Forum Kimler Online
Go Back   Ezberim > Muzik Muhabbet > Müzik Muhabbetleri > Biyografiler
Kayıt ol Forumları Okundu Kabul Et


Türk Bilginleri Biyografisi

Müzik Muhabbetleri kategorisinde ve Biyografiler forumunda bulunan Türk Bilginleri Biyografisi konusunu görüntülemektesiniz.
ULUĞ BEY Dünyaca ünlü Türk matematikçisi ve astronomi bilgini olan hükümdardır. 22 Mart 1395 tarihinde Semerkant'ta doğdu. Timurlenk'in torunlarından olup ...






Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler
  #1  
Alt 10-09-2008, 09:29
 
Standart Türk Bilginleri Biyografisi

"Sponsorlu Bağlantılar"

 


ULUĞ BEY

Dünyaca ünlü Türk matematikçisi ve astronomi bilgini olan hükümdardır. 22 Mart 1395 tarihinde Semerkant'ta doğdu. Timurlenk'in torunlarından olup hükümdar Muînüddin Şah Ruh'un oğludur. Asıl adı Mehmet Torgay'dır.
13 yaşında iken Horasan ve Maveraünnehir eyaletlerine hakan naibi oldu. 1446 yılında babasının ölümü üzerine hükümdar oldu. Saltanat yılları sırasında matematik ve astronomi ile yakından ilgilendi. Astronomiye ait tablosu yıllar sonra İngiltere ve Fransa'da basıldı. 1449 yılında kendisine isyan eden oğlu Abdüllatif Mirza tarafından 54 yaşında iken öldürüldü.

Uluğ Bey, babası Şah Ruh ölünce, 1446da hükümdar oldu. İlk işi olarak devletini güçlendirerek ülkesini parçalanmaktan kurtardı.
Uluğ Bey hakan olunca, Osmanlı Devleti ile münasebetlerini sıklaştırmaya ve geliştirmeye gayret etti. İki Türk ülkesi arasında elçiler, bilim adamları gidip gelmeye başladı. O, savaştan çok kendisini bilime adamış bir hükümdardı. Sarayına zamanın bilginlerini topladı ve onları korudu. İnceleme için Çine kadar heyetler gönderdi. Uluğ Bey Semerkantta bir medrese, bir de rasathane yaptırdı. Astronomi ilminin gelişmesine çalıştı. Bu rasathane orta çağdaki astronomi bilgisini en yüksek düzeye ulaştırdı.

Uluğ Bey, tarihe adını “Asya Fâtihi” diye yazdıran Büyük Cihangir Timurlenk'in öz torunuydu. Ama dedesinin askerlik ve savaşçılık açısından hiçbir huyu onda görülmüyordu. Dedesi, çolak eli ve topal bacağına rağmen, at üzerinde kılıç sallayıp, ülkeler fethetmişti. Fakat, Uluğ Bey'in yeryüzünde bir karış toprak bile fethetmek gibi bir ihtirası yoktu. Onun bütün merak ve hevesi, yeryüzünde değil, gökyüzündeydi. Ülkeler fethetmekten ziyade, gökyüzü âleminde araştırmalar yapmayı, gök kubbenin sırrını çözmeye çalışmayı tercih ediyordu.

Uluğ Bey'in ilim adamı oluşunda, yaradılışının büyük rolü olduğu kadar, babası şah Ruh'un da büyük payı vardı. Çünkü, Şah Ruh, güzel sanatlara hayran bir kişiydi. İlme ve bilginlere büyük değer verirdi. Onun Horasan'ın başkenti olan Meşhed'de yaptırdığı cami bir şaheserdi.
Uluğ Bey de, Herat'ta güzel bir köşk yaptırmış, bu köşkün duvarlarını ve tavanlarını, birer sanat âbidesi niteliğindeki tablolarla süsletmişti. İktidarı döneminde, Başta Semerkant ve Buhara olmak üzere tüm ülke, Türk mimarisinin seçkin eserleriyle donatıldı.

Fen bilimleri ve astronomiye merakı, ileride kendisini, dünya tarihinin en büyük astronomlarından biri haline getirdi. İlim adamlığı yanında devlet adamlığı vasfı da yüksek olan Uluğ Bey, Semerkantta 38 yıl hükümdarlık yaptı. Bir akademi haline getirdiği sarayı, devrin meşhur alimlerinin toplanıp bilimsel tartışmalar yaptığı ve eserler hazırladığı bir mekan oldu.

Matematikçi, astronom, tarihçi ve şair olan Uluğ Bey, Mesud el-Kâşî, Bursalı Kadızade Rûmî, Ali bin Muhammed (Ali Kuşçu) gibi bilginleri sarayına topladı. Semerkant medrese ve rasathanesini büyüttü ve yeni aletlerle donattı.
Uluğ Bey zamanında yeni astronomi aletleri yapılmış, eski aletler geliştirilmişti. IX. ve X. yüzyılda bir usturlab ile ancak 43 işlem yapılırken, Uluğ Bey zamanında geliştirilen usturlab, 1000den fazla işlem yapıyordu. Uluğ Beyin usturlabının çapı 40 metre idi.
Uluğ Bey, bu arada gökyüzünün bir de haritasını yapmayı başarmıştı. Bu gökyüzü haritası, kendisinden sonra gelecek nesillere astronomi çalışmalarında ışık tutacak, onlara rehber olacaktı.
Uluğ Bey, astronomi çalışmalarının temelini teşkil eden trigonometri ilmi üzerinde de geniş çalışmalar yaptı. Kendisinden önceki Doğu ve Batı dünyasının tahmini bilgilerini bir kenara bırakıp, bilimsel esasları tespit ederek, trigonometride yeni bir araştırma yolu açtı. Dünya onu, astronomi alanındaki eseriyle tanıdı. Semerkanttaki rasathanesinde yapılan çalışmalar, bugünkü astronomiye hala ışık tutmaktadır
Zîc-i Ulûgî denilen cetveli, diğer ilmî eserleri ve rasatları, akademiden farkı olmayan sarayındaki çalışmalarının sonucudur. Zîc-i Ulûgî, diğer adı “Gûrgânî Takvimi” olan bu cetvel, o devrin ilmî esaslara dayanan yegâne takvimi sayılmaktadır.

Bu eser, daha önce yazılan zîclerin yanlışlarını düzeltiyor ve yıldızların hareketini daha mükemmel gösteriyordu.Zîc-i Ulûgî, 1655 yılında İngiltere'de Oxford şehrinde İngilizce, 1853te de Fransızca olarak basıldı. Daha sonra da çeşitli dillere tercüme edildi. Batı bilim dünyası, Uluğ Beye “XV. yüzyıl Astronomu” unvanını layık görürken, Milletrerarası Astronomi Derneği de Ay yüzeyindeki bir kratere onun adını verdi. Beş ülkenin astronomlarından ve özellikle Aya uydu gönderen ülkelerin uzmanlarından oluşan bir komisyonun hazırladığı Ay Haritasında, üç Türk astronomunun adları da yer alır. Büyük bir kratere Uluğ Bey adı verilmiştir. Ay atlasında adları bulunan diğer iki Türk bilgini, Bîrûnî ve Nasireddîn Tûsîdir.

Kozmografya konusunda yazdığı bir kitap da günümüze kadar, birçok ilmî araştırmalara kaynak olmuştur. Tarihin en âlim olduğu kadar en âdil bir hükümdarı olarak da tanınan Uluğ Bey, aynı zamanda kötü talihli bir hükümdardı. Oğlu Abdüllatif Mirza, babasına baş kaldırmış ve gözünü tahta dikerek işi bir iç savaşa kadar ***ürmüştü. Bu savaşta ağırlığını ortaya koyan Uluğ Bey, oğlu Abdüllatif Mirza kumandasındaki âsileri yenmeyi başarmıştı. Bu iç savaş sonunda Abdüllatif Mirza da esir düşmüştü. Uluğ Bey, dedesi Timurlenk gibi katı yürekli bir insan değildi. Asi evlâdını bağışladı, kendisine nasihatte bulundu. Bu konuda bir hükümdar olarak değil de, yüreği evlât sevgisiyle dolu hassas bir baba olarak düşünmüş ve ona göre hareket etmişti.

Fakat oğlu Abdüllatif Mirza, o iyi yürekli, âlim ve kâmil babanın oğlu değilmiş gibi, Uluğ Bey ile taban tabana zıt karakter taşıyan bir insandı. Babasına baş kaldırıp yenilmesinden sonra, onun verdiği manevî dersi alamamıştı. Serbest kalır kalmaz derhal yeni bir darbenin hazırlıklarına koyuldu. Bu kez geçen seferkinden daha kuvvetli bir ordu toplayıp başarı kazanmak için ne gerekirse yaptı. Ve bütün hazırlıklarını tamamladıktan sonra babası Uluğ Bey'e tekrar baş kaldırdı ve onun üzerine tekrar saldırdı.
Bu ikinci iç savaşta şans hiç de Uluğ Bey'e gülmedi. Doğrusunu söylemek gerekirse, affettiği oğlunun kendisine karşı yeniden bir hücuma girişeceğine ihtimâl vermiyordu âlim baba.Uluğ Bey fena halde gafil avlanmıştı. Emrindeki kuvvetler yenildi. Her şey tamamen tersine gelişti; bu kez 54 yaşındaki baba, âsi oğlunun eline esir düştü.Uluğ Bey, oğluna göstermiş olduğu anlayış ve merhameti ne yazık ki ondan göremedi. İsyankâr evlât, savaşın galibi kumandan olarak, babasını 25 Ekim 1449 tarihinde ölüme mahkûm etti.

Dünyanın en ünlü matematikçisi ve astronomi bilgini olan Uluğ Bey, bir hükümdardan ziyade bir baba için en acı son ile hayatını kaybetti ve dedesi Timur Hanın yanına defnedildi.







"Sponsorlu Bağlantılar"

 
"Sponsorlu Bağlantılar"



  #2  
Alt 10-09-2008, 09:30
 
Standart --->: Türk Bilginleri Biyografisi

FARABİ

Büyük mütefekkir ve ünlü musikî üstadıdır. 870 yılında Türkistan'ın Seyhun ırmağı kenarındaki Farab kasabasında doğdu. Asıl adı Ebu Nasır Muhammed ibn Türkan el Farabîdir.İlk öğrenimini Farab'da, yüksek öğrenimini ise Bağdat'ta yaptı. Farsça, Arapça, Latince ve Yunanca öğrendi. Mantık, felsefe, matematik, tıp ve musikî üzerinde büyük bilgi sahibi idi. Bu konular üzerinde 100'den fazla eser verdi. Ancak bugün elde sadece 39 eseri kalmıştır. Bu arada Aristo'nun bütün eserlerini de şerh etti. 950 yılında Şam'da vefat etti. Babüssagîr mezarlığında yatmaktadır.

Onun, İlimler Ansiklopedisi (İhsâul-Ulûm) adlı eseri, döneminin filoloji, mantık matematik, fizik, kimya, ekonomi ve siyaset alanlarındaki bütün bilgileri sayıp döker ve özet olarak mahiyetlerini anlatır.Farabi kanun adı verilen sazı icat etti. Bundan başka birçok besteler yaptı ve şark müziği üzerinde değerli eserler yazdı. et-Talimüs-Sanî ve İhsâul-Ulûm doğu dünyasının ilk ansiklopedisi sayılan değerli eserlerindendir.Bu büyük dahinin eserleri Hindistanda ve Mısırda basıldı, İbraniceye ve batı dillerine de çevrildi.Büyük bilginlerden, İbni Sina ve İbni Rüşt gibi büyük filozoflar ondan ders aldılar ve onun aydınlığında yetiştiler.

Farabiden 300 yıl sonra, Hristiyanlığın en büyük doktrineri Thomas dAquinas, onun fikirlerini hemen hemen aynen tekrarla***** otorite olur. Farabinin sosyolojik incelemesi olan el-Medinetül-Fâdıla adlı eseri, bütün kainatın ve kainat içindeki varlıkların ancak daimi bir mücadele ile var oldukları aaaini işleyerek 5 asır sonra Hobbes ve Darwinin ortaya atacakları teorilerin öncüsü olmuştur.Aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Farabi, logaritmayı da bulmaya çok yaklaşmıştır. Ancak bu araştırması Batı dünyasında duyulmadığından, sadece İslam dünyasında etki doğurabildi.

Yaşadığı devirde ilim dilinin Arapça olması yüzünden bütün eserlerini Arapça kaleme alan Farabî, doğu âleminin ve Türklüğün ilk büyük fikir adamı sayılır. Aynı devirlerde Batı dünyasında ilim dilinin Grekçe ve Latince olması yüzünden bütün batılı bilim adamlarının eserlerini bu dillerle yazdıkları göz önünde tutulursa, Farabî'nin Türk olduğu halde Arapça eser yazmasını kınamak doğru olmayacaktır.

Üstün bir zekâ ve kabiliyete sahip bulunan Farabî, Bağdat'ta yaptığı yüksek öğrenimi sırasında Arapça, Farsça, Grekçe ve Latince'yi anadili gibi öğrenmiş, bu lisan zenginliğini çeşitli dallardaki çalışmalarıyla bir kat daha değerlendirmişti. Bu arada Yunan felsefesini de inceledi. Bu konunun büyük üstadı Aristo'nun eserlerini, aslından çok daha anlaşılır şekilde şerh etti. Bu yüzden yalnız doğu aleminde değil, Batı alemi de kendisini Aristo'dan sonra gelen Muallim-i Sânî olarak kabul etti. [Aristo muallim-i evveldir, Fârâbî muallim-i sânî (İkinci öğretmen)].

Farabî, eski felsefeyi yeni felsefeye aktarırken gösterdiği büyük ustalıkla da dikkat çekmişti. Bu nedenle Montesqieu ve Spinoza gibi ünlü fikir adamları da onun etkisi altında kaldılar. Felsefeye mantık yolu ile giren Farabî, genellikle aaaafizik üzerinde durdu. Din ile felsefeyi birbirinden ayıranlara karşı dururken bu iki kavramın birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğu aaaini savundu. Hayatı boyunca dini, felsefenin temel taşı saydı. Bu arada İslam dinine felsefe anlayışını da sokarak İslam felsefesini ortaya çıkardı. Farabî'nin tek ve şaşmaz ilkesi, “Varlığın ilk sebebi” idi.

Ona göre insan, gerçeğe varabilmek için mutlak surette dış âlemle ilgisini keserek manevî âlemini arındırabilirdi. Aşk ise, felsefede işte böyle bir ifadenin gerçekleşmesinde yardımcı etkendi. Aşk, insan benliğinin geçici bir eylemi değil, bütünüyle gerçeğe, yani Tanrıya bağlanmaktı. Varlıkların özü Tanrıdan geliyordu. Daima şöyle derdi: “Evrenin tümünü kavramak isteyen bir kişi, önce insana bakmalıdır. Çünkü bütünüyle varlık kavramı ruhta belirmiştir. Tanrı, varlıkların en büyüğü ve en son kademesidir. Bütün insanlık onun özünde birleşmektedir. Varlığı başka varlıklarla kıyaslanmayacak kadar mükemmeldir. Akıl, Tanrının özünden gelir. Ahlâkın temeli ise bilgidir...”



“Akıl, edindiği bilgilerle iyiyi, güzeli, kötüyü ayırır. İnsan için en yüksek erdem bilgi olduğuna göre, en yüce kattan gelen akıl, davranışlarımızda gerekli doğru yargıyı verebilecek güçtedir.”

Bu büyük ilim adamı, ilimleri iki bölümde inceledi. Bunlardan birincisi teorik ilimlerdir ki, içinde aaaafizik, mantık ve biyoloji bulunur. Diğeri pratik ilimlerdir. Bu grupta da ahlâk, siyaset, musiki ve matematik yer alır. Farabî, Aristoteles'in ilim dediği hitabet ve şiiri bu sınırın dışında bırakır.941 yılında Halep'e gelen Farabî, orada hüküm sürmekte olan Hamdanoğulları'ndan Seyfüddevle Ali adlı bir Türk beyi ile tanıştı. İlminin ününü işitmiş bulunan Türk beyi, onun engin şahsiyetine de hayran kaldı. Farabî'yi ağırlamakta kusur etmeyen bey, onun Halep'e yerleşmesini sağladı. Fakat kendisine vermek istediği yüksek maaşı kabul ettiremedi. Ömür boyunca son derece mütevazı bir hayat süren Farabî, yevmiye olarak ancak dört dirhem gümüş aldı.

Halep Beyi'nin büyük hayranlığını kazanması, bu büyük kültür merkezi ile civarında bulunan yerlerdeki bilginlerin olanca kıskançlıklarını körükledi ve pek küçümsedikleri bu büyük bilgin ile imtihan olmaya kalkıştılar. Beyin huzurunda yapılan bu çetin imtihanda Farabî, bütün konularda büyük üstünlüğünü ortaya koydu. Bunu kendisiyle imtihan olmak isteyen kişilere de kabul ettirdi.O kadar ki, imtihana gelen ve kendilerini bilgin zannedenlerin hepsi, bu imtihan sonunda öğrencisi olarak Farabî'nin yanında kaldılar.

Farabî aynı zamanda musiki alanında da büyük bir üstad idi. Kanun adı verilen müzik aleti onun buluşudur. Ayrıca rübap denilen çalgıyı da geliştiren ve bugünkü şeklini veren yine odur. Farabi ayrıca akort ve intarvaller nazariyesini de geliştirmiştir.Şark musikisinin nazariyelerini Kitabü'l-Musikiyyu'l-Kebîr, yani Büyük Musiki Kitabı adlı eserinde gösterdiği gibi bir çok besteler de yapmıştı.Arap ülkelerinde yaşamasına rağmen mütevazı hayatının yanı sıra Türkistan millî kıyafetini de asla terk etmedi. Hep bu kıyafet içinde göründü.

Seyfüddevle Ali Bey'in Şam'ı fethetmesi üzerine Farabî de onunla birlikte Şam'a gitti. Ömrünün son günlerini orada geçirdi. 950 yılında 80 yaşında Şam'da vefat etti. Kendisini Babüssagire gömdüler.


  #3  
Alt 10-09-2008, 09:30
 
Standart --->: Türk Bilginleri Biyografisi

İBNİ SİNÂ

Büyük Türk bilginidir. Ailesi Belh'ten gelerek Buhara'ya yerleşmişti. İbni Sinâ, babası Abdullah, maliyeye ait bir görevle Afşan'dayken orada doğdu. Olağanüstü bir zekâ sahibi olduğu için daha 10 yaşındayken Kuran-ı Kerim'i ezberledi. 18 yaşında çağının bütün ilimlerini öğrendi. 57 yaşındayken Hemedan'da öldüğü zaman 150'den fazla eser bıraktı. Eserleri Latinceye ve Almancaya çevrilmiş, tıp, kimya ve felsefe alanında Avrupaya ışık vermiştir. Onu Latinler “Avicenna” adıyla anarlar ve eski Yunan bilgi ve felsefesinin aktarıcısı olarak görürler.

İbni Sinâ, daha çocukluğunda, çevresini hayrete düşüren bir zekâ ve hafıza örneği göstermiştir. Küçük yaşta çağının bütün, ilimlerini öğrenmişti. Gündüz ve gece okumakla vakit geçirir, mum ışığında saatlerce, çoğu zaman sabahlara kadar çalışırdı. Pek az uyurdu. Kafası öylesine doluydu ki, uyanık iken çözemediği bir takım meseleleri uykusunda çözer ve uyandığı zaman cevaplandırılmış bulurdu.Bir keresinde, Aristo aaaafiziğini inceliyordu. Defalarca okuduğu halde bir türlü esasını kavrayamamıştı. Buhara çarşısında gezerken sergide bir kitap gördü. Mezat tellâlı, bunu satın almasını, bu sayede birçok meseleyi kolayca halledebileceğini söyledi. Bir mezat tellâlının bildiği kitabı bilememek, İbni Sînâ'ya çok güç geldi. Onun okuma huyunu herkes öğrendiği için, bilhassa kitap satıcıları kendisini tanıyorlardı. İbni Sînâ, kendisine tavsiye edilen Fârabî'nin Aristo'ya ait şerhini satın aldı. Bir defa okumakla, o çözemediği noktaların büyük bir açıklığa kavuştuğunu gördü: “Şükür sana Yârabbi!” diye secdeye kapandı ve Fârabî'nin yolunda fukaralara sadaka dağıttı. Oysa, İbni Sinâ doğduğu zaman Fârabî otuz yaşındaydı ve bu olay geçtiği sırada da hayattaydı.

Buhara Emiri Nuh İbni Mansuru ağır bir hastalıktan kurtardı ve bu yüzden de Samanoğulları sarayının kütüphenisinde çalışma iznini aldı. Bu sayede pek çok eseri elinin altında bulduğu için vaktini kitap okumak ve yazmakla geçirdi. Hükümdar öldüğü zaman o, henüz yirmi yaşındaydı ve Buhârâ'dan ayrılarak Harzem'e gitti: EI-Bîrûni gibi büyük bir şöhret ve değerin, onun çalışkanlığına, bilgisine değer vermesi, kendisini yanına kabul etmesi, beraber çalışması, hakkında kıskançlığa yol açtı. Bu yüzden takibata bile uğradı. Harzem'de barınama***** yeniden yollara düştü. Şehirden şehre dolaşarak nihayet Hemedan'a kadar geldi ve orada kalmaya karar verdi.

İbni Sînâ, çoğu fizik, astronomi ve felsefeyle ilgili olarak 150 civarında eser yazmıştı. Farsça olan birkaçı dışında bunların hepsi Arapça'dır. Çünkü o devirde ilim eserlerini Arap diliyle yazmak âdetti. Arapça'ya bu bakımdan değer verilirdi. Bilhassa tıp ilmine dair araştırmaları son derece orijinal ve doğrudur. Bu yüzden doğu ve batı hekimliğine kelimenin tam anlamıyla, 600 yıl, hükmetmiştir. Kendisinden sonra yetişen Gazâli, Fârabî'yi' ondan öğrenmiştir. Düşünce ve anlayış bakımından İbn-i Sina, Farabî ile İmam Gazâlî arasında bir köprü vazifesi görür. Yunan felsefesini İslâm ilmi olan Kelâm ile, yâni Tanrı bilgisiyle bağdaştırmaya uğraşmıştır. Eğer o gelmeseydi, Farabî'nin kurduğu temel Gazâli'nin yorumuyla gelişemeyecek, arada büyük bir boşluk hasıl olacaktı.

Eserleri Batı dillerine Latince yoluyla çevrilerek Avicenna diye şöhrete ulaşan İbni Sinâ, yanlış olarak bir süre Avrupa'da İranlı hekim ve filozof olarak tanınmıştır. Bunun da sebebi, eserlerini Türkçe yazmamış olmasındandır... Bununla beraber, batılılar da kendisini Hâkim-i Tıb, yani hekimlerin piri ve hükümdarı olarak kabul etmişlerdir. 16 yaşındayken pratik hekimliğe başlayan İbni Sinâ, resmî saray doktorluğu da yapmıştır. Ama şöhreti her ne kadar tip ilmiyle ilgiliyse de asıl kişiliği, Ortaçağda uzun süre tartışma konusu olan Tanrı varlığının mutlak bir zorunluluk olduğu konusundaki Kelâm meselelerine getirdiği kesin çözüm yolundan ileri gelmektedir.

Matematik, astronomi, geometri alanlarında geniş araştırmaları vardır. İnsan bilgisinin Tanrıyı ve kâinatı mutlak şekilde anlamaya elverişli olmadığını söylerken, aklın varlığını kabul eder. İnsandan bağımsız bir ruhun varoluşu, İbni Sînâ'ya göre Tanrıdan yansıyan bir delildir. İbni Sînâ, tıp araştırmaları yaparken bazı hastalıkların bulaşmasında göze görünmeyen birtakım yaratıkların etkisi olduğunu, yani mikropların varlığını sezmiş ve bu bilinmeyen mahluklardan eserlerinde sık sık bahsetmiştir. Mikroskobun henüz bilinmediği bir devirde böyle bir yargıya varmak çok ilginçtir.

Şifa adlı eseri bir felsefe ansiklopedisidir. Diğer eserlerine gelince bunlar arasında en tanınmış olanlarından: el-Kanun fit-Tıb isimli kitabı tamamen bir tıp ansiklopedisidir. Necât ve İşârât adlı kitapları ve Aristonun felsefesini anlatan yirmi ciltlik Kitâbül-İnsâfı başta gelen eserlerindendir.İbni Sina kimya alanında da çalıştı ve önemli keşiflerde bulundu. Bu hususta Berthelet, kimya ilminin bugünkü hale gelmesinde İbni Sinanın büyük yardımı olduğunu söyler.Bu çalışmaları ve etkileriyle İbni Sina Doğu ve Batı kültürünü geliştiren büyük bilginlerden biri oldu. Bütün bunlardan başka İbni Sina çok güzel şiirler yazdı. Hatta Türkçe olarak yazmış olduğu şiirler de vardır.
İbni Sina, 1037 tarihinde Hemedanda mide hastalığından öldü.

İbn-i Sinanın asıl büyüklüğü doktorluğundadır. Şifâ adındaki 18 ciltlik ansiklopedisi, ismine rağmen tıptan çok matematik, fizik, aaaafizik, teoloji, ekonomi, siyaset ve musiki konularını içine alır. Onun tıp şaheseri, kısaca Kanûn diye bilinen el-Kanûn Fit-Tıb adlı büyük kitabıdır. Eser, fizyoloji, hıfzıssıhha, tedavi ve farmakoloji bahislerine ayrılmıştır. Konular dikkatle incelendiğinde İbn-i Sinanın bugünkü tıp için bile geçerli olan pek çok ileri görüşleri bulunduğunu; mesela mikroskop olmadığı halde, hastalıkların mikrop mefhumuna benzer yaratıklarca meydana getirildiğini sezebildiğini görürüz.

İbn-i Sinanın Kanûn adlı eseri XII. yüzyılda Latinceye çevrildi ve Batı tıp aleminde bir patlama tesiri yaptı. Romanın Galeni de, Er Razide ilimde eriştikleri tahtlarından indirildiler ve çağın Fransasının en meşhur tıp fakülteleri olan Montpellier ve Lauvain Üniversitelerinin temel kitabı Kanûn oldu. Durum XVII. yüzyılın ortalarına kadar böyle devam etti ve İbn-i Sina, 700 yıl Avrupanın tıp hocası oldu. Altı yüzyıl önce Paris Tıp Fakültesinin kütüphanesinde bulunan 9 ana kitabın en başında İbn-i Sinanın Kanûnu yer almıştır.
Bugün hala Paris Üniversitesinin tıp fakültesi öğrencileri St. Germain Bulvarı yanındaki büyük konferans salonunda toplandıklarında iki Müslüman doktorun duvara asılı büyük boy portresiyle karşılaşırlar. Bu iki portre, İbn-i Sina ve er-Raziye aittir.


  #4  
Alt 10-09-2008, 09:31
 
Standart --->: Türk Bilginleri Biyografisi

CABİR BİN HAYYAN 721 - 805

Dünya medeniyet tarihine adını altın harflerle yazdıran Cabir bin Hayaan, bir Müslüman Türk âlimidir. Bundan 1250 yıl önce yasayan ve o zamanın en büyük ilim yuvası Harran Üniversitesi bas müderrisi (rektörü,) olan Cabir bin Hayyan (721-805) herkesi hayretler içinde bırakan şu İlmî bulusunu açıklamıştı: "Maddenin en küçük parçası olan cüz-ü la cüz-ü la yetecezza (atom) da yoğun enerji vardır. Yunan bilginlerinin iddia ettigi gibi, bunun parçalanamayacağı söylenemez. O da parçalanabilir. Parçalanınca da öyle bir güç meydana gelir ki Bağdat'ın altını üstüne getirebilir. Bu Allahü Teala'nın kudretinin bir nişanıdır."

Modern kimyanın babası sayılan bu büyük Türk âliminden, Razi ve İbn-i Sina gibi büyük bilginler "Üstatlar üstadı" diye söz ediyorlar. Fransız şarkiyat âlimi Catdonne (1720-1783) onu dünyanın 12 büyük dahisinden biri olarak tanımlıyor.

Bacon (1214-1291) ondan hayranlıkla bahsederken, kimya ilminde açtığı çığırın. Priestley (1733-1804) ve Lavoisier'in (1743-1794) açtıkları çığırın daha önemli olduğu ittifakla kabul edilmiştir.

Avrupa üniversitelerine mensup birçok ilim adamı, meşhur olabilmek için Cabir bin Hayyan'ın ismini kullanmak zorunda kalmıştır. Berlin Üniversitesi Tabiat Bilimleri Tarihi Profesörü Jıılias Ruska ve yardımcısı Paul Kraus, Avrupa'da ünlü birçok ilim adamının Cabir bin Hayyan'ın ismini eserlerine verdiklerini ve bu yolla meşhur olduklarını bildiriyor.
Cabir bin Hayyan'a göre "Kimyevi hadiseler tabiatta Cenab-ı Hak'kın takdiriyle uzun sürede meydana gelmekledir. Kimyager tabiatla uzun sürede meydana gelen şeyi kısa zamanda yapan kişidir. Âlim, keşfedilmiş bir buluştan yola çıkarak başka buluşlar ortaya çıkarabilen insandır."
Ona göre altının gümüştenrenk ve ağırlıktan başka bir farkı yoktur. Bu iki özelliğin ise ortadan kaldırılması mümkündür. Bunun yolunun da her iki cismi teşkil eden atomların kontrol altında parçalanıp değerlerinin değişmesiyle olacağını belirtmektedir ki, günümüz modem kimya ilmi de bu hakikati kabul etmektedir.

İlk laboratuar

En önemli vasfı deneycilik olan Cabir bin Hayyan, kimya ilminin hem teorik hem ele tatbikî alanda büyük mesafe katetmesine vesile oldu. Dünyada ilk kimya laboratuarını kuran âlim olarak tarihe geçti. Kendi kurduğu laboratuarda ilk sunî hücreyi yaptı. Ölümünden iki asır sonra Kûfe'de bir caddenin yeni baştan açılması sırasında, kullandığı laboratuar ortaya çıktı.

Medeniyete hizmetleri

Cabir bin Hayyan'ın başta kimya olmak üzere tıp, fizik, astronomi, felsefe alanında yaklaşık 200 eser kaleme aldığını biliyoruz. Cabir'in en meşhur buluşu şüphesiz, atomla ilgili ortaya koyduğu faraziyedir. Bu keşfi, John Dalton (1766-1844) Otto Hahn (1779-1868), Enrico Fermi (1901-1954) ve Albeıt Einstein (1879-1955) gibi meşhur Avrupalı bilginlerden tam 1000 yıl önce yapması bu büyük Türk bilgininin nasıl bir dahi olduğunu ortaya koyuyor.
Cabir bin Hayyan'ın bu faraziyesi dünya medeniyetine Müslümanların lıâkim olduğu devirlerde tahakkuk ederek, atom parçalansaydi; vahşi Batı'nın acımasızca Müslümanlar'ın üzerine çullanması, zayıf ve sahipsiz ülkeleri istilâ ederek, zulüm etmesi mümkün olmayacaktı.

Redüksiyon prensibi


Aynca Cabir bin Hayyan, kimyanın iki temel prensibini bilimsel şekilde ortaya ko*****, kolsinasyon ve redüksiyon prensiplerini dile getirdi.

Buharlaşma, süblimasyon, eritme ve kristal-eştirme için kullanılan metodları geliştirmiştir. Ham sülfirik asit ve nitrik asitlerin nasıl yapılacağını kesin olarak ortaya koydu. Madenlerin o zamana kadar bilinen basit eritilme metotları yerine, bizzat ürettiği nitrik asit, sülfirik asit ve altın eritme suyunun yardımıyla eritme metotlarını geliştirdi. Bu sayede Cabir ve ondan sonra gelen bilim adamları sayısız terkipleri (senaaa), bu arada civa oksit, zincifre, arsenik, amonyak, gümüş nitrat, şap. göztaşı, kireçli potas, südkostîk mahsûlü, yakıcı potasyum île çok değerli maddeleri elde edîp üretebildiler.

Max Meyerhof (1884-1951) Cabir Bin Hayyan'ın kimya ilmine, buharlaştırma (evaporation), süzme (filtmtion), tasvi-ye etme (.sııblimalion), eritme (melting), damıtma (distallation) ve billurlaştırma (cristallization) metotlarını keşfederek uygulamaya soktuğunu bildiriyor. Ayrıca bir çok kimyevi cevherin, meselâ zincifre (cinnabarci ve süfidi). arsenik oksidi (arsenious oxide) ve başka birçok terkibin nasıl hazırlanacağını açıkladığını ifade ediyor.

Saf kibrit tuzları (vitrîol), sap, alkali,nişaclır tuzu (salammo-niac, amonyum klorhidrat) ve güherçilenin (saltpedre) elde edilmesi, kükürt ve alkaliyi ısıtarak kükürt sütü yapması kurşun asetat, tamamen saf civa oksit ve süblime etmesi, ham sülfrik ve nitrik asitler ve bunların karışımının hazırlanması, tuz ruhu ve kezzap suyunu karıstırarak altın eritmede kullanılacak ''aguaregia" denilen özel mayi yapması, onun çalışmalarından bazı örneklerdir. Bunlardan 21. yüzyıl dünyasında kullanılan bir çok temel ihtiyaç maddelerin oluşumunda istifade edilmektedir.

Optik kanunların keşfi ve mercekler teorisi Cabir'e dayandırılıyor. O iç büaaa aynalar vasıtasıyla güneş ışınlarını bir yere toplayıp uzak mesafelerden ağaçları tutuşturdu ve bir kaptaki suyu kaynatmayı başardı. Ayrıca, güneş enerjisinden istifade etme yöntemini de dünya medeniyetine Cabir bin Hayam kazandırdı.

Eğitim Sistemi

Sevgili peygamberimizin ilim öğrenmeyi teşvik eden hadisi şeriflerinin yanı sıra, öğretmeyi tavsiye buyuran mübarek sözleri, bütün İslam alimleri gibi Cabir bin Hayyam'ı da etkiledi.bildiklerini yeni nesillere aktarılmasını sağladı. Bu idealle rektörü bulunduğu üniversitede randımanı arttırıcı her türlü tedbiri aldı.

Cabir'e göre öğrenme ve öğretme olayının gerçekleşebilmesi için öğrencide yumuşak başlılık şarttır.”yumuşak başlı öğrenci, öğretmenin bilgi hazinesinden onu dinlemekle istifade edebilir. Talebe günlük derslerini takip etme başarısında kesinlikle öğretmenine itaat etmelidir.

KAYNAK II

Ortaçağ kimyasının en büyük ismi olan Cabir Bin Hayyan bir Türk bilginidir. Atom bombası fikrinin ilk mucidi ve modern kimyanın babası olarak tarihe geçmiştir. Tarih boyunca bir çok bilgin meşhur olabilmek için kitaplarında hep ona atıfta bulunmuşlardır.
Cabir, Horasanın başkenti olan Tusda doğdu. Küçük yaşta iken ailesiyle beraber Kufe şehrine yerleşti. Emevi veliahtı Halit Bin Yezid ve Cafer–i Sadıktan dersler aldı. Tıp dahil bütün müsbet ilimleri öğrendi. Kısa zamanda büyük başarılar gösterince Abbasi Halifesi Harun Reşit onu Harran üniversitesinin Fizik–Kimya profesörlüğüne atadı. Çok kısa bir süre sonunda da üniversitenin rektörlüğüne getirildi.


Cabir Bin Hayyanın irili ufaklı yaklaşık 2000 tane eseri olduğu rivayet edilmektedir. Kendisinden yaklaşık bin sene sonra gelecek Enrico Fermi ve Einstein gibi bir çok ünlü Avrupalı bilim adamlarının üzerinde yıllarca kafa yordukları atom ve yapısı hakkında daha o zamandan uğraşmış ve atomun parçalanabileceğini kitaplarında uzun uzun anlatmıştır. Bu konuda Hayyan şunları söylemiştir;“Maddenin en küçük parçası olan atomda yoğun bir enerji vardır. Yunan bilginlerinin iddia ettiği gibi bunun parçalanamayacağı söylenemez. O da parçalanabilir. Parçalanınca da öylesine bir güç (enerji) meydana gelir ki, Bağdatın altını üstüne getirebilir”.

NOT: Cebir'i bulan Cabir Bin Eflah ile karıştırmayın, batılıların verdiği isimle Geber Endülüslü bir Müslümandır ölümü 1150 yılına yakın bir yıla rastlamaktadır(kesin tarih bilinmiyor 1140-1150 arası)


  #5  
Alt 10-09-2008, 09:31
 
Standart --->: Türk Bilginleri Biyografisi

ALİ KUŞÇU ? - 1474

Türk-İslam dünyasının büyük astronomi ve kelam alimi olan Ali Kuşçu, XV. yüzyıl başlarında Semerkantta doğdu. Babası Muhammed, ünlü Türk Sultanı ve astronomu Uluğ Beyin kuşçusu olduğu için, ailesi Kuşçu lakabıyla meşhur oldu. Küçük yaştan itibaren matematik ve astronomiye ilgi duyan Ali Kuşçu, devrin en büyük alimleri olan Bursalı Kadızâde Rumî, Gıyâseddin Cemşîd ve Muînuddîn Kâşîden matematik ve astronomi dersi aldı.

Bir vesileyle Tebriz'e yerleeşn Ali Kuşçu Uzun Hasan'dan büyük itibar gördü. Osamnlıyla ralarında sorunlar olan Uzun Hasan kendisnden elçi olmasını istedi.

Bunun üzerine Ali Kuşçu, kendisine bunca itibar eden Uzun Hasan'ın dileğini kırma***** yol hazırlıklarını tamamladı. Semerkant'ta Kızıl Elma olarak bilinen eski Bizantium'a ulaştı. Haberciler; onun geleceğini daha önceden saraya uçurmuşlardı. Huzura kabul edildiği zaman Osmanlı hükümdarından beklemediği kadar iltifat gördü. Çünkü, kendisinden önce, eserleri İstanbul'ca biliniyordu. Uluğ Bey Rasathanesi'ndeki çalışmalarından, Semerkant'a aylarca uzak bulunan İstanbul'daki hükümdarın haberi vardı.

Osmanlı tahtında oturan II. Mehmet (Fatih), gayet dikkatli, bilgili, uyanık bir padişahtı. Âdet olan merasimle Uzun Hasan'ın elçisini kabul etmiş, dileklerini dinlemiş, ama hemen geri dönmesine izin vermemişti. Ondan, gelip artık batıya kaymış olan ilim merkezlerini aydınlatmasını, bilgisiyle İstanbul medreselerinde ilim heveslisi gençleri yetiştirmesini rica etti.

Bu teklif, Ali Kuşçu için beklenmedik bir iltifattı. “Hünkârım izin verirlerse önce Tebriz'e döneyim. Çünkü burada bulunuşumun gerçek sebebi, Akkoyunlu Hükümdarı'nın elçisi olmaktır. Elçiye zeval yoktur. Gerektir ki, hünkârımın lütûfkâr davetini kabul etmeden önce vazifemi iyi bir sonuca ulaştırdığımı, beni gönderen, bana güvenmiş olan insana bildireyim...”

Değerli matematik ve astronomi bilgini Ali Kuşçu, sözünü tuttu. İki yıl sonra, ailesini de alarak Tebriz'den hareket etti. Osmanlı İmparatorluğunun sınırlarından karşılanarak ihtişam içinde İstanbul'a getirildi. Ölümüne kadar da gençleri yetiştirmekle uğraştı. Kuşçunun ders vermeye başlamasıyla, İstanbul medreselerinde astronomi ve matematik alanında büyük gelişme oldu.

Ali Kuşçunun İstanbula gelişi önemlidir; çünkü o zamana kadar İstanbulda astronomi ile uğraşan güçlü bir bilgin yoktu. Ali Kuşçu, Osmanlılar arasında astronomi bilimini yaydı.

Ali Kuşçu'nun, hepsi de birbirinden değerli pek çok eseri vardır: Bunların başında Risâle fi'l-Hey'e (Astronomi Risalesi) gelir. Bu, nefis bir astronomi kitabıdır. Ali Kuşçu, bu eseri Farsça yazmış, sonra bazı eklemelerle Arapça'ya çevirmiştir. Fatih Sultan Mehmet'e, Arapça olan nüshayı sunmuştur. Uluğ Bey'in, yıldız hareketlerini inceleyen Zîç adlı eserini de yorumlamış, ve genişletmiştir. Ayrıca, Risâle fil-Fethiye (Fetih Risalesi), Risâle fil-Hesâb (Matematik Risalesi) bilinen eserlerindendir.

Ali Kuşçu 1474te İstanbulda vefat etmiştir.


  #6  
Alt 10-09-2008, 09:32
 
Standart --->: Türk Bilginleri Biyografisi

Harezmi ( 770 - 840 )

Tam adı Muhammed Bin Musa el - Harezmi olan büyük bilim adamı, Horasanda (Özbekistanın Karizmi kentinde) doğmuştur. Hayatının büyük bir bölümü Bağdatda (Beytül Hikmede) matematik, astronomi ve coğrafya konularında çalışarak geçmiştir.Cebirin kurucusu olan Harezminin iki önemli matematik kitabı vardır; "Cebir" ve "Hint Hesabı".Harezm'de temel eğitimimini alan Harezmi gençlinin ilk yıllarında Bağdat'taki ileri bilim atmosferinin varlığını öğrenir.

İlmi konulara doyumsuz denilebilecek seviyedeki bir aşkla bağlı olan Harezmi ilmi konularda çalışma idealini gerçekleştirmek için Bağdat'a gelir ve yerleşir. Devrinde bilginleri himayesi ile meşhur olan abbasi halifesi Mem'un Harezmideki ilm kabliyetten haberdar olunca onu kendisi tarafından Eski Mısır, Mezopotamya, Grek ve Eski hint medeniyetlerine ait eserlerle zenginleştirilmiş Bağdat Saray Kütüphanesinin idaresinde görevlendirilir. Daha sonra da Bağdat Saray Kütüphanesindeki yabancı eserlerin tercümesini yapmak amacıyla kurulan bir tercüme akademisi olan Beyt'ül Hikme 'de görevlendirilir. Böylece Harezmi Bağdat'ta inceleme ve araştırma yapabilmek için gerekli bütün maddi ve manevi imkanlara kavuşur. Burada hayata ait bütün endişelerden uzak olarak matematik ve astronomi ile ilgili araştırmalarına başlar.

Bağdat bilim atmosferi içerisinde kısa zamanda üne kavuşan Harezmi Şam'da bulunan Kasiyun Rasathanesin'de çalışan bilim heyetinde ve yerkürenin bir derecelik meridyen yayı uzunluğunu ölçmek için Sincar Ovasına giden bilim heyetinde bulunduğu gibi Hint matematiğini incelemek için Afganistan üzerinden Hindistana giden bilim heyetine başkanlık da etmiştir.

Harezmi 'nin latinceye çevrilen eserlerinden olan El-Kitab 'ul Muhtasar fi 'l Hesab 'il cebri ve 'l Mukabele adlı eserinde ikinci dereceden bir bilinmeyenli ve iki bilinmeyenli denklem sistemlerinin çözümlerini inceler.

El Harizmi matematiğin yanısıra astronomi ve coğrafya ilimlerinde de eserler vermiştir. Astronomik cetvellerle ilgili kitaplar yazmış ve bu eserler 12. y.y. da Latince' ye çevrilmiştir. Bunu yanısıra Ptolemy'nin coğrafya kitabını düzeltmelerle yeniden yazmış, 70 tane bilim adamıyla birlikte çalışarak 830 yılında bir dünya haritası çizmiştir. Dünyanın çevresini ve hacmini hesaplama çalışmalarında yer almıştır. Güneş saatleri, usturlaplar ve saatler üzerine yazılmış eserleri de vardır.

Cebire Yaptığı Katkılar Lütfi Gökerin 'Matematik Tarihi ve Türk İslam Matematikçilerinin Yeri' adlı eserinde de denildiği gibi Harezmi cebiri müstakil bir bilim dalı haline getiren bilgindir. Yalnız cebiri müstakil bir bilim dalı haline getirmekle kalmamış, zamanın en kapsamlı ve en sistemli cebir kitabını yazarak da kendinden sonraki nesillere cebiri öğreten referans kaynağı olma vasfı kazanmıştır. Harezminin cebirle ilgili konuları kapsayan kitabı onun aynı zamanda latinceye çevrilen 3 önemli eserinden biri,belkide en önemlisi olan 'El-Kitabül Muhtasar fi Hesabil Cebr vel Mukabele' dir. Bu eserde Harezmi yeni teoremler ve problemlere sunduğu yeni çözüm yöntemleri ile Avrupa matematiğine de ışık tutmuştur.(Her ne kadar eser 300 yıl sonra Latinceye çevrilmiş ve Avrupa; cebiri ,doğudan 300 yıl geride takip edebilmişse de..)

Cebr vel Mukabelenin İçeriği

Eser bir önsöz beş asıl ve bir ek bölümden oluşmaktadır.

Birinci bölüm altı ayrı tiptekibirinci ve ikinci derece denklemin geometrik çözümünü ve ikinci derece tam olmayan üç farklı tipteki denklemin özgün
çözümünü içermektedir. İkinci bölümde Harezmi ikinci derece 3 denklem tipinin çözümünü sunmuştur. Harezmi burada bilinmeyen için şey (bugünkü x), a ve b katsayıları için dirhem ve x ile katsayı çarpımları için kaab sözcüğünü kullanmıştır.Harezmi günümüz matematiğinde 'bir bilinmeyenli ikinci dereceden denklem'i bulan matematikçidir.Denklemin çözümünü çizim yöntemi ile yani geometrik yolla ilk kez o açıklamıştır.Dolayısı ile bugün kullandığımız ve Avrupa menşeili zannettiğimiz formül; batıdan 700 yıl önce Harezmi nin cebirindeki müstesna yerini çoktan almıştı.

Üçüncü bölümde özdeşlikler ve çarpanlara ayırma konusu ile ilgili örneklere yer vermiş yani iki terimli bir çarpım sonucunun nasıl bulunacağını ifade etmiştir.

Dördüncü bölümde bugünkü ifade ediliş biçimi ile köklü ifadelerle ilgili örnekler vermiş, beşinci bölümü ise cebirle ilgili aşağıdakine benzer problemlere ayırmıştır.

10 sayısını öyle iki kısma ayırınız ki bunların kareleri toplamı 58 sayısına eşit olsun
10 sayısını öyle iki kısma ayırınız ki bunların kareleri farkı 40 a eşit olsun.

Analitik Geometriyi Tesis Edişi

Avrupa bilim dünyasının tartışmasız kabul ettiği bir olgudur; analitik geometriyi Descartesin kurduğu kabulü.. Derler ki analitik gometri Descartesin 'La Geometri' adlı eseri ile başlar. Oysa bir gerçek apaçık ortada durmaktadır. Descartesten tam 830 yılönce bir Türk bilgininin yazdığı bir eserde ikinci derece tam olmayan denklemlerin çözümü verilmiştir.Bu denklemlerin çözümü için sunulan iki çözüm yönteminden biri;kare ve dikdörtgen yöntemi olarak adlandırılan geometrik çözüm yöntemidir ki, bu matematik tarihinde bir ilktir. Yani ilk kez cebire matematik girmiş, dolayısı ile ilk kez cebirsel (analitik) geometriye dair bir örnek matematiğin hizmetine sunulmuştur.Buradan da şu sonuç çıkıyor ki analitik geometriyi Descartes değil Harezmi kurmuştur.

Sıfır Sayısını İlk Kez Kullanması

Paramızda , sınav notlarımızda ya da bilgisayarımızın kodlarında (Biliyoruz ki bilgisayarlar ikilik sistemi kullanır. Yani sadece 1 ve 0.. O yüzden sıfır olmasa bugün bilgisayar denilen bir nesne yi kullanamız imkansız yakın bir güçlükte olurdu) sıkça rastladığım sıfır sayısını kime borçluyuz dersiniz?Bu da bir batılının müthiş buluşlarından(!) biri mi yoksa? Cevabınız evetse... Yanıldınız. Şu sözcükler bir kulak verin:

Sekiz diğer sekizden çıkınca geriye bir şey kalmaz.
Boş kalmaması için bir dairecik koy!

İşte böyle diyor Harezmi; hint hesabını anlatan ve latinceye tercümesi yapılan ikinci yapıtında.. Yani 'Kitab al-Muhtasar fil Hisap al Hind 'de.Bu eserin matematik tarihindeki iki önemli rolü daha bulunmaktadır. Bunlardan ilki Avrupalıların toplama ve çıkarmaya ait örnekleri ilk kez bu eserde bulması, diğeri ise rakamların birler basmağından başlanarak sağdan sola yazıldığını ilk kez bu eserle öğrenmeleri.

Harezminin hint hesabı ve bunlarla yapılabilecek işlemleri tanıtmak üzere yazdığı kitabının Salem manastırında bulunan ve 13. yüzyıl başından kaynaklanan İtalyanca bir çevirisinde,metni çoğaltmakla yükümlü yazıcı kendi görüşlerini de eklemeden duramamış:

"Tüm sayılar bir'den çıkmıştır, bir ise sıfır'dan. Sıfırda büyük bir mabedin saklı olduğunu bilmek gerek: O (Tanrı),ne başlangıcı ne de sonu olan sıfır'da simgelenir ve tıpkı sıfır gibine çoğalır, ne de azalır; ne O'na akan, ne de O'ndan kopan bir ırmak vardır. Ve sıfırın tüm sayıları on katı çoğaltması gibi, O da, yalnızca on kat değil, binlerce kat çoğaltır, hatta doğrusu, O her şeyi hiçlikten yaratır, esirger ve yönlendirir."

Şunu belirtmek de fayda var ki sıfırın varlığını ilk kez Hintliler hissetmiş ve rakamları yazarken sıfır yerine boşluk kullanmışlardır.Bu ise hiç de pratik değildir. Ancak ona bir sembol veren ve kimlik kazandıran ve eserinde

9 rakam ve bu yeni sembol ile tüm işlemleri yapmak mümkündür

diyen Harezmi sıfırın gerçek kaşifidir.Yani sıfırı diğer rakamlara ekleyerek onluk sistemi tamamlayan adamdır o. Böylece hintlilerin sunya dediği sıfır, İslam bilim dünyasında içi boş anlamına gelen es-sıfır ile gerçek kimliğine kavuşmuş ve Avrupaya olan yolculuğuna başlamıştır. Almanlar ona ziffer, Fransızlar chiffre adını vermişlerdir.Yalnız sıfırın Fransızca isminde çok ilginç bir husus vardır. Chiffre aynı zamanda şifre anlamına da gelmektedir. Acaba sıfırdaki muhteşem gücü hisseden Fransızlar onda gizleniş olan şifrenin ne olduğunu düşünüyorlar dersiniz.

Eserleri

Harezminin tercümeleri yapılan eserlerinden ilki Cebr vel Mukabele dir.Eserin ilk tercümesi 1145 yılında, bir başka Latince tercümesi 1183te, Almanca tercümesi 1461, İngilizce tercümesi 1831 ve 1841 yıllarında Londrada ve 1915 yılında New Yorkda yayınlanmıştır. Bu eser Avrupa da yayınlanan ilk cebir kitabıdır.dolayısıyla 1145 Avrupa da cebirin doğuş tarihidir. Harezminin ikinci önemli eseri ise Hintlilerin yaptığı işlemler ve uygulamaları inceleyip geliştirdiği eseri olan Kitab al Muhtasar fil Hisab al-Hind dir.830 yılında yazılan
ve şu anda Viyana Saray Kütüphanesinde bulunan bu eserin ilk tercümesi 1143 te yapılmıştır.Diğer bir kopyası ise Salem Manastırında bulunan ve bugün Heidelberg de saklanan kopyasıdır.Harezminin bunun dışında latinceye
çevrilen bir eseri daha bulunmaktadır.

Avrupa da Harezmi

Al-Kourism derler, Harezmiye Avrupada.. Algoritmanın kurucusudur o. Algoritmaya isim veren (algoritma sözcüğü el-Harezminin Avrupadaki yazılışı olan al-Kourism den türemiştir) Harezmi eserlerinin latinceye tercüme edilmeye başladığı 1145 ten beri büyük bir ilgi ile izlenmektedir, Avrupa da. Denilebilir ki o, gerek eserlerinde ilk kez sunduğu cebirsel işlem , teorem ve ispatlarla gerekse kendinden önce bilinenleri derleyip geliştirerek matematiğin istifadesine sunmak üzere eserlerinde bir araya getirişi ile Avrupanın matematiği açılan kapısı olmuştur. Hatta bazı Avrupalı tarihçiler Avrupa da rönesansın öncülerinin iddia edildiği gibi Grek uygarlığı değil, Harezmi ve onu takip eden bilginlerin vasıtasıyla (Ömer Hayyam ,Ebul Vefa ,Gıyasüddin Cemşid gibi) doğudan öğrenilen ve uygulanan yenilikler olduğunu ifade edebilme cesaretini göstermişlerdir.Velhasıl ışık doğudan yükselmiştir. Bugün her ne kadar batının semasını aydınlatsa da..

Son olarak şunu belirtmek de fayda var ki Avrupa hak ettiği değeri olmasa da bizden daha çok değer vermiştir Harezmiye. Kendi değerlerini red etmeye hatta yok etmeye fazlaca meraklı bir toplum olduğumuzdan yadırgamamak lazım bunu.. Çünkü ne acıdır ki araştırma yaptığım pek çok kaynakta Harezmiden Arap bilgini diye bahsedilmektedir. Ve yine acı olan bir durum daha var ki o da bu hatanın genelde Türk yazarlar ve araştırmacılar tarafından yapılması. Oysa ki Harezmi arap değil, Türktür. Asıl adı Muhammed bin Musa el-Harezmi olan ve dünyanın gördüğü en büyük matematik, astronomi ve coğrafya bilgini olan bir Harzem Türküdür.


  #7  
Alt 10-09-2008, 09:32
 
Standart --->: Türk Bilginleri Biyografisi

Feza Gürsey 1921 - 1992

7 Nisan 1921'de İstanbul'da dünyaya gelen Feza Gürsey, tıp doktoru bir baba ve kimyacı bilimkadını bir annenin sıradışı çocuğudur.

Aydın bir çevrede yetişmeye başlayan Gürsey 1940 yılında Galatsaray Lisesi'ni bitirdi. 1944 yılında ise İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi matematik-fizik dalından mezun oldu. Yine İstanbul Üniversitesi'nde asistanlık yaptığı dönemde açılan sınavı kazanarak İngiltere'de bulunan Imperial College'e gönderildi ve burada doktorasını tamamladı. 1953 yılında İstanbul Üniversitesi'nden doçent ünvanı alan Feza Gürsey 1957-1961 yılları arasında araştırmalarına Brookhaven Ulusal Laboratuvarı'nda, Princeton'da İleri Araştırma Enstitüsü'nde ve Columbia Üniversitesi'nde devam etti. Bu dönemde Nobel Fizik Ödülü sahibi Wolfgang Pauli ile, atom bombasının babası olarak bilinen J.R: Oppenheimer ile, yine Nobel Ödüllü fizikçiler olan E. Wigner, T.D. Lee ve C.N. Yang ile tanışma ve çalışma imkanı buldu. 1961 yılında İse ODTU' nun teklif ettiği profesörlüğü kabul ederek yurda döndü ve ODTU'de fizik alanında ders vermeye başladı. 1965 yılında ise Yale Üniversitesi'nde de görev almaya başladı. Böylelikle hem ODTU hem de Yale'de ders vermeye başladı. 1974'de ise ODTU yönetimi ile arasında çıkan itilaf sonucu görevini sadece Yale'de sürdürmeye devam etti. 1992 yılında hayata veda eden Gürsey Türkiye'nin yetiştirmiş olduğu en önemli bilimadamlarından ve değerlerinden biridir.

Çalışma ve Ödülleri:

Feza Gürsey 1968'de TUBİTAK, 1977'de Oppenheimer, 1981'de Newyork Akademisi Morrison ödüllerini, 1979'da Einstein madalyası, 1987'de Wigner madalyası kazandı. 1960'lı yıllarda "Kiral Bakışım" kuralını ortaya ko***** uzay-zaman bakışım çalışmalarına önemli katkı sağlamıştır. M. Günaydın ile birlikte yürüttüğü çalışmaları (1974-1976) sonucu bileşik bir E6 grubunun içerdiği "oktonyon" cebirinin renk dinamiği ile ilgisi olduğunu kanıtladı. Önemli eseri, Group theoretical concept and methods in elementary particle physics'dir.

KAYNAK II

Feza GÜRSEY; 07 nisan 1921de doğar ve çocukluğunun çoğunu İstanbulda Anadolu Hisarında geçirir. Eğitimini üzerinde ailesi çok titizlikle durdu ve iyi yetişmesi için ellerinden yaptılar. Babası çok önemli bir bilim adamı, annesi Remziye Hisar hanımda çok akıllı ve üretken bir kişiydi.

Feza GÜRSEY Galatasaray lisesinde öğrenim gördü. Çok başarılı bir öğrenci sayılmazdı. Derslerini sessizce dinler, ara sıra notlar alırdı. Sınav zamanında da arkadaşları sürekli ders çalışırken o başka konularla ilgilenirdi. 1940 yılında liseyi bitirdi. 1944 yılında da İstanbul Fen Fakültesi Matematik–Fizik bölümünü bitirir.M.E.B. tarafından yapılan sınavı kazanarak İngilterede doktora yapma imkanını elde eder.

Feza GÜRSEY in okul hayatı boyunca, derslere fazla ilgi göstermeyen, sanki okula isteksiz gelen biri gibi görünmesine rağmen bu kadar başarılı olmasının sırrı neydi? Birincisi anne ve babasının çok başarılı olması ve kendine onları örnek alması ve sürekli araştırma yapma isteği ve meraklı olmasıdır. İkincisi de kişiliği gereği öğrenme isteği ve aydınlanmaya duyduğu arzudur.

Feza Gürseye göre fizik, sadece Fen Bilgisinin bir dalı değildi. Hem insan yaşamı için hem de öğrenmek için merak ettirici bir konuydu. Fizik sadece bilmekle olacak bir şey değil. Yorum yapmak, üzerinde matematiksel oynaya bilmek gerekiyor. O fiziği bütün yaşamına uygulamıştı. Her zaman her yerde fizik, fizikle bir bütün gibiydi.

Feza Gürsey Fiziği çözmekte çok uğraşmamıştır, o üzerine yoğunlaştığı konuyu çabucak kavrayan ve anladığını da anlatabilen birisiydi.Newton ve Marsele göre Klasik Fizik 19 Yüzyıl sonuna kadar astronomiye ve teknoloji meselelerini, karşılaştığımız tabiat olaylarını izah etmeye ve teknoloji meselelerini çözme gereği duyuyordu.

Sorulan sorulara cevap alınamaması istenilen sonuçların alınamaması, sarsılmaz sanılan Klasik Fizik Kanunlarının bir tarafta yüksek hızlarda, bir tarafta atomik mesafelerde yetersiz kalıyordu. Artık Fiziğin daha çok araştırılıp daha çok öğrenilmesi gerekiyordu. Bununla birlikte fizikte bölümlere ayrılır, Çağdaş fizik, Modern fizik,...

Modern Fiziği besleyen iki kaynak vardır. Bunlar Realite ve Quantum Mekaniğidir. Realivite yüksek hızda Quantum mekaniğide atom aleminde Klasik Fiziği tamamlar.Modern Fiziği ince ve çok hassas davranarak maddenin en küçük yapı birimi olan atomu güneş sistemi boyundaki mesafelerden hatta çekirdek mesafelerinden incelemeye almışlardır.Elbette ana konuları bilmek çok girift tabiat olaylarını hemen anlaşılır hale getirmez.

Daha derin araştırmalar sonucunda atom içerisinde bulunan nötron, plotondan daha küçük yapılı, başka momentli, başka elektrik yüklü, hepside kısa ömürlü parçacıklar çıkıyor.maddenin tam olarak şifresi çözülememiştir.

İşte bütün bu kainat partikülleri kainattır ki ancak dev hızlandırıcı makinelerde, araştırmacı ve meraklı olan sabırla bilim adamları tarafından sağlanabilir. Bu sebepten dolayıdır ki fiziğin dalları oluşmuştur.bunlar; çekirdek altı fiziği, yüksek enerji fiziği ve partikal(parçacık) fiziği oluşur.

Yüksek enerji fiziğine bir kuş bakışı yaparsak; uzun yıllardır verilen uğraşlar sonunda fiziğin en temelinde oluştuğu belirlenmektedir.Realivitenin ve Quantum mekaniğinin 30 milyar elektrovoltluk enerjilerinde 10 saniyelik zaman aralıklarında bile hala geçerli olduğu tespit edildi.

Her madde çeşidine birde anti madde tekabül eder. Partikülle anti partikülün kütleleri aynı, yükleri ters işaretlidir. Bu kanunlar deneylerle doğrulanmıştır. Bugün tanecikler arasındaki kuvvetler hakkındaki bilgimiz nedir?

Şairler bile kendi çaplarında bilmeden fiziği çözmüş olabilir mi? Şu sözle de açıkça anlaşılıyor; “karşımda koca bir kainat yürür gibi” bu sözle yaşadığımız ortamın, soluduğumuz havanın yani yaşamda meydana gelen olaylar fiziğe bağlı gerçekleşen olaylardır. Fiziğe doğa, tabiat gibi bak da hem daha kolaylık hem de daha anlaşılırlık getiriyor.

Feza Gürsey de fiziği doğa olarak gördüğünden hem daha kolay anlar ve başarılı olurdu, hem de daha kuvvetli bir anlatım kazanırdı.Karşısındaki fizikle ilgili bilgisi olmasa bile, o anlattığı konuyu anlardı, hem de hiç sıkılmadan ve öğrenme isteğiyle dolu olarak.

Gerek dalındaki başarılarından gerekse bilgisinden ve deneyiminden dolayı 1950 yılında doçentlik unvanı aldı. Öğretim Üyeliği süresince Türk Bilim Tarihinin ilk ve son teorik Fizik kürsüsünün temelini oluşturan iki öğretim üyesinden birisidir.

Fizikten bildiğimiz kuvvetli bir yer çekim kuvveti var. Bunun yanı sıra elektromanyetik kuvvetler mevcut. Bunlar uzun men***** yani uzaktan tesir eden kuvvetlerdir. Partikül fiziği bize iki çeşit kuvvet daha kazandırmış oluyor. Kısa men***** kuvvetler birbirine yaklaşırsa etki edebilir. Çekirdek kararlı halde olmasını sağlayan şiddetli kuvvetler oluşur.

Çekirdeğin yapı biriminde proton ve nötron bulunur. Çevresinde de elektronlar bulunur. Nötr haldeki bir çekirdek elektron alış verişinde bulunmaz. Eğer elektron fazla yada yetersiz gelirse, elektron alış verişinde bulunur.

Elektrik yükleri farklı olsa da kütleleri birbirine yakın, hassaslarında benzeşen aileler teşkil ediyorlar. Birbirinden çok farkı olmayan geniş partikül aileleri de denir. Bu konuda matematiğin grup teorisi denilen dalı fiziğe yardımcı olur. Elektrik ve ucu iplik yükleri üçlü grup, sekizli grup oluştururlar. Bu guruplandırma sonucunda da periyodik dizilim oluşur. Buda kimyada yarar sağlar.

Bütün olaylar birbiriyle bağlantı içindedir. Bir konuyu araştırırken fizikten, kimyadan, tarihten hatta coğrafyadan yaralanılır.

Normal yaşantımızda bile fizikle veya diğer dallarla içice yaşıyoruz. Bu konuyu ayna kırıldığı zaman görüntünün, bazen kırıklı bazen pürüzlü olduğunu görüyoruz. Bu konuyu uzman bir fizikçide deneyler ve gözlemlerle inceler ve açısını ve kırılma açısını araştırır.

Bu yüzden de ecirlerin sorduğu soruları bilim adamları sorar; “kim kırdı bu aynaları” araştırırlar ve görürler ki aynanın kırık olduğu yok gelme açısı ve geri gitme açısının ve girdiği ortamının kırıcılık miktarından kaynaklanır.

Fizik ilgilendiği konu ve anlatılış tarzı bakımından biraz ürkütücü gelebilir. Biz de fiziği Feza Gürsey gibi bir doğa olayı gibi karşılarsak anlamamızda, öğrenmemizde kolay olur. Feza Gürsey fiziği o kadar benimsemiştir ki, onunla bir bütün olmuştur. Bu yüzden fizik tarihinde çok yükselmiş ve bir çok ünlü bilim adamlarıyla birlikte çalışır. Ünlü bilim adamlarının vermiş olduğu konferanslarda yer alır ve söz hakkı ona da verilir. O da gerek yabancı dinleyiciler gerekse yabancı bilim adamları tarafından tek bir kelimesi kaçırılmadan dinlenirdi. Bildiklerini çok iyi bir şekilde yansıtırdı.

ÖDÜLLERİ

*1969 Tübitak Bilim Ödülü

* 1977 S.Glashow ile birlikte J.R.Oppen Heimer Ödülü

* 1981 College de Francede konuk prof. Ve Collegede France Madalyası

* 1984 İtalya Cumhuriyetince verilen Commedotore unvanı

* 1986 Romada Konuk Profesörlük ödülü

*1989 Türk Amerikan Bilimcileri ve Mühendisleri Derneğinin Seçkin Bilimci Ödülü

* 1990 Galatasaray Vakfı Madalyası

Feza Gürsey gibi bizde uğraştığımız işe kendimizi vermeli ve yararlı bir fert olmaya çalışmalıyız. Bizler Türk olarak böyle başarılı bir bilim adamıyla gurur duymalı ve onun izinden giderek gerek fizik gerekse bilimin diğer alanlarında başarılı insanlar yetiştirmeliyiz veya yetişmesi konusunda üstümüze düşen görevi yapmalıyız.

Bilime yapmış olduğu katkılarından dolayı Feza Gürseye ne kadar teşekkür etsek azdır. Büyük bir insandı ve gerektiği gibi yaşadı.


NOT: Feza Gürsey, anne tarafından 2. dereceden akrabamdır, annesi Remziye Hisar profösor ve şair, oğlu Yusuf Gürsey de Türkiyenin en genç profösörlük almış bilim adamlarından birisidir.


  #8  
Alt 10-09-2008, 09:33
 
Standart --->: Türk Bilginleri Biyografisi

OKTAY SİNANOĞLU

Sayın Profesör Doktor Oktay Sinanoğlu; dünyanın en genç yaşta profesör olmuş kişisi ve Nobel adayı. 1953 yılında Ankarada TEDin Yenişehir Lisesini birincilikle bitirdi. O zaman lisenin eğitim dili tamamen Türkçeydi, takviyeli yabancı dil dersleri vardı, sonradan kolej oldu. TED tarafından Amerikaya burslu Kimya Mühendisliği için gönderildi. 1956 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kaliforniya Üniversitesi, Berkeleyde Kimya Mühendisliğini birincilikle bitirdi. 1957de Amerika Birleşik Devletlerinde MITden birincilikle Yüksek Kimya Mühendisi oldu. Alfred Sloan ödülünü aldı. 1959da Kaliforniya Üniversitesi, Berkeleyde; Kuramsal Kimya Doktorasını yaptı, doktorasını yaparken iki ödül kazandı. 1959-1960 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri Atom Enerjisi Merkezinde araştırmalar yaptı. 1961de hem Harward, hem de Yalede kendisinin yeni Nicem (“Kuvantum”)Kimyası ve fiziği üzerine teorileri hakkında üst düzey derslerde yeni buluşlarını anlattı. 1962 yılında Batının 300 yılda en genç profesörü oldu (26 yaşında Yale Üniversitesinde); 1962 yılında Ortadoğu Teknik Üniversitesi mütevelli heyeti yalnız Oktay Sinanoğluna mahsus olmak üzere kendisine
Danışman Profesör unvanını verdi. Türkiyede de kuramsal kimya bölümünü kurdu. Ortadoğu Teknik Üniversitesinde eğitimin Türkçe olması için uğraş verdi. Ama, tabii olmadı. 1964de Moleküler Biyoloji konusunda ikinci kürsüsüne Yale Üniversitesine atandı. 1973te Almanyanın en yüksek Aleksander von Humboldt Bilim Ödülünü ilk kazanan kişi oldu. 1975te Japonyanın Uluslararası Seçkin Bilimci Ödülünü kazandı; yine 1975 yılında özel kanunla Oktay Sinanoğluna ilk ve tek, Türkiye Cumhuriyeti Profesörü unvanı verildi. 1976da Japonyaya Türkiye Cumhuriyeti Özel Elçisi olarak gönderildi. Kendisi Türk-Japon kültür, bilim ve eğitim ilişkilerinin temellerini atmıştır. Amerika Bilim ve Sanat Akademisinin ilk ve tek Türk üyesidir. Hindistanın Devlet Misafiri olarak, Hintli Bakanlarla ve Cumhurbaşkanıyla görüşmüştür. Meksikada aynı seviyede Üçüncü Dünya Bağımsızlığı için çalışmıştır. Yıldız Teknik Üniversitesi'nden yaş sınırında (67) emekli oldu.Yale'deki hayat kaydıyla, ömür boyu olan iki kürsülü profesörlüğünü, Türkiye'nin ve Türkçe'nin başına gelenlerle daha verimli mücadele edesilmek için, "emeritus professor" ünvanına çevirterek Türkiye'deki faaliyetlerini daha da yoğunlaştırdı. O ara Türkiye genelinde ki herhangi herhangi bir bir evrenkentte (üniversitede) yetenekli gençlere, fizik kimya, matematik, moleküler biyoloji dallarında Mastır, doktora araştırmaları yaptırması, herşeyi YÖK'ten soran rektörlerce engellendi.Ama Oktay Sinanoğlu, bir yandan bilimsel araştırmalarına dış ülkelerde devam ediyor. 1962den günümüze dek ilk TÜBİTAK Bilim Ödülünü, ilk Sedat Simavi ödülünü, 1992de Bilgi Çağı, 1995te İLESAM Üstün Hizmet Ödülünü, ayrıca Yılın Fikir Adamı, Yılın Bilim Adamı ödüllerini aldı. Yesevi Kazakistan ve benzeri bir çok kuruluşta profesör, mütevelli heyeti üyesi, Atatürk Kültür Kurumu asli üyesidir. 2001'de Yerel gazeteler Birliği'nce "halk Kahramanı Ödülü" verildi. Bu yılda Antalya'da Uğur Mumcu Bilim Ödülü (2002), TÜRKSAV Türk Dünyası'na Hizmet Ödülü (2002) verildi. 250 kadar uluslararası bilimsel yayını, bilim kuramları, çeşitli dillere çevrilmiş kitapları vardır. Türkiyede de Türkçe pek çok yayın yapmıştır. Değişik ülkelerde iki kez Nobele aday gösterilmiştir.






Özgeçmiş

25 ŞUBAT 1935
Babasının başkonsonsolos olarak görevli bulunduğu İtalyanın Bari kentinde doğdu.
1939
Annesi Rüveyde Hanım (Karacabey), babası Nüzhet Haşim Sinanoğlu ve kızkardeşi Esin ile Il. Dünya Savaşının çıkmasıyla birlikte Türkiy eye döndüler.
1941
Babası Nüzhet Haşim Sinanoğlu vefat etti.
1953
Atatürk tarafından 1928 yılında kurulmuş TED Yenişehir Lisesinde burslu olarak okudu ve birincilikle bitirdi. Okulun bur-suyla kimya mühendisliği okumak üzere ABDye gitti.
1956
ABD Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley Kimya Mühendisliğini birincilikle bitirdi.
1957
MITyi sekiz ayda birincilikle bitirerek Yüksek Kimya Mühendisi oldu.
1959
Kaliforniya Üniversitesi Berkeleyde iki yılda kuramsal kimya doktorasını tamamladı.
1959-1960
ABDde Atom Enerjisi Merkezinde araştirmalar yapti; araştirmalari uluslararasi dergilerde yayinlandi, pek çok üniversiteden teklifler almaya başladi.
1960
Yale Üniversitesinde ”yardımcı profesör” olarak çalışmaya başladı.
1961-1962
”Öğecik (atom) ve özdeciklerin (moleküllerin) çok eksicikli (elektronlu) kuramı” ile profesörlüğe adım attı. Temel fizik kanunlarından başla***** çeşitli maddelerin kimyasal ve fiziksel özelliklerini bulmak için gerekli bu temel kuramla, 50 yıldır çözülemeyen bir matematik kuramını bilim dünyasına kazandırmış oldu. Ve profesörlüğe yükseldi.
1962
Yale Üniversitesindeki profesörlüğünün yanında Harvard Üniversitesinde kendisinin bulduğu ”yeni kuantum (nicem) kimyası ve fiziği” üzerine üst düzey dersler verdi. 26 yaşında, son 300 yıldır Batıda en genç yaşta profesör olan kişi olarak Yale Üniversitesi tarafııidan dünyaya tanıtıldı. Türkiyeye geldi ve Haziran ayında Ankara Ortadoğu Teknik Üniversitesini (ODTÜ) ziyaret etti. "Alfred P. Sloan" Ödülünü aldı.
TEMMUZ 1963
Yale Üniversitesinde resmen "tüm" profesör oldu.
TEMMUZ 1964
ODTÜye danışman profesör oldu. Eğitimin Türkçe yapılması gerektiği üzerine konuşmalara başladı.
1964
Yale Universitesinde ikinci kürsüye atandı; bu kürsü dünyada yeni kurulmaya başlanan ”Moleküler Biyoloji” idi. Kalıtımı sağlayan DNA molekülünün yapısının neden çift sarmal olduğunu ve bunu bir arada tutan kuvvetlerin ne olduğu üzerine yaptığı çalışmasıyla (”solvofobik” - ”çözgen iter kuvveti” kuramı) moleküler biyolojinin kurucuları arasına katıldı. İstanbulda, 19 Ağustos ile 5 Eylül tarihleri arasında uluslararası bilimsel yaz okulunu düzenledi. Bu yaz okulu ”Nicem Kimyası” üzerineydi; savaş sonrası ve soğuk savaş nedeniyle birbirinden kopuk olan dünyanın dört bir yanındaki bilimcileri böylece bir araya getirdi ve bu alandaki alışverişle bilimsel anlamda yeniliklere adım atılmasını sağladı. Tamamen ayrı bir saha olan yüksek enerji fiziği üzerine çalışmaları sonucu ”yeni sekiz mezon (maddeyi oluşturan temel taneciklerden sekizi) ve özellikler kuramı”nı buldu.
KASIM 1964
NIHye (Amerikan Ulusal Sağlık Bilimleri Kurumu) danışman oldu.
1964-1965
Ulusal Bilimler Akademisinde "Kuramsal Kimya" Üst Komitesi nin üyesi oldu.
HAZİRAN 1964
Teksasda Ulusal Fiziksel Kimya Sempozyumunda çağrılı ana konuşmalardan birini yaptı.
TEMMUZ 1964
DNA üzerine Gordon Araştirma Merkezinin konferansina konuşmaci olarak katildi.
EKİM 1964
New Yorkta Amerikan Kanser Araştirma Merkezinde ”Biyopolimerler üzerinde suyun ve diger çözgenlerin etkileri üzerine konuşma yapti.
1965
İstanbul, Yeşilyurtta Çinar Otelinde ikinci uluslararasi yaz okulu düzenledi. Bu defa Yüksek Enerji Fizigi üzerine...
NİSAN 1965
Detroitteki Amerikan Kimya Derneğinin sempozyumunda konuşma yaptı.
EYLÜL 1965
İngilterede, Faraday Societynin ”Sıvılardaki intermoleküler güçler” tartışma toplantısına katıldı.
1965-1966
Miami Üniversitesi, Coral Gables, Floridada hem fizik, hem moleküler biyoloji bölümlerinde ziyaretçi prof. olarak bulunup yoğun bir şekilde yüksek enerji fiziği üzerinde çalışırken, orada ”Kurumsal Bilimler Merkezi”nin kurucularından oldu.
1966
TÜBİTAK Bilim Ödülünü alan ilk kişi oldu.
HAZİRAN 1966
Ağustos aylarında Coloradoda, Kaliforniyada yüksek enerji fiziği üzerine üst düzey konuşmalar yaptı.
ŞUBAT 1967
İsrailde CERN ve Weizmann Enstitüsünün düzenlediği konferansa davet edildi.
MAYIS 1967
Fransada Pariste Uluslararası Moleküler Biyoloji Konferansında davetli konuşmacıydı.
HAZİRAN 1967
Kanadanın Montreal kentinde Nicem Kimyası Sempozyumu nun onur komitesine seçildi.
TEMMUZ 1967
İtalyada, Frascatide NATOnun Uluslararası Araştırmalar Enstitüsünün düzenlediği atom ve moleküllerin etkileriyle ilgili uzmanlara üst düzey seminerler verdi.
AĞUSTOS 1967
Çekoslavakyada Kutna Hora kentindeki Nicem Kimyası üzerine uluslararası sempozyuma özel konuşmacı olarak katıldı.
ARALIK 1967
New York Bilimler Akademisinin moleküler biyolojiyle ilgili konferansına konuşmacı olarak davet edildi.
ARALIK 1967
Yale Üniversitesinde çeşitli üniversitelerden kimya alanindaki bilim adamlarinin katildigi üç günlük bir seminer düzenledi.
1967-1970
ABD, Ulusal Argon Atom Enerjisi Laboratuvarlarında sadece beş bilimcinin seçildigi Teftiş Kurulu Üyesi.
HAZİRAN 1968
ODTÜde Kuramsal Kimya Bölümünü kurdu. New Yorkta ilk olarak düzenlenen Atom Fiziği Uluslararası Konferansına başkonuşmacı olarak katıldı.
NİSAN 1969
Minnesotada Amerikan Kimya Toplululuğunun toplantısına davetli olarak katıldı. Kanadanın Ontario Eyaletindeki Waterloo Üniversitesinde Kimya ve Uygulamaları Matematik Bölümlerinde konuşmalar yaptı. İllinoiste Chicago Üniversitesindeki The James Franck Enstitüsu ne ve Ohiodaki Battelle Memorial Enstitüsüne konuşmaci olarak çagrildi.
1969
İzmir, Urlada üçüncü yaz okulunu yaptı. Bu bilimsel toplantının adı ”Atom Fiziğinde Yeni Yönler”di ve dünyada atom fiziğinin babası olarak bilinen Edward Condona adanmıştı. Sovyet Bilimler Akademisinin davetlisi olarak bu ülkede bilimsel konuşmalar yaptı, kuramlarını tüm Sovyetlerden özel olarak toplanan üst düzey bilimcilere anlattı.
1970
Atom Fiziği üzerinde çalıştı; atomların temel yapısı üzerine çok ayrıntılı bir kuram geliştirdi; ”Atom fiziğinde atomların yapısı ve elektronik özellikleri kuramı”nın gökfizik alanındaki uygulamalarıyla güneş ve yıldızlardaki kimyasal öğeler hesaplanabilir oldu. ABD Ulusal Standartlar Kurumunun kataloglarındaki yanlış bilgiler düzeltildi.
1970-1973
ABD Ulusal Argon Atom Enerjisi Laboratuvarının başkanlığını yaptı.
EYLÜL 1971
Aralık ayına kadar Pariste, ancak çok üst düzey matematikçi ve fizikçilerin kabul edildiği ”Institut Des Hauts Etudes Scientifiques”te kimyaya matematiği sokma alanında uzun yıllar sürecek çalışmalarına başladı. Bulduğu yeni matematik temeller, farklı alanlarda bilim dünyasına bü y ük katkı sağladı.
1971
Amerikan Bilim ve Sanat Akademisine üyelik için seçildi.
1971
ABD, Washington, Savunma Stratejileri Kurulu Üyesi.
OCAK 1972
Floridada Nicem Kimyası, Nicem Teorisi üzerine uluslararası sempozyuma davetli konuşmacı olarak katıldı.
MAYIS 1972
Boulderde Kolorado Üniversitesinin Fizik Bölümünün kollokyumuna davet edildi.
TEMMUZ 1972
Meksikada Latin Amerika Fizik Okulunda atom ve moleküller üzerine konuşmalar yapti.
AĞUSTOS 1972
Kanadanın Vancouver kentinde Teorik Kimya Kanada Uluslararası Sempozyumuna katıldı.
EKİM 1972
Arizonada atom fiziğinde yeni keşfedilmiş olan ”ışın-yaprak (beam-foil) tayflaması” sempozyumunda danışma kurulu üyesi.
1973
Boğaziçi Üniversitesinde MEBin teklif ettiği rektörlüğü reddedip danışman profesör olarak çalıştı.
OCAK 1973
Floridada Gainesvillede E.U. Condonun onuruna düzenlenen uluslararası atom sempozyumuna davetli olarak katıldı.
MART 1973
İtalyanın Trieste kentinde Atomlar, Moleküller ve Lazerler üzerine seminerler verdi.
NİSAN 1973
Michiganda kolokyum yönetti. İsviçrenin Burgenstock kentinde Organik Kimyanın Kuramsal Temelleri üzerine konuşma yaptı.
MAYIS 1973
Almanyanın en yüksek bilim ödülü olan ”Alexander von Humboldt Bilim Ödülü”nü aldı. Bu ödülü alan ilk bilimciydi .
TEMMUZ 1973
Fransanın Menton kentinde düzenlenen ilk uluslararası nicem kimyası kongresinde konuşma yaptı. Yugoslavyanın Ljubljana kentindeki Nicem ve Bilgisayar Teknolojisi üzerine ko~ıuşmalar yaptı.
AĞUSTOS 1973
NATOnun Araştirma Merkezinin Kanadanin Quebec eyaletinde düzenlediği toplantıda konuşmacı olarak bulundu.
1973
Amerikan Bilim ve Sanat Akademisine seçilen ilk ve tek Türk oldu; kendisiyle aynı yıl Soljenitsin ve Fellini de seçilmişti. Meksikada teörilerini anlatmak için Kuramsal Fizik Yaz Okuluna katıldı, bu ülkede üçüncü dünya ülkelerinin bağımsızlığı için çalışmalar yürüttü. Aynı yıl Meksika Hükümetinin yüksek bilim ödülü ”Elena Moshinsky” ile ödüllendirildi. Ertesi yıl bu ödülü kazanan kişi ünlü fizikçi E. Wigner oldu.
1974
Milli Eğitim Şurasına katıldı ve bilim ve teknoloji eğitiminin Türkçe olması gereği üzerine konuşmalar yaptı.
1975
Asyayı keşfetti. Japon Hükümetinin ”Uluslararası Seçkin Bilim Adamı” ödülünü almak için gittiği bu ülkede altı ay boyunca çeşitli bilimsel konuşmalar yaptı, iki ülke arasında (Türkiye ve Japonya) kültürel ve bilimsel ilişkinin kurulması için çalıştı. Neredeyse tüm Japonyada ”İpek Yolunun İki Ucu: Türkiye ve Japonya” başlığını taşıyan ve iki ülke arasındaki kültürel ve tarihi benzerlikleri an l atan konuşmalar yaptı. Japon televizyonu NHK ile İpek Yolu projesini başlattı.
1976
Hindistan Hükümetinden ”Devlet Misafiri” olarak aldığı davet üzerine bu ülaaae gitti. Bayan Gandinin bakanları ve cumhurbaşkanı Fakruttin Bey ile yine iki ülke arasında güçlü bağların oluşması için çalışmalar yaptı. TC Unıversitelerarası Kurulun verdiği ”Türkiye Cumhuriyeti Profesörü” unvanını aldı. Balıkesirde askerliğini yaptı.
1977-1978
İki yıl iü Kimya Fakültesinde görev yaptı. Türkiyede çeşitli bilimsel araştırmalar yürüttü. Roma Kulübünün İstanbulda yapılan toplantısına özel davetli konuşmacı olarak katıldı.
1980
1970lerde Almanyada başladigi matematik temelleri geliştirmeye ve kimyaya yeni bir bakiş açisi getirmeye yönelik çalişmalarinin sonucunda ”Kimyanin temellerini yeni matematik-lere oturma kurami”ni buldu. Yeni nicem kanununu geliştirerek kimyayi ezber yerine yeni matematik fizik temellerine bagladi.
1982-1988
Yalede düzenlediği kimyanın matematik temelleri üzerine bir dizi seminere çeşitli ülkelerden bilim adamlarını davet etti. Böylece ”matematiksel kimya” diye yeni bir dalın ortaya çıkmasına, J. Mathematical Chemistry dergisinin ve uluslararası kurultayların örgütlenmesine önayak oldu. İlk kurultayda açılış konuşmasını yaptı. Derginin yayın kurulu üyesiydi.
1984-1986
İsviçrenin Davos kentindeki EMFde (Avrupa Yönetim Forumu) katılımcı.
1985
Yaklaşik on yildir üzerinde çaliştigi ve teorisinin matematigini 180 teoremden çikardigi araştirmasini anlatmak üzere dünya turuna çikti. ABD, Kanada, Batı ve Doğu Almanya, İsviçre, Japonya ve Korenin çeşitli üniversite ve kurumlarinda konuşmalar yapti.
1986-1989
Florida Uluslararası Bilim ve Sanat Merkezi kurulması için çalıştı.
1988
Türkiyeye davet ediler ek Milli Eğitim Şurasına katıldı. Amerikan basını, 180 teoremden çıkardığı ve fizik ve kimyaya yeni bir bakış getiren teorisini çocuklara resimli oyunlarla anlattığı için kimyayı herkesin türetebileceğini ispatladığını yazdı.
1990
Annesi Rüveyde Sinanoğlu vefat etti.
1991
TC Kültür Bakanlığının Bilgi Çağı Ödülünü aldı.
1993
Merkezini Yale Üniversitesinden Türkiyeye taşimaya karar verdi.
1994-1995
Yıldız Teknik Universitesi Fen Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümu nde profesör ve rektör danışmanı.
1995
ILESAM ”Üstün Hizmet Ödülü”nü, GESİAD ”Yılın Bilam Adamı Ödülü”, Türkiye Yazarlar Birliği ”Yılın Fikir Adamı” ödülünü aldı.
EYLÜL 1995
Kaşta düzenlenen Ulusal Türk Fizik Kurultayina onur başkani ve konuşmaci olarak katildi.
1996
Türk-Kazak Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyeti Üyesi oldu.
1999
Elazığda düzenlenen 1. Türk Dünyası Matematik Kurultayına katıldı. Yıldız Teknik Üniversitesinde çok sayıda öğrenciye kimya, matematik, moleküler biyoloji alanlarında doktora, lisans aaai yaptırdı. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi, Kıbrıs Doğu Akdeniz Üniversitesi, Manisa Celal Bayar Üniversitesi, Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi, Elazığ Fırat Üniversitesi ve İstanbul Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Fen Bilimlerinde konuşmalar yaptı. Malatyada halka ”Dünyada ve Türkiyede Eğitim” konuşması yaptı.
EYLÜL 1999
Samsunda düzenlenen XIII. Ulusal Kimya Kurultayında çağrılı tebliğini sundu. DPT Yükseköğretim ve İktisadi Gelişme Uzmanlar Kuruluna katılan yüzü aşkın akademisyen tarafından başkan seçildi.
1999-2000
Miami Üniversitesi Matematik Bölümüne ”adjunct profesör” yapıldı.
2.000
Yale Üniversitesinde ”Kimyanın yeni temel kuramı ve organik ve anorganik kimyaya uygulamalar” lisans üstü dersler verdi.
ŞUBAT 2.000
Teksas Austinde ”Uluslararası Molekül Yapıları Kurultayı”nda çağrılı tebliğ sundu.
NİSAN 2000
TC Başbakanlik Devlet Planlama Teşkilati DPTnin 40. yildöiiümü ve 8. Beş Yillik Planin başlatilmasi münasebetiyle bir konuşma yapti: ”Bilimsel Araştirmanin Iktisadi Gelişmeye Katkisi”
EYLÜL 2000
XIV. Ulusal Kimya Kurultayında Diyarbakırda çağrılı kimya konuşması yaptı.
2001
Halen ABD Yale Üniversitesinde iki kürsü (fiziki-kimya, moleküler biyokimya / biyofizik) profesörü. Kuramsal Fizik Merkezi nın üyesi. Yıldız Teknik Üniversitesi Kimya Bölümünde profesör.
NİSAN 2001
Çanakkale Üniversitesinde iki bilimsel konuşma yapti.
2001
Yerel gazeteler Birliği'nce "halk Kahramanı Ödülü" verildi
2002
Antalya'da Uğur Mumcu Bilim Ödülü
2002
TÜRKSAV Türk Dünyası'na Hizmet Ödülü (2002) verildi Yıldız Teknik Üniversitesi'nden yaş sınırında (67) emekli oldu.Yale'deki hayat kaydıyla, ömür boyu olan iki kürsülü profesörlüğünü, Türkiye'nin ve Türkçe'nin başına gelenlerle daha verimli mücadele edebilmek için, "emeritus professor" ünvanına çevirterek Türkiye'deki faaliyetlerini daha da yoğunlaştırdı. O ara Türkiye genelinde ki herhangi herhangi bir bir evrenkentte (üniversitede) yetenekli gençlere, fizik kimya, matematik, moleküler biyoloji dallarında Mastır, doktora araştırmaları yaptırması, herşeyi YÖK'ten soran rektörlerce engellendi.Ama Oktay Sinanoğlu, bir yandan bilimsel araştırmalarına dış ülkelerde devam ediyor.


  #9  
Alt 10-09-2008, 09:33
 
Standart --->: Türk Bilginleri Biyografisi

El-Biruni (973 - 1051)

Yaşadığı çağa damgasını vurup " Biruni Asrı" denmesine sebep olan zekâ harikası bilgin 973 yılında Harizm'in merkezi Kâs'ta doğdu. Esas adı Ebû Reyhan b. Muhammed'dir. Küçük yaşta babasını kaybetti. Annesi onu zor şartlarda, odunsatarak büyüttü. Daha çocuk yaşta araştırmacı bir ruha sahipti. Birçok kOnuyu öğrenmek için çılgınca hırs gösteriyordu. Tahsil çağına girdiğinde Hârizmşahların himayesine alındı ve saray terbiyesiyle yetişmesine özen gösterildi. Bu aileden bilhassa Mansur, Bîrûnî'nin en iyi bir eğitim alması için her imkânı sağladı.

Bu arada İbni Irak ve Abdüssamed b. Hakîm'den de dersler alan bilginimizin öğrenimi uzun sürmedi, daha çok özel çabalarıyla kendisini yetiştirdi. Araştırmacı ruhu, öğrenme hırsı ve sönmeyen azmiyle birleşince 17 yaşında eser vermeye başladı. Fakat Me'mûnîlerin Kâs'ı alıp Hârizmşahları tarihten silmeleriyle Bîrûnî'nin huzuru kaçtı, sıkıntılar başladı ve Kâs'ı terketmek zorunda kaldı. Ancak iki yıl sonra tekrar döndüğünde ünlü bilgin Ebü'lVefâ ile buluşup rasat çalışmaları yaptı. Daha sonra hükümdar Ebü'lAbbas, sarayında Bîrûnî'ye bir daire tahsisedip, müşavir ve vezir olarak görevlendirdi. Bu durum, hükümdarların ilme duydukları derin saygının göstergesi, bilginimizin de devlet başkanları yanındaki yüksek itibarının belgesiydi.

Gazneli Mahmud Hindistan'ı alınca hocalarıyla Bîrûnî'yi de oraya götürdü. Zira onun yanında da itibarı çok yüksekti. "Bîrûnî, sarayımızın en değerli hazinesidir' derdi. Bu yüzden tedbirli hünkâr, liyakatını bildiği Bîrûnî'yi Hazine Genel Müdürlüğü'ne tayin etti .O da orada Hint dil ve kültürünü bütünüyle inceledi. Üstün dehasıyla kısa sürede Hintli bilginler üzerinde şaşkınlık ve hayranlık uyandırdı. Kendisine sağlanan siyasî ve ilmî araştırmalarına devam etti. Bir devre adını veren, çağını aşan ilmî hayatının zirvesine erişti. Sultan Mes'ud, kendisine ithaf ettiği Kanunu Mes'ûdî adlı eseri için Bîrûnî'ye bir fil yükü gümüş para vermişse de o, bu hediyeyi almadı.

Son eseri olan Kitabü's Saydele fi't Tıb'bı yazdığında 80 yaşını geçmişti. Üstad diye saygıyla yâd edilen yalnız İslâm âleminin değil, tüm dünyada çağının en büyük bilgini olan Bîrûnî, 1051 yılında Gazne'de hayata gözlerini yumdu.

Bîrûnî, "Elinden kalem düşmeyen, gözü kitaptan ayrılmayan, iman dolu kalbi tefekkürden dûr olmayan, benzeri her asırda görülmeyen bilginler bilgini bir dâhiydi. Arapça, Farsça, Ibrânîce, Rumca, Süryânice, Yunanca ve Çinçe gibi daha birçok lisan biliyordu. Matematik, Astronomi, Geometri, Fizik, Kimya, Tıp, Eczacılık, Tarih, Coğrafya, Filoloji, Etnoloji, Jeoloji, Dinler ve Mezhepler Tarihi gibi 30 kadar ilim dalında çalışmalar yaptı, eserler verdi.

Onun tabiat ilimleriyle yakından ilgilenmesi, Allah'ın kevnî âyetlerini anlamak, kâinatın yapı ve düzeninden Allah'a ulaşmak, Onu yüceltmek gâyesine yönelikti. Eserlerinde çok defa Kur ân âyetlerine başvurur, onların çeşitli ilimler açısından yorumlanmasını amaçlardı. Kurân'ın belâğat ve i'cazına olan hayranlığını her vesileyle dile getirdi. İlmî kaynaklara dayanma, deney ve tecrübeyle ispat etme şartını ilk defa o ileri sürdü.

İbni Sinâ'yla yaptığı karşılıklı yazışmalarındaki ilmî metod ve yorumları, günümüzde yazılmış gibi tazeliğini halen korumaktadır. Tahkîk ve Kanûnı Mes'ûdî adlı eserleriyle trigonometri konusunda bugünkü ilmî seviyeye tâ o günden, ulaştıgı açıkça görülür. Bu eser astronomi alanında zengin ve ciddî bir araştırma âbidesi olarak tarihe mal olmuştur. İlmiyle dine hizmetten mutluluk duymaktadır.

Gazne'de kıbleyi tam olarak tespit etmesi ve kıblenin tayini için geliştirdiği matematik yöntemi dolayısıyla kıyamet günü Rabb'inden sevap ummaktadır. Ayın, güneşin ve dünyanın hareketleri, güneş tutulması anında ulaşan hadiseler üzerine verdiği bilgi ve yaptığı rasatlarda, çağdaş tespitlere uygun neticeler elde etti. Bu çalışmalarıyla yer ölçüsü ilminin temellerini sekiz asır önce attı. Israrlı çabaları sonunda yerin çapını ölçmeyi başardı. Dünyanın çapının ölçülmesiyle ilgili görüşü, günümüz matematik ölçülerine tıpatıp uymaktadır. Avrupa'da buna BÎRÛNI KURALI denmektedir.

Newton ve Fransız Piscard yaptıkları hesaplama sonucu ekvatoru 25.000 mil olarak bulmuşlardır. Halbuki bu ölçüyü Bîrûnî, onlardan tam 700 yıl önce Pakistan'da bulmuştu. O çağda Batılılardan ne kadar da ilerideymişiz.

Biruni, hastalıkları tedavi konusunda değerli bir uzmandı. Yunan ve Hint tıbbını incelemiş, Sultan Mes'ud'un gözünü tedavi etmişti. Otların hangisinin hangi derde deva ve şifa olduğunu çok iyi bilirdi. Eczacılıkla doktorluğun sınırlarını çizmiş, ilaçların yan etkilerinden bahsetmiştir.

Daha o çağda Ümit Burnu'nun varlığından söz etmiş, Kuzey Asya ve Kuzey Avrupa'dan geniş bilgiler vermişti. Christof Coloumb'dan beş asır önce Amerika kıtasından, Japonya'nın varlığından ilk defa sözeden O'dur.

Dünyanın yuvarlak ve dönmekte olduğunu, yerçekimin varlığını Newton'dan asırlarca önce ortaya koydu. Henüz çağımızda sözü edilebilen karaların kuzeye doğru kayma fikrini 9.5 asır önce dile getirdi.

Botanikle ilgilendi, geometriyi botaniğe uyguladı. Bitki ve hayvanlarda üreme konularına eğildi. Kuşlarla ilgili çok orjinal tespitler yaptı. Tarihle ilgilendi. Gazneli Mahmud, Sebüktekin ve Harzem'in tarihlerini yazdı. Bîrûnî, ayrıca dinler tarihi konusuna eğildi, ona birçok yenilik getirdi. Çağından dokuz asır sonra ancak ayrı bir ilim haline gelebilen Mukayeseli Dinler Tarihi, kurucusu sayılan Bîrûnî'ye çok şey borçludur.

Bîrûnî, felsefeyle de ilgilendi. Ama felsefenin dumanlı havasında boğulup kalmadı. Meseleleri doğrudan Allah'a dayandırdı. Tabiat olaylarından sözederken, onlardaki hikmetin sahibini gösterdi. Eşyaya ve cisimlere takılıp kalmadı.

Bîrûnî, Cebir, Geometri ve Cografya konularında bile o konuyla ilgili bir âyet zikretmiş, âyette bahsi geçen konunun yorumlarını yapmış, ilimle dini birleştirmiş, fennî ilimlerle ilahî bilgilere daha iyi nüfuz edileceğini söylemiş, ilim öğrenmekten kastın hakkı ve hakikatı bulmak olduğunu dile getirmiş ve "Anlattıklarım arasında gerçek dışı olanlar varsa Allah'a tövbe ederim. Razı olacağı şeylere sarılmak hususunda Allah'tan yardım dilerim. Bâtıl şeylerden korunmak için de Allah'tan hidayet isterim. İyilik O'nun elindedir!" demiştir.

Eserleri halen Batı bilim dünyasında kaynak eser olarak kullanılmaktadır. Türk Tarih Kurumu 68. sayısını Bîrûnî'ye Armağan adıyla bilginimize tahsis etti. Dünyanın çeşitli ülkelerinde Bîrûnî'yi anmak için sempozyumlar, kongreler düzenlendi, pullar bastırıldı. UNESCO'nun 25 dilde çıkardığı Conrier Dergisi 1974 Haziran sayısını Bîrûnî'ye ayırdı. Kapak fotoğrafının altına, "1000 yıl önce Orta Asya'da yaşayan evrensel dehâ Bîrûnî; Astronom, Tarihçi, Botanikçi, Eczacılık uzmanı Jeolog, Şair, Mütefekkir, Matematikçi, Coğrafyacı ve Hümanist" diye yazılarak tanıtıldı


  #10  
Alt 10-09-2008, 09:34
 
Standart --->: Türk Bilginleri Biyografisi

Cahit Arf (1910-1997)
Ülkemizde matematiğin simgesi haline gelen Cahit ARF 1910 yılında Selanikte doğdu. 1932 yılında Galatasaray Lisesinde matematik öğretmenliği, 1933 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesinde profesör yardımcısı (Doçent adayı ) olmuştur. Doktorasını 1938 yılında Almanyada Göttingen Üniversitesinde tamamladı. Daha sonra İstanbul Üniversitesine dönen ARF, 1943 de profesör, 1955de Ordinaryus Profesör oldu.1964-1965 yılları arasında Fransada bulunan Princitondaki Yüksek Araştırma Enstitüsünde konuk öğretim üyesi olarak görev yaptı.

1938 yılından beri Cahit ARF cebir, sayılar teorisi, elastisite teorisi, analiz, geometri ve mühendislik matematiği gibi çok çeşitli alanlarda yaptığı çalışmalarla matematiğe temel katkılarda bulunmuş, yapısal ve kalıcı sonuçlar elde etmiştir.

Bütün Türk matematikçilerine dolaylı veya dolaysız bir şekilde esin kaynağı olmuş, yaptığı uyarılar ve verdiği fikirlerle çevresindeki tüm matematikçilerin ufuklarını genişletmiş ve çalışmalarını yeni bir bakış açısıyla yönlendirmelerini sağlamıştır.

Cahit ARF ın ilk çalışması, 1939 yılında Almanyanın ünlü bir matematik dergisi olan Crelle Journal Dergisinde yayınlanmıştır. Cahit ARF çözülebilen cebirsel denklemlerin bir listesini yapmak amacıyla Göttingende ünlü matematikçi Hassenin doktora öğrencisi oldu. Hassenin önerisiyle özel haller problemini çözdü. Cahit ARF bu çalışmasıyla sayılar teorisinde çok özel bir yeri olan lokal cisimlerde dallanma teorisine çok önemli yapısal bir katkıda bulunmuştur. Burada bulduğu sonuçlardan bir bölümü dünya matematik literatüründe “Hasse-Arf Teoremi”olarak geçmektedir.

Bundan sonra uğraştığı problem, matematikte “kuadratik formlar” olarak bilinen konudadır. Uzayda konisel yüzey denklemleri buna basit bir örnek olarak gösterilebilir. Bu konudaki temel problem, kuadratik formların bir takım invaryantlar, yani değişmezler yardımıyla sınıflandırılmasıdır. Bu sınıflandırma Witt adında ünlü bir Alman matematikçi tarafından karekteristiği ikiden farklı olan cisimler için 1937 de yapılmıştır. Karekteristik iki olunca problem çok daha zorlaşıyor ve Wittin yöntemi uygulanamıyordu. Cahit ARF bu problemle uğraştı ve karekteristiği iki olan cisimler üzerindeki kuadratik formları çok iyi bir biçimde sınıflandırdı. Bunların invaryantlarını, yani değişmezlerini inşa etti. Bu invaryantlar dünya literatüründe “Arf İnvaryantları” olarak geçmektedir. Bu çalışması 1944 yılında Crelle Dergisinde yayınlandı ve Cahit ARF ı dünyaya tanıttı.

1945lere gelindiğinde düzlem bir eğrinin herhangi bir kolundaki çok kat noktaların çok katlılıklarının yalnız aritmetiğe ait bir yöntem ile nasıl hesaplanacağı iyi bilinmekteydi. Düzlem halde algoritmanın başladığı sayılar eğri kolunun parametreli denklemlerinden bilinen bir kanuna göre elde ediliyordu. Genel durumda ise böyle bir sonuç henüz bulunamamıştı. Bu sıralarda İstanbulda Patrick Du Val adında bir İngiliz matematikçi bulunuyordu. Du Val genel halde algoritmanın başladığı sayılara “karakter” adını vermiş ve eğrinin tüm geometrik özellikleri bilindiği zaman bu karakterlerin nasıl bulunacağını göstermişti. Bunun tersi de doğruydu. Bu karakter bilinirse, eğrinin çok katlılık dizisi, yani geometrik özellikleri de bulunabiliyordu. Burada açık kalan problem ise bir eğrinin denklemleri verildiğinde karakterlerini bulabilmek idi. Cevap düzlem eğriler için bilinmekte, ama yüksek boyutlu uzaylarda bulunan tekil eğriler için bilinmemekte idi. Ayrıca, yüksek boyutlu bir uzayda tanımlanmış bir tekil eğrinin çok katlılık özelliklerini, yani geometrik özelliklerini bozmadan en düşük kaç boyutlu uzaya sokulabileceği de bu problemle beraber düşünülen bir soru idi. Bu çeşit sorular matematiksel bakış açısının temel problemi olan sınıflandırma probleminin eğrilere uygulanması bakımından son derece önemli ve zor sorulardı. Cahit ARF bu problemi 1945de tamamı ile çözmüş ve tek boyutlu tekil cebirsel kolların sınıflandırılması problemini kapatmıştır. Bu sonucun zorluğu hakkında fikir elde edebilmek için düzgün varyetelerin sınıflandırılması probleminin bugüne kadar 1,2 ve kısmen 3 boyutlu varyeteler için çözüldüğünü tekilliklerinin sınıflandırılması probleminin ise 1 boyutlu varyeteler, eğriler için Cahit ARF tarafından çözüldüğünü göz önüne almak gerekir. Cahit ARF bu problemi çözerken önemini gözlediği ve problemin çözümünde en önemli rolü oynadığını fark ettiğini bazı halkalara “karekteristik halka” adını vermiş ve daha sonra gelen yabancı araştırmacılar bu halkalara “Arf Halkaları” ve bunların kapanışlarına “Arf Kapanışları” adını vermişlerdir. Cahit ARFın bu çalışması 1949 da Proceedings of London Matematical Society dergisinde yayınlanmıştır.

Cahit ARFın 1940lı yıllarda yaptığı bu çalışmaların günümüzde hala kullanılıyor olması, onun kalıcılığını ispatlamıştır.

Cahit ARFı ilk tanıyan bir kişi onun sadece matematiğe ilgi duyan bir insan olduğu izlenimini edinebilirdi. Cahit ARF için, matematik her şeyin üzerinde ve ötesindeydi. Ancak, onu TÜBİTAKın kurulmasında ve gelişmesinde gösterdiği çabayı ve özeni bilenler Cahit ARFın öyle içine kapanık, matematikle uğraşan, dış dünya ile ilgilenmeyen bir kişi olmadığını bilirler. Mühendisliğin günlük hayattan doğan problemlerine her zaman ilgi gösterirdi. Ama, bu probleme mutlaka matematiksel bir model bulmaya çalışırdı. Hele bir de pratikten gelen problemi matematik olarak çözüme kavuşursa pek aaaiflenirdi. Mustafa İNANla böyle bir işbirliği yapmış ve İNANın köprülerde gözlemleyip, araştırdığı bir sorunun matematiksel kesin çözümünü vermiştir. Bu çalışmaları Cahit ARFa İnönü Ödülünü kazandırmıştır.

Üniversitede rektörlük, dekanlık gibi idari görevler almaktan kaçınmıştır. Araştırmacıların bu gibi görevlerden uzak durmaları gerektiği görüşündeydi. Ama uzun yıllar TÜBİTAK Bilim Kurulu Başkanlığını da özveriyle yürütmüştür.

Ortadoğu Teknik Üniversitesinde bulunduğu yıllarda yeni ve farklı bir üniversite modelinin ve kültürünün ortaya çıkması için çaba göstermiştir. Akademik dünyanın yapay hiyerarşik ayrımlarıyla alay etmiştir. Genç öğretim üyeleri ve öğrencilerle çok güzel, yararlı ve aaaifli diyalog içindeydi. Her zaman üniversite içi çekişmelerden ve politikadan özenle uzak durduğu halde, ODTÜ sistemi tehliaaae düştüğünde duyarlı ve sorumlu bir bilim adamı olarak kendini bir mücadelenin içine atmaktan çekinmemiştir. Bu onurlu mücadele de bile matematiğin aksiyomatik yaklaşımını kimseye farkettirmeden kullanmıştır.

Cahit ARF 1948de İnönü Ödülü, 1974de TÜBİTAK Bilim Ödülü, 1980de İTÜ ve KATÜ Onur Doktorası, 1981de de ODTÜ Onur Doktorasını aldı. Genç yaşta Mainz Akademisi Muhabir Üyeliğine seçildi ve Türkiye Bilimler Akademisi Onur Üyesi oldu.

Cahit ARF matematikte kalıcı izler bırakarak 26 Aralık 1997 de aramızdan ayrılmıştır. Türkiyede ve dünyada her zaman hatırlanacaktır.


Cevapla

Hızlı Cevap
Mesajınız:
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın
Rastgele Soru

Seçenekler


Seçenekler


Benzer Konular
Türk Kadınının Toplumdaki Yeri ve Türk Kadın Hakları Türk Kadınının Toplumdaki Yeri ve Türk Kadın Hakları 1-) Türk toplumunda kadının saygın bir yeri vardır. Orta Asya’da kurulan ilk Türk devletlerinde kadın ve erkek eşit haklara sahipti. Devlet...
Türk Cumhuriyetleri ve Türk Toplulukları Türk Edebiyatları Türk Cumhuriyetleri ve Türk Toplulukları Türk Edebiyatları Türkiye dışındaki Türk Cumhuriyetleri ve Türk toplulukları, Türk edebiyatları aynı kültürden beslenmiş olmaları yönüyle, ortak edebi bir...
Büyük Türk Bilginleri Büyük Türk Bilginleri Büyük Türk Bilginleri Kimlerdir - Mimar Sinan - Farabi - Uluğ Bey - İbni Sina - Cabir Bin Hayyan - Ali Kuşçu
Türk Bireyi Kuramına Giriş: Türk Kültürünün Olanakları-kitap özeti Türk Bireyi Kuramına Giriş: Türk Kültürünün Olanakları kitap özeti Kitabın ilk bölümünde kültür kavramı tanımlanmaktadır. Kültür tanımlanmasına geçilmeden önce kültür kavramının dünyada ve...
Osmanlı İmparatorluğu Dönemi Türk İşlemeleri - Türk İşi Nakışı Osmanlı İmparatorluğu Dönemi Türk İşlemeleri - Türk İşi Nakışı Osmanlı döneminde, 15. yüzyıldan itibaren Bursa kenti, İran'dan ithal edilen ham ipeğin ticaret ve sanayi merkezi olmuştur. İpek...

 
Forum Stats
Üyeler: 65,751
Konular : 239,006
Mesajlar: 426,266
Şuan Sitemizde: 190

En Son Üye: fazilet

Sosyal Linkler
Lütfen Facebook Sayfamızı Beğenin



Twitter Butonları





Google+ Butonu



Lütfen Google+ Sayfamızı Çevrenize Ekleyin


Sponsorlu Bağlantılar







Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 10:01.


Powered by vBulletin® Version 3.8.2
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.

DMCA.com

Sitemizde illegal paylaşım yasaktır.Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz/sorunuz varsa bize ulaşmak için TIKLAYINIZ .
In this web site,illegal sharing is forbidden.If you have any problem/complaint about content's copyrights in our page,please click here to contact us.