Forum Kimler Online
Go Back   Ezberim > Her Telden Muhabbet > Genel Kültür > Bilim Kuram ve Teori
Kayıt ol Forumları Okundu Kabul Et


Saf Aklın Eleştirisi

Genel Kültür kategorisinde ve Bilim Kuram ve Teori forumunda bulunan Saf Aklın Eleştirisi konusunu görüntülemektesiniz.
Saf Aklın Eleştirisi Saf Aklın Eleştirisi (Kritik der reinen Vernunft), Immanuel Kant 'ın 1781'de basılan ve en önemli eserleri arasında ...






Yeni Konu aç Cevapla
Seçenekler
  #1  
Okunmamış 26-04-2008, 23:20
 
Standart Saf Aklın Eleştirisi

"Sponsorlu Bağlantılar"

 


Saf Aklın Eleştirisi


Saf Aklın Eleştirisi (Kritik der reinen Vernunft), Immanuel Kant 'ın 1781'de basılan ve en önemli eserleri arasında kabul edilen kitabıdır. Temel olarak Hume'un, olayların arasında bir neden-sonuç ilişkisi olduğu önermesinin kanıtlanamaz olduğu fikrinden yola çıkarak saf aklın mümkün olamayacağına dair ürettiği skeptik bakışına çözüm getirmeye çalışır.

A priori ve a posteriori
Kant, öncelikle saf ve empirik (deneysel) bilgi arasındaki ayrımı belirler.Tüm bilgiler tecrübe ile başlasa da, bu tüm bilgilerin tecrübeden kaynaklandığı anlamına gelmez .Kant, tecrübe ve algıdan bağımsız olarak edinilen bilgiye a priori adını verir. Saf bilgi ise içine empirik öğeler bulundurmayan bilgidir. Matematik, a priori bilginin deneyden bağımsız olarak gelebileceği noktaya bir örnektir. Doğruluğu sadece tecrübeye dayalı olarak belirlenebilen önermeler için ise a posteriori terimini kullanır.


Analitik ve sentetik yargılar
Bunun dışında Saf Aklın Eleştirisi'nde analitik ve sentetik yargılar olmak üzere iki ayrı kavram daha tanımlanır. Analitik bir önerme, B yükleminin A öznesinin zaten tanım olarak bir özelliği olduğu önermelerdir. "Hiçbir bekar evli değildir." önermesi gibi. Sentetik önermelerde ise A öznesi, içinde B yüklemini barındırmaz. "Tüm insanlar 5 metreden kısadır" önermesi her ne kadar doğru olsa da 'insan' tanım olarak böyle bir boy limitini içermediği için sentetik bir önermedir; bize kavramlar değil dünya hakkında bilgi verir.

Hume'un skeptisizmine çözüm
Bu tanımlara göre tüm analitik önermeler a priori'dir. Kant'a göre çözülmesi gereken problem, sentetik bir önermenin nasıl a priori olabileceğidir. Sentetik yargıların çoğu a posteriori olsa da Geometri ile ilgili önermeleri ve "Her olayın bir nedeni vardır." gibi önermelerin bu kategoriye girdiğini söyler. Bunun nasıl mümkün olacağını açıklarken Kant algıyı/sezgileri devreye sokar. Gözlediğimiz şekliyle Dünya, nesnelerin bir toplamı değil; algılarımızdan bağımsız düşünemeyeceğiz bir temsildir. Uzay ve zaman da algılardan bağımsız düşünülemez.
Nominal Dünya (bize gözüktüğü şekliyle değil kendi olduğu şekliyle Dünya) uzay ve zamandan bağımsızdır. Bu aslında hem emprisizm hem de rasyonalizm eleştirisi olarak görülebilir: Bilincin dünyayı pasif olarak algıladığına dair emprisist görüş yanlış olduğu gibi her bilgiye saf akılla ulaşılabilineceğine dair rasyonalist görüş de yanlıştır. Bunun nedeni bilginin hem algılar tarafından alınan ham verilere hem de kavramlara dayalı olmasıdır. Teorik bilgi sadece gözüktüğü şekliyle dünyaya dair olabilir.







"Sponsorlu Bağlantılar"

 
"Sponsorlu Bağlantılar"



  #2  
Okunmamış 26-04-2008, 23:20
 
Standart --->: Saf Aklın Eleştirisi

Kant ile Sade: İdeal Çift


-------Slovaj Zizek-------
Modern düşünce tarihindeki tüm çiftler (Freud ve Lacan, Marx ve Lenin…) içinde, belki de en problemlisi Kant ve Sadedır: “Kant, Sadedır” ifadesi, iki radikal karşıt arasına bir eşitlik işareti koyduğu için, başka bir deyişle arı, yansız etik tavrın, bir yönüyle, haz verici şiddete yönelik dizginlenmemiş bir düşkünlükle özdeş olduğunu ya da bu düşkünlükle örtüştüğünü öne sürdüğü için, modern etiğin “sonsuz yargı”sıdır.

Burada tehlikede olan pek çok şey vardır –belki de her şey tehlikededir– : Kantçı formalist etikten, Auschwitzin soğukkanlı cinayet mekanizmasına uzanan bir kan bağı var mıdır? Toplama kamplarının sıradan mekanlar ve cinayetin sıradan bir iş haline gelmesi, Aklın özerkliğine yönelik aydınlanmacı ısrarın doğal bir sonucu mudur?

Salónun film versiyonunda, Mussolininin Salo Cumhuriyetindeki karanlık günleri işleyen Pasolininin ima ettiği gibi, Sadedan faşistlerin işkencelerine giden meşru bir kan bağı var mıdır? Lacan bu bağlantıyı ilk kez Psikanaliz Etiği üzerine verdiği seminerde (1958–59) (1) kurmuş ve 1963te yayımlanan Écrits içinde “Kant ile Sade” (2) isimli makalesinde geliştirmişti.



1. Bölüm;
Lacana göre, Sade tam da Bilincin Sesini dürüstlükle dışsallaştırdığı için, Kantın felsefede yarattığı devrimin doğasındaki potansiyelin yayılmasını sağlamıştır. Burada ilk akla gelen elbette şudur: Bütün bu tartışmaya ne gerek vardır? Günümüzde, içinde yaşadığımız postidealist Freudçuluk çağında, bu “ile”nin ne anlama geldiğini –Kantın katı ahlakçılığının aslının Yasanın sadizmi olduğunu, başka bir deyişle Kantçı Yasanın, tıpkı öğrencilerine olanaksız ödevler vererek onlara işkence eden ve bu arada başarısızlıklarından gizli bir haz duyan bir öğretmen gibi, öznenin içine düştüğü çıkmazdan, sonu gelmez buyrukları karşılayamamasından sadistçe bir haz duyan bir süperego ajanı olduğunu– herkes bilmekte değil midir?

Lacanın vurgulamak istediği nokta ise bu ilk bağlantının tam tersi yöndedir: ona göre Kant gizli bir sadist değil, Sade gizli bir Kantçıdır. Bunun anlamı da şudur: Lacanın odağındaki Sade değil, Kanttır; asıl ilgilendiği etikteki Kantçı devrimin nihai sonuçları ve gözden kaçırılmış öncelleridir.

Başka bir deyişle, Lacan bildik “indirgemeci” yaklaşımla, ne kadar saf ve tarafsız görünürse görünsün, her etik edimin bir “patolojik” güdülenime (edimde bulunanın, kendisiyle aynı konumda bulunanların takdirini kazanması vb uzun vadeli çıkarları; hatta etik edimlerin çoğunlukla yol açtığı düşünülen acı ve maddi kayıpların getirdiği “negatif” tatmine kadar uzanan güdülenimlere) dayandığını vurgulamakta değildir; aksine Lacanın asıl ilgilendiği nokta, tam da arzunun kendisinin (yani kişinin onunla çelişmeyen kendi arzusunun) herhangi bir “patolojik” çıkar ya da güdülenim üzerinden temellendirilmesini engelleyen ve böylece Kantçı etik edim ölçütüne uymasını, dolayısıyla “kişinin kendi arzularına uymasının”, “kişinin ödevini yerine getirmesi” ile örtüşmesini sağlayan paradoksal tersinimdir. Burada Kantın kendisinin Pratik Aklın Eleştirisinde kullandığı ünlü örneği hatırlatmakla yetinelim:

Diyelim ki birisi, arzusunun nesnesi ve olanak bir arada bulunduğunda, şehvetine karşı koyamadığını söylüyor. Ona, bu olanağı bulduğu evin önünde, şehvetini doyurduktan hemen sonra asılacağı bir darağacı kurulduğunda, tutkularını kontrol edip edemeyeceğini soralım. Buna yanıtının ne olacağını pek uzun düşünmemiz gerekmez. (3)

Lacanın bu soruya karşı getirdiği argüman ise şudur: Ya (psikanalizde sık sık karşılaşıldığı gibi) ancak bir tür “darağacı” ile tehdit edildiğinde, başka bir deyişle ancak bir yasağı ihlal edeceğini bildiğinde, gerçekten tutkulu bir gece yaşayabilen biri ile karşılaşırsak?

60larda çekilen ve Virna Lisi ile Marcello Mastrioanninin başrollerini paylaştıkları İtalyan filmi Casanova 70 tam da bu noktaya dayanıyordu: Kahraman cinsel iktidarını ancak “o işi” bir tür tehlike içindeyken yaparsa koruyabiliyordu. Filmin sonunda sevdiği kadınla evlenmek üzereyken, en azından düğününden bir gece önce nişanlısı ile sevişerek, evlilik öncesi **** yasağını ihlal etmeyi dener, ama nişanlısı bir papazdan düğünlerinden önceki gece sevişebilmeleri için özel izin alarak ve böylece eylemin suça bağlanan yönünü tamamen ortadan kaldırarak, bilmeden, kahramanımızın bu minimal hazzı yaşamasını engellemiş olur. Peki kahramanın yapabileceği ne kalmıştır? Filmin son sahnesinde, kahramanımızı yüksek bir binanın dışındaki küçük bir verandaya tırmanmaya çalışırken görürüz, bu yolla, cinsel hazzı ölümcül bir tehlikeye bağlamaya yönelik umutsuz bir çaba içinde, genç kızın odasına en tehlikeli yoldan girme ödevini üstlenmiştir…

Yani, Lacanın vurguladığı nokta; cinsel tutkuların tatmini en basit “egoist” çıkarların bile bastırılmasını içeriyorsa, eğer bu tatmin açıkça “haz ilkesinin ötesinde” yer alıyorsa, öyleyse görünüşte tamamen bunun karşıtı olsa da, etik bir edimle karşı karşıya olduğumuz ve kahramanımızın “tutkusunun” stricto sensu etik bir tutku olduğudur. (4)

Lacanın vurguladığı bir diğer nokta da, Kanttaki bu örtük Sadeçı “etik (cinsel) tutku” boyutunun ona bizim abartılı yorumumuz tarafından eklenmediği, bu boyutun Kantın kuramsal yapıtının doğasında bulunduğudur.5 Bu konudaki “ikinci dereceden kanıtları” bir kenara bıraksak bile (Kantın o ünlü evlilik tanımı –“karşı cinslerden iki yetişkinin, birbirlerinin cinsel organlarını kullanmak için yaptıkları sözleşme”– Ötekini, öznenin cinsel partnerini, kısmi bir nesneye, yani bedenindeki haz veren bir organa indirgemesi ve onun bir Kişi olarak Bütünlüğünü görmezden gelmesi anlamında, tamamıyla Sadeçı değil midir?), “Kanttaki Sade” tablosunun anahatlarını ayırt etmemizi sağlayan en önemli ipucu, Kantın duygulanımlar (duygular) ve ahlak yasası arasındaki ilişkiyi kavramsallaştırma şeklidir.

Kant her ne kadar patolojik duygulanımlar ile ahlak yasasının saf formu arasında mutlak bir uçurum olduğunda ısrar etse de, öznenin, ahlak yasasının buyruğuna karşı çıktığında zorunlu olarak deneyimlediği bir a priori duygulanım vardır ki o da, küçük düşmenin getirdiği acıdır (kişinin kırılan onuru yüzünden, insan doğasının “radikal Kötülüğüne” bağlı olarak); Lacana göre, Kantta acının tek a priori duygulanım olarak ayrıcalıklı bir yere sahip olması, Sadeda cinsel jouissancea ulaşmanın ayrıcalıklı bir yolu olarak görülen acı kavrayışı (ötekine işkence etmek ve onu küçük düşürmek, onun tarafından işkenceye uğramak ve küçük düşürülmek) ile bağlantılıdır (elbette Sadeın acıya hazza göre öncelik atfetmesinin nedeni, onun daha uzun sürmesidir, hazlar gelip geçicidir, oysa acı belirsiz bir süre boyunca devam edebilir).

Bu bağlantıyı daha elle tutulur hale getirmek için Lacanın Sadedaki temel fantezi olarak adlandırdığı durumdan söz edebiliriz: Kurbanın kendi bedeninden başka, belirsiz bir süre boyunca işkence edilebilecek, buna rağmen sihirli bir şekilde güzelliğini korumaya devam edecek, göksel bir bedeni daha olduğu fantezisi (Sadedaki standart genç kız figürünün, ahlaki niteliklerden yoksun işkencecisinin sonu gelmek bilmeyen aşağılamalarına ve ona uyguladığı onca fiziksel şiddete rağmen, gizemli bir şekilde bütün yaşadıklarından sapasağlam çıktığına dikkat ediniz; tıpkı Tom ve Jerrynin ve diğer çizgi film kahramanlarının yaşadıkları bütün o gülünç maceralardan sapasağlam çıkmaları gibi.)

Bu fantezi, sonu gelmez bir şekilde ahlaki kusursuzluğa ulaşmaya çalışan ruhun ölümsüzlüğüne ilişkin Kantçı postülanın libidodaki temellerini açığa çıkarmakta değil midir, başka bir deyişle, ruhun ölümsüzlüğünün fantezideki “hakikati” kendisinin tam karşıtı, yani bedenin ölümsüzlüğü, bedenin sonu gelmek bilmeyen acılara ve aşağılanmalara katlanma yetisine sahip olması değil midir?
Judith Butler, bir direnç noktası olarak Foucaultcu “beden” kavramının, aslında Freudçu “psişe” kavramından başka bir şey olmadığını vurgular: Paradoksal olarak, “beden” Foucaultnun, ruhun egemenliğine direnen psişik aparat için kullandığı isimdir. Bunun anlamı şudur: Ruhu “bedenin hapishanesi” olarak nitelediği ünlü tanımında, bedenin “ruhun hapishanesi” olarak görüldüğü Platoncu-Hıristiyan tanımı tersine çeviren Foucaultnun “beden” diye adlandırdığı aslında biyolojik beden değil, çoktan bir tür öznellik-öncesi psişik aparat içinde hapsolmuş olan bir bedendir. Nihayet, Kantta da bedenle ruh arasındaki ilişkide, benzer bir gizli dönüşümle –ama bu kez tam tersi yönde– karşılaşmıyor muyuz: Kantın “ruhun ölümsüzlüğü” dediği şey aslında, öteki, göksel, “ölümden sonra da yaşayan” bedenin ölümsüzlüğü değil midir?


  #3  
Okunmamış 26-04-2008, 23:21
 
Standart --->: Saf Aklın Eleştirisi

Slovaj Zizek: 2

Lacan acının öznenin etik deneyiminde oynadığı bu merkezi rol aracılığıyla “telaffuz öznesi” (bir ifadeyi dile getiren özne) ile “telaffuz edilenin (ifade) öznesi” (dile getirdiği ifade içinde ve bu ifade aracılığıyla öznenin yüklendiği sembolik kimlik) arasındaki ayrımı ortaya koyar: Kant, ahlak yasasının “telaffuz öznesi”nin, yani koşulsuz etik buyruğu telaffuz edenin kim olduğu sorusunu sormaz… onun bakış açısından, bu sorunun kendisi anlamsızdır, çünkü ahlak yasası “hiçbir yerden gelmeyen”, kişiden bağımsız bir buyruktur, başka bir deyişle tamamen öznenin kendisi tarafından konulmuş, öznenin kendisi tarafından özerk bir şekilde kabullenilmiştir. Lacan Sadea atıfla, Kanttaki bu boşluğu ahlak yasasını telaffuz edenin görünmez kılınması, “bastırılması” olarak okur, onu “sadist” infazcı-işkenceci şeklinde görünür kılan ise Sadedır, bu infazcı ahlak yasasını telaffuz edendir, yaşadığımız (ahlakın öznesinin yaşadığı) acı ve aşağılanmadan haz duyan faildir.

Burada apaçık bir karşı argüman çıkar ortaya: Sadeda Kantın koşulsuz buyruğunun, yani öznenin kategorik olarak boyun eğmesi gereken evrensel etik buyruğun, “Ödevini yerine getir!” maksiminin yerini alan unsur, bu buyruğun radikal karşıtı; yani “bizimle aynı konumda bulunan bütün insanları acımasızca, hazza ulaşmak için kullandığımız araçlar haline getirerek, bize haz veren tüm patolojik, olumsal kaprisleri sonuna dek izle” buyruğu olduğuna göre, bütün bunlar anlamsız değil midir? Ancak bu durumla, evrensel etik ifadenin-buyruğun “telaffuz öznesi” olarak işleyen “sadist” işkenceci-infazcı figürünün ortaya çıkışı arasında bir tür dayanışma bulunduğunu görmek önemlidir. Kantçı Saygıdan Saygısızlığa yönelen Sadeçı geçiş, başka bir deyişle, Ötekine (aynı konumda bulunana), onun özgürlüğüne ve özerkliğine gösterilen saygıdan, ona her zaman bir kendinde amaç olarak davranmaktan vazgeçilmesi, Ötekilerin tümünün acımasızca sömürülebilecek, kullanılıp atılabilir araçlara indirgenmesi, tam da Kantta görünmez halde bulunan Ahlak Buyruğunun “telaffuz öznesinin”, Sadeçı infazcının somut niteliklerine bürünmesi ile ilişkilidir.

Böylece Sadeın gerçekleştirdiği, Kantın gözünde eşanlamlı olan ve birbiriyle örtüşen iki unsur(7) –bir koşulsuz etik buyruğun öne sürülmesi ve bu buyruğun ahlaki bakımdan evrenselliği– arasındaki bağın koparılmasına yönelik çok ince bir operasyondur. Sade bir koşulsuz buyruğun yapısını korurken, bu buyruğun içeriği olarak en uç noktasındaki patolojik tekilliği dayatır.

Yine burada önemli bir nokta da, bu kırılmanın Sadeın tuhaflığı olmadığıdır, bu kırılma bir olasılık olarak, Kartezyen öznelliği kuran temel gerilim içinde baştan beri bulunuyordu. Hegel, Kantçı evrenselin tersine dönerek tamamen kendine özgü bir olumsallığa dönüşebileceğinin farkındaydı: Hegelin eleştirisinin asıl hedefi de Kantçı ahlak buyruğu değil midir – buyruğun içi boş olduğundan, Kantın bu buyruğu bir tür empirik içerikle doldurmak zorunda kalması ve böylece olumsal tikel içeriğe, evrensel zorunluluk formu atfetmesi değil midir?

Koşulsuz buyruk konumuna yükseltilen “patolojik”, olumsal unsurla ilgili bir örnek olarak, elbette tamamen sanatsal misyonu ile özdeşleşen, herhangi bir suçluluk duymadan bu misyonun peşinden giden, sanki bir tür içsel kısıtlamaymış gibi, bu misyon olmadan yaşayamayan bir sanatçıyı ele alacağız. Jacqueline du Prénin hazin kaderi, koşulsuz buyruk ile bu buyruğun öteki yüzü, yani kişinin Misyonunun peşinden giderken feda etmek zorunda kaldığı sıradan empirik nesnelerin dizisel evrenselliği arasındaki yarılmanın kadınsı bir örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. (du Prénin yaşamöyküsünü okumak, onu sadece “gerçek bir öykü” olarak değil de, bir mitsel anlatı olarak da okumak çok ilginç ve verimli olacaktır: Bu öyküdeki en şaşırtıcı yön –tıpkı Kaspar Hauserin öyküsünde olduğu gibi, bireysel rastlantıların antik mitlerden tanıdığımız özellikleri yeniden ürettiği– bir aile mitinin adeta önceden belirlenmiş hatlarını ne kadar yakından izlediğini görebilmemizdir.) Du Prénin koşulsuz buyruğu, dürtüsü, mutlak tutkusu sanatıydı (dört yaşındayken, çello çalan birini görmüş ve hemen o anda bir çellist olmak istediğini söylemişti).

Sanatını, bir koşulsuz buyruk derecesine yükseltmesi, hepsi birbirinin yerine geçebilen, hiçbiri bir diğerinden daha iyi olmayan bir dizi adamla ilişki kurarak daha aşağı düzeyde bir aşk hayatı yaşamasına yol açmıştı, hatta ciddi ciddi bir “erkek avcısı” olarak anılmaya başlanmıştı. Böylece aslında Erkek sanatçıya ait olduğu düşünülen bir konuma geçmişti; uzun ve acılı hastalığının (1973ten 1987ye dek sürekli acı çekerek yavaş yavaş ölmesine neden olan multipl skleroz) annesi tarafından, sadece abartılı cinsel yaşamı yüzünden Tanrının verdiği bir ceza olarak değil, sanatına olan “aşırı” bağlılığına karşı da “gerçekliğin bir yanıtı” olarak açıklanması şaşırtıcı değildi.
Ancak bütün hikâye bundan ibaret değildir. Asıl soru şudur: Kantın ahlak yasası Freudçu süperego kavramının karşılığı olarak kullanılabilir mi? Eğer yanıtımız “evet” olursa, “Kant ile Sade” ifadesi, Kantçı etik anlayışındaki hakikatin Sade olduğu anlamına gelir. Oysa, Kantın ahlak yasasını süperegoyla özdeş tutmak mümkün değilse (Lacanın XI. Seminerin son sayfalarında belirttiği gibi, ahlak yasası arzunun kendisi ile özdeş olduğu, buna karşılık süperegonun tam da öznenin arzusuna boyun eğmesinden beslendiği, başka bir deyişle, süperego tarafından üstlenilen suçluluk duygusunun, öznenin bir noktada kendi arzusuna ihanet ettiğinin ya da kendi arzusundan vazgeçtiğinin kanıtı olduğu düşünülürse), (9) Sade artık Kantın ahlak yasasının tüm hakikati olmaz, sadece onun sapkınca gerçekleştirilmesinin bir formu olur. Kısacası, “Kanttan daha radikal” olmak bir yana, Sade sadece, özne Kant ahlakının katılığına ihanet ettiğinde neler olacağını dile getirmektedir.

Bu fark özellikle politik sonuçları açısından önemlidir: “Totaliter” rejimlerin libidinal yapılarının sapkınca olduğunu düşündüğümüz sürece (totaliter öznenin, Ötekinin jouissanceının nesnesi-aracı konumunda bulunduğunu düşündüğümüz sürece) “Kantın hakikati olarak Sade” ifadesi Kant ahlakının totaliter olma potansiyeli barındırdığı anlamına gelir; oysa Kant ahlakının, tam da özneyi, Ötekinin jouissanceının nesnesi-aracı olmayı yüklenmekten menettiğini, başka bir deyişle, öznenin Ödevi olduğunu söylediği şeyin tüm sorumluluğunu yüklenmeye çağırdığını kabul edersek, Kant eşi olmayan bir antitotaliter haline gelir.

Freudun düşleri analiz yöntemini ortaya koymak için bir örnek olarak kullandığı İrma düşü, aslında sorumluluğa ilişkin (Freudun, İrmanın tedavisindeki başarısızlığı karşısında duyduğu sorumluluğa ilişkin) bir düştür, sadece bu olgu bile sorumluluğun Freudda önemli bir kavram olduğunu göstermeye yeter.

Peki ama bunu nasıl anlamalıyız? Kendi varoluşçu projesinden sorumlu olan Sartrecı öznenin mauvaise foisının, başka bir deyişle sonlu insan varoluşuna özgü ontolojik suçluluk duygusu hakkındaki varoluşçu motifin bildik tuzağından ve aynı biçimde, bu tuzağın öbür yüzünden, “suçu Ötekine atmaktan” (“Bilinçdışı Ötekinin söylemi olduğuna göre, onun formasyonlarından sorumlu değilim, o benim aracılığımla konuşan büyük Ötekidir, ben sadece bir aracım…”) nasıl kaçabiliriz?

Lacanın kendisine göre bu çıkmazdan kurtulmanın yolu, Kant felsefesini, “İyinin ötesine” yönelen ödev duygusuna dayalı psikanalitik etiğin önemli öncellerinden biri olarak görmektir. Standart sözde-Hegelci eleştiriye göre, kategorik buyruğa dayalı evrenselci Kant ahlakı, öznenin içinde bulunduğu ve bize İyinin belirli içeriğini veren somut tarihsel konumu hesaba katmaz: Kantçı formalizmden sıyrılmayı başaran, ahlaki yaşamın tarihsel olarak belirlenen tikel Tözüdür. Ama bu eleştiriye, Kant ahlakının eşsiz gücünün tam da bu formel belirlenimsizlikte yattığı öne sürülerek karşı çıkılabilir: Ahlak yasası bana ödevimin ne olduğunu söylemez, sadece ödevime uygun davranmam gerektiğini söyler, başka bir deyişle, ahlak yasasının kendisinden, içinde bulunduğum özgül durumda uymam gereken somut kuralları çıkarmam mümkün değildir… bunun anlamı da öznenin, ahlak yasasının soyut buyruğunu bir dizi somut yükümlülüğe “çevirme” sorumluluğunu alması gerektiğidir.

Tam da bu anlamda, insanın aklı, Kantın Yargı Gücünün Eleştirisi ile bir paralellik kurmaya çeliniyor: Belirli ahlaki yükümlülüğün somut formülasyonu ile, estetik yargı –tikel bir nesneye evrensel bir kategori yüklemek ya da bu nesneyi zaten verili olan evrensel bir belirlenmişliğin altındaymış gibi düşünmek yerine, “benim” bu nesnenin evrensel-zorunlu-bağlayıcı boyutunu keşfettiğim ve böylece bu tikel-olumsal nesneyi (edimi) bir ahlaki Şey derecesine yükselttiğim yargı– aynı yapıdadır.

Öyleyse, ödevimizi tanımlayan bir yargıda bulunmakta her zaman bir yüceltme-arınma vardır: Böyle bir yargıda bulunduğumda, “bir nesneyi Şey derecesine yükseltirim” (Lacanın yüceltme-arınma tanımı). Bu paradoksu tam anlamıyla kabullenmek, bizi aynı zamanda “ödevi” bir bahane olarak kullanmayı reddetmeye zorlar: “Bunun zor ve zahmetli olabileceğinin farkındayım, ama ne yapayım, ödevim bu…” Katı ahlakın standart düsturu “kişinin ödevini yerine getirmemesinin özrü yoktur!” şeklindedir; Kantın Du kannst, denn du sollst! (Yapabiliyorsan, yapmalısın!) deyişi bu düsturun yeni bir versiyonunu sunuyormuş gibi görünse de, Kant bu sözünü çok daha tuhaf bir tersinim ile örtük bir şekilde tamamlar: “kişinin ödevini yerine getirmesinin özrü olamaz!”
(10) Ödevi yerine getirmenin özrü olarak ödevden bahsetmek iki yüzlülük olarak görüldüğü için reddedilmelidir; öğrencilerini acımasız bir disipline ve işkenceye maruz bırakan, haşin ve sadist öğretmen örneğini hatırlamamız yeterli olsun. Elbette bu öğretmenin kendisini (ve başkalarını) ikna etmek için kullandığı bahane şöyle olacaktır: “Zavallı çocuklara, böylesine baskı uygulamak benim için de zor, ama ne yapayım, ödevim bu!” Daha uygun bir örnek olarak, tüm insanoğlunu sevmesine karşın korkunç tasfiye hareketleri ve infazlar gerçekleştiren Stalinist bir politikacıyı verebiliriz; bütün bunları yaparken vicdanı sızlamaktadır, ama elinde olan bir şey yoktur, bunlar onun İnsanlığın İlerlemesi karşısında sahip olduğu ödevdir…

Burada karşı karşıya olduğumuz, büyük Ötekinin İradesinin saf aracı konumunu benimsemeye yönelik, tam anlamıyla sapkın tavırdır: Bu benim sorumluluğumda değil, aslında bunları yapan ben değilim, ben sadece daha yüksek bir Tarihsel Zorunluluğun aracıyım… bu konumun müstehcen jouissanceı, yaptığım şeyden sorumlu tutulamayacağımı düşünmemden kaynaklanır, bundan sorumlu tutulamayacağımın, sadece Ötekinin İradesine boyun eğmekte olduğumun tamamıyla bilincinde olarak ötekilere acı verebilmek ne güzel... Kant ahlakının yasakladığı tam da budur. Sadist sapkının konumu bu sorunun yanıtıdır: Özne, sadece “nesnel”, dışarıdan kendisine yüklenen bir zorunluluğu yerine getiriyorsa, nasıl suçlu sayılabilir? Bu “nesnel zorunluluğu” öznel olarak yüklenerek, kendine yüklenen [ödevden] haz duyarak. Demek ki, en radikal haliyle Kant ahlakı “sadist” değildir, aksine öznenin Sadeçı bir infazcı konumunu yüklenmesini yasaklayan tam da bu ahlaktır.

Böylece Lacan yine de son bir dönüş yaparak, “Sade Kantın hakikatidir” tezini çürütür. Lacanın, Kantla Sade arasındaki özsel bağlantıyı ilk kez geliştirdiği seminerin aynı zamanda ayrıntılı bir Antigone okuması içermesi bir rastlantı değildir, Lacan burada, örtük hakikat olarak Sadeçı sapkınlık tuzağından kurtulmayı başaran bir ahlak ediminin anahatlarını çizer…

Antigone, ağabeyinin uygun bir şekilde gömülmesine yönelik koşulsuz buyruğa uymakta ısrar ederek, onu küçük düşüren, sadist infazcı tarafından dile getirilen bir emre uymamayı tercih eder. Öyleyse Lacanın Psikanaliz Etiği üzerine seminerlerinin temel çabası, özellikle Kant avec Sade kısırdöngüsünü kırmaktır. Bu nasıl mümkün olabilir? Ancak –Kantla karşıtlık içinde– arzulama yetisinin kendisinin “patolojik” olmadığını öne sürmekle. Kısacası, bir “saf arzunun eleştirisine” duyulan gereksinimi dile getirir. Arzulama kapasitemizi tamamen “patolojik” olarak gören Kanta (çünkü defalarca altını çizdiği gibi, empirik bir nesne ve bu nesnenin öznede yol açtığı haz arasında hiçbir a priori bağ yoktur) karşılık, Lacan bir “saf arzu yetisi” olduğunu öne sürer, çünkü arzunun patolojik olmayan, a priori bir nesnesi-nedeni vardır… buradaki nesne elbette, Lacanın objet petit a ismini verdiği türden bir nesnedir.


  #4  
Okunmamış 26-04-2008, 23:22
 
Standart --->: Saf Aklın Eleştirisi

Ionna Kuçuradi
— Önce şunu belirteyim: Pratik Aklın Eleştirisinin başında “Çeviri Üzerine Not”ta söylediğim gibi, bizim çevirilerimizden önce, Yavuz Abadan ile Seha Merayın yaptığı, “Kantın Edebi Barış Üzerine Fel sefi Deneme” yazısının çevirisi var. İkincisi, Platon da Hegel gibi “sistemci” bir filozof değildir. Yaşam daki problemlerden yola çıkarak felsefe yapmanın tipik bir örneğidir. Ama tek tek diyalogları bir bütün oluşturur, birbiriyle bağlantılıdır. Bir diyalogda söylediği bir cümleyi ya da kullandığı bir terimi doğru anlayabilmek için, başka bir diyalogda ona “açtığı” yeri bilmek ve hesaba katmak gerekir. Bu, nesnel bir bütünlüktür.

Kantın her üç eleştirisi de kendi içlerinde bir bütün, üçü birden başka bir bütün oluşturur, ama bunlar farklı anlamda bütünlerdir. Kant sistem kurmaktan söz eder ve bundan, böyle bütünleri oluşturmayı anlar. Bu bütünleri/sistemleri geliştirirken, kuracağı bütünün idesini yakalar, ana çizgilerinde tasarımını kurar, sonra parçalarını betimler, onların analizini yapar, aralarındaki ilişkilere bakar, sonra da bunların sentezini yaparak, söz konusu bütünü adım adım oluşturur. Bu, Kantın arkitektonik mimari dediğidir. Saf Aklın Eleştirisinde Kantın amacı, bilme yetilerimizden her birinin nelerin bilgisini nasıl sağlayabileceğini göstermek, böylece de etik görüşü için zemin hazırlamaktır. Pratik Aklın Eleştirisinde ise amacı, “saf pratik aklın olduğunu” ya da “saf aklın pratik olabileceğini” göstermektir.
Kantı anlamak için hangi yapıtlarından başlamak gerekir? Belki de en uygun yol, doğru anlaşılmaları için Kantın diğer kitaplarını okumuş olmayı en az gerektiren ana kitaplarından. Prolegomenadan başlayarak, ondan sonra Saf Aklın Eleştirisi, bunlar dan sonra da Ahlak ****fiziğinin Temellendirilmesi ve Pratik Aklın Eleştirisi okunabilir. Ama yine de Kantın yapıtlarını okumaya başlarken, Kantı bir bütün olarak bilen birisinin yardımına başvurmak yararlı olur. Kantın kısa yazıları —“Aydınlanma Nedir?”, “Fakülteler Arasındaki Çatışma” gibi— daha kolay okunabilecek yazılardır, ama bunları da doğru dürüst anlamak, Kantın epıstemolojisini ve etiğini bilmeyi gerektirir.
• “Nietzsche: Çağı ve Çağımız” adlı yazınızda, her filozofun kendi çağında karşılaştığı bir problemle yüz yüze gelmesinin sonucunda felsefi bilgiyi ortaya koyduğunu ileri sürmüştünüz. Bu bilgiden hareketle bakıldığında Kant hakkında neler söylemek istersiniz? Kantın kendi çağında karşılaştığı, yüz yüze geldiği problem neydi?
—Saf Aklın Eleştirisinin başında Kant, teorik problemini ortaya koyar: ****fiziğin nasıl bilim olabileceğini. Bir alanı bilim yapan, onda “sentetik apriori yargılar”ın olmasıdır —yani hem kesin, hem de mevcut bilgiyi genişleten yargıların. İnsanın bilme yetilerinin sınırlarını çizer ve ortaçağdaki paralogizmlerde ve teorik aklın düştüğü antinomilerde sorunun ne olduğunu gösterir. Ama bütün bunları, en başta “ahlak ****fiziği”ni oluşturabilmek için yapmaya çalışır, yani “saf aklın” bazı düşünceler/ilkeler ürete bileceğini, bunların istemeyi belirleyebileceğini, “saf isteme”nin (çıkarları bir yana itmenin, tutkuların kölesi olmamanın) insanlar için bir olanak olduğunu göstermek için yapar.
• Kantın yüz yüze geldiği problemin, bugün 21. yüzyılın başında bizim yaşadığımız problemler bakımından önemi nedir?
—Kantın birçok düşüncesi, bugün yaşadığımız çeşitli sorunlara ışık tutuyor, ama ben bu sorunuzla ilgili yalnızca iki noktayı belirteyim: çıkarların yapıp ettiklerimizin tek belirleyicisi olarak görüldüğü ve insanların bir çıkar beklentisi olmadan hiçbir şey yapmadığı anlayışının egemen olduğu bir dünyada, çıkarsız isteme olanağına işaret ediyor. Bu da yaşamımızı reklamların, propagandaların, lobilerin yönlendirdiği bir çağda bize “kendi adına düşün”, “olan bitene kendi gözlerinle bak” diyor. Aydınlanma zaten böyle bir şeydir Kanta göre. Diğer yandan ise, istememizi belirleyen ilkelerin etik değerini tartabilmemizin yolunu gösteriyor. Tartıp tartmamak bize kalıyor.
• Aristoteles etiği ile, etiğin bugünkü durumunu dikkate aldığımızda Kant etiğini nasıl değerlendirirsiniz?
—Etik alanında bu iki görüş, etik fenomeninin farklı yönlerine ışık tutuyor. Etiğin bugünkü durumundan, etikte hakim olan eğilimleri —etik adına yapılanları— anlayıp bunlara bakarak konuşursak, Kant etiğinin, sanırım en önemli başarısı bize bir olanak göstermesidir: kendimizi ve başka insanları yalnızca istediklerimizin/arzuladıklarımızın ya da başkalarının istediklerinin/arzuladıklarının gerçekleştirilmesinde araçlar olarak görmeme, kendimizi ve başkalarını aynı zamanda amaçlar olarak görebilme olanağını. Bu olanağı gerçekleştirmek ise, yine kişile re —size, bana— kalıyor.
• Kantın kategorik buyru kları ile insan hakları düşüncesi arasında felsefi ve tarihsel bir ilgiden söz edilebilir mi?
— Kantın “ahlak yasası” ve onun farklı vurgulama larla açılımı olan üç buyruk —kesin buyruk, ödev buyruğu ve özellikle pratik buyruk; “her defasında insanlığa, kendi kişinde olduğu kadar başka herke sin kişisinde de, sırf araç olarak değil, aynı zamanda amaç olarak davranacak şekilde eylemde bulunmak” buyruğu— insan hakları fikrinin temelınde bulunu yor. Ben bu düşünceyi şöyle dile getiriyorum: insan onurunu —kendi onurumuzu— yaptıklarımızla koruyor veya zedeliyoruz. Başkasına yaptıklarımızı onun için yapıyorsak, yani sırf bize bir şey “dönsün” diye yapmıyorsak, bunun bir etik değeri vardır. Insan hakları düşüneesinın temelınde, karşımızdakini bir araç olarak görmemek var, kim olursa olsun onu her şeyden önce —özellikleri ve durumu ne olursa olsun— kendimiz gibi bir insan olarak görebilmek var.
• Küreselleşmen in getirdiği sorunlar karşısında Kant in etik anlayışı bize bir olanak sunabilir mi?
Kant bize, yaşadığımız problemlere ve bütün olan bitenlere, bu arada da serbest pazarın globalleşmesine etik açıdan bakma olanağını sunuyor. Her gerçek durumda olduğu gibi, bunda da değer korumak için “yapılması gerekeni” ya da en az değer harcamak için “yapılabilir olanı” her defasında bizim bulmamız gerekiyor. Soruyu belki şöyle sorabiliriz: dünyamızın bugünkü koşullarında insan haklarının korunması için, neleri yapmamak ve başka neler yapmak gerekiyor? Bunları bulmak, dile getirmek, en önemlisi de yapmak cesaretini bulmak, sonra da yeni durumları sürekli olarak yeniden değerlendirmek gerekiyor. Bu sonu olmayan bir çabadır.


Cevapla

Hızlı Cevap
Mesajınız:
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın
Rastgele Soru

Seçenekler


Seçenekler


Benzer Konular
MHP'li Yeniçeri'den 18 Yaş Eleştirisi MHP'li Yeniçeri'den 18 Yaş Eleştirisi MHP Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri, seçilme yaşının düşürülmesi tartışmalarına tepki amacıyla 18 yaşında iki gençle basın toplantısı düzenledi. Yeniçeri,...
Çiçek'ten Valilere Plaket Eleştirisi Çiçek'ten Valilere Plaket Eleştirisi TBMM Başkanı Cemil Çiçek, Afyonkarahisar Valisi'nin Genelkurmay Başkanı'na acılı günde hediye ve plaket takdim etmesini eleştirdi. Çiçek, "Valiler plaket...
Tiyatro Eleştirisi Tiyatro Eleştirisi Tiyatro eleştirisi, yazınsal etkinlik olarak tiyatro yapıtlarının değerlendirilmesidir. 19. yüzyılda gazeteciliğin yaygınlaşması ve eleştiri gücü kazanmasıyla gelişme...
Demirören'e stat eleştirisi Demirören'e stat eleştirisi Beşiktaş Kulübü Olağan İdari ve Mali Genel Kurulu sürerken, üyeler yönetim kuruluna çeşitli konularda eleştiride bulundular. Uluslararası Lütfi Kırdar Kongre ve...
Ertuğrul Sağlam'ın İzin Eleştirisi Ertuğrul Sağlam'ın izin eleştirisi Beşiktaş Teknik Direktörü Ertuğrul Sağlam, ikinci yarıda yükselişe geçen takımın sırrını açıkladı. Genç çalıştırıcı, “Bu kadar sakatlığın ve fiziksel sorunların...

 
Forum Stats
Üyeler: 65,765
Konular : 239,276
Mesajlar: 426,716
Şuan Sitemizde: 213

En Son Üye: RMatthies

Sosyal Linkler
Lütfen Facebook Sayfamızı Beğenin



Twitter Butonları





Google+ Butonu



Lütfen Google+ Sayfamızı Çevrenize Ekleyin


Sponsorlu Bağlantılar







Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 11:11.


Powered by vBulletin® Version 3.8.2
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.

DMCA.com

Sitemizde illegal paylaşım yasaktır.Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz/sorunuz varsa bize ulaşmak için TIKLAYINIZ .
In this web site,illegal sharing is forbidden.If you have any problem/complaint about content's copyrights in our page,please click here to contact us.