3  
Alt 13-06-2011, 16:34
 
Standart Cevap: Tefhimu'l Kuran Tefsiri Maide Suresi (Mevdudi)

3- Ölü eti,(9) kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilen, boğulmuş,(10) vurulmuş, yüksek bir yerden düşmüş, boynuzlanmış, yırtıcı hayvan tarafından yenmiş, -(henüz canlıyken yetişip) kestikleriniz hariç,-(11) dikili taşlar üzerine(12) boğazlanan(13) (hayvanlar) , ve fal oklarıyla kısmet aramanız(14) size haram kılındı. Bunlar fısktır (günahla yoldan sapmadır.) Bugün küfre sapanlar, sizin dininizden (dininizi yıkmaktan) umut kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, Ben'den korkun.(15) Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçip-beğendim.(16) Kim 'şiddetli bir açlıkta kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalırsa' -günaha eğilim göstermeksizin- (bu haram saydıklarımızdan yetecek kadar yiyebilir.) Çünkü Allah bağışlayandır, esirgeyendir.(17)

AÇIKLAMA


9. Yani, "normal ölümle ölen hayvan etleri."
10. Yani, Allah'ın adından başka bir kimse veya bir şey adına boğazlanan veya bir veli (aziz) , bir tanrı ya da bir tanrıça vs.ye sunma niyetiyle boğazlanan hayvanın eti. (Ayrıca bkz. Bakara: 171) .
11. "Eğer bir hayvanın başına bunlardan biri gelir de yine ölmez ve gereği gibi boğazlanırsa, onun etini yemek helâldir." Buradan temiz bir hayvanın etinin ancak öngörüldüğü şekilde boğazlanmasıyla helâl olacağı ve onu helâl kılmanın başka bir yolunun bulunmadığı anlamı da çıkmaktadır. Hayvan öngörüldüğü şekilde, yani boğazın çoğu kısmı kanın serbestçe akmasına imkân verecek biçimde kesilir. Eğer boynun tamamı koparılır veya hayvan boğazından sıkılarak ya da bir başka şekilde öldürülürse, gerektiği gibi boğazlanmış olmaz. Çünkü, bu durumda kanın çoğu vücutta kalır ve farklı yerlerde pıhtılaşıp ete yapışır. Fakat, eğer öngörüldüğü şekilde boğazlanacak olursa, vücudun tamamı beyinle bağlantılı olarak kanın bütünüyle vücuttan akmasına izin verecek kadar uzun bir süre kalır ve et bizzat haram (haram liaynihî) olan kandan temizlenir. Bu bakımdan, etin helâl olması için kandan temizlenmesi gerekir.
12. Arapça'da nusub, özelikle herhangi bir aziz veya tanrı için kendilerine kurban gayri meşru bir tapınmadan dolayı kurbanın kesildiği her türlü yer için kullanılır.
13. Bu bağlamda, hükmün yiyecekleri haram veya helâl kılmak için öngördüğü sınırların tıbbî açıdan değil de ahlâkî ve manevî açıdan çizildiği iyice anlaşılmalıdır. Tıpla ilgili konularda bu sınırlama kişinin kendi yargı ve algı gücüne bırakılmıştır. Sağlığı ve beslenmesi açısından nelerin yararlı, nelerin zararlı olduğunu bulup çıkarmak kişinin kendi işidir. Hüküm, bu sahada yol göstericilik için her hangi bir sorumluluk yüklenmez. Böyle yapmış olsaydı, ilk yasaklanması gereken zehir olurdu. Fakat ne Kur'an'da, ne de hadislerde mutlak olarak ne zehirden söz edilir, ne de başka öldürücü şeylerden. Hüküm, ancak neyin ahlâkî veya manevî açıdan zararlı ya da yararlı olduğu ve helâl şeyleri kazanmanın doğru ve yanlış yollarıyla ilgilenir. İnsanın kendi kendine bunları ortaya çıkarma aracının bulunmadığı ve bu nedenle hükmün yol göstericiliği olmadan bu alanda yanlışlıklar yapabileceği açıktır. Bu yüzden, yasaklanan şeyler temizlik (tayyib) veya ahlâk ya da inanç açısından zararlı olduğu için yasaklanmıştır. Meşru kılınan şeyler ise, bütün bu kötülüklerden uzak olduğu için meşru kılınmıştır.
Burada, halkın açıkça anlaması için Allah'ın neden bazı yasakların altında yatan hikmeti açıklamadığı sorulabilir. Bunun nedeni, bunları insanın kavramasının mümkün olmamasıdır. Sözgelimi lâşe, kan veya domuz eti yemenin getireceği ahlâkî kötülükleri derinliğine araştırmamız mümkün olmadığı gibi, bunların nasıl ve hangi ölçülerde ortaya çıkacağını bilebilmemiz de kolay değildir. Çünkü elimizdeki ahlâkîliği ölçüp tartacak hiçbir araç yoktur. Bu bakımdan bunların kötü sonuçları açıklanmış bile olsa, doğruluklarını ölçecek bir araç olmadığından şüpheler yine de dağılmayacaktır.
Allah'ın helâl ve haram sınırlarının gözetimini, bir inanç sorunu olarak ortaya koymasının nedeni budur. Kur'an'ın Allah'ın Kitabı ve Hz. Peygamber'in (s.a) O'nun Rasûlü olduğuna, Alim ve Hakîm olarak da Allah'a inanan bir kişi, arkada yatan hikmeti anlasın veya anlamasın, bu sınırları gözetecektir. Öte yandan, bu temel akideyi kabul etmiyorsa, insanî bilgiye göre zararlı olanlardan kaçınarak, insanın zararlı olduğunu bilemediği şeylerin sonuçlarına katlanmaya da devam edecektir.
14. Bu ayet üç tür yasaktan oluşmaktadır:
Bir tanrı, tanrıça veya benzerlerinden, şirk olan yollarla talihini öğrenmek için fal okları çekmeyi veya gelecekleri ya da anlaşmazlıkları çözümlemekle ilgili işaretler almayı yasaklamaktadır. Söz gelimi, Mekke'nin putperest Kureyş kabilesi bu amaçla Kâbe'de Hûbel putunu seçmişlerdi, onun yanında yedi fal oku bulundururlardı. Putun bakıcısına (din adamına) kurban sunduktan ve bir takım merasimlerden sonra bir ok çekerler ve onun üzerine kazınmış bulunan yazıları Hûbel'in hükmü olarak kabul ederlerdi.
İkinci tür yasak, akla ve bilgiye başvurmadan herhangi bir şeyi iyi veya kötü işareti saymak, hayatın günlük sorunları hakkında mantıksız ve bâtıl karar alma yöntemleri ve yollarından, veya belli şeyleri, olayları, durumları ve benzerlerini uğursuzluk sayarak gelecek olaylar hakkında körce sonuçlara varmaktan oluşmaktadır. Kısaca, fal yöntemlerini ve kehanetleri içine almaktadır.
Üçüncü yasak türü, kazanmanın meziyet ve liyâkate, hak, hizmet ve diğer aklî yargılara değil de, salt şansa dayandığı tüm kumar çeşitlerini kapsamaktadır. Örneğin, belli bir bilet sahibini çok sayıda aynı türden bilet sahiplerinin zararına ödüllendiren tüm lotarya ve piyango çeşitleri, çok sayıda doğru cevabın içinde yalnızca şansa dayanarak işaretlenen bir cevaba ödül veren bulmacalar, tüm bunlar haramdır.
Ne var ki, eşit derecede meşru iki şey veya hak bulunup da, aralarında hiçbir aklî seçim yapma yöntemi olmadığı zamanlarda kura çekmek İslâm'da meşrudur. Söz gelimi ortada her bakımdan aynı hakka sahip iki kişi bulunsun, hâkim birine öncelik tanıyacak hiçbir aklî yargı yolu bulamasın ve taraflardan hiçbiri hakkından vazgeçmesin. Böyle bir durumda, iki taraf da razı olursa sorun kura ile çözülür. Veya, iki meşru şeyden birini seçmek zorunda kalıp da, seçimde güçlük çeken kişi kura atabilir. Hz. Peygamber (a.s) eşit hakka sahip iki kişi arasında seçim yapması gerekip de, kendisi birinin lehine karar verdiğinde diğerinin alınacağını hissettiği zaman bu yöntemi uygularlardı.
15. "Bugün" belli bir gün veya tarih değil, ayetin indiği gün demektir. "Kâfirler dininizden ümidini kesti" ifadesinin anlamı şudur: "Uzun süren sistemli bir direnme ve karşı çıkıştan sonra, dininizi başarısızlığa uğratma ümidini yitirdiler. Dininiz kalıcı bir hayat düzeni olup, sağlam bir temele oturduğundan, artık eski "Cahiliyet'e döneceğinizi ummuyorlar." Bu yüzden, "Onlardan değil, Ben'den korkun." Yani, kâfirlerden sizin dinî görevinizi yapmanıza engel olma yolunda gelecek bir müdahale tehlikesi yoktur. Allah'tan korkmalı, O'nun emir ve hükümlerini yerine getirmelisiniz. Çünkü herhangi bir korku nedeniniz kalmamıştır. Artık Yasa'ya itaatsizliğiniz, Allah'a itaat etme niyeti taşımadığınız anlamına gelecektir.
16. "Dininizi kemâle erdirdim" demek, "Onu bütün bir düşünce, hayat sistemi ve medeniyet oluşturan kalıcı bir hayat tarzının gerekli tüm öğeleriyle donattım ve ilkelerini koydum. Tüm insanî sorunların çözümü için ayrıntılı talimatları belirledim. Artık bundan böyle bir başka kaynaktan kılavuz ve talimat aramanıza gerek yoktur." demektir.
"Nimetin tamamlanması", hidâyet nimetinin tamamlanmasıdır.
"Sizin için hayat tarzı olarak İslâm'dan razı oldum; çünkü itaatinizle ve ona olan bağlılığınızla, kabul etmiş olduğunuz İslâm'a içten inandığınızı uygulamada da gösterdiniz. Sizi her türlü kölelik ve bağımlılıktan kurtardığımdan, günlük yaşantınızda Ben'den başkasına teslim olmanız için hiçbir sebep kalmamıştır." Burada şu anlam da gizlidir: "Tüm bu nimetlerime şükür olarak, çizilmiş bulunan sınırları gözetmeyi asla ihmal etmeyiniz."
Bu bildirinin, Hz. Peygamber'in (s.a) H. 10. yılda yaptığı Veda Haccı'nda indiğiyle ilgili sahih rivayetler konusunda görüşüm şudur: Bu önce H. 6. yılda inmiş ve Hac'da yeri gelmişken ilân edilmesi için Hz. Peygamber'e (s.a) yeniden gönderilmiştir. Çünkü, bu ayet, surenin örgüsü içinde öylesine gereklidir ki, sure onsuz eksik kalırdı. Bu yüzden, onun H. 10. yılda indikten sonra sureye konduğu düşünülemez. İnanıyorum (ve doğru olan Allah katındadır) ki, indiği zaman bu ifadenin gerçek anlamı kavranılamamıştı. Bu nedenle, tüm Arabistan'ın itaat altına alındığı ve İslâm'ın gücünün doruğuna çıktığı H. 10. yılda, Veda Haccı münasebetiyle açıklanması için Hz. Peygamber'e (s.a) yeniden vahyolunmuştur.
17. Lütfen bkz. Bakara an: 172.


  #4  
Alt 13-06-2011, 16:34
 
Standart Cevap: Tefhimu'l Kuran Tefsiri Maide Suresi (Mevdudi)

4- Sana, kendilerine neyin helal kılındığını sorarlar. De ki: "Bütün temiz şeler size helal kılındı."(18) Allah'ın size öğrettiği gibi öğretip yetiştirdiğiniz avcı hayvanlarının yakalayıverdiklerinden de(19) -üzerlerine Allah'ın adını anarak-(20) yiyin. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.

AÇIKLAMA


18. Bu cevapta ince bir nokta gizlidir. Burada, açıkça helâl olduğu belirtilmedikçe her şeyi haram sayan bazı "dinî şahsiyetler"in şüpheci tavırları tashih edilmektedir. Halkı kılı kırk yarmaya ve her şeyde hata bulmaya iten bu şüphenin giderilmesi gerekiyordu çünkü. Öyle ki, halk hayatın her alanında tam bir helâller listesi istemeye başlar ve her şeye şüpheci bir tavırla yaklaşır. Soruyu soranlar, başka her şeyi haram sayabilmek için ayrıntılı bir helâller listesi edinme niyeti taşımaktaydılar. Kur'an aksini yaparak haramların ayrıntılı bir listesini verdi, kalan şeyleri helâl saydı. Büyük bir ıslahattı bu, çünkü, insan hayatını birçok bağlardan kurtarıyor ve insanlığa geniş dünyanın kapılarını ardına kadar açıyordu. Bundan önce, yalnızca belli şeyler helâldi ve kalan geniş dünya haramdı; fakat bu ayet sınırlı şeyleri haram kılıp, öteki geniş dünyayı helâlleştirdi.
Ayette yasak listesine alınmayan diğer pis şeylerin helâl sayılmaması için "helâl", "tayyib"le nitelenmektedir. Bir şeyin "tayyib" (temiz-saf) olup olmadığına karar vermenin ölçüsü konusunda şunu söyleyebiliriz; İslâm hukukunun herhangi bir ilkesine göre pis olmayan, selim zevke aykırı düşmeyen veya evrensel düzeyde kültürlü kişiler tarafından iğrenç sayılmayan şeyler tayyibdir.
19. Avcı hayvanlar; köpek, leopar, şahin, atmaca gibi vahşi hayvanları kovalamak ve onları yaralamadan efendilerine yakalamak için eğitilmiş kuşlar ve daha başka hayvanlardır. Eğitilmiş av hayvanlarıyla avlanmak ise, avı hırpalayıp yaraladıklarından gayri meşrudur.
Bununla birlikte, fakihler arasında bu konuda görüş ayrılıkları vardır. İmam Şafiî ve mezhebine bağlı olanlara göre, eğer su hayvanı veya su kuşu, yakaladığı avın üçte birini bile yerse, hayvanı av sahibi için değil, kendisi için yakaladığı anlamına geleceğinden, bu av haramdır. İmam Malik ve mezhebine bağlı olanlar, su kuşu veya hayvanı, eğer avın üçte birinden daha azını yerse, kalan üçte iki veya daha fazlasının sahibine helâl olduğu görüşündedirler. İmam Ebu Hanife ve mezhebindekilere göre, av hayvanı yakaladığı hayvanın bir kısmını yerse, kalan kısım helâl değildir; fakat, su kuşu avın bir kısmını yerse, kalan kısım haram olmayacaktır. Çünkü av hayvanı avı yemeden sahibi için yakalayıp tutmak üzere eğitilebilir: Av kuşuyla yapılan av mutlak olarak haramdır. Çünkü bu kuşlar avı yakalayıp yemeden sahibine getirmek konusunda eğitilemezler.
20. Yani, av hayvanlarını av için salarken "Bismillah" de. Bir hadiste ifade olunduğuna göre, Adiy bin Hatem (r.a) , Hz. Peygamber'e (s.a) av köpeğiyle avlanıp avlanamayacağını sorar. Hz. Peygamber (s.a) "Köpeği salma anında 'Bismillah' çekersen, köpeğin ondan yememesi şartıyla avı yiyebilirsin. Aksi halde, köpek avı kendisi için yakalamış demek olacağından yiyemezsin" cevabını verir. Sonra Adiy bin Hatem (r.a) tekrar sorar: "Eğer köpeğimi avın üzerine salar, fakat ardından orada başka bir köpek bulursam ne yaparım?" Hz. Peygamber (s.a) şöyle cevap verir: "Onu yeme; çünkü Allah'ın adını kendi köpeğin için andın, öbür köpek için değil."
Ayet, avın helâl olması için avcı hayvanın salınması anında "Bismillah" çekilmesini emretmektedir. Bununla birlikte, eğer avlanan hayvan canlı bulunursa, Allah adına gerektiği şekilde boğazlanmalıdır. Fakat, canlı ele geçirilememesi durumunda av ancak eğer avcı hayvanı salma anında da Allah'ın adı anılmışsa helâl olur. Aynı hüküm okla avlanma için de geçerlidir.


  #5  
Alt 13-06-2011, 16:35
 
Standart Cevap: Tefhimu'l Kuran Tefsiri Maide Suresi (Mevdudi)

5- Bugün size temiz olan şeyler helal kılındı. (Kendilerine) kitap verilenlerin yemeği size helal, sizin de yemeğiniz onlara helaldır.(21) Mü'minlerden özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce (kendilerine) kitap verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da, namuslu, fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak -onlara ücretlerini (mehirlerini) ödediğiniz takdirde- size (helal kılındı.) (22) Kim imanı tanımayıp küfre saparsa, elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O ahirette hüsrana uğrayanlardandır.(23)

AÇIKLAMA


21. "Kitap ehlinin yemeği", onlar tarafından kesilmiş olanları da içine alır.
"Kitap ehlinin yemeği size, sizinki de onlara helâldir" demek, ne bizim ne de onların üzerinde birlikte yemek konusunda sınırlama yoktur demektir. Müslümanlar kitap ehliyle, onlar da müslümanlarla bir arada yemek yiyebilirler. Fakat, "Bütün tayyib olanlar size helâl kılındı" cümlesinin tekrarlanması oldukça anlamlıdır. Bu gösteriyor ki, eğer kitap ehli İslâm hukuku açısından gerekli kuralları gözetmez veya yiyecek ve içecekleri içine haram şeyler karıştırırlarsa, müslümanlar onların yemeklerine katılmamalıdırlar.
Söz gelimi, eğer kestikleri hayvanın üzerine Allah'ın adını anmazlar veya Allah'tan başka bir şeyin adını anarlarsa, bu hayvanın eti müslümanlara haram olacaktır. Aynı şekilde, sofraya likör, domuz eti veya bir başka haram şey konursa, müslümanların onlarla birlikte aynı sofrada yemelerine izin verilmemektedir.
Aynı kural, diğer gayri müslimlerin yiyecekleri ve içecekleri için de geçerlidir. Şu kadar ki, müslümanlar gayri müslimlerin kestiklerini yiyemezler. Ancak, kitap ehlinin "Bismillah" çekerek gerektiği şekilde kestikleri temiz hayvanların etlerini yiyebilirler.
22. Burada Yahudilere ve Hıristiyanlara işaret edilmektedir. "Muhsana" olmaları şartıyla ehli kitabın kadınlarıyla evlenme izni verilmektedir. Bu iznin ayrıntıları konusunda görüş ayrılıkları vardır. İbn Abbas'a (r.a) göre, bir müslüman ancak İslâm Devleti'nin uyruğu olan ehl-i kitap kadınlarıyla evlenebilir. İslâm Devleti'yle savaş halinde olan ülkelerin (Dar-ül Harp'de) ve kâfirlerin yurdunda oturan ehl-i kitap kadınlarıyla evlenemez. Hanefiler bu görüşten biraz ayrılırlar ve haram değilse de, yabancı bir ülkede oturan kitap ehli kadınlarla evlenmeyi hoş görmezler. Bunun tersine Said ibn Müseyyib ve Hasan Basri (r.a) emrin genel olduğu görüşündedirler; onlara göre, ister İslâm Devleti'nin uyruğu olsun, isterse yabancı bir ülkede yaşasınlar, kitap ehli arasında ayırım yapmaya gerek yoktur.
Öte yandan "muhsanat" kelimesinin yorumunda da farklılıklar vardır. Hz. Ömer'e (r.a) göre 'muhsanat' namuslu ve iffetli kadınlar demektir. Bu yüzden, O ehl-i kitabın karaktersiz kadınlarını ayetteki evlenme izninin dışında tutar. Hasan Şa'bî ve İbrahim Nehaî de (Allah hepsinden razı olsun) aynı görüştedirler. Hanefiler de bu görüşü paylaşırlar. İmam Şafiî ise, kelimeyi ehl-i kitabın köle değil de, hür kadınları anlamında alır.
23. Ehl-i kitabın kadınlarıyla evlenme izninin hemen ardından gelen uyarı hayli anlamlıdır. Bu izinden yararlanan müslüman, inanmayan karısının etkisine karşı inancını ve ahlâkını titizlikle koruması hususunda ikaz edilmektedir. Karısına karşı duyacağı derin sevgi, kendisini mümin olmayan karısının inançlarına ve hareketlerine yem yapabilir ve bunun sonucunda imanını ve ahlâkını yitirebilir veya inancının ruhuna aykırı olan yanlış bir ahlâkî veya sosyal tavır içine girebilir.


  #6  
Alt 13-06-2011, 16:35
 
Standart Cevap: Tefhimu'l Kuran Tefsiri Maide Suresi (Mevdudi)

6- Ey iman edenler, namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başlarınızı meshedin ve her iki topuğa kadar ayaklarınızı da (yıkayın.) (24) Eğer cünüpseniz temizlenin (gusül edin) ;(25) eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz ayak yolundan (hacet yerinden) gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız da su bulamamışsanız, bu durumda, temiz bir toprakla teyemmüm edin (hafifçe) yüzlerinize ve ellerinize ondan sürün.(26) Allah size güçlük çıkarmak istemez, ama sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimeti tamamlamak(27) ister. Umulur ki şükredersiniz.

AÇIKLAMA


24. Hz. Peygamber'in (s.a) uygulaması ve talimatına göre tüm yüzün yıkanması, ağzın içinin, boğazın ve burnun da yıkanmasını içine alır. Başın bir bölümünü oluşturduklarından, kulakların da içten ve dıştan silinmesi gereklidir. Diğer azalar kendileriyle yıkanacağından, her şeyden önce eller temizlenmelidir.
25. Cinsel temas veya ihtilâm sonucu 'kirlenen' kişinin gusletmesi gerekir. Kirliyken Kur'an'a dokunmak, namaz kılmak vs. yasaklanmıştır. (Ayrıntı için bkz. Nisa an: 67, 68, 69) .
26. Bkz. Nisa an: 69, 70.
27. Ruhun paklığı için bedenin temizliği de bir nimettir. Ancak hem ruh, hem de beden temizliğinde tam bir birlik elde edildiğinde nimet tamamlanmış olur.


  #7  
Alt 13-06-2011, 16:36
 
Standart Cevap: Tefhimu'l Kuran Tefsiri Maide Suresi (Mevdudi)

7- Allah'ın üzerinizdeki nimetini(28) ve: "İşittik ve itaat ettik" dediğinizde sizi, kendisiyle bağladığı sözünü (misakını) anın. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, sinelerin özünde olanı bilendir.
8- Ey iman edenler, adil şahidler olarak Allah için, hakkı ayakta tutun.(29) Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.

9- Allah, iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va'detmiştir, onlar için bir bağışlanma ve büyük bir ecir vardır.
10- Küfre sapanlar ve ayetlerimizi yalanlayanlar ise, onlar da, alevli ateşin halkıdırlar.
11- Ey iman edenler, Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani bir topluluk, size ellerini uzatmaya yeltenmişti de, (Allah,) onların ellerini sizlerden geri püskürtmüştü.(30) Allah'tan korkup-sakının. Mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler.

AÇIKLAMA

28. Nimet, Allah'ın müslümanlara Doğru Yolu açıklaması ve onları doğru yolda götürsünler diye dünyanın liderliği mevkiine yükseltmesidir.
29. Bkz. Nisa an: 164, 165.
30. Burada Hz. Abdullah İbn Abbas'dan (r.a) rivayet edilen bir olaya işaret olunmaktadır. Bazı Yahudiler İslâm'a ezici bir darbe vurmak için Hz. Peygamber (s.a) ve bazı önde gelen sahabelerini öldürmek üzere tuzak kurmuşlardı. Tuzak gereğince Hz. Peygamber'i (s.a) yemeğe çağırdılar. Fakat, Allah'ın lutfuyla Hz. Peygamber'in (s.a) tuzaktan haberi oldu ve yemeğe gitmedi. Bu olay, bundan sonra hitabın İsrailoğulları'na yönelmesi üzerine bir giriş niteliği taşımaktadır.
Burada İsrailoğulları'na yönelen hitabın iki amacı vardır: ehl-i kitabın Allah'la olan ahidleri karşısında takındıkları tavra karşı sakınmaları için müslümanları uyarmak -bilindiği gibi onlar ahdi yerine getirmeyip bâtıla ve kötü yollara sapmışlardı- ve yanlışlarıyla ilgili olarak ehl-i kitabı da uyarıp, onları Doğru Yol'a çağırmak.


  #8  
Alt 13-06-2011, 16:36
 
Standart Cevap: Tefhimu'l Kuran Tefsiri Maide Suresi (Mevdudi)

12- Andolsun, Allah İsrailoğullarından kesin-söz almıştı. Onlardan oniki güvenilir-gözetleyici(31) göndermiştik. Ve Allah onlara: "Gerçekten ben sizinle birlikteyim. Eğer namazı kılar, zekâtı verir, Peygamberlerime inanır, onları savunup-desteklerseniz(32) ve Allah'a güzel bir borç verirseniz,(33) herhalde sizin kötülüklerinizi örter(34) ve sizi gerçekten, altından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra sizden kim inkâr ederse, cidden dümdüz bir yoldan sapmıştır."(35)

AÇIKLAMA


31. Arapça 'nakîp' kelimesi, koruyan, nöbete durup gözeten demektir. Allah kendilerini din ve ahlâk dışı yollardan korumak için işleri üzerinde gözetici ve bekçi olsunlar diye, on iki İsrail kabilesinin her birinden bir gözetici seçmesini Hz. Musa'ya (a.s) emretmişti. Kitabı Mukaddes'te nakîp kelimesince ifade edilen dinî ve ahlâkî gözetici olarak değil de 'İsrail'de binlerce kişinin başları' olarak babalarının kabileleri içinde on iki reisten sözedilir (sayılar, 1; 16) .
32. Yani, "Eğer peygamberimin çağrısını kabul eder ve görevlerinde kendilerine yardım ederseniz..."
33. "... Allah'a verilen güzel borç (karz-ı hasen) " O'nun yolunda harcanılan paradır. Bu tür paraya Kur'an'ın çeşitli yerlerinde 'güzel borç' denmekte ve Allah, meşru yoldan kazanılıp, iyi niyetlerle İlâhî emre uygun olarak harcanması şartıyla, bu borcun karşılığını cömertçe kat kat ödeme vaadinde bulunmaktadır. Allah kendi yolunda harcanan bir kuruşu bile kat kat geri ödeyecektir.
34. Allah kötülükleri iki yolla 'siler':
1. Bir kişi Doğru Yol'u benimseyip, düşünce ve eylemde İlâhî hidayet'e uyduğu zaman ruhu temizlenmeye ve hayatı çeşitli şerlerden arınmaya başlar.
2. Eğer buna rağmen, tam olarak kemal mertebesine ulaşamaz ve kendinde hâlâ bir takım kötülükler kalırsa, o zaman Allah lütfuyla onu sorguya çekmez ve bunları hesabından 'siler'. Kişinin temel Hidayet'i içten kabul edip kendisini buna göre yenilemesi şartıyla, Allah'ın küçük günahları hesaba katmakta sert ve katı olmamasındandır bu.
35. "... Kuşkusuz o Dosdoğru Yol'dan sapmıştır"ın anlamı, önce Doğru Yol'u bulmuşken, sonra Onu yitirmiş ve helâk yollarına girmiştir, demektir.
"Seva es-Sebil"in anlamını vasat yol, ana yol, dosdoğru yol şeklinde tercüme etsek bile karşılığını tamamen vermiş olmayız. Bu yüzden ben mealde aynen bıraktım. 'Seva es-Sebil' kişiye tüm güçlerini, yeteneklerini ve melekelerini geliştirme imkânı veren; özlemlerini, arzularını, duygularını, bedeninin ve ruhunun isteklerini uygun şekilde gideren ve doyuran; başka insanlarla çok yönlü karmaşık ilişkilerini dengede tutabilmesi için kendisini doğruya götüren; tabiî kaynakları eşit derecede kendisinin ve insanlığın iyiliği için kullanma ve değerlendirmede, bireysel ve toplumsal hayatında onu yönlendiren hayat tarzıdır. Kısaca, bireyin ve toplumun manevî, ahlâkî, sosyal, fizikî, ekonomik, siyasal ve uluslararası sorunlarını doğru, düzgün, sağlam ve adaletli biçimde çözmesini sağlayan hayat tarzıdır.
İnsanın, insanî sorunların hepsini izafî önemlerini ölçüp tartacak ve önündeki farklı yollar arasında yargıda bulunacak şekilde kavrayamayacağından, sınırlı güçleri ve zekâsıyla bu sorunları tek başına çözemeyeceği açıktır. Bu yüzden, ne zaman kendisi için hayatına bir yol çizmeye çalışmışsa, kendisi, tüm iş ve sorunlarını karmakarışık edip, her yerde kaos meydana getirmiştir. Çünkü, insan dar görüşüyle pek çok ihtiyacın içinden temel bir ihtiyaca, pek çok sorundan tek bir soruna öylesine dalar ki, diğerlerini görmez ve bilerek veya bilmeyerek ihmal eder.
İşler bu durumda katlanılmaz hale gelince, ihmal edilmiş bulunan ihtiyaç ve sorunlardan biri insanı yakalar; bu sefer de hayat aynı yıkıcı sonuçla diğer uca doğru koşmaya başlar. Böylece hayat bir uçtan diğerine koşmaya devam eder ve çizdiği tüm yollar bir uçtan diğerine yanlış yönlerde gittiğinden insan dengeli orta yolu, yani Doğru Yol'u hiçbir zaman bulamaz.
Kur'an'da Seva es-Sebil ve sırat-ı mustakim, doğru yol olarak nitelenmiştir. Yukarda da belirtildiği gibi, insan kendisini sayısız yanlış ve eğri yolların çukurlarından kurtarıp götürecek doğru yolu çizemez; bu bakımdan Allah büyük lütfuyla insanlığa doğru yolu göstermek için düzenlemelerde bulunmuştur. İnsanlığı doğru yola, dünyada ve ahiret'te gerçek başarıya iletmek için rasûllerini hidayet'le göndermiştir. Kim bu yolu yitirirse burada yanlışa düşecek ve yanlış davranacak, dolayısıyla kaçınılmaz olarak ahiret'te de Cehennem'e gidecektir. Çünkü, bütün yanlış yollar Cehennem'e çıkar.
Bu bağlamda, bazı sözde filozofların işledikleri körce hatalara değinmek yerinde olacaktır. İnsan hayatının sürekli iki uç arasında koşup durduğunu farkettikleri zaman, bunların diyalektik sürecin, insanî ilerlemenin ve evrimin tabiî yolu olduğu gibi yanlış bir sonuca varmışlardır. Kendilerine göre her şeyde iç çelişkiler yatmakta ve bu zıtlar arasındaki kavgayla sentezleri, gelişme sürecinin içeriğini oluşturmaktadır. Diyalektik yöntemleri sosyal hayata da uygulayıp, aynı şeyin doğru evrim yolu olduğu sonucuna varırlar. Yine, bir sorunun çözümü için aşırı bir nitelik tezinden kalkarak hızla Doğru Yol'dan uzaklaşıp bir uca koşarlar; ta ki, şaşkınlıkla bu süreçte aynı derecede önemli daha başka sorunlar karşısında büyük adaletsizlikler yapıldığını farkedinceye kadar. Sonra, ilk tezin karşıt-teziyle geriye dönerler ve ikisinin sentezinin, evrimi doğru çözüme götüreceğini varsayarlar. Gerçi, iki zıt arasındaki mücadelenin Doğru Yol'a yaklaşmakta yardımcı olacağı doğrudur; fakat, kendinden başka kişiyi doğru yola sımsıkı bağlayacak başka hiçbir şeyin bulunmadığı İlâhî hidayet'e inanmadıklarından, hemen öte uca koşarlar. Ardından başka sorunlar karşısında büyük haksızlıklar yaparlar ve bu süreç tekrarlanır durur. Eğer, böylesi kıt görüşlü filozoflar Allah'ı ve dinini reddetmemiş ve Kur'an'ı tarafsız bir gözle incelemiş olsalardı, sevinçle sonsuz sayıda eğri büğrü yolların değil de, ancak Doğru Yol'un insanî evrime varan dosdoğru yol olduğunu göreceklerdi. Böylece insanlığı da uçlar arasında amansızca seğirtip durmaktan kurtaracaklardı.


  #9  
Alt 13-06-2011, 16:37
 
Standart Cevap: Tefhimu'l Kuran Tefsiri Maide Suresi (Mevdudi)

13- Sözlerini bozmaları nedeniyle, onları lanetledik ve kalplerini kaskatı kıldık. Onlar, kelimeleri konuldukları yerlerden saptırırlar. (Sık sık) Kendilerine hatırlatılan şeyden (yararlanıp) pay almayı unuttular. İçlerinden birazı dışında, onlardan sürekli ihanet görür durursun. Yine de onları affet, aldırış etme. Şüphesiz Allah, iyilik yapanları sever.
14- Ve: "Biz hıristiyanlarız"(36) diyenlerden kesin söz almıştık. Sonunda onlar kendilerine hatırlatılan şeyden (yararlanıp) pay almayı unuttular. Böylece biz de, kıyamete kadar aralarında kin ve düşmanlık saldık. Allah, yapageldikleri şeyi onlara haber verecektir.

15- Ey Kitap Ehli, Kitaptan gizlemekte olduklarınızın çoğunu size açıklayan ve bir çoğundan geçiveren elçimiz geldi.(37) Size Allah'tan bir nur ve apaçık bir Kitap da geldi.
16- Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştır(38) ve onları kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir.

AÇIKLAMA

36. Nasarâ isminin, Hz. İsa'nın (a.s) yurdu Nasıra ile ilgili olduğu varsayımı yanlıştır. Gerçekte, bu kelime nusrat (yardım) kökünden gelmektedir. Hz. İsa (a.s) "Allah'ın davasından benim yardımcılarım (ensar) kimlerdir?" diye sorduğunda, havarileri "Biz Allah'ın yardımcılarıyız" (Saf: 14) diye cevap verdiklerinden, Hıristiyanlara 'Nasârâ' (yardımcılar) denmiştir. Hıristiyan yazarlar, küçümsenerek 'Nasırîler' denilen ilk Hıristiyanların bir mezhebi olan Nasırlılar'la Nasârâ arasındaki görünür benzerlikten dolayı Kur'an'ın Hıristiyanlara küçümsemeyle Nasârâ dediği şeklinde yanlış bir izlenim edinmişlerdir. Fakat, Kur'an Hıristiyanların kendilerine "Biz Nasâra'yız" dediklerini açıkça belirtir. Hıristiyanların kendilerine hiçbir zaman "Nasurîler" demedikleri açıktır.
Bu noktada şurası da belirtilmelidir ki, Hz. İsa (a.s) havarilerine hiçbir zaman 'Hıristiyanlar' veya 'Mesihîler' dememiştir. Çünkü O, hiçbir zaman kendi adına yeni bir din kurmak için gelmemiştir. Hz. Musa'nın (a.s) ve kendinden önce (ve kendinden sonra) öbür peygamberlerin getirdiği aynı dini diriltmek için gelmiştir. Bu bakımdan, İsrailoğulları'ndan başka yeni bir ümmet oluşturmamıştır. İsraîlîler de yeni bir ümmet olarak var olmamış, kendileri için ayrı bir isim ve sembol de benimseyip almamışlardır. Diğer Yahudilerle birlikte ibadet için Tapınağa (Kudüs) giderler ve kendilerini Hz. Musa'nın (a.s) Kanunu'yla bağlı sayarlardı. (Bkz. Rasûllerin İşleri, 3; 1, 10:14, 15:1 ve 5, 21:21) .
Daha sonra iki taraftan ayrılma süreci başladı. Bir yanda Hz. İsa'nın (a.s) bir izleyicisi olan St. Paul (Pavlos) Kanuna uymaya son verip, kurtuluş için gerekli tek şeyin Mesih'e inanmak olduğunu ilân etti. Öte yandan, Yahudi hahamlar sapık bir mezhebe bağlı olduklarını ilân edip, Hz. İsa'nın (a.s) bağlılarıyla olan ilişkilerini kestiler. Fakat, bu ayrılığa rağmen, başlangıçta Hz. İsa'nın (a.s) bağlılarına verilen hiçbir ayrı ad yoktu. Onlar kendilerini şakirtler, kardeşler, müminler, azizler gibi çeşitli adlarla çağırıyorlardı. (Bkz. Rasûllerin İşleri; 2:44, 4:32, 9:26, 11:29, 13:52, 15:1 ve 23, Romalılara Mektup, 15:25, Korintoslulara Mektup, 1:2) . Fakat, Yahudiler onları küçümseyip kınayarak kendilerine Galililer veya Nasırîler mezhebi derlerdi. (Luka, 13:2, Rasûllerin İşleri, 24:5) . Bu isimler de, içinde Hz. İsa'nın (a.s) doğum yeri Nasıra'nın bulunduğu Galile adlı Filistin eyaletinden geliyordu. Ne var ki, bunların hiçbiri Hz. İsa'nın (a.s) bağlıları için kalıcı bir isim olmadı.
Hz. İsa'nın (a.s) izleyicilerinden Pavlos ve Barnaba ilk kez İ. S. 43-44 te Antakya'ya İncil'de bulunan hakikatleri tebliğe gittiklerinde, müşrikler onları Hıristiyanlar adıyla çağırdılar. (Rasûlerin İşleri, 11:26) . Bu ad her ne kadar kendilerine düşmanları tarafından küçümseme kasdıyla verilmişse de, liderleri "Eğer siz Hz. İsa'nın (a.s) adıyla anılmakla küçümsenip kınanıyorsanız, bundan mutlu olun... eğer bir kişi bir Hıristiyan olarak işkence çekiyorsa, bundan hiç utanmasın" (Petrus, 4:16) diyerek bu adı kabul ettiler. Uzun vadede, 'Hıristiyanî' adının kendilerine düşmanları tarafından verilen kötü bir ad olduğu duygusunu yitirdiler.
Açıktır ki, Kur'an çağrıştırdığı küçümsemeden dolayı onlara 'Hıristiyan' dememekte, kendilerine Hz. İsa'nın (a.s) çağrısına "Biz Allah'ın yardımcılarıyız" diye cevap veren havarilerle aynı adı taşıdıklarını hatırlatmak için 'Yardımcılar' demektedir. Kendilerine gerçek isimleriyle seslendiği için teşekür edeceklerine, günümüzün Hıristiyan misyonerlerinin 'Hıristiyan' demedi diye Kur'an'a gücenmeleri ne tuhaf değil mi?
37. Yani, "Hiçbir namus duygusu taşımadan Kitap'tan gizlediğiniz pek çok şeyi bildiriyor. Çünkü bunlar gerçek İman'ın yerleşmesi için gereklidir. Öte yandan, açıklanması için gerek olmayan daha başka pek çok şeyi de bırakıyor."
38. Allah'ın Kitab'ının ve Peygamberi'nin (a.s) Sünneti'nin ışığında gitmek isteyenleri "Allah selâm yollarına iletir." Böylece, her yol ayrımında bu nurun yardımıyla güvenli yolun hangisi olduğunu bileceklerinden, yanlış zanlardan, yanlış düşüncelerden, yanlış davranışlardan ve bütün bunların sonuçlarından emniyette olurlar.


  #10  
Alt 13-06-2011, 16:37
 
Standart Cevap: Tefhimu'l Kuran Tefsiri Maide Suresi (Mevdudi)

17- Andolsun, "Gerçek şu ki, Allah Meryem oğlu Mesih'tir" diyenler küfretmiştir.(39) De ki: "O, eğer Meryem oğlu Mesih'i, onun annesini ve yer yüzündekilerin tümünü helak (yok) etmek isterse, Allah'tan (bunu önlemeğe) kim birşeye malik olabilir? Göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin tümünün mülkü Allah'ındır; dilediğini yaratır.(40) Allah her şeye güç yetirendir.
18- Yahudi ve Hıristiyanlar: "Biz Allah'ın çocuklarıyız ve sevdikleriyiz" dedi. De ki: "Peki, ne diye sizi günahlarınızdan dolayı azablandırıyor? Hayır, siz O'nun yaratığından birer beşersiniz. O, dilediğini bağışlar, dilediğini azablandırır. Göklerin,yerin ve bunlar arasındakilerin tümünün mülkü Allah'ındır. Son varış O'nadır."

19- Ey Kitap Ehli, peygamberlerin arası kesildiği dönemde: "Bize müjdeci de bir uyarıcı da gelmedi" demenize (fırsat kalmasın) diye size apaçık anlatan peygamber geldi. Böylece müjdeci de, uyarıcı da gelmiştir artık. Allah her şeye güç yetirendir.(41)

AÇIKLAMA

39. Hıristiyanlar Hz. İsa'yı (a.s) tanrı kabul edip Ona tapınmakla küfür suçunu işlediler. Bu, Hz. İsa'yı (a.s) Allah'la insanın birleşimi sayma yanılgılarından ileri geldi. Bu yanılgı bilginlerinin bu kadar lâf kalabalığına ve tartışmalarına rağmen Hz. İsa'nın (a.s) şahsiyetini içinden çıkamadıkları bir bilmece haline getirdi. Ne kadar çözmeye çalıştılarsa, sorun o kadar karmaşıklaştı. Bu karmaşık şahsiyetin insanî yönünden etkilenenler ise, Onu Allah'ın oğlu ve Üç'ün biri haline getirirken, şahsiyetinin İlâhî yönünden etkilenenler ise, Onu Allah'ın insanlaşmış şekli (Hulül inancı) kabul edip kendisine tapındılar. Bu iki uç arasında orta yolu tutmaya çalışıp tüm yeteneklerini Hz. İsa'nın (a.s) aynı zamanda hem insan, hem Allah olamayacağını; Allah ve Hz. İsa'nın (a.s) aynı anda hem de tek bir varlık olmasının imkânsızlığını kanıtlamak için kullananlar da vardı. (Bkz. Nisa an: 212-215) .
40. "O dilediğini yaratır" ifadesi, Hz. İsa'nın (a.s) olağanüstü mucizevî doğumunun Allah'ın sayısız harikalarından yalnızca biri olduğunu, dolayısıyla bunun ve Hz. İsa'nın ahlâki üstünlüğüyle mucizelerinin, Hıristiyanların O'nu tanrı kabul etmeye götürmemesi gerektiğini anlatmaktadır. Hz. İsa'nın (a.s) yaratılışından daha harika olan Allah'ın diğer yaratma fiillerini görmeden Hz. İsa'yı (a.s) tanrı kabul etmek onların kıt görüşlülüğünden ileri geliyordu. Bu yüzden, Allah'ın kudretinin hiçbir sınırı olmadığını unutup, Yaratıcı'nın harika bir yaratığının mucizelerini görerek O'nu yaratıcı saymaya kadar gittiler. Oysa akıllı kişiler Yaratıcı'nın harikalarında Kadir-i Mutlak Yaratıcı'yı görüp, bu harikalardan iman ışığı alırlar.
41. Bu noktada cümle oldukça kapsamlı ve anlamlıdır. Ayrıca ikili bir anlam taşımaktadır. Bu anlamlardan biri daha önce müjdeleyiciler ve uyarıcılar gönderen kudret sahibi Allah'ın şimdi de aynı görevle Hz. Muhammed'i (s.a) gönderdiği ve bunu yapma kudretine sahip olduğudur. İkinci anlam ise, müjdeleyici ve uyarıcıya itaat etmezlerse, Allah'ın Kadir-i Mutlak olarak, kendilerine hiçbir engelle karşılaşmadan istediği cezayı verebileceğini hatırda tutmaları gerektiğidir.
HARİTA -III-
İsrailoğulları'nın Mısır'dan çıktıktan sonra Sina Yarımadası'nda evsiz yurtsuz dolaştıkları yerleri gösterir harita:

AÇIKLAMA
: Hz. Musa (a.s) İsrailoğulları'nı Mısır'dan çıkarıp, Sina Yarımadası'nda Moro, Elim ve Refidim yoluyla Sina Dağı'na getirdi. Burada bir yılı aşkın bir süre kalıp, Tevrat'ın emirlerinin çoğunu aldı. Sonra kendisine İsrailoğulları'nı Filistin'e götürüp orayı fethetmesi emredildi. Çünkü bu ülke onlara bir miras olarak verilmişti. Bunun üzerine O, İsrailoğulları'nı Tabera ve Hazera'dan geçirip Faran çölüne geldi, kavminden bazı önde gelenleri casusluk için Filistin'e gönderdi. Gidenler kırk gün sonra geri geldiler ve Kadeş'te raporlarını sundular. Yuşa (Yeşu) ve Kalib'in yüreklendirici ifadeleri dışında diğerlerinin sunduğu manzara öylesine ürkütücüydü ki, İsrailoğulları bağırıp, çağırarak Filistin'e yürümeyi reddettiler. Bunun üzerine Allah kırk yıl çölde dolaşmalarını irade etti ve eski kuşaktan Yuşa ve Kalib dışında kimse Filistin'i göremedi. İsrailoğulları kırk yıl evsiz yurtsuz Faran, Şur ve Zin çöllerinde dolaşıp durdular ve Amalikalılar, Amoriler, Muablar, Edomitler ve Medyenlilere karşı savaş verdiler. Kırk yıl dolarken Harun Peygamber (a.s) Edom sınırı yakınındaki Hur dağında vefat etti. Bu sıralarda Musa Peygamber (a.s) İsrailoğulları'nın başında olarak Muab'a girdi, tüm yöreyi fethedip, Heşban ve Şitim'e ulaştı. Burada Abarim dağlarında vefat etti. Kendisinden sonra ilk halefi Yeşu, doğudan Ürdün nehrini geçerek İsraillilerin eline düşen ilk Filistin şehri Jerika'yı (Eriha) zaptetti. Ardından kısa bir süre içinde tüm Filistin İsrailoğulları'nca fethedildi. Yukarıdaki haritada yer alan Eyle (bugünkü Akabe) , muhtemelen Bakara Suresi 65. ayet ve Araf suresi 166. ayette anlatılan Sebt gününün haramlılığına uymayanların yaşadığı yer olsa gerektir.


Cevapla

Hızlı Cevap
Mesajınız:
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın
Rastgele Soru

Seçenekler


Seçenekler


Benzer Konular
Tefhimu'l Kuran Tefsiri Ra'd Suresi (Mevdudi) Tefhimu'l Kuran Tefsiri Ra'd Suresi (Mevdudi) GİRİŞ Adı: Bu sure adını 13. ayette geçen "Er-Rad" (Gökgürültüsü) kelimesinden alır. Bu kelime surenin yalnızca sembolik bir adıdır ve sure,...
Tefhimu'l Kuran Tefsiri - Al-i İmran Suresi Tefsiri ( Mevdudi ) Tefhimu'l Kuran Tefsiri - Al-i İmran Suresi Tefsiri ( Mevdudi ) GİRİŞ Adı: Bu sure adını 33. ayette geçen "Al-i İmran" terkibinden alır. Diğer birçok sure adı gibi, bu da sadece sureyi...
Tefhimu'l Kuran Tefsiri Nisa Suresi Tefsiri (Mevdudi) Tefhimu'l Kuran Tefsiri Nisa Suresi Tefsiri (Mevdudi) 004 - NİSA SURESİ GİRİŞ Nüzul zamanı: Bu sure, muhtemelen H. 3. yılın sonları ile H. 4. yılın sonları veya H. 5. yılın başları arasında...
Tefhimu'l Kuran Tefsiri - Bakara Suresi Tefsiri ( Mevdudi ) Tefhimu'l Kuran Tefsiri - Bakara Suresi Tefsiri ( Mevdudi ) GİRİŞ Adı: Neden Bakara? Bakara suresi, surenin 67-73. ayetlerinde geçen inek kıssası nedeniyle bu adı almıştır. Fakat bu,...
Tefhimu'l Kuran Tefsiri - Fatiha Suresi Tefsiri ( Mevdudi ) Tefhimu'l Kuran Tefsiri - Fatiha Suresi Tefsiri ( Mevdudi ) GİRİŞ Adı: Bu sure, konusu nedeniyle Fatiha ismini almıştır. Fatiha, bir konuyu, bir kitabı veya başka bir şeyi "açan şey"...

 
Forum Stats
Üyeler: 65,724
Konular : 238,331
Mesajlar: 425,408
Şuan Sitemizde: 171

En Son Üye: yalba

Sosyal Linkler
Lütfen Facebook Sayfamızı Beğenin



Twitter Butonları





Google+ Butonu



Lütfen Google+ Sayfamızı Çevrenize Ekleyin


Sponsorlu Bağlantılar







Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 03:16.


Powered by vBulletin® Version 3.8.2
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.

DMCA.com

Sitemizde illegal paylaşım yasaktır.Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz/sorunuz varsa bize ulaşmak için TIKLAYINIZ .
In this web site,illegal sharing is forbidden.If you have any problem/complaint about content's copyrights in our page,please click here to contact us.