Forum Kimler Online
Go Back   Ezberim > İslam Dini Bölümü > Dini Bilgiler
Kayıt ol Forumları Okundu Kabul Et


İslamın İlk Mescidi ( Mescidu-n Nebevi )

İslam Dini Bölümü kategorisinde ve Dini Bilgiler forumunda bulunan İslamın İlk Mescidi ( Mescidu-n Nebevi ) konusunu görüntülemektesiniz.
İslamın İlk Mescidi ( Mescidu-n Nebevi ) İLK YAPILAN MESCİD Resulullah (s.a.s)'in ilk işi devesinin çöktüğü arsayı sahiplerinden satın alarak ...






Yeni Konu aç Cevapla
Seçenekler
  #1  
Okunmamış 06-12-2009, 15:22
 
Standart İslamın İlk Mescidi ( Mescidu-n Nebevi )

"Sponsorlu Bağlantılar"

 


İslamın İlk Mescidi ( Mescidu-n Nebevi )

İLK YAPILAN MESCİD

Resulullah (s.a.s)'in ilk işi devesinin
çöktüğü arsayı sahiplerinden satın alarak buraya bir mescit inşa etmek olmuştur.
Mescid-i Nebî adı ile anılan bu mekânın İslâm devletinin oluşumu ve
yönetilmesinde gördüğü fonksiyon oldukça büyüktür.

MESCİDU'N-NEBEVİ

Resulullah (s.a.s)'ın Medine'ye hicretinden
hemen sonra ashabıyla birlikte bina ettiği mescit. Bu mescit, Mescid-i Resul,
Mescid-i Şerîf, Mescid-i Saadet ve Mescid-i Nebevî adlarıyla da anılmaktadır.
Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa'dan sonra yeryüzündeki mescitlerin en
faziletlisidir.




Resulullah (s.a.s), Hicret yolculuğunda
kısa bir müddet Medine'nin dışında bulunan Kuba köyünde kalmıştı. Bu esnada Kuba
mescidi adıyla bilenen mescidi inşa ettirmişti. Buradan yola çıkıp, Medine'ye
girdiği zaman, Resulullah (s.a.s), misafir edip ağırlama şerefine nail olabilmek
için herkes birbiriyle yarışa girmişti. Kendisini davet edenlere Resulullah
(s.a.s); "Bırakın deve serbestçe yürüsün. O bizi Allahın razı olacağı bir yere
kadar götürecektir" diyordu. Deve bir süre yürüdükten sonra, iki yetim kardeşe
ait boş bir arsaya çöktü. Buraya evi en yakın olan Ebu Eyyub el-Ensarî,
Resulullah (s.a.s)'ın eşyalarını alıp sevinçli bir halde evine taşıdı (bk.
Hicret mad.).


Resulullah (s.a.s)'ın devesinin çöktüğü bu
arsa sahipleri olan Neccaroğullarından Sehl ve Suheyl hibe etmek için ısrar
ettilerse de Resulullah (s.a.s) bunu kabul etmedi ve on dinar gibi sembolik bir
meblağ karşılığında burayı satın aldı. Bu bedeli Hz. Ebu Bekir (r.a) ödedi.


İbn Sa'd, Resulullah'ın Medine'ye
hicretinden önce Esad ibn Zurare'nin arkadaşlarıyla burada namaz kıldığını,
ayrıca cuma namazlarını da burada kıldırdığını nakletmektedir. Etrafı çevrili
olan bu arsanın hemen bitişiğinde, cahiliye insanlarının gömülü bulunduğu bir
mezarlık vardı. Resulullah bu mezarlığın kaldırılmasını istedi. Böylece mescidin
inşa edileceği arsa genişletilmiş oldu. Ayrıca burada bulunan su birikintisi de
yok edildi (Nesaî, Mesâcid, 12; İbn Sa'd Tabakatül-Kübrâ, Beyrut, t.y, I, 239).


Bu arsa üzerinde hemen bir mescit bina
edilmeye başlandı. Ensar, Muhacir ve diğer gönüllü kimselerin de katıldığı
kalabalık bir işçi-usta topluluğu tarafından yürütülen çalışmalar sonunda
mescit, kısa sürede bina edildi. Resulullah (s.a.s) çalışmaları idare edip,
mescidin kıble tarafındaki temellerinin atılması ve diğer planlamaları yapmakla
yetinmeyip, çalışmalara bir işçi gibi taş, kerpiç taşıyarak katılmıştır. O, bu
çalışmalar esnasında şu beyitleri söylüyordu: "Allahım! Ahiret hayatından başka
hayat yoktur. Ensara ve muhacirûna mağfiret et" (İbn Sa'd a.g.e., I, 239-240).


Temeller toprak seviyesine kadar taş,
zeminden yukarısı ise kerpiç kullanılarak bina edildi. Temel yaklaşık olarak bir
buçuk metre derinliğinde açılmıştı.


Eni-boyu yüzer zıra (bir zıra =kırkbeş
santim) olmak üzere, kare şeklinde inşa edilen mescidin mihrabı Beytu'l-Makdis
yönüne denk düşecek şekilde kuzey duvarında işaretlenmişti. Üç tane kapıdan biri
güney tarafındaki arka duvarda, ikincisi batı tarafındaki duvarda, üçüncüsü ise
Resulullah (s.a.s)'in hücrelerinin bulunduğu doğu tarafında idi. Bu kapıya
Cibril kapısı denirdi.


Resulullah (s.a.s), ilk önceleri bir hurma
kütüğü üzerine çıkarak hutbe okurdu. Bir zaman sonra bizzat Resulullah (s.a.s)'ın
isteği veya ashabın, cemaatın kalabalıklaştığını ve arkadakilerin hutbe okurken
onu göremediklerini bildirmeleri üzerine, bir kaç basamaklı bir minber
yapılarak, mescite yerleştirildi (Buhârî, Cuma, 26; İbn Sa'd, a.g.e., I,
250-251).


Hicretten on altı ay sonra Kıblenin yönü
Beytullah tarafına çevrildiği zaman, güneydeki kapı kapatılarak, burası mihrab
yapıldı, Kuzeydeki duvarda da bir kapı açıldı. Mescitte namaz kılınan yerin
üzeri açıktı. Ancak mescitin ortasında, hurma ağacından yapılan direkler
üzerinde, hurma, dal ve yapraklarından bir gölgelik yapılmıştı.


Mescitin doğu tarafında duvara bitişik
olarak Resulullah (s.a.s)'in hanımları Hz. Âişe (r.anh) ve Hz. Sevde (r.anh)
için, iki oda inşa edilmişti. Ayrıca yine mescite bitişik olarak, gündüzleri bir
eğitim-öğretim yeri, geceleri ise, evsiz kimseler ve misafirlerin barınması için
"Suffa" denilen üzeri kapalı bir bölüm eklenmişti. Resulullah (s.a.s)'e ait
odalara, zamanla yedi oda daha eklenerek oda sayısı dokuza çıkmıştır. Bunların
hepsi kerpiçten idi (İbn Sa'd, a.g.e., I, 499).


Medine'de inşa edilen bu mescit aynı
zamanda, kurulan İslâm devletine ait bütün faaliyetlerin yürütüldüğü bir merkez
niteliğinde idi. Resulullah, ashabıyla orada istişare eder, savaş ve barış
kararlarını orada alır, elçi heyetlerini orada kabul eder, savaşa çıkacak
orduları orada techiz ederek yola çıkarır, topluma ait bütün meseleler orada
çözüme kavuşturulur, hatta gerektiğinde suçlular ve esirler bağlanmak suretiyle
orada hapsedilirdi (Nesei, Mesâcid, 20).


Eğitim-öğretim faaliyetleri, mescitin "Suffa"
denilen kısmında yerine getiriliyordu. İslâm ümmetinin nüvesini oluşturan Ashab
ve seçkin sahabe âlimler, İslâmda ilk üniversite sayılabilecek bu mekanda
yetişmişlerdi. İslâm'ın esaslarını öğrenmek üzere Medine dışından gelenler için
aynı zamanda bir yatakhane vazifesi görüyordu (İbn Sa'd a.g.e., 255). Bir
defasında, Temim kabilesine mensup yetmiş kişi burada barındırılmış idi (Ahmed
b. Hanbel, III, 371).


Resulullah (s.a.s), burada bizzat dersler
veriyordu. Ancak, yeni gelen ve başlangıçta olan öğrencilere okuma yazmayı ve
Kur'an-ı Kerim'i öğreten diğer öğretmenler de bulunmakta idi. Medine'den ve uzak
yerlerden olmak üzere burada okuyan öğrencilerin dört yüz kişi gibi bir sayıya
ulaştığı oluyordu. Burada barınanların ihtiyaçlarının büyük bir bölümü, cömert
sahabeler tarafından karşılanmaktaydı (M. Hamidullah, İslam Peygamberi,
İstanbul, 1980, II, 832).


Medine'de bir evi ve ailesi olmayan fakir
kimseler de Suffa'da yatıp kalkıyor, ihtiyaçlarını buradan sağlıyorlardı (İbn
Sa'd a.g.e, 255).


Mescid-i Nebevi, ilk inşa edilişinden sonra
bir takım genişletme faaliyetleri gördü. Hayber'in fethinden sonra Resulullah
(s.a.s), mesciti bir miktar genişletmişti. Resulullah (s.a.s), vefatından kısa
bir müddet önce, Hz. Ebu Bekir'in kapısı hariç odalardan mescite açılan bütün
kapıları kapattırmıştı (Buhari, Ashab, 3). Resulullah (s.a.s) vefat ettiğinde
Hz. Âişe (r.anha)'ye ait odada defnedilmiştir.


İlk ciddi genişletme, Hz. Ömer (r.a)'in
hilâfeti zamanında yapıldı. Güney tarafından beş, Batı ve Kuzey taraflarından da
onar metre ilave yapıldı. Doğu tarafına ilâve yapılmadı ve Resulullah (s.a.s)'ın
hanımlarının odaları olduğu gibi kaldı. Kuzey, doğu ve batı duvarlarında ikişer
tane olmak üzere, kapı sayısı altıya çıkarıldı. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer vefat
ettiklerinde Peygamber (s.a.s)'ın yanına defnedilmişlerdir.


Hicretin yirmi dokuzuncu yılında Hz. Osman
(r.a), mesciti yeniden inşa ettirdi. Duvarları süslü taş ile yeniden örüldü. Taş
sütunlar kullanılarak mescitin bir kısmının üzeri kapatıldı. Kapılarının
sayısında bir değişiklik yapılmadı. Bu yenileme ile mescitin genişliği yüz elli
zıra, uzunluğu ise yüz altmış zıra'a çıkmıştır (İbnu'l-Esîr, el-Kâmil
fi't-Tarih, III,103; Suyütî, Tarihu'l-Hulefa, Beyrut 1986, 173).


Emevîler zamanında, Medine Valisi Ömer b.
Abdülaziz eliyle mescit yeniden inşa ettirildi. Hicrî seksen sekiz'den, doksan
bire kadar süren çalışmalarla mescit, doğu, batı ve kuzey yönlerinden
genişletilmişti. Peygamber (s.a.s)'in hanımlarının odaları Mescide katılmıştır
(İbn Sa'd, a.g.e., I, 399). Resulullah (s.a.s)'in kabr-i şerifleri Hz. Âişe
(r.anh) validemizin odasında bulunduğu için bu odanın sadece bir bölümü mescite
dahil edildi.


Mescitin duvarları taş ve kerpiç
kullanılarak yapılmış ve mermerlerle kaplanarak süslenmişti. Tavanı da
Hindistan'da yetişen saac ağacı ile örtüldü ve altın suyu ile yaldızlandı. Bu
yenileme ile mescitin uzunluğu ikiyüz zıra, genişliği de yüz altmış yedi zıra
çıkmıştır. Sütunları mermerden yapılarak, sütun başlıkları altınlarla süslendi.
Eyvanların yapımında taşlar kurşun kullanılarak birbirine geçirilip
sağlamlaştırıldı. Ravza-ı Mutahhara (Resulullah (s.a.s)'nın kabrinin bulunduğu
yer)'ın tavanı saac ağacı ile örtülerek yazılarla süslendi. İlk olarak mihrab ve
dört tane de minare yapıldı.


Abbasîlerden el-Mehdî, Hicrî 162-778'de
kuzey tarafından genişleterek, üç yıl süren çalışmalarla mesciti yeniledi. Yine
202 (817) yılında Me'mun, mesciti tekrar restore ettirdi.


576 (1180) yılında en-Nasır Lidinillah,
Resulullah (s.a.s)'den kalan değerli eşyayı muhafaza etmek için mescitin
sahnında kubbeli bir oda yaptırdı. Hz. Âişe (r.anh)'ın sakladıklarından
bulabildiklerini buraya koydu. Bunlar; Resulullah (s.a.s)'ın vefat ettiği zaman
giymekte olduğu çuhadan yapılmış rida ve izar, atlas kumaş ile işlemeli şal bir
cübbe, Bürde-i Saadet, seccade, sancaklar, bir kısım resmi evrak ve Ashabdan
bazılarına ait bir takım eşyadan ibaretti.


654 (1256) yılının Ramazan ayının ilk cuma
günü, kandilleri yakan kandilcinin ihmali, kutsal emanetlerin korunduğu sahndaki
kubbeli oda hariç, mescidin tamamen yanmasına sebep olmuştu. Abbasîler'den
el-Mu'tasım, 655 (1257) yılı hac mevsiminde ustalar ve malzeme göndererek
mescitin yeniden inşa edilmesini sağladı. Yemen Meliki Muzaffer ve Mısır Meliki
Nureddin Ali İbn Mu'iz'in de iştirak ettiği bu çalışmalarla hücre-i nebeviye ve
duvarların bir kısmı yeniden yapılmıştı. Melik Muzaffer, Yemen'de yaptırdığı
sanat değeri çok yüksek bir minberi de Mescite yerleştirmişti. Ancak, imar işi
tamamlanamamıştı. 685 (1295)'de Baybars, yarım kalan inşaatı tamamladı ve küçük
bulduğu Melik Muzaffer'in minberini kaldırarak yerine, Mısır'dan getirttiği daha
büyük ve sanat bakımından daha zarif bir minberi yerleştirdi. 886 (1481)
Ramazanının 13. günü minarelerden birine isabet eden yıldırım, mescitin yanarak,
duvarlarının yıkılmasına sebep oldu. Minber, mushaflar ve kitapların tamamı
yandı. Ravza-ı Mutahhara ve sahndaki kubbeli oda bu yangından zarar görmemişti.


Mısır Memlûk Sultanı Eşref Kaytabay, Emir
Sankar el-Cemalî'yi kalabalık bir usta kafilesiyle Medine'ye gönderdi.


Mescit biraz genişletilerek duvarlar ve
minberler yeniden inşa edildi. Mihrabı da biraz genişleterek, üzerini,
çevresindeki direklerin başlıklarına oturtulan bir Kubbe ile kapadılar. Ravza-ı
Mutahhara'nın duvarları üzerine de bir kubbe oturttular. Bunun üzerini de
sütunların taşıdığı diğer bir kubbe ile kapadılar. Sonra, Ravza-ı Mutahhara ile
kıble duvarı arasına, etrafını üç küçük kubbenin çevrelediği büyük bir kubbe
yapıldı. Yapılan diğer bazı kubbelerle de mescitin bir kısmı örtülmüş oldu.
Yeniden yapılan mihrap, renkli mermerler ile süslendi. Rahmet kapısının yanında
Medrese-i Mahmudiye adıyla anılan bir medrese inşa edildi. Kaytabay, yapılan bu
işler için yüzyirmibin dinar tahsis etmişti.


Osmanlılar döneminde Mescid-i Nebevî'nin
bakımı titizlikle yerine getirilmiş ve tezyin edilmiştir. I. Mahmud, Ravza-ı
Mutahhara'nın üzerinde bulunan kubbeyi yenileyerek, koyu yeşile boyadı. Bundan
dolayı bu kubbe, Kubbetu'l-Hadra (yeşil kubbe) adıyla anılır. Mısır valisi
Mehmed Ali Paşa da Mescid-i Nebevi'de birtakım restorasyon çalışmaları
yapmıştır. Mescit, Abdulmecid tarafından yeniden inşa edilmiştir. Abdulmecid'in
bu iş için seçtiği ustalar, Akik vadisinde bulunan Hedab denilen kayadan
sütunlar ve taşlar kestiler. Mesciti parça parça inşa etmeye başladılar. Yani
bir kısmını yıkıyor, yerini hemen yapıyorlardı. 1849-1861 yılları arasında on
iki şene süren inşa çalışmaları ile mescit yeni baştan inşa edildi.


Mayıs 1953'te başlatılan diğer bir çalışma
ile, ön kısmı hariç yeni baştan inşa edilerek bugünkü hale getirildi. İlk imar
edildiğinde yaklaşık 2475 m. kare büyüklüğünde olan Mescid-i Nebî, tarih boyu
süren çeşitli inşa faaliyetleri sonunda 12271 m. kare genişliğe ulaşmıştır.
Bugün ise yeniden büyük genişletme çalışmalarıyla bu alan birkaç katına
çıkarılacak şekilde büyütülmüş bulunmaktadır.


Mescid-i Nebevî'nin Fazileti


Mescid-i Nebevi, Mescid-i Haram ve Mescid-i
Aksa'dan sonra, yeryüzündeki mescitlerin en faziletlisidir. Bu konuda Resulullah
(s.a.s)'den bir çok hadis varit olmuştur.


Mescid-i Nebî'de, bir bölüm vardı ki,
Resulullah (s.a.s) burayı Cennet bahçelerinden bir bahçe olarak nitelemiştir.
Ayrıca minberini de aynı şekilde vasıflandırmıştır.


Bir hadiste şöyle denilmektedir:



"Resulullah, bir hurma kütüğüne yaslanarak
hutbe okurdu. Ashabdan biri şöyle dedi: "Ya Resulullah! Senin için bir şey
yapalım ki, cuma günü üzerine çıktığın zaman insanlar sizi görsün ve hutbenizi
duyabilsinler" dedi. Bunun üzerine Resulullah; "olur" dedi. Üç basamaklı bir
minber yapıldı. Daha önce yaslanıp hutbe okuduğu kütüğü geçince, kütükten on
aylık gebe devenin inlemesi gibi iniltiler gelmeye başladı. Resulullah onu
eliyle meshetti ve ses kesildi (Buhârî, Cuma, 26; Nesaî, Cuma, 17; İbn Mâce,
İkame, 199; İbn Sa'd, a.g.e.,I, 239-254).


Resulullah (s.a.s), bu minberin üzerine
çıktığı zaman şöyle demişti:


"Evimle minberimin arası Cennet
bahçelerinden bir bahçedir ve minberim de Cennet bahçelerinin üzerindedir (Ahmed
b. Hanbel, II, 36, 450, 534; V, 41). Diğer bir hadis de; "Evimle minberimin
arası, Cennet bahçelerinden bir bahçedir ve minberim havzımın üzerindedir"
(Ahmed b. Hanbel, II, 236) şeklindedir.


Minber hakkındaki başka bir hadis-i şerifte
de şöyle buyurulmaktadır: "Minberimin ayakları Cennet üzerindedir" (Ahmed, b.
Hanbel, VI 289, 292, 318; Nesaî, Mesâcid, 8).


Bu hadisler, Mescid-i Nebevî'nin,
Resulullah'ın minberi de dahil olmak üzere, minberi ile evi arasında kalan
bölümün Cennet bahçelerinden birisi hükmünde olduğunu teyit ederek ortaya
koymaktadır. Buna göre, burada bilinçli bir şekilde bulunan, namaz kılan veya
başka bir ibadetde bulunan, yaptığı şeyleri Cennet bahçelerinden birinde yapmış
gibidir.


Yeryüzünde namaz kılmak ve ziyaret etmek
maksadıyla yolculuğa çıkılabilecek üç mescitten birisi Mescidi Nebî'dir. Bir
hadis-i şerifinde Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: "Üç mescitten başka
bir yere (ibadet etmek için) özel olarak yolculuk yapılmaz: Mescid-i Horam,
Mescid-i Aksa ve Benim mescidim" (Buharî, Fedâilü's-Salat, 1, 6).


Mescid-i Nebî'de kılınan namaz, diğer
mescitlerde kılınan namazlardan çok daha faziletlidir. Sa'd ibn Ebi Vakkas
(r.a)'dan Resulullah (s.a.s)'ın şöyle söylediği rivayet edilmektedir: Mescitimde
namaz, Mescid-i Haram hariç, diğer mescitlerde kılınan bin rekât namazdan daha
hayırlıdır" (Ahmed b. Hanbel, I,184); Başka bir rivayette "daha faziletlidir"
(Hanbel, I, 16; Nesai, Mescid,4) buyrulur.


Bunun içindir ki, hac farizasını ifa etmek
için bu topraklara yönelen insanlar, bir müddet Medine'de kalarak Mescid-i
Nebî'de ibadet etmenin güzelliklerinden faydalanmaya çalışırlar.


Namazın dışında, diğer hayırlı ameller için
de Mescid-i Nebevî üstün bir mahaldir. Orada yapılan her ibadet kat kat
fazlasıyla mükafatlandırılır. Bunun böyle olduğunu vurgulamak için Resulullah
(s.a.s) bir hadisinde, Allah yolunda cihat ile kıyas yaparak şöyle
buyurmaktadır: Mescitime bir hayrı öğrenmek veya öğretmek için gelen, Allah
yolunda cihat eden kimse gibidir. Bunun dışında gelen, başkasının kazancını
seyreden kimseye benzer" (Ahmed b. Hanbel, II, 418).


Resulullah (s.a.s), Mescid-i Haram ve
Mescid-i Aksa yanında kendi mescidinin konumunu bildirmek maksadıyla şöyle
demiştir: Ben peygamberlerin sonuncusuyum. Mescitim de mescitlerin sonuncusudur"
(Nesaî, Mesâcid, 7). Bu hadisler, zikredilen bu üç mescitin dışında inşa
edilecek hiç bir mescitin, diğerlerinden farkı olmadığını ve fazilet bakımından
birbirine denk olduğunu da ortaya koymaktadır.


Resulullah (s.a.s), Medine'ye hicret ettiği
zaman, burada Mekke'deki gibi bir devlet yoktu. İki büyük Arap kabilesi olan Evs
ve Hazrec'den başka, varlıklarını bu kabileleri birbirine karşı çatıştırarak
sürdüren Benu Kaynuka, Benu Nadr ve Benu Kureyza adlarında üç yahudi kabilesi
bulunmaktaydı. Ayrıca bu yahudi kabileleri arasında da bir birlik yoktu. Bu
anarşi ortamı herkesi bıktırmış olduğu için, bütün kabileler Abdullah İbn
Ubeyy'in Medine'de Kral ilân edilerek bir devlet otoritesinin kurulması yolunda
bir karar üzerinde anlaşmalarını sağlamıştı. Hatta bunun için bir krallık
tacının yapılması için de sipariş bile verilmişti. Ancak henüz devlet teşekkül
etmiş değildi. Bu durum Resulullah'ın işini kolaylaştırıyordu. O, ilk iş olarak,
yahudiler ve diğer müşrik Araplar da dahil herkesi toplayarak hazırladığı
anayasa çerçevesinde bir devlet kurulmasını sağlama yoluna gitti. Elli iki
maddeden oluşan anayasa, herkesin hak ve sorumluluklarını belirtirken aynı
zamanda idarenin müslümanların elinde olmasını öngörüyordu (bu anayasanın
maddeleri için bk. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, İstanbul 1980, I, 220
vd.).

Medine'de müslüman nüfus azınlıkta olmasına
rağmen, kurulan devlet bir İslâm devleti niteliğinde olup, bunun tabii başkanı
da Resulullah (s.a.s)'dir. Daha önce Medine'de bir devlet yapısının olmayışı,
Resulullah (s.a.s)'ın İslâm devletini kurup hiç kimse ile bir çatışmaya girmeden
onu istediği gibi teşkilatlandırmasını kolaylaştırmıştı. Ancak İslâm devletinin
kurulmasıyla krallığı suya düşen Abdullah İbn Ubeyy zahiren iman etmiş
gözükerek, Medine İslâm devletini sabote etmek için var gücüyle çalışıyordu.
Münafıkların lideri konumunda bulunan İbn Ubeyy, Medine dönemi boyunca,
müslümanları sıkıntıya sokan etkili nifak hareketlerinin tezgâhlanmasında
oldukça büyük rol oynamıştır.


Mekke'den her şeylerini terkederek Allah
yolunda hicret eden muhacirlerin Medine'deki yaşayışlarını kolaylaştırmak ve
sosyal hayata adapte etmek için Resulullah (s.a.s), her bir muhaciri bir Ensarla
kardeş ilân etmiş ve bu kardeşlik birbirine mirasçı olmak kadar ileri
götürülmüştü. Bu olay tarihe "Muahat" * adıyla geçmiş ve Ensar'ın Allah yolunda,
din kardeşleri için hiç tereddüt etmeden ne kadar büyük fedakârlıklarda
bulunduklarını ortaya koymuştur.


Artık, Mekke'de sadece bir cemaat
statüsünde olan müslümanlar Medine'ye hicretle devletlerini kurmuş, bu da
İslâm'ın tebliğ stratejisinde önemli değişiklikleri beraberinde getirmişti.
Mekke döneminde savaş ferdi olaylara itiraz edilmemekle birlikte genel anlamda
yasaklanmıştı. Bu dönemin tabiatı bunu gerektirdiği için Allah Tealâ, onca
işkence ve saldırılara rağmen müşriklere karşı silahla karşılık verilmesine izin
vermemişti.


İkinci Akabe Bey atının peşinden, Ensar'dan
Abbas ibn Ubade; "Ya Resulullah, izin ver sana eziyet eden müşrikleri kılıçtan
geçirelim" dediğinde Resulullah (s.a.s): Henüz bununla emrolunmadık,
arkadaşlarınızın yanına dönün" buyurmuştu (Ahmet b. Hanbel, III, 462).


Hicretle birlikte, devletin kurulmasından
hemen sonra, Allah Teâlâ inananlara İ'lay-ı Kelimetullah için kıyamete kadar
sürecek cihatın kapısını açıyordu: "Zulme uğratılarak kendilerine savaş açılan
kimselerin karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye
elbette kadirdir" (el-Hac, 22/39).


Mekkeli müşrikler, hicretten sonra,
kendileri açısından durumun vahametini anladıkları için Medineliler'den,
Resulullah (s.a.s)'i öldürmeleri, en azından Medine'den sürmelerini
istiyorlardı. Bu yapılmadığı takdirde Medine'yi işgal edecekleri tehditlerini
savuruyorlardı. Resulullah (s.a.s), Medine'deki küçük müslüman toplumu
teşkilatlandırmaya gayret gösterirken, sınırları tespit edilmiş ve henüz bir
şehir devleti niteliğindeki bölgenin dışında kalan gayrimüslim kabilelerle
ittifak veya saldırmazlık antlaşmaları yaparak dışardan gelebilecek bir
tehlikeyi karşılayacak bir ortam hazırlamaya çalışıyordu. Ancak burada önemli
olan husus, müslümanlar, planlarını savunmaya değil, İslâm tebliğinin aktif
olarak diğer insanlara da ulaştırılması üzerinde yapıldığıdır. Bunun için askerî
gücün kaçınılmazlığı açıktır. Bundan dolayıdır ki Hicret, sadece Mekkeli
müslümanların Medine'ye intikali ile sınırlı tutulmamış, nerede olursa olsun
iman eden herkesin Medine'ye hicreti farz kılınmıştır. Mekke'nin fethine kadar
geçerli kalan bu hüküm, Mekke'nin fethiyle artık gerek kalmadığı için
kaldırılmıştır.


Resulullah (s.a.s), siyasî, sosyal ve
cihatla alakalı inen ayetleri, Mescid-i Nebi'de ashabına öğretiyor, ayrıca
Mescid-i Nebi'ye eklenen ve İslâm öğretiminin ilk üniversitesi mahiyetiniz olan
Suffa'da yetişmiş ashabın katılımıyla bu eğitim faaliyetleri bütün müslümanları
kapsayacak şekilde yerine getiriliyordu.


Bu teşkilatlanma ve eğitim çalışmaları
yanında İslâm devletinin en önemli düşmanı olan Mekkeli müşrik güçlere karşı
silahlı bir faaliyetin hazırlıkları da yapılıyordu. Resulullah (s.a.s),
Hicretten yedi ay sonra, Mekkeli müşriklere ait ve başında Ebu Cehil'in
bulunduğu bir ticaret kervanını vurmak için Hz. Hamza komutasında otuz kişilik
bir birliği Medine'den yola çıkardı. Ancak her iki tarafın da müttefiği olan
Mecdi b. Amr'ın araya girmesiyle, savaş pozisyonu alan kuvvetler savaşmadan
ayrılmışlardı.


Bu olaydan bir ay sonra, altmış kişilik bir
kuvveti Ubeyde b. el-Haris komutasında yine Mekke kervanının yolunu kesmek için
göndermişti. Seniyyetül-Murre mevkiinde karşılaşan kuvvetler arasında yine ciddi
bir çatışma meydana gelmemişti. Bununla birlikte, Mekke müşrikleri ile
müslümanlar arasında tam bir savaş hali yaşanıyordu. Bunun için, bu kervanlara
yapılan saldırılar, basit birer yol kesme hareketi değildi. Müşriklere ait
ticaret kervanlarının İslâm devletinin nüfuz bölgelerinden geçmesi engellenerek,
savaş halinde bulunan güçlerin ekonomilerinin çökertilmesi hedefleniyordu.
Ayrıca bu küçük çaplı askerî operasyonlarla müslümanların savaş yeteneklerinin
geliştirilmesi ve tecrübe kazanmalarını sağlayarak, ilerdeki büyük savaşlar için
İslâm ordusunun alt yapısı oluşturulmaya çalışılıyordu.


Hicrî birinci senenin sonunda Sa'd b. Ebi
Vakkas komutan tayin edilerek, yirmi kişilik bir kuvvetle el-Harrar bölgesine
gönderilmişti. Ancak, Mekke kervanı bir gün önceden burayı terkettiği için yine
bir çatışma olmadan Medineye dönülmüştü.


Hicrî ikinci senenin Şevval ayında, ikiyüz
kişilik bir kuvvetle Resulullah (s.a.s)'ın bizzat askerî sefere çıktığı
görülmektedir. Bedir yakınlarındaki Vaddan bölgesine kadar giden Resulullah
(s.a.s), bu bölgede oturan Benu Damra kabilesi ile bir saldırmazlık antlaşması
yapmıştı. Bundan bir ay sonra Resulullah (s.a.s), ikiyüz kişilik bir kuvvetle
Medine'nin kuzey batı tarafında bulunan Buvat bölgesine gitti. Mekke
kervanlarını sıkı bir takibe alan Resulullah (s.a.s), çıktığı seferler esnasında
bir takım kabilelerle. antlaşmalar akdediyor ve Medine etrafındaki kabileleri
Mekkeli müşriklere karşı kendi tarafına alıyordu.


Bu arada, Şam ticaret yolunun müslümanlar
tarafından kontrol altına alınması Mekke müşriklerinin tedirginliğini oldukça
artırmıştı. Hicri ikinci yılın Cemaziyel-Ahir ayında, Kurz b. Cabir'in
komutasındaki Mekkeli bir birlik Medine'nin dış mahallelerine baskın düzenlemiş
ve buraları yağmalamıştı. Medine'ye henüz dönmüş bulunan Resulullah (s.a.s), bu
Mekkeli birliği yakalamak için peşlerine düştüyse de, kaçıp gittiklerinden
onlara yetişmesi mümkün olmamıştı. Bu olay müslümanlar için üzüntü verici
olmuştu. Bunun üzerine Mekke'den bir kervanın yola çıktığı haberi alınınca
Resulullah (s.a.s), hemen Medine'nin güney batı tarafında bulunan Benu Damra
arazisine doğru yola çıktı. Burada Müdlic kabilesine mensup olup, hicret
esnasında Resulullah (s.a.s)'i yakalamak isteyen, ancak sonra iman eden Suraka
Resulullah (s.a.s)'i kabile mensupları ile birlikte büyük bir coşku ile
karşılamıştı. Suraka'nın müslümanları ağırlaması esnasında Mekke kervanı savuşup
gitmişti. Bu sefer esnasında savaşçıların sayısı yüz elli kişi kadardı.


Suriye'ye giden kervanın yolunun
kesilmesini sağlamak için Resulullah (s.a.s) iki kişiyi istihbarat maksadı ile
Suriye'ye göndermişti. Ayrıca oniki kişilik bir birliği Abdullah b. Cahş
komutasında, Mekke devletinin müslümanlar hakkında tasarladıkları planları
öğrenmek için tehlikeli bi r görevle -Mekke'nin güneyinde,. Mekke ile Taif
arasında bir yer olan Nahle mevkiine gönderdi. Bu birliğin gittiği yerin
gizliliğini muhafaza için görevlerini bildiren mühürlü talimatın iki gün yol
alındıktan sonra açılması emredilmişti. Bu birlik Nahle bölgesine geldiğinde
Mekkelilere ait üzüm ve deri yüklü bir kervanla karşılaştı. Görevi sadece haber
toplamak olan birliğin komutanı Abdullah İbn Cahş, bu kervana saldırı emri
vermiş sonuçta bir müşrik öldürülmüş, iki esir alınmış ve kervandaki mallara
ganimet olarak el konmuştu. İslâm devletine ait askerî birlikler düşmanla ilk
defa ciddi bir çatışmaya girmiş oluyordu.


Şam tarafına gitmiş olan kervanın dönüşte
ele geçirilmesi için hazırlıklara girişildi. Bu kervanın yakalanması çok
önemliydi. Çünkü Mekkeli müşrikler, Medine'de gün geçtikçe güçlenen İslâm
devletine nihai darbeyi vurup ortadan kaldırmak için gerekli olan finansı
sağlamak gayesiyle Ebu Süfyanın liderliğinde bu büyük kervanı Suriye'ye
göndermişlerdi. Bu kervanın dönüş haberi Medine'ye ulaşınca Resulullah (s:a.s),
Ebu Lübabe'yi Medine'de vekil bırakarak, Hicri ikinci yılın Ramazan ayında üçyüz
kişiden oluşan ashabıyla birlikte yola çıktı. Bunu öğrenen Ebu Süfyan, kervanı
kurtarmak için güzergah değiştirirken, aynı zamanda durumu Mekke'ye bildirerek
acilen yardım yetiştirilmesini istemişti.


Böyle bir fırsatı kaçırmak istemeyen Ebu
Cehil Mekke'de dolaşarak halkı galeyana getirmeye çalışıyordu. O, topladığı bin
kişilik kuvvetin başına geçerek Medine'ye doğru yola çıkmıştı. İslâm ordusu
Zefiran denilen yere geldiğinde, Mekkeliler'in kalabalık bir ordu ile yola
çıktıkları haberi Peygamber'e ulaşmıştı. Diğer taraftan Ebu Süfyan kervanı
kurtarmış ve tehlikeyi atlattığını yola çıkmış bulunan Mekke ordusuna
bildirmişti. Ancak Ebu Cehil, yakaladığı bu fırsatı değerlendirmek için yoluna
devam etti. Ashabıyla bir durum değerlendirmesi yapan Resulullah (s.a.s),
onların Allah yolunda savaşmadaki kararlılıklarını görünce kendi ordusundan üç
kat daha kalabalık müşrik güçlerle savaş kararı alınarak yola devam edildi.
Bedir mevkiine gelindiğinde, vaziyet almış durumdaki düşman ordusuna karşı
mevzilendi.


Bu savaş İslâm'ın kaderini belirleyecek bir
mahiyet arzetmekte idi. Bu savaş ya kazanılacaktı veya üç yüz kahraman mücahitle
birlikte İslâm risaleti tarihe karışacaktı. Durumun ciddiyetini, Resulullah
(s.a.s)'in Rabbine yaptığı şu tazarru açıkca ortaya koymaktadır: "Allah'ım,
vadettiğin yardımını bugün lütfet. Ey Rabbim, bugün şu küçük ordu yok olup
giderse yeryüzünde sana kulluk eden kimse kalmayacak".


Allah Tealâ bu esnada mü'minlere zaferi
müjdeleyen şu ayeti vahyediyordu:


"Bütün bu toplananlar (müşrikler) hezimete
uğrayacak ve arkalarına dönüp kaçacaklardır" (el-Kalem, 68/45).


17 Ramazan günü (13 Mart 624) yapılan
savaşta Allah Teâlâ'nın vadi gerçekleşmiş ve düşman ordusu büyük bir hezimete
uğratılmıştı. Ebu Cehil ve diğer bir grup ileri gelen müşrikler de dahil yetmiş
müşrik öldürülmüş, çok sayıda da esir alınmıştı. İslâm ordusunun verdiği şehit
sayısı ise on dört kişiydi (bk. Bedir Gazvesi).


Bedir savaşı, Medine İslâm devletinin
temellerini sağlamlaştırmış, inananlara büyük moral gücü kazandırmıştı. Artık bu
savaşla hak batıla üstün gelmiş, küfrün, şirkin ve putperestliğin yeryüzünden
silinip atılması için İslâm cihatı meşalesi tutuşturulmuştu.


Bedir'den Medine'ye dönüldüğü zaman,
İslâm'a duydukları düşmanlıktan dolayı içlerini kemiren ve müslümanların
kazandığı bu büyük zaferi hazmedemeyen ve kahrolan yahudiler, düşmanlıklarını
açığa vurmaya ve değişik yollarla müslümanlara sataşmaya başlamışlardı.


İffetsiz bir kadın şair olan Asma binti
Mervân ile Ebu Afek adındaki yahudi şairler, İslâma karşı haddi aştıkları için
öldürülmüşlerdi. Yahudi kabileler içinde düşmanlıklarını ilk önce açığa vuran
Kaynuka yahudileri, Bedir zaferini küçümsüyor, sebebini, Mekkeli arapların savaş
bilmemelerine bağlayıp; "bizimle karşılaşsalar da savaş nasıl olurmuş görseler"
diyerek müslümanları hafife alıyorlardı.


Bir müslüman kadının yahudiler tarafından
saldırıya uğraması üzerine çıkan olaydan sonra Resulullah (s.a.s),
Kaynukaoğullarına savaş ilân etti. Müslümanlara karşı büyüklenen bu yahudi
kabile, tıynetlerindeki korkaklıklarından, sarfettikleri sözleri unutup
kalelerine kapanmaktan başka ça! re bulamadılar. Müslümanlarla çatışma
cesaretini gösteremeyen Kaynukaoğulları teslim olmaları üzerine Medine'den
sürülüp çıkarıldılar (bk. ; Kaynukaoğulları).


Gelişen olaylar çerçevesinde Allah Teâlâ,
sosyal, iktisadî, siyasî konulardaki ayetlerini, hikmetine binaen bir nüzul
sebebi çerçevesinde gönderirken, İslâm savaş hukukuna dair teşrii de oluşmaya
başlamıştı. İslâm, canlı bir hayat dini olduğu için, inen hükümler hemen toplum
hayatına yansıtılıyor ve müslümanlar tarafından hazmedilerek, yaşayışlarını
onlara göre düzene koyuyorlardı. İslâm tebliğinin Mekke safhası, nasıl ki
kıyamete kadar sürecek tevhid mücadelesinde insanlara örnek teşkil etsin diye
Allah tarafından o seçkin topluluğa yaşatılmışsa, Medine dönemi de, kıyamete
kadar müslümanların ferdi yaşayışlarından devlet düzenine kadar her şeyleri için
örnek olsun diye, yine o seçkin sahabeler topluluğuna yaşatılmakta idi.


Bedir savaşından sonra Resulullah, Mekke
müşrikleriyle müttefik konumundaki müşrik kabilelere karşı akınlara girişmişti.
Bedir'de müslümanların elde ettiği zafer ve Kaynukaoğullarının ihanetlerine
karşılık sürülmeleri, geri kalan yahudileri çileden çıkarmıştı. Bütün
peygamberlere ihanet eden bu kavim, Resulullah (s.a.s).ile yaptığı antlaşmaya
aykırı olarak Mekke müşrikleriyle gizliden gizliye komplolar hazırlamaya
girişti. Yahudi liderlerinden şair Ka'b b. Eşref, Bedir zaferini duyduğu zaman
üzüntüsünden;


"Bugün yerin altı üstünden yeğdir"
demiştir. Bu adam Mekke'ye gidiyor ve Bedrin intikamını almaları için onları
harekete geçirmeye çalışıyor, yahudilerin kendilerine yardım yapacağına dair
taahhütlerde bulunuyordu. Düşmanlıkta alenî davranan ve ileri giden bu yahudi
öldürülerek fesatı engellenmişti.


Bedir mağlubiyetini bir türlü hazmedemeyen
ve öfkeden çılgına dönen müşrikler, intikam almak için hemen hazırlıklara
girişmişlerdi. Bedir öncesi, Ebu Süfyan'ın Mekke'ye ulaştırdığı kervandan herkes
sadece sermayelerini almış, kervanın 250.000 dirhem tutarındaki toplam kârı ordu
teşkilinde harcanmak için ayrılmıştı. Mekke dışındaki bir çok kabileye heyetler
gönderilerek para karşılığında asker toplama yoluna gidildi. Ordunun mümkün
olduğu kadar büyük ve kalabalık olması gerekiyordu. Zira Medine'ye doğru yürüme
cesaretini ancak bununla kendilerinde bulabilirlerdi.







"Sponsorlu Bağlantılar"

 
"Sponsorlu Bağlantılar"



  #2  
Okunmamış 18-11-2012, 19:24
Ziyaretci
 
Standart Cevap: İslamın İlk Mescidi ( Mescidu-n Nebevi )

teşekkürler ödevime yardımcı oldunuz


Cevapla

Hızlı Cevap
Mesajınız:
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın
Rastgele Soru

Seçenekler


Seçenekler


Benzer Konular
Kutsal Yerler - Mescid-i Nebevî Kutsal Yerler - Mescid-i Nebevî Allah Resûlü (s.a.s.), Medine-i Münevvere'ye geldikten sonra ilk iş olarak bir mescit yaptı. Bu kutlu mescidin yapı*mında bizzat kendileri de çalışmışlardır. Bu...
Nebevi Amiller Nebevi Amiller Bu kısma, sünnetin öğrenilmesi, neşri ve sıhhatli şekilde öğrenilip öğretilmesi için Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in şuurla uyguladığı bir kısım tedbirleri dahil...
Mescid-i Nebevi'yi Yıkıyorlar Mescid-i Nebevi'yi Yıkıyorlar Araştırmaya göre, son 20 yılda Mekke ve Medine'deki tarihi eserlerin yüzde 95'i yıkılarak, yerine modern binalar yapıldı. Suudiler, şimdi de Hz. Muhammed'in...
Mescid-i Nebevi http://img380.imageshack.us/img380/5619/mescidinebevi24minarevegirii2s.jpg http://img348.imageshack.us/img348/4449/mescidinebevi22kubbeihadra4gz.jpg ...
KASÎDE DER NA'T-I HAZRET-İ NEBEVÎ (Su Kasidesi) KASÎDE DER NA'T-I HAZRET-İ NEBEVÎ (Su Kasidesi) Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su Kim bu denli dutuşan odlara kılmaz çare su Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem Ya muhît...

 
Forum Stats
Üyeler: 65,766
Konular : 239,288
Mesajlar: 426,731
Şuan Sitemizde: 209

En Son Üye: RLogsdon

Sosyal Linkler
Lütfen Facebook Sayfamızı Beğenin



Twitter Butonları





Google+ Butonu



Lütfen Google+ Sayfamızı Çevrenize Ekleyin


Sponsorlu Bağlantılar







Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 11:28.


Powered by vBulletin® Version 3.8.2
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.

DMCA.com

Sitemizde illegal paylaşım yasaktır.Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz/sorunuz varsa bize ulaşmak için TIKLAYINIZ .
In this web site,illegal sharing is forbidden.If you have any problem/complaint about content's copyrights in our page,please click here to contact us.