Forum Kimler Online
Go Back   Ezberim > Yurttan Dünyadan Haber > Yurttan ve Dünyadan Haberler > Bilim Haberleri
Kayıt ol Forumları Okundu Kabul Et


Bilim Nedir

Yurttan ve Dünyadan Haberler kategorisinde ve Bilim Haberleri forumunda bulunan Bilim Nedir konusunu görüntülemektesiniz.
- Bilim Nedir? sözlükte bilim söyle tanımlanıyor: Bilim: "Evrenin ye da olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneysel yöntemlere ve ...






Yeni Konu aç Cevapla
Seçenekler
  #1  
Okunmamış 09-12-2007, 13:17
 
Standart Bilim Nedir

"Sponsorlu Bağlantılar"

 


- Bilim Nedir?
sözlükte bilim söyle tanımlanıyor:
Bilim: "Evrenin ye da olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneysel yöntemlere ve gerçekliğe dayanarak yasalar çıkarmaya çalışan düzenli bilgi."
"Genel geçerlik ve kesinlik nitelikleri gösteren yöntemli ve dizgesel bilgi."
"Belli bir konuyu bilme isteğinden yola çıkan, belli bir ereğe yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli araştırma süreci."
Bilim ile uğrasan bir kişinin bu tanımları yeterli bulmayacağını söylemeye gerek yoktur. Bu nedenle, bilimin eksiksiz bir tanımını yapmaya kalkışmak yerine, onu açıklamaya çalışmak daha doğru olacaktır.
İnsan doğaya egemen olmak ister!
Derler ki insanoğlu varoluşundan beri doğayı bilmek, doğaya egemen olmak istemiştir. Bu nedenle, insan varoluşundan beri doğayla savaşmaktadır. Son zamanlarda, bu görüsün tersi ortaya atılmıştır: İnsan doğayla barış içinde yasama çabası içindedir.Bence bu iki görüş birbirlerine denktir. Bazı politikacıların dediği gibi, sürekli barış için, sürekli savaşa hazır olmak gerekir.
Gök gürlemesi, simsek çakması, Ayın ye da Güneşin tutulması, hastalıklar, afetler, vb. doğa olayları bazen onun merakini çekmiş, bazen onu korkutmuştur.
Öte yandan, bu olgu, insani, doğa korkusunu yenmeye ve merakini gidermeye zorlamıştır. Korkuyu yenebilmenin ye da meraki gidermenin tek yolunun, onu yaratan doğa olayını bilmek ve ona egemen olmak olduğunu, insan, önünde sonunda anlamıştır. Peki, insanoğlunun doğayla giriştiği amansız savasın tek nedeni bu mudursa Başka bir deyişle, bilimi yaratan güdü, insanoğlunun gereksinimleri midir?
Elbette korku ve merakin yanında başka nedenler de vardır. İnsanin (toplumun) egemen olma isteği, beğenilme isteği, daha rahat yasama isteği, üstün olma isteği vb. nedenler bilgi üretimini sağlayan başka etmenler arasında sayılabilir. İnsanin korkusu, meraki ve istekleri hiç bitmeden sürüp gidecektir. Öyleyse, insanin doğayla savası (barışma çabası) ve dolayısıyla bilgi üretimi de durmaksızın sürecektir.
Bilim neyle uğraşır
Bilimin asil uğrası alanı doğa olaylarıdır. Burada doğa olaylarını en genel kapsamıyla algılıyoruz. Yalnızca fiziksel olguları değil, sosyolojik, psikolojik, ekonomik, kültürel vb. bilgi alanlarının hepsi doğa olaylarıdır. Özetle, insanla ve çevresiyle ilgili olan her olgu bir doğa olayıdır. İnsanoğlu, bu olguları bilmek ve kendi yararına yönlendirmek için varoluşundan beri tükenmez bir tutkuyla ve sabırla uğraşmaktadır.
Başka canlıların yapamadığını varsaydığımız bu isi, insanoğlu aklıyla yapmaktadır.
Bilimin gücü
Bilim, yüzyıllar süren bilimsel bilgi üretme sürecinde kendi niteliğini, geleneklerini ve standartlarını koymuştur. Bu süreçte, çağdaş bilimin dört önemli niteliği oluşmuştur: çeşitlilik, süreklilik, yenilik ve ayıklanma.simdi bunları kısaca açıklamaya çalısalım.
çeşitlilik: Bilimsel çalışma hiç kimsenin tekelinde değildir, hiç kimsenin iznine bağlı değildir. Bilim herkese açıktır. İsteyen her kişi ye da kurum bilimsel çalışma yapabilir. Dil, din, irk, ülke tanımaz. Böyle olduğu için, ilgilendiği konular çeşitlidir; bu konulara sinir konulamaz. Hatta, bu konular sayılamaz, sınıflandırılamaz.
Süreklilik: Bilimsel bilgi üretme süreci hiçbir zaman durmaz. Krallar, imparatorlar ve hatta dinler yasaklamış olsalar bile, bilgi üretimi hiç durmamıştır; bundan sonra da durmayacaktır.
Yenilik: Bir evrim süreci içinde her gün yeni bilimsel bilgiler, yeni bilim alanları ortaya çıkmaktadır. dolayısıyla, bilime, herhangi bir anda tekniğin verdiği en iyi imkânlarla gözlenebilen, denenebilen ye da var olan bilgilere dayalı olarak usavurma kurallarıyla geçerliği kanıtlanan yeni bilgiler eklenir.
ayıklanma: Bilimsel bilginin geçerliği ve kesinliği her an, isteyen herkes tarafından denetlenebilir. Bu denetim sürecinde, yanlış olduğu anlaşılan bilgiler kendiliğinden ayıklanır; yerine yenisi konulur.
Bilimsel Bilginin Özellikleri
* Bilim olgusaldır. Olgusal olmak demek bilimin gözlenebilir olgulara dayanması demektir.
* Bilim mantıksaldır. araştırma sonuçlarının kendi içerisinde tutarlı olması gerekir.
* Bilim genelleyicidir. Bilim tek tek olgularla değil olgu türleriyle uğraşır.
* Bilim nesneldir (Objektif). Bilimsel bilgi, bireyin kişisel görüsünden bağımsızdır.
* Bilim eleştiricidir.
Bilimin Değeri
Bilim, doğal ve sosyal gerçekliğin daha iyi anlaşılmasını ve belirli ölçüde de olsa denetlenmesini sağlar. Toplumun itici gücünü, üretim biçimini ve gelişmesini belirler. Bir toplumun bilim düzeyi, onun geri, az gelişmiş ye da gelişmiş olduğunun ölçütüdür.
Bilim üç bakımdan değerlidir:
1. Bilimin her şeyden pratik bir değeri vardır. Başka bir deyişle bilim bize hem bireysel ve hem de toplumsal yaşantımızda, teknoloji yoluyla büyük yararlar sağlar. Bilim sayesinde teknoloji üreten insan, dünyadaki yaşantısının süresini uzatabilir, temel problemlerini çözebilir, yaşamını niteliksel olarak ve manevi bakımdan geliştirilebilir. Bilim bundan dolayı, bir toplumun itici gücüdür. Toplumun üretim tarzını ve itici gücünü belirler.
2. Entelektüel değeri vardır. Yani bilim insanin bilme isteğini, merakini tatmin eder. İnsana evreni anlama olanağı sağlar. İnsan bilim sayesinde doğal ve toplumsal gerçekliği anlayabilir.
3. Ahlaki değeri vardır. Buna göre bilim insana belirli bir dünya görüsü oluşturma, belli ilkelere göre düşünme, dünyaya bilimin sağladığı verilere göre bakma olanağı verir. Yani bilim insanlara bilimsel bir zihniyet kazandırır. Bilimsel zihniyet ise, insanlara dürüst ve tarafsız olmayı, karşılaşılan problemleri sabırlı, ayrıntılı ve uzak görüşlü bir biçimde ele almayı öğretir ki bunlar ahlak ve erdemin en önemli özellikleri arasındadır.
Bilimsel zihniyetin, insanların daha erdemli ve yüksek ahlaklı olmalarını sağlayacağını düşünmek bos bir hayal değildir. Yasan sahip olabileceği bilimsel zihniyet yoluyla hem kişisel yasayışını ve hem de toplumsal yasayışını düzenleyebilir; insan bu sayede, içinde yasadığı toplum için çalışmayı öğrenebilir.
Bilim Tarihi Nedir?
Bilim tarihi kısaca bilimin doğuş ve gelişme öyküsüdür. Amacı nesnel bilginin ortaya çıkma, yayılma ve kullanılma koşullarını incelemektir.
Bilim çoğu kez sanıldığı gibi ilk defa ne Rönesanstan sonra, ne de Bati dünyasında ortaya çıkmıştır. Bilim; insanlığın kafa ürünüdür. Kökleri ilkel toplumların yaşamına kadar uzanır.
Bilimsel yöntem
Amacı evreni anlamak ve açıklamak olan bilimin, bu amaca ulaşmak için izlediği yola bilimsel yöntem adi verilir. Bilimsel yöntem, bilim adamlarının ortaklasa olarak kullandıkları belirleme ve açıklama yollarını kapsayan bir süreçtir.







"Sponsorlu Bağlantılar"

 
"Sponsorlu Bağlantılar"



  #2  
Okunmamış 14-01-2008, 18:52
 
Standart Bilim Nedir

Bilim Nedir?


sözlükte bilim söyle tanımlanıyor:

Bilim: "Evrenin ye da olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneysel yöntemlere ve gerçekliğe dayanarak yasalar çıkarmaya çalışan düzenli bilgi."

"Genel geçerlik ve kesinlik nitelikleri gösteren yöntemli ve dizgesel bilgi."

"Belli bir konuyu bilme isteğinden yola çıkan, belli bir ereğe yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli araştırma süreci."

Bilim ile uğrasan bir kişinin bu tanımları yeterli bulmayacağını söylemeye gerek yoktur. Bu nedenle, bilimin eksiksiz bir tanımını yapmaya kalkışmak yerine, onu açıklamaya çalışmak daha doğru olacaktır.

İnsan doğaya egemen olmak ister!

Derler ki insanoğlu varoluşundan beri doğayı bilmek, doğaya egemen olmak istemiştir. Bu nedenle, insan varoluşundan beri doğayla savaşmaktadır. Son zamanlarda, bu görüsün tersi ortaya atılmıştır: İnsan doğayla barış içinde yasama çabası içindedir.Bence bu iki görüş birbirlerine denktir. Bazı politikacıların dediği gibi, sürekli barış için, sürekli savaşa hazır olmak gerekir.

Gök gürlemesi, simsek çakması, Ayın ye da Güneşin tutulması, hastalıklar, afetler, vb. doğa olayları bazen onun merakini çekmiş, bazen onu korkutmuştur.

Öte yandan, bu olgu, insani, doğa korkusunu yenmeye ve merakini gidermeye zorlamıştır. Korkuyu yenebilmenin ye da meraki gidermenin tek yolunun, onu yaratan doğa olayını bilmek ve ona egemen olmak olduğunu, insan, önünde sonunda anlamıştır. Peki, insanoğlunun doğayla giriştiği amansız savasın tek nedeni bu mudursa Başka bir deyişle, bilimi yaratan güdü, insanoğlunun gereksinimleri midir?

Elbette korku ve merakin yanında başka nedenler de vardır. İnsanin (toplumun) egemen olma isteği, beğenilme isteği, daha rahat yasama isteği, üstün olma isteği vb. nedenler bilgi üretimini sağlayan başka etmenler arasında sayılabilir. İnsanin korkusu, meraki ve istekleri hiç bitmeden sürüp gidecektir. Öyleyse, insanin doğayla savası (barışma çabası) ve dolayısıyla bilgi üretimi de durmaksızın sürecektir.

Bilim neyle uğraşır

Bilimin asil uğrası alanı doğa olaylarıdır. Burada doğa olaylarını en genel kapsamıyla algılıyoruz. Yalnızca fiziksel olguları değil, sosyolojik, psikolojik, ekonomik, kültürel vb. bilgi alanlarının hepsi doğa olaylarıdır. Özetle, insanla ve çevresiyle ilgili olan her olgu bir doğa olayıdır. İnsanoğlu, bu olguları bilmek ve kendi yararına yönlendirmek için varoluşundan beri tükenmez bir tutkuyla ve sabırla uğraşmaktadır.

Başka canlıların yapamadığını varsaydığımız bu isi, insanoğlu aklıyla yapmaktadır.

Bilimin gücü

Bilim, yüzyıllar süren bilimsel bilgi üretme sürecinde kendi niteliğini, geleneklerini ve standartlarını koymuştur. Bu süreçte, çağdaş bilimin dört önemli niteliği oluşmuştur: çeşitlilik, süreklilik, yenilik ve ayıklanma.simdi bunları kısaca açıklamaya çalısalım.

çeşitlilik: Bilimsel çalışma hiç kimsenin tekelinde değildir, hiç kimsenin iznine bağlı değildir. Bilim herkese açıktır. İsteyen her kişi ye da kurum bilimsel çalışma yapabilir. Dil, din, irk, ülke tanımaz. Böyle olduğu için, ilgilendiği konular çeşitlidir; bu konulara sinir konulamaz. Hatta, bu konular sayılamaz, sınıflandırılamaz.

Süreklilik: Bilimsel bilgi üretme süreci hiçbir zaman durmaz. Krallar, imparatorlar ve hatta dinler yasaklamış olsalar bile, bilgi üretimi hiç durmamıştır; bundan sonra da durmayacaktır.

Yenilik: Bir evrim süreci içinde her gün yeni bilimsel bilgiler, yeni bilim alanları ortaya çıkmaktadır. dolayısıyla, bilime, herhangi bir anda tekniğin verdiği en iyi imkânlarla gözlenebilen, denenebilen ye da var olan bilgilere dayalı olarak usavurma kurallarıyla geçerliği kanıtlanan yeni bilgiler eklenir.

ayıklanma: Bilimsel bilginin geçerliği ve kesinliği her an, isteyen herkes tarafından denetlenebilir. Bu denetim sürecinde, yanlış olduğu anlaşılan bilgiler kendiliğinden ayıklanır; yerine yenisi konulur.

Bilimsel Bilginin Özellikleri

* Bilim olgusaldır. Olgusal olmak demek bilimin gözlenebilir olgulara dayanması demektir.
* Bilim mantıksaldır. araştırma sonuçlarının kendi içerisinde tutarlı olması gerekir.
* Bilim genelleyicidir. Bilim tek tek olgularla değil olgu türleriyle uğraşır.
* Bilim nesneldir (Objektif). Bilimsel bilgi, bireyin kişisel görüsünden bağımsızdır.
* Bilim eleştiricidir.

Bilimin Değeri

Bilim, doğal ve sosyal gerçekliğin daha iyi anlaşılmasını ve belirli ölçüde de olsa denetlenmesini sağlar. Toplumun itici gücünü, üretim biçimini ve gelişmesini belirler. Bir toplumun bilim düzeyi, onun geri, az gelişmiş ye da gelişmiş olduğunun ölçütüdür.

Bilim üç bakımdan değerlidir:

1. Bilimin her şeyden pratik bir değeri vardır. Başka bir deyişle bilim bize hem bireysel ve hem de toplumsal yaşantımızda, teknoloji yoluyla büyük yararlar sağlar. Bilim sayesinde teknoloji üreten insan, dünyadaki yaşantısının süresini uzatabilir, temel problemlerini çözebilir, yaşamını niteliksel olarak ve manevi bakımdan geliştirilebilir. Bilim bundan dolayı, bir toplumun itici gücüdür. Toplumun üretim tarzını ve itici gücünü belirler.

2. Entelektüel değeri vardır. Yani bilim insanin bilme isteğini, merakini tatmin eder. İnsana evreni anlama olanağı sağlar. İnsan bilim sayesinde doğal ve toplumsal gerçekliği anlayabilir.

3. Ahlaki değeri vardır. Buna göre bilim insana belirli bir dünya görüsü oluşturma, belli ilkelere göre düşünme, dünyaya bilimin sağladığı verilere göre bakma olanağı verir. Yani bilim insanlara bilimsel bir zihniyet kazandırır. Bilimsel zihniyet ise, insanlara dürüst ve tarafsız olmayı, karşılaşılan problemleri sabırlı, ayrıntılı ve uzak görüşlü bir biçimde ele almayı öğretir ki bunlar ahlak ve erdemin en önemli özellikleri arasındadır.

Bilimsel zihniyetin, insanların daha erdemli ve yüksek ahlaklı olmalarını sağlayacağını düşünmek bos bir hayal değildir. Yasan sahip olabileceği bilimsel zihniyet yoluyla hem kişisel yasayışını ve hem de toplumsal yasayışını düzenleyebilir; insan bu sayede, içinde yasadığı toplum için çalışmayı öğrenebilir.

Bilim Tarihi Nedir?

Bilim tarihi kısaca bilimin doğuş ve gelişme öyküsüdür. Amacı nesnel bilginin ortaya çıkma, yayılma ve kullanılma koşullarını incelemektir.
Bilim çoğu kez sanıldığı gibi ilk defa ne Rönesanstan sonra, ne de Bati dünyasında ortaya çıkmıştır. Bilim; insanlığın kafa ürünüdür. Kökleri ilkel toplumların yaşamına kadar uzanır.

Bilimsel yöntem

Amacı evreni anlamak ve açıklamak olan bilimin, bu amaca ulaşmak için izlediği yola bilimsel yöntem adi verilir. Bilimsel yöntem, bilim adamlarının ortaklasa olarak kullandıkları belirleme ve açıklama yollarını kapsayan bir süreçtir.

__________________


  #3  
Okunmamış 14-01-2008, 18:53
 
Standart --->: Bilim Nedir

ESKIÇAG'DA BILIM

A. Çin'de Bilim


Çin Uygarlığında bilimsel faaliyetin başlangıcı M.Ö. 2500'lere kadar götürülebilir. Zaman zaman sınırları Hindiçini de içine alan, zaman zaman ise sadece Sarı Irmak civarında ufak bir devlet seklinde görülen Çin, ilk insan kalıntılarının (Sinantropus Pekinensis) bulunduğu yerlerden biridir. Çin uygarlığı, genellikle, kapalı bir uygarlık olarak nitelendirilmiştir. Ancak Türklerle ve Hintlilerle yakın ilişki içinde oldukları bilinmektedir. Bu etkileşim sonucunda Türklerin kullandıkları On İki Hayvanlı Türk Takvimi'ni benimsemişlerdir. Hint uygarlığından ise, özellikle matematik konusunda etkilendikleri bilinmektedir. On ikinci yüzyıldan itibaren yapılan seyahatler sonucunda, matbaa ve barut gibi teknik buluşlar, Avrupa'ya Çin'den götürülmüstür.

Çin'de kullanılan sayi sistemi on tabanlıdır. Ayrıca, işlem yapmalarını kolaylaştıran, abaküs ve çarpım cetveli gibi bazı basit aletler de kullanmışlardır. Diğer uygarlıklardan farklı olarak Çin'de daha çok aritmetik ve cebir bilimleri gelişme göstermiş ve hatta geometri problemleri bile bu iki disiplinden yararlanılarak çözülmeye çalışılmıştır.

Çin astronomisi, diğer uygarlıklardan bazı temel farklılıklar gösterir; takvim hesaplamalarında, diğer uygarlıkların Güneş veya Ayı esas almalarına karşın, Çin uygarlığında yıldızlar esas alınmıştır ve diğer sistemlerde yıllık hesaplamalar kullanılırken, burada günlük hesaplamalar kullanılmıştır. Ayrıca Çinlilerin, temel koordinat düzlemi olarak ekliktik düzlemi yerine ekvator düzlemini benimsedikleri görülmektedir. Çin astronomisi, bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, bir yıldız astronomisidir ve gözle görülebilen yıldızların yanında, kuyruklu yıldızlar ve kutup yıldızı hakkında ayrıntılı bilgiler içermektedir. Teknik açıdan da devrine nispetle oldukça gelişmiş bir düzeyde bulunan Çin astronomisinde, Galilei'den önce Güneş lekeleri konusunda bilgi verildiği görülmektedir (M.Ö. I. yüzyıl). Ayrıca astronomi metinlerinde, meteor ve meteoritler ile nova ve süpernovalar hakkında kayıtlara da rastlanmaktadır.

Çin tıbbi, evren, doğa ve insan arasında sıkı bir ilişkinin bulunduğu anlayışına dayanır. Çinli düşünürler, evrenin sürekli bir oluşum içinde olduğuna inanırlar; onlara göre, bu sürekli devinim daima bir başlangıça dönüşü içerir. Evrensel sistemin bir parçası olan insan, ikilem gösteren yine ve yang ilkesinin (iyilik ve kötülük, hastalık ve sağlık gibi) etkisi altındadır. Geleneksel Çin tıbbının tedavi şekillerinden olan masaj ve akupunktur yöntemleri günümüzde de kullanılmaktadır.

B. Hindistan'da Bilim

Hindistan'daki bilimsel etkinliklerin başlangıcını M.Ö. 5000'lere kadar geriye götürmek mümkündür; ancak bilim gibi düzenli bir bilgi topluluğunun oluşumu için yaklaşık M.Ö. 2500'leri beklemek gerekmiştir. Erken dönemlere ilişkin bilgileri Vedik metinlerden ve nispeten daha geç tarihli olan Siddhantalardan edinmek olanaklıdır.

Hindistan'da kullanılan sayi sistemi, on tabanlı (yani desimal) olup, erken tarihlerden itibaren konumsal rakamlandırma yönteminin benimsendiği görülmektedir. Sıfırı ilk defa Hintli matematikçiler kullanmıştır. sayı sistemindeki bu erken tarihli gelişme, aritmetiğin gelişim hızını büyük ölçüde etkilemiştir.

Daha sonra Pythagorasçilara mal edilecek olan Pythagoras Teoremi'nin çözümü ile ilgili erken çözüm örneklerine Hintlilerin geometrik metinlerinde rastlamak mümkündür.

Cebir alanında birinci ve ikinci derece denklem çözümleriyle ilgilenmişler ve trigonometri alanında ise, sinüs ve kosinüs fonksiyonlarını kullanmışlardır.
Daha sonra Hintlilerin aritmetik, cebir ve trigonometri konusundaki bilgileri Sanskrit dilinden Arapça'ya yapılan çeviriler yoluyla İslâm Dünyasına aktarılacak ve buradaki bilimsel uyanışta önemli bir rol oynayacaktır; on ikinci yüzyıldan itibaren Arapça'dan Latince'ye yapılan çeviriler sonucunda ise, Hıristiyan Dünyası bu bilgilerle tanışacaktır.

Hintlilerin evreni Yer merkezlidir ve astronomiden söz eden metinlerde Ay ve Güneşin hareketleri ve tutulmaları, Yer, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn'ün hareketleri, Yer ve Güneşin birbirlerine uzaklıkları hakkında ayrıntılı bilgiler verilmiştir. M. S. besinci ve on ikinci yüzyıllar arasında konuyla ilgili yapmış oldukları çalışmalarda ise, trigonometrik oranları da dikkate almak suretiyle, Güneş-Yer, Ay-Yer uzaklıklarını, Güneş, Ay ve diğer gezegenlerin konumlarını ve dolanım periyotlarını hesaplamaya çalışmışlar ve bunlarla ilgili sayısal değerleri içeren eserler bırakmışlardır. Bunlardan Aryabhata adındaki bir astronom ilk defa Yer'in kendi etrafındaki hareketinden söz etmiştir.

Hint tıbbi, başlangıcından itibaren Hint felsefesi ve kozmolojisiyle iç içe gelişmiştir. Onlara göre, canlı varlıklar evrenin küçük bir modelidir ve doğadaki diğer varlıklar gibi, toprak, su, hava, ateş ve eterden meydana gelmiştir. M.Ö. üçüncü yüzyıldan itibaren gelişen tıpla ilgili sistemler konuya yeni bakış açıları getirmiştir. Bunlardan Yoga Okulu, sağlıklı olabilmek için beden disiplinin yani sıra, zihin disiplinini de şart koşarken, yine ayni dönemlerde ortaya atılan bir başka görüş, beden yapısının temelde kimyasal esaslara dayandığını, dolayısıyla tedavinin de ayni esaslara dayanması gerektiği tezini savunmuştur.

Hint uygarlığındaki bilimsel uğraşlar, bilimin gelişimi üzerinde oldukça etkili olmuştur. Bu etki ilk dönemlerde tacirlerin, seyyahların ve askerlerin yardımlarıyla gerçekleşirken, daha sonraki dönemlerde, doğrudan doğruya bilginler ve çevirmenler yoluyla gerçekleşmiştir.

C. Orta Asya'da Bilim

Orta Asya bilim tarihi M.Ö. 8000'lere ve hattâ çok daha eskilere kadar götürülmektedir. Arkeologlar tarafından bugün de sürdürülmekte olan kazılarda, tas devrinden kalma çanak ve çömleklere, çakmak tasından ve tastan yapılmış topuz veya kargı biçimindeki silahlara, buğday ve arpa yetiştirildiğine ilişkin izlere rastlanmıştır.

Daha sonra, demir kullanılıncaya kadar geçen süre içinde hayvanlar evcilleştirilmiş, bakir ve kursundan çeşitli eşyalar yapılmıştır. İlk defa alaşım olarak bronzu kullanan Türklerdir

Demir devrinden sonra, iklim koşullarının bozulması nedeniyle, Türklerin güneye doğru göç ettikleri görülmektedir. Orta Asya'da atı evcilleştirmişler ve M.Ö. 2800 yılı sıralarında arabayı icat etmişlerdir.

Türkler, evrenin bir kubbe biçiminde olduğunu düşünüyorlardı. Bu kubbe, altın veya demirden bir kazık, yani Kutup yıldızı çevresinde, muntazam bir hızla dönüyordu. Burçları taşıdığı düşünülen ekliktik çarkı ise buna dik olarak yerleştirilmişti. Gökteki bu düzen, Yeryüzü'ne de yansımıştı. Kutup Yıldızının tam altında, Yeryüzü'nün yöneticisi olan hakanın oturduğu kent bulunuyor ve Ordug adi verilen bu kentin planı da göksel düzeni yansıtıyordu. Merkezde kesişen iki ana yol vardır. Nasıl gök, kutup yıldızının çevresinde dönüyorsa, toplumdaki isler de hükümdarın çevresinde döner.

Bilinen ilk Türk yazılı anıtı Göktürk devleti (552-745) döneminden kalma Orhun Yazıtlarıdır. Göktürkler On İki Hayvanlı Türk Takvimi'ni kullanmışlardır. Takvimde her yıla bir hayvanin adi verilmiştir. Bunlar sıçan, öküz, kaplan, tavsan, ejder, yılan, at, koyun, maymun, tavuk, köpek ve domuzdur. On iki yıl süren her devreden sonra ayni adları taşıyan ikinci bir devre baslar. Devreyi teşkil eden hayvanlar devrederken ait oldukları yılların özelliklerini de belirliyordu. Bir gün on iki eşit kısma ayrılır ve her birine "çağ" denirdi. Yani bir çağ iki saate karşılık geliyordu. Bu çağlara da yine on iki hayvanin adi veriliyordu. Gün gece yarısı, yıl da ilkbahar başlangıcı ile baslardı. Dört mevsim vardı. yıl, altmış günlük altı haftaya ayrılmıştı. Bu on iki hayvanlı takvim daha sonra, on üçüncü yüzyılda da kullanılmıştır.

D. Mısırda Bilim

Nil nehri civarında gelişen Mısır uygarlığı M.Ö. 2700 yıllarından itibaren matematik, astronomi ve tip konularındaki etkinliklerle parlamıştır. Mısırlılar matematiklerinde, kullandıkları on tabanlı hiyeroglif rakamlarıyla, sayıları sembollerle ifade etme safhasına ulaşmışlardır. Bu rakamlarla çeşitli matematik işlemlerini yapabilmişler ve cebir işlemlerine çok benzeyen ve diğer uygarlıklarda da görülen "aha hesabi" adli bir hesaplama yöntemi geliştirmişlerdir. Bu hesaplamada "yanlış yoluyla çözüm" tekniği kullanılmıştır. Geometrilerinde ise alan ve hacim hesapları yapıyorlardı. Mimari alanında Mısırlılardan kalan eserler arasında en önemli yeri piramitler tutar; onlar birer mimari harikasıdır. Mısırlılar gökyüzü olaylarını dinî açıdan yorumlamışlardı. Gök cisimlerini tanrı olarak kabul etmişler ve gök yüzündeki olayların da tanrıların faaliyetleri olduğuna inanmışlardı; yani astronomileri dinî öğelerle iç içe idi. Takvimleri Güneş takvimi idi ve yıl uzunluğu 365 gün olarak kabul ediliyordu. Günümüzde kullanılan takvimin temelinde Mısır takvimi yer alır. Günün 24 saate bölünme geleneğini de Mısırlılara borçluyuz.

E. Mezopotamya'da Bilim

Dicle ve Fırat deltası, Asya, Afrika ve Avrupa arasında köprü vazifesi gören bir kavsak bölge olarak büyük bir uygarlığın gelişmesine çok elverişli bir yerdi. Burada gelişen Mezopotamya uygarlığının başlangıcı M.Ö. 3000 yıllarından öncesine gider. Bu uygarlığı Sümerliler, Akadlilar ve Babilliler ortaya koymustur. Bilimsel faaliyetler olarak daha çok zaman ölçme, alan hesaplama, sulama kanallarını organize etme, değiş-tokuş gibi günlük yasamın gereklerine uygulanan astronomi ve matematik bilgileri ile karşılaşılır.

Modern astronominin temelinde Mezopotamya astronomisi bulunur. Onlar mitolojiye ve dinî inançlara dayanan astronomiden laik ve matematiksel astronomiye gedmeyi başarabilmişlerdir. Evrenin, Yer, gök ve ikisi arasında bulunan okyanustan oluştuğuna inanıyorlardı. Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn gezegenlerini ve on iki takım yıldızını tanıyorlardı. Söz konusu beş gezegenin tutulma düzlemi yakınında dolaştığını saptamışlardı. Ay yılına dayanan takvimleri daha sonraki dinî takvimlere ve İslâm Dünyasındaki hicrî takvime temel oluşturmuştur. Günü 12 saate, saati 60 dakikaya, dakikayı da 60 saniyeye bölmüşlerdi. Güneş, Ay ve beş gezegene bağlı olarak bir hafta 7 gün olarak kabul edilmiş, ve bu 7 günlük hafta Romalılar vasıtasıyla Avrupa'ya geçmiş ve oradan da bütün dünyaya yayılmıştır. Ay ve Güneş tutulması tahminlerini yapabilecek düzeyde astronomi bilgisine sahiptiler.

Mezopotamyalılar cebimin kurucusudurlar. gelişmiş bir rakam sistemine sahip olmaları cebir konusunu da ilerletmelerine yol açmıştır. Birinci ve ikinci derece denklemlerini belirli gruplar halinde sınıflamışlar ve her grup için ayrı çözüm formülleri vermişlerdir. Geometrileri analitik idi. Yani, geometri problemlerinin çözümü genellikle cebir yoluyla ele alınmaktaydı. Thales Teoremi'ni dik üçgenler için bulmuş, ve kullanmışlardır. Pythagoras Teoremi'ni de biliyor ve kullanıyorlardı. Daireyi 360 dereceye bölen de Mezopotamyalılardır.

F. Anadolu'da Bilim

Coğrafi konumu çeşitli bölgelerle bir köprü niteliğinde olan Anadolu yarımadasından ilk uygarlıkların tarihi M.Ö. 8000'lere kadar götürülmekte olup, bu uygarlığın bugünkü Aksaray ili civarında olduğu belirlenmektedir. Daha geç tarihli olanlar arasında ise Hitit, Urartu, Firik ve Lidya uygarlıkları sayılabilir.

Hititlerin Mezopotamya kökenli "sekel" ve "mina" adli ağırlık birimlerini kullandıkları, en çok bakır ve tunçtan eşyalar yaptıkları, çivi yazısı ve hiyeroglif yazı olmak üzere iki çeşit yazıları oldukları bilinmektedir.

Van gölü civarında gelişen Urartu uygarlığında ise çivi yazısı ve resim yazısı kullanılmış, yapmış oldukları kapların üzerine, onların hacimlerini yazmışlardır.

En önemli merkezleri Gordion ve Midas olan Firigya uygarlığının Fenike alfabesinin Batıya yayılmasında önemli rolü olmuştur. Ayrıca, Kybele adi verilen ana tanrıça kültü de bu uygarlıktan Yunanlılara geçmiştir. Bakir-kalay alaşımı olan tunçtan eşyalar yapmışlar, bazı müzik aletlerini icat etmişler (simbal, flüt gibi), kilim dokumuşlardır. Kilim için kullandıkları "tapetes" adi bugün Fransizcada "tapis" biçimini almıştır.

Bati Anadolu'daki Lidya uygarlığının en büyük basarisi ise parayı icat etmiş olmasıdır. Böylece o dönemin ekonomik hayatında büyük gelişme sağlanmış, modern ekonominin temelleri atılmıştır.


  #4  
Okunmamış 14-01-2008, 18:54
 
Standart --->: Bilim Nedir

YUNANLILAR DÖNEMINDE BILIM

Yunan Dönemi iki kisma ayrilmaktadir. M.Ö. sekizinci yüzyildan Büyük Iskender'in ölümüne (M.Ö. 323) kadar geçen dönem Hellenik Çag ve Romalilarin, Ptolemaios Kralligi'na son verdikleri M.Ö. 30 yilina kadar geçen dönem ise Hellenistik Çag olarak adlandirilmaktadirlar.

Bu dönemde bilim ve felsefe alanlarinda büyük bir atilim gerçeklestirilmis ve Yunan bilginleri ve düsünürleri evren, dünya ve dünyanin üzerinde bulunan canli ve cansiz varliklara iliskin bilgi üretmeye baslamislardir.

A. Hellenik Çag'da Bilim

Bu dönemde doga bilimleri büyük bir gelisme göstermis ve özellikle Aristoteles ve onun yolundan giden Aristotelesçiler bitkilere ve hayvanlara iliskin bilimsel ve yari-bilimsel bilgileri derleyerek botanik ve zooloji alanlarin temellerini atmislardir.

a. Doga ve Bilgi Felsefesi

Bu dönemde önce Varlik Sorunu, daha sonra Bilgi Sorunu gündeme gelmistir. Varlik Sorunuyla ilgilenen Thales, Anaximandros, Anaximenes ve Herakleitos gibi düsünürler, bütün varliklari olusturan ve Arkhe adi verilen Ilk Temel Öge'yi aramislar, Bilgi Sorunu'yla ilgilenen Platon ve Aristoteles gibi düsünürler ise dogru bilginin yapisi ve yöntemi üzerinde çalismislardir.

Bu dönemi önceki dönemlerden ayiran en önemli özellik, dogal varliklarin ve olgularin doga-üstü nedenlerle degil, dogal nedenlerle açiklanmasidir.

* Aristoteles

Aristoteles döneminde politik yapi degismis ve Yunan Dünyasi yavas yavas Makedonyalilarin hakimiyetine girmeye baslamistir.
Makedonya Kralligi'nin güçlenmeye basladigi bu dönemde yasayan Aristoteles, Ege Denizi'nin kuzeyinde bulunan Stageria'da dogmustur (M.Ö. 384-322). O dönemde, Stageria'da Iyon kültürü egemendir ve Makedonyalilarin buralari istila etmeleri bile bu durumu degistirmemistir. Bu nedenle Aristoteles'e bir Iyonya filozofu denilebilir.

Aristoteles'in matematik bilgisi arastirmalarina yeterli olacak düzeydeydi; bilimleri matematik, fizik ve metafizik olarak üç bölüme ayirirken, Platon gibi, matematige - yani aritmetik, geometri, astronomi ve müzik bilimlerine - bir öncelik tanimisti; ancak uygulamali matematikle ilgilenmiyordu. "Esit seylerden esit seyler çikarilirsa, kalanlar esittir." veya "Bir sey ayni anda hem var hem de yok olamaz (üçüncü durumun olanaksizligi ilkesi)" gibi aksiyomlarin bütün bilimler için ortak oldugunu, postülalarin ise sadece belirli bir bilimin kurulusunda görev yaptigini söyleyerek, aksiyom ile postüla arasindaki farkliliga isaret etmisti. Aristoteles'in, süreklilik ve sonsuzluk hakkinda yapmis oldugu temkinli tartismalar, matematik tarihi açisindan oldukça önemlidir. Sonsuzlugun gerçek olarak degil, gizil olarak varoldugunu kabul etmistir.

Aristoteles, astronomiye iliskin görüslerini Fizik ve Metafizik adli yapitlarinda açiklamistir; bunun nedeni, astronomi ile fizigi birbirinden ayirmanin olanaksiz oldugunu düsünmesidir. Aristoteles'e göre, küre en mükemmel biçim oldugu için, evren küreseldir ve bir kürenin merkezi oldugu için evren sonludur. Yer evrenin merkezinde bulunur ve bu yüzden, evrenin merkezi ayni zamanda Yer'in de merkezidir. Bir tek evren vardir ve bu evren her yeri doldurur; bu nedenle evren-ötesi veya evren-disi yoktur. Ay, Günes ve gezegenlerin devinimlerini anlamlandirmak için Eudoxos'un ortak merkezli küreler sistemini kabul etmistir.

Acaba Aristoteles bu kürelerin gerçekten varolduguna inaniyor muydu? Elimizde buna iliskin kesin bir kanit bulunmamakla birlikte, geometrik yaklasimi mekanik yaklasima dönüstürmüs olmasi, inandigi yönündeki görüsü güçlendirmektedir. De Caelo'da (Gökler Üzerine) yapmis oldugu en son belirlemelere göre, en dista bulunan Yildizlar Küresi, yani evreni harekete getiren ilk hareket ettirici, ayni zamanda en yüksek tanridir. Metafizik'te ise, Yildizlar Küresi'nin ötesinde, sevenin sevileni etkiledigi gibi gökyüzü hareketlerini etkileyen, hareketsiz bir hareket ettiricinin bulundugunu söylemistir. Öyleyse Aristoteles, yalnizca gökcisimlerinin tanrisal bir dogaya sahip olduguna inanmakla kalmamakta, onlarin canli varliklar oldugunu da kabul etmektedir. Bu evrenbilimsel kuram, Fârâbî ve Ibn Sinâ gibi Ortaçag Islâm Dünyasi'nin önde gelen filozoflari tarafindan da benimsenecek ve Kuran-i Kerim'de tasvir edilen Tanri ve Evren anlayisiyla uzlastirilmaya çalisilacaktir.

Aristoteles'in olusturdugu bu fizik ve evren görüsü kendisinden sonra az çok degisime ugramissa da uzun yillar egemen olmus ve Galileo'nun yaptigi çalismalarla geçersiz hale getirilmistir.

Aristoteles'ten önce de hayvanlar üzerinde arastirmalar yapan bilginler vardi, ama zoolojinin, yani hayvanlar biliminin kurucusu Aristoteles olmustur. Aristoteles, hayvanlar üzerinde yapmis oldugu gözlemlerden çikarmis oldugu bulgulari, Historia Animalium, (Hayvan Incelemeleri) De Partibus Animalium (Hayanlarin Bölümleri Üzerine) ve De Generatione Animalium (Hayvanlarin Türeyisi Üzerine) adli yapitlarinda toplamistir; bu üç yapit, birbirleriyle baglantilidir; ancak birincisi hayvanlarin tasviri, ikincisi morfolojisi ve üçüncüsü ise üremesi ile ilgilidir.

* Milet Okulu

Yunanlilardaki bilimsel çalismalar, Izmir'in güneyinde, Söke-Milas yolunun batisinda, bugünkü Balat koyunun yakinlarindaki Milet kentinde baslamistir. Gezginler ve tacirler araciligiyla Dünya'nin uygar ülkelerinden tasinan bilgiler ve beceriler burada yeniden islenip degerlendirilmis ve yeni bir kimlige kavusturulmustur.

* Homeros

M.Ö. 8. yüzyilda Izmir yöresinde veya Sakiz adasinda yasadigi sanilan Homeros, Yunan duygu ve düsüncesinin ilk ürünleri olan Ilyada ve Odysseia adli destanlarin derleyicisidir. Troya savasina iliskin söylenceleri toplayan Ilyada'da eski Yunanlilarin gelenek ve görenekleri, dinî ve felsefî inançlari ve Çanakkale yöresinin tarihî cografyasi hakkinda önemli bilgiler vardir. Konusu, kurulusu ve anlatim yöntemleri bakimindan Ilyada'dan farkli olan Odysseia'da ise Troya'nin yikilisindan sonra, yurdu Ithake'ye dönmek üzere yola çikan Akha önderlerinden Odysseus'un on yil süren yolculugu sirasinda basindan geçen olaylar anlatilir. Bu destanda da ayni türden bilgilere rastlamak mümkündür.

MÖ. 4. yüzyilda Atina'da yaziya aktarilan Homeros destanlarindaki dinî anlayis Atinalilar tarafindan aynen benimsenmis ve Ilyada ve Odysseia Yunan egitiminin temeline yerlestirilmistir. Bunlarin Yunan toplumundaki islevi, M.Ö. 4. yüzyilda Platon'un Devlet'inde elestirilinceye degin hiç sorgulanmamistir.

* Parmenides

Ksenofanes'in yetistirmis oldugu ögrencilerin en önemlilerinden birisi Parmenides'ti. Parmenides, görüneni degil, görünenin arkasindakini ariyordu; çünkü gerçek orada saklanmisti. Ona göre, gerçege, gözlem ve deney ile degil, mantiksal düsünmeyle ulasilabilirdi. Bir matematikçi gibi, "yokluk, bos bir mekandir; mutlak bosluktur; yokluk yoktur ama düsünülebilir" diyordu.

Parmenides, evrenin sinirli oldugunu söylüyordu; evren, bütün uzayi doldurur ve küreseldir; degismez ve ölmez. Degisme ve bunun nedeniymis gibi görünen hareket gerçek degildir. Algilarimiz bizi aldatmaktadir.

* Platon

Soylu bir aileye mensup olan Platon, M.Ö. 428 yilinda Atina'da dogmus ve iyi bir egitim görmüstür. 20 yasinda Sokrates'le karsilasinca felsefeye yönelmis ve hocasinin ölümüne kadar (M.Ö. 399) sekiz yil boyunca ögrencisi olmustur; hocasi ölünce, diger ögrencilerle birlikte Megara'ya gitmis ama burada uzun süre kalmayarak önce Misir'a, oradan da Pythagorasçilarin etkili olduklari Sicilya ve Güney Italya'ya geçmistir. Bir ara korsanlarin eline düsmüs, fidye vererek kurtulduktan sonra, kirk yaslarinda Atina'ya dönmüstür. Atina'da Akademi'yi kurarak dersler vermeye baslayan Platon, M.Ö. 347 yilinda 81 yasindayken ölmüstür.

Platon'un amaci, ögrencilerine bilgi askini asilayarak, onlari filozof bir yönetici olarak yetistirmektir; bu yüzden ahlak ve siyasete agirlik vermis, ancak bunlari mantik ve matematikle temellendirmeyi ihmal etmemistir.

Platon'a göre, insanlar bir magaranin içinde yasarlar ve yüzleri magara girisinin karsisinda bulunan duvara dönük oldugu için sadece ve sadece buraya düsen gölgeleri görebilirler; duyumlarimiz yoluyla varligindan haberdar oldugumuz bu görünümler, gerçek degil, gerçegin iyiden iyiye bozulmus gölgeleridir; gerçegi görmek isteyen bir kimsenin, akil yoluyla duyusal zincirlerden kurtularak basini magaranin girisine çevirmesi ve orada geçit töreni yapmakta olan idealari, yani görüntülerin olusumunu saglayan gerçek biçimleri seyretmesi gerekir. Bu nedenle bu alemde duyumsadigimiz varliklar birer gölgedir ve asil var olan seyler, bu gölgeler ve bu yanilsamalar degil, onlarin ardindaki ölümsüz idealardir. Mesela bir at ne kadar olaganüstü olursa olsun, zamanla bozulur ve kaybolur; oysa at ideasi ezelî ve ebedîdir, degismez.

Öyleyse, degisim içinde bulunan görüntülerin bilgisini bir yana birakarak, hiçbir zaman degismeyen idealarin bilgisine ulasmak gerekir; felsefenin amaci bu olmalidir; gerçek bir filozof, bu aldatici görünümlerin ardina saklanmis olan mutlak bilgiyi, yani idealarin bilgisini yakalayabilen kisidir. Platon böylece bilginlerin yolunu da çizmis olmaktadir; çünkü Ilkçag ve Ortaçag'da bilim ve felsefe birbirlerinden ayri birer etkinlik olarak görülmemistir.

Yapitlarindan anlasildigi kadariyla, Platon daha çok ahlak ve siyasetle ilgileniyordu. Devlet, Yönetici ve Kanunlar adli kitaplarinda ideal bir devletin nasil olmasi gerektigini sorgulamis ve savundugu görüsler, daha sonra Fârâbî ve Ibn Sinâ gibi Islâm filozoflarinin siyaset anlayislarinin biçimlenmesine büyük katkilarda bulunmustur.

Matematik, Platon'un gözünde çok önemli bir bilimdi; çünkü onunla gerçek bilgiye, yani Tanri Ideasi'na ulasmak olanakliydi; zaten Tanri'nin kendisi de bir matematikçiydi.

Platon'a göre, matematik, gölgeler alemi ile idealar alemi arasinda bir ara alem veya iki alemi birbirine baglayan bir geçittir. Platon Akademi'nin kapisina "Geometri bilmeyen bu kapidan girmesin." diye yazdirmistir. Platon uygulamali matematigi sevmemis ve bu nedenle cetvel ve pergelin disinda bir araç kullanmaya yanasmamistir.

Platon da dogaya Pythagorasçilar gibi bakar ve gerçegin kilidini açacak anahtarin aritmetik ve geometri olduguna inanir. Matematikle ilgili orijinal denebilecek bir çalismasi yoktur; katkilari daha çok felsefîdir. Platon'un matematige iliskin görüsleri ve çalismalari sonucunda, matematik, diger bilimler arasinda seçkin bir konuma yerlesecek ve yüzyillardan beri süregelmekte olan bilimsel egitim ve ögretimin esas ögesini olusturacaktir.

Platon'a göre evren küreseldir ve merkezinde Yer bulunur; Yer, küresel ve hareketsiz bir gökcismidir ve evren, Yer'in de merkezinden geçen eksen çevresinde 24 saatte bir dönüs yapar; Günes, Ay ve gezegenler bu hareketle tasinirlar ama onlarin da kendilerine özgü hareketleri vardir. Iste bu hareketleri yüzünden, gezegenler, ekliptik kusagi üzerinde spiral dolanimlar yaparlar.

Gezegenlerin düzgün dolanimlari bir Tanri'nin var oldugunu ilham eder. Nasil bir saatin mekanizmasi ve düzenli isleyisi, onun bir yapicisi ve bir ustasi oldugunu ama bu yaraticinin saatin içinde degil disinda bulundugunu düsündürürse, gezegenlerin dolanimlari da, tipki bunun gibi, gezegenlerin birer tanri olmadiklarini, ancak bu düzenli dolanimlarinin ardinda akilli ve becerikli bir ustanin, yani bir Tanri'nin bulundugunu sezdirir. Bu görüs, sonralari Hiristiyan ve Müslüman filozoflari ve ilahiyatçilari tarafindan Tanri'nin varliginin en önemli kanitlarindan biri olarak kullanilacaktir.

Platon, ideal bir devlet tasarimindan önce, bir toplumun nasil dogdugunu incelemistir; ona göre, toplumlarin olusma nedeni, insanlarin kendi kendilerine yetmemeleridir; kisacasi, insan ancak yardimlasarak yasayabilen bir varliktir; bu durum firinci, tacir, çoban, çiftçi ve mimar gibi çesitli mesleklerin dogmasina ve bu meslek erbabinin yardimlasmasina neden olur.

Fakat insanlar, kendilerinin ve yakinlarinin geleceklerini güven altina almak için, daima gereksinimlerinden fazlasini isterler; daha çok altin, daha çok gümüs ve daha çok fildisi biriktirmeye çalisirlar. Yavas yavas üstünde yasadiklari topraklar kendilerine yetmez olur ve komsularinin topraklarina tecavüz ederler. Savaslar çikar; öyleyse bir de koruyuculara ve bekçilere gereksinim vardir.

Giderek, yurttaslar arasindaki anlasmazliklari giderecek mahkemeler ve hastalari iyilestirecek hastaneler gibi daha karmasik kurumlar belirir; ancak Platon, adaleti mahkemelerde aramaya karsidir. Bu konuda söyle der :

"Insanlarin dogruyla egriyi kendi kendilerine ayiramayip mahkeme ve yargica basvurmalari, adaleti baskalarindan beklemeleri çirkin bir sey degil midir?"

Platon hekimlerle ilgili olarak da bir seyler söyler; bir hekimin görevi, hastalarini en kisa sürede iyilestirmektir, yoksa hasta bedenlerini sürüklemelerine yardimci olmak degildir:

"Iste Asklepios, bu gerçegi biliyordu. Bu nedenle, hekimligi, yalnizca bedenleri saglam olup da geçici bir hastaliga tutulmus insanlar için kullandi."

Sagliksiz bireylere ise, hayat hakki tanimiyordu:

"Hekimler, yurttaslar arasinda bedenleri ve ruhlari iyi olanlara bakmali, böyle olmayanlari ise ölüme terketmelidir."

Platon, halki bir koyun sürüsüne benzetir; yöneticiler bu sürünün çobanlari, koruyucular, yani askerler ise çoban köpekleridir. Öyleyse, insanlari yönetmek aslinda bir sürüyü yönetmekten farkli degildir; Sâmî dinlerinde de bu anlayisa rastlanmaktadir.

Bu kalitsal oligarsiyi koruyabilmek için çözülmelere ve bozulmalara karsi direnmek gerekir. Çözülmelerin ve bozulmalarin baslica nedeni, maddî ve cinsî istahtir. Bu nedenle Cumhuriyet'in seçkinleri, yalnizca serveti degil, fakat ayni zamanda esleri ve çocuklari da toplumsallastirmalidir. Platon'a göre bu ahlaksizlik degildir; çünkü bu yolla herkes birbirine sevgili ve herkes birbirine kardes olacaktir; çocuklar, toplumun çocuklari oldugu için devlet tarafindan yetistirilecek ve kisacasi devlet ile aile özdeslesecektir.

Platon'a göre, zenginlik ve fakirlik, iyi insanlari bozar ve ise yaramaz bir hale getirir; kisacasi bunlar devlete sokulmamasi gereken iki büyük düsmandir. Biri insani sefahate ve atalete sürükler, digeri ise bayagilastirir ve asagilastirir.

Yönetici olacak bir kisinin, öncelikle filozof olmasi gerekir; çünkü filozoflar, idealar alemine yükselmis ve orada dogrunun ve iyinin gerçek örneklerini görmüslerdir. Böylece devletin basinda olanlar, gölgeler için çarpismayacaklar, basa geçmek büyük bir ayricalikmis gibi kim basa geçecek diye birbirlerini yemeyeceklerdir. Platon devletin basina geçeceklere öncelikle matematik ve astronomi bilimlerinin ögretilmesi gerektigini söyler :

* Sokrates

Bütün insanlik tarihinin en saygin kisilerinden birisi olarak taninan Sokrates de aslinda bir sofisttir. Atina'da dogmus (M.Ö. 470) ve iyi bir egitim görmüstür. Babasi, onu kendi mesleginde, yani bir heykeltiras olarak yetistirmek istedigi halde, Sokrates felsefeye ilgi duymustur. Meydanlarda, tiyatrolarda ve yollarda felsefî tartismalarin yapildigi bir ortam içinde böyle bir istek gayet dogaldi. Sokrates, aritmetik, geometri, astronomi ve politikaya iliskin yeterli düzeyde bilgiye sahipti. Çok basit bir yasam sürmüstü. Her ne kadar görüslerinin çok etkili oldugu kabul edilmisse de, hiçbir yapit kaleme almamistir. Onu iki ögrencisi, Platon ve Ksenofanes'in yazdiklarindan tanimaktayiz.

Sokrates diger sofistlerden çok farkliydi. Düzenli bir ögretim yapmiyor ve ögrencilerinden ücret almiyordu. "Kendini bil!" ilkesi dogrultusunda, düsünürlerin bakislarini evrenden insana çevirmisti. Evreni anlamlandirmadan önce kendimizi anlamlandiralim; "Biz kimiz?" bu sorunun yanitini verelim diyordu. Bu nedenle, yalnizca bir tarlayi ölçebilecek düzeydeki geometri bilgisini yeterli buluyor, daha zor matematik problemleriyle ugrasmanin yararsiz olduguna isaret ediyordu. Ona göre, insanlara, pratik ahlak kurallarini ögretmek daha isabetli olacakti. Böylece Sokrates, kuramsal bilim ve uygulamali bilim tartismasini da açmis oluyordu.

Sokrates ilk anlambilimcidir; anlamlari belirlenmemis kavramlarin ve terimlerin kullanilmasinin sakincalarina temas etmistir. Her çesit bilgide, kavramlarin ve terimlerin açik ve seçik bir biçimde tanimlamalarinin yapilmasi gerektigini savunmus olmasi, dolayli yoldan da olsa, bilimin ilerlemesine küçümsenemeyecek ölçüde katkida bulunmustur.

* Thales

Thales M.Ö. 624 yilinda dogmus ve M.Ö. 548 yilinda ölmüstür. Varlikli bir tacirdi. Yunanli yedi bilgeden birisi olarak kabul edilmekteydi.
Ilk Yunan matematikçisi Thales'tir.
Thales'le birlikte geometri ilk defa dedüktif (yani tümdengelimsel) bir bilim dali haline geldi.

Thales astronomiyle de ilgilenmis ve tarih kitaplarina ilk Yunan astronomu olarak geçmistir. Gökyüzündeki yildizlari gözlemlerken bir kuyuya düstügünü herkes bilir. 28 Mayis 585 yilinda gerçeklesen Günes tutulmasini daha önceden tahmin etmis olmasina ragmen, Yer'in bir disk biçiminde oldugunu düsündügünden, Ay ve Günes tutulmalarinin nedenlerini bilmesi olanaksizdi.

Misirlilardan yilin 365 gün oldugunu ögrenmisti. Kuzey yönünün bulunmasinda Küçük Ayi'nin kullanilabilecegini biliyordu ve Yunan gemicilerine Küçük Ayi takim yildizini gözlemleyerek seyahat etmelerini önermisti. Nitekim denizci bir millet olan Fenikeliler de Büyük Ayi'yi kullaniyorlardi.

Thales her seyin aslinin su oldugunu söylüyordu; su, kati, sivi ve gaz olmak üzere üç durumda bulunabilirdi. Suyun olmadigi yerde hayatin da olmayisi, bu maddenin aslî olusunun en güçlü kanitlarindan biriydi. Thales, bu görüsleri ve Homeros'un hikayelerini bir yana birakan gözlemsel düsünceleri nedeniyle bilimin dogusunda önemli bir rol oynamistir.

Aristoteles'e göre, Thales, miknatisin demir tozlarini çekmesi nedeniyle canli olduguna inaniyordu. Nasil bir yorum getirirse getirsin, miknatistan söz eden ilk kisi de Thales'ti.

* Zenon

Bu okulun diger bir temsilcisi de Zenon'dur. Parmenides'le birlikte Atina'yi ziyaret etmistir; orada önemli matematikçilerle karsilasmis olmasi muhtemeldir.

Zenon'a göre, Pythagorasçilara ait olan bir dogrunun noktalardan olustugu görüsü, beraberinde zorunlu olarak sonsuz bölünebilirligi de getirmektedir; ama su paradokslar göz önünde bulundurulacak olursa bunun olanakli bir sey olmadigi hemen anlasilir :

1. Stadyum Paradoksu: Bir noktadan diger bir noktaya ulasmak için, öncelikle bu iki nokta arasindaki mesafenin yarisini geçmek gerekir; ancak bu yeni mesafeyi geçmek için de, önce onun yarisi geçilmelidir ve bu böylece sonsuza kadar sürdürülebilir. Öyleyse, sonsuz sayidaki noktayi, sonlu bir sürede geçmek olanaksizdir.

2. Asil Paradoksu : Yunanlilarin ünlü kosucularindan Asil, bir kaplumbagaya bir miktar avans verdikten sonra kosmaya baslarsa, asla ona yetisemez. Asil'in kaplumbagaya yetisebilmesi için, öncelikle avans olarak vermis oldugu mesafeyi kosmasi gerekir, ama bu süre içinde kaplumbaga bir miktar daha yol almis olacaktir. Asil bu mesafeyi de kostugunda, kaplumbaga biraz daha ilerde bulunacak ve mesafe sonsuz noktalardan olustuguna ve sonsuz sayidaki noktalar sonlu bir sürede geçilemeyecegine göre, Asil hiçbir zaman kaplumbagaya yetisip yarisi kazanamayacaktir.

3. Ok Paradoksu : Yaydan firlayan bir okun hedefe ulasabilmesi için, yayla hedef arasindaki noktalarda tek tek duraklamasi gerekir; bu noktalar sonsuz sayida olduguna göre, ok asla hedefi bulamayacaktir. Öyleyse hareketten ve harekete bagli olarak meydana gelecek olan degismelerden söz etmek olanaksizdir.

b. Matematik

Bu dönemin en önemli matematikçisi Pythagoras'tir. Dik üçgenlere iliskin teoremiyle taninan Pythagoras, varliklari ve varliklar arasindaki iliskileri sayilarla ve sayilara karsilik gelen çizgilerle açiklama egiliminde oldugu için, aritmetik ve geometri bilimleri büyük bir önem kazanmistir.

Ayrica bir açinin üç esit parçaya bölünmesi, bir küpün iki kati hacmindeki bir küpün bir kenarinin uzunlugunun bulunmasi ve bir dairenin alanina esit olan bir karenin bir kenarinin uzunlugunun bulunmasi gibi üç geometrik problem üzerindeki çalismalar da geometrinin gelisimini büyük ölçüde etkilemistir.

c. Astronomi

Bu dönemde gezegenlerin ve yildizlarin gökyüzündeki konumlarini ve devimlerini anlamlandirmaya yönelik göksel kuramlari olusturulmus ve özellikle Eudoxos'un kurgulamis oldugu Ortak Merkezli Küreler Kurami sonraki dönemlerde çok etkili olmustur.

d. Cografya

Yunanlilar Akdeniz kiyilarinda yeni koloniler kurmuslar ve bu koloniler arasindaki ticarî ve askerî seferler sirasinda Avrupa, Asya ve Afrika'nin Akdeniz kiyilarini yakindan tanimislardi.

Herodotos ve Surlu Marinos'un yapitlari fizikî cografyanin, beserî cografyanin ve matematiksel cografyanin gelismesinde etkili olmustur.

e. Tip

Bu dönemde insan bedeninin yapisi da Yunan düsünürlerinin ilgisini çekmis, saglik ve hastalik durumlarinin açiklanabilmesi için yari-bilimsel kuramlar gelistirilmistir. Sonraki çaglari en çok ekleyen Koslu Hipokrates bu dönemde yetismistir.

f. Teknik

Bu dönemde yeni yapi teknolojileri gelistirilmis ve özellikle kent planlamasi sorunuyla ilgilenilmistir.

B. Hellenistik Çag'da Bilim

Hellen birligini saglayan Makedonyali Philip'in öldürülmesinden sonra yerine geçen oglu Büyük Iskender, MÖ.334-323 yillari arasinda bilinen Dünya'nin büyük bir kismini fethederek Avrupa'dan Hindistan'a kadar uzanan büyük bir imparatorluk kurmustu. Büyük Iskender'in askerî seferleri, siyasî yönden oldugu kadar kültürel yönden de çok önemli sonuçlar dogurmustur; çünkü bu seferler sonucunda, Yunan uygarligi, Uzak Dogu'ya kadar yayilmis ve bu bölgedeki Misir, Mezopotamya, Iran ve Hint uygarliklariyla karisarak ve kaynasarak, yeni bir uygarligi, yani Hellenistik uygarligi olusturmustur.

Büyük Iskender, 323 yilinin Haziran ayinda Babil'de ölünce, kurmus oldugu Dünya Imparatorlugu generalleri arasinda paylasilmistir. Misir valisi Makedonyali Ptolemaios burada kralligini ilan etmis ve M.Ö. 30 yilina kadar Misir'a hakim olacak Ptolemaios sülalesini yönetime getirmistir. Hellenistik dönem uygarligini yaratanlar Ptolemaios ailesi olacaktir. Ptolemaios kralligi yöre halkinin din ve kültürüne saygi göstermis, onlarla siki iliskiler kurmustu. Hellen kültürü ile Dogu kültürleri arasindaki etkilesim daha çok dinî ve edebî konularda gerçeklesmis, bilimsel konular ise genellikle Yunanlilarin hakimiyeti altinda kalmistir.
Bu dönemde matematik, astronomi, fizik, biyoloji ve cografya gibi alanlarin bagimsiz bir disiplin olarak temelleri atilmistir.

a. Doga ve Bilgi Felsefesi

Bu dönemde Plotinos, Platon ve Aristoteles sistemlerini uzlastiran yeni bir sistem gelistirmistir. Sonradan Yahudi, Hiristiyan ve Islam inanç önermeleriyle beslenen ve "Bir" olarak adlandirilan Mutlak Varlik'in asama asama açilimi ile bütün varliklar aleminin olustugunu savunan bu sistem düsünce tarihinde oldukça etkili olmustur.

b. Matematik

Eukleides Elementler adli yapitinda tanim, aksiyom ve postüla çerçevesinde kendisinden önceki geometri bilgisini derlemis ve Tümdengelimsel Yöntemi kullanmistir. Böylece geometriye gerçek anlamda kanitlama düsüncesini getirmistir. Pergeli Apollonius ise Koni Kesitleri adli yapitinda daire, elips, koni, parabol ve hiperbolü geometrik olarak tanimlamistir.

c. Astronomi

Bu dönemde Aristarkhos Günes Merkezli Evren Kurami'ni, Hipparkos ise Yer Merkezli Evren Kurami'ni gelistirmislerdir. Gözlem ve matematiksel yöntemin birlesmesi, Hellenistik Çag astronomisinin en belirgin özelligidir.

* Aritarkus

Aristarkusun (M.Ö. 310-230) “Ay ve Günesin Büyüklükleri ve Uzakliklari” adli yapiti astronomi problemlerini üstün geometri bilgisiyle çözmeye çalistigi bir eserdir. Ayin tutuldugu ve yarim ay oldugu siralarda yaptigi gözlemlerden Günesin çapinin Dünyanin 7 kati oldugu sonucunu çikarmisti. Bu rakam yanlis olmakla birlikte Günesin Dünyadan daha büyük oldugunu göstermesi bakimindan önemlidir.

Aristarkus Günesin sabit oldugu ve dünyanin günes çevresinde çembersel bir yörünge izleyerek döndügü iddiasini da ortaya atar. Bu görüs zamanina göre oldukça ilerde bir görüstür.

d. Fizik

Bu dönemde Archimedes statik ve hidrostatik alanlarinda yapmis oldugu çalismalar sonucunda matematiksel fizigin temellerini atmistir.

e. Biyoloji

Aristoteles'in ögrencisi olan ve onun ölümünden sonra Lise'nin basina geçen Teophrastos botanige iliskin Bitkilerin Tarihi Üzerine ve Bitkilerin Nedenleri Üzerine adli yapitlariyla bu bilimin temellerini atmistir. Herophilos ise insan ve hayvan bedenlerini karsilastirmali olarak incelemistir.

f. Herophilos

Iskenderiye Okulu'nun ilk biyologlarindan olan Herophilos'un (M.Ö.280) hayvan ve insan vücudunu karsilastirmali olarak inceledigi söylenmektedir. Bu amaçla insan vücudunda disseksiyon yapmistir. Beyni sinir sisteminin merkezi olarak gören Herophilos'a göre, zekâ da burada bulunmaktadir.

Onun kullanmis oldugu anatomi terimlerinden bazilari bugün bile kullanilmaktadir. Mesela beynin arka tarafinda ana venlerin karsilastigi yere torcular demistir ki bu terim Herophilos torculari biçiminde bugün de geçmektedir. Herophilos, anatomi alaninda yapmis oldugu arastirmalar nedeniyle, anatominin babasi olarak taninmistir.

g. Cografya

Yeryüzünün çevresini ölçülmesine iliskin çalismalarin bu dönemde yogunlastigi ve Eratostenes ile Posidonios'un bu amaçla ölçüm yöntemleri gelistirdikleri görülmektedir.

* Archimedes

Archimedes hem bir fizikçi, hem bir matematikçi, hem de bir filozoftur. Archimedes'in mekanik alaninda yapmis oldugu buluslar arasinda bilesik makaralar, sonsuz vidalar, hidrolik vidalar ve yakan aynalar sayilabilir. Bunlara iliskin eserler vermemis, ancak matematigin geometri alanina, fizigin statik ve hidrostatik alanlarina önemli katkilarda bulunan pek çok eser birakmistir.

Archimedes'in en parlak matematik basarilarindan biri, egri yüzeylerin alanlarini bulmak için bazi yöntemler gelistirmesidir. Bir parabol kesmesini dörtgenlestirirken sonsuz küçükler hesabina yaklasmistir. Sonsuz küçükler hesabi, bir alana tasavvur edilebilecek en küçük parçadan daha da küçük bir parçayi matematiksel olarak ekleyebilmektir. Bu hesabin çok büyük bir tarihî degeri vardir. Sonradan modern matematigin gelismesinin temelini olusturmus, Newton ve Leibniz'in buldugu diferansiyel ve entegral hesap için iyi bir temel olusturmustur.

Archimedes Parabolün Dörtgenlestirilmesi adli kitabinda, tüketme metodu ile bir parabol kesmesinin alaninin, ayni tabana ve yükseklige sahip bir üçgenin alaninin 4/3'üne esit oldugunu ispatlamistir.

Ilk defa denge prensiplerini ortaya koyan bilim adami da Archimedes'dir. Bu çalismalarina dayanarak söyledigi "Bana bir dayanak noktasi verin Dünya'yi yerinden oynatayim." sözü yüzyillardan beri dillerden düsmemistir.

Archimedes, kendi adiyla taninan sivilarin dengesi kanununu da bulmustur. Söylendigine göre, bir gün Kral Ikinci Hieron yaptirmis oldugu altin tacin içine kuyumcunun gümüs karistirdigindan kuskulanmis ve bu sorunun çözümünü Archimedes'e havale etmis. Bir hayli düsünmüs olmasina ragmen sorunu bir türlü çözemeyen Archimedes, yikanmak için bir hamama gittiginde, hamam havuzunun içindeyken agirliginin azaldigini hissetmis ve "Buldum, buldum" diyerek hamamdan firlamis. Acaba Archimedes'in buldugu neydi? Su içine daldirilan bir cisim tasirdigi suyun agirligi kadar agirligindan kaybediyordu ve taç için verilen altinin tasirdigi su ile tacin tasirdigi su mukayese edilerek sorun çözülebilirdi.

Archimedes'in arastirmalarindan önce, tahtanin yüzdügü ama demirin battigi biliniyordu; ancak bunun nedeni açiklanamiyordu. Archimedes'in bu kanunu dogada tesadüflere yer olmadigini, her zaman ayni kosullarda ayni sonuçlara ulasilacagini göstermistir. Archimedes, yirmi üç yüzyil önce, modern bilimsel yöntem anlayisina çok yakin bir anlayisla, bugün de geçerli olan statik ve hidrostatik kanunlarini bulmus ve bu katkilariyla bilim tarihinin en büyük üç kahramanindan birisi olmaya hak kazanmistir.


  #5  
Okunmamış 14-01-2008, 18:55
 
Standart --->: Bilim Nedir

ORTAÇAGDA BILIM

A. ORTAÇAG HIRISTIYAN DÜNYASI'NDA BILIM

Eskiçag ile Yeniçag arasinda kaldigi için Ortaçag olarak adlandirilmis olan bu dönemin baslangiç ve bitis tarihleri kabaca 4. ve 14. yüzyillar olarak belirlenmis ve arada kalan bin yillik dönem birbirlerinden az çok farkli özellikler sergiledikleri için üç kisma bölünmüstür: 4. ve 10. yüzyillar arasi Erken Ortaçag 11. ve 12. yüzyillar arasi Yüksek Ortaçag ve nihayet 13. ve 14. yüzyillar arasi ise Geç Ortaçag olarak adlandirilmaktadir.

Ortaçag düsüncesinin belirgin özelliklerinden birisi, dinî ögretilere dayanan dinsel bakisin ön plana çikmasidir; ancak düsüncede dinîlesme Yahudilik ve Hiristiyanlik gibi dinlerin ortaya çikmasi veya güçlenmesi ile baslamamistir; kökleri Hellenistik Dönem ve Roma Dönemi felsefelerine ve özellikle de Yeni Platonculuk'a ve Stoacilik'a kadar geri götürülebilir.

Yunan düsüncesinde böyle bir egilimin güçlendigi yillarda Hiristiyanlik'in dogmasi ve yayilmasi, öyle anlasilmaktadir ki düsüncede dinîlesme sürecine büyük bir ivme kazandirmis ve Hiristiyanlik'in Romalilar tarafindan resmî bir din olarak benimsenmesi sonucunda dinî düsünce dinî olmayan düsünceyi giderek etkisiz hale getirmistir.

Hiristiyanlik'in ortaya çiktigi yillarda, iki farkli dünyanin, yani Sâmî Dünyasi ile Yunan-Roma Dünyasi'nin dinî ve felsefî birikimlerinin uzlastirilmasi gerekmistir; aslinda bu, inançlilar açisindan bakildiginda kaçinilmaz bir görevdir; çünkü Roma Imparatorlugu'nu olusturan bu iki önemli gelenegi, uygun bir biçimde kaynastirmadan toplumsal düzeni saglamak ve dolayisiyla kamusal yönetimi sorunsuz bir biçimde gerçeklestirmek olanakli degildir. Burada baskin olan veya süreç içerisinde baskinlasan birikim, Sâmî Dünyasi'nin birikimidir; bu nedenle Yunan-Roma birikimi, oldugu gibi benimsenmemis, Hiristiyanlik'in ilkeleri ile bagdasabilen veya bagdasmasa da bagdasirmis gibi gösterilebilen Platon ve Aristoteles felsefeleri kismen alinmis, digerleri ise atilmistir.

Düsüncede dinîlesme sürecinin sonunda, Eskiçag'in ilk dönemlerinde yürürlükte olan "dogru bilgi arayisi", son dönemlerinde ve bütün Ortaçag'da yerini "dogru davranis arayisi"na birakinca, ister istemez bilimsel etkinlik ve buna bagli olarak bilim de degerini ve önemini yitirmistir; çünkü surasi açiktir ki bilimsel etkinligin ürünü olan bilimsel bilgi, praxis ile ilgili degil, theoria ile ilgilidir ve dolayisiyla bir insanin nasil davranmasi gerektigine iliskin herhangi bir yargi içermez.

Ortaçag'da bilim, çesitli nedenler yüzünden ve en çok da yukarida belirtmis oldugumuz neden yüzünden Bati Dünyasi'nda eski degerini yitirmistir ama tamamen unutulmamistir; bilimin unutulmasi veya tarihin herhangi bir döneminde herhangi bir toplum içinde tamamen islevsiz kalmasi olanaksiz görünmektedir; çünkü hem insan aklinin isleyis biçimi ve hem de insan toplumlarini gündelik gereksinimlerini gidermeye yönelik eylemleri, su veya bu biçimde, su veya bu miktarda bilimsel etkinligi kaçinilmaz kilmaktadir.
Ortaçag'da da böyle olmus, Yunanlilarin bilimsel bilgi birikimlerinin hiç degilse bir kismi, Yedi Özgür Sanat içine giren Quadrivium (Dörtlü: aritmetik, geometri, astronomi ve müzik) dersleri arasinda manastir ve kilise okullarinda okutulmus ve ögretilmistir; ancak Bati Dünyasi açisindan bakildiginda, bilimsel bilgi birikimine önceki ve sonraki dönemlere nispetle önemli bir katkida bulunulmadigi ve bilinenlerin büyük bir kisminin tamamen unutuldugu da dogrudur.

Ortaçag'da din, felsefe ve bilim alanlarindaki düsünsel etkinlikler, kutsal kitaplar ile otoritelerin yapitlari tarafindan yönlendirilmistir ve Özellikle Aristoteles'e karsi büyük bir güven duyulmus ve akil ve inanç uzlastirmasina yönelik çalismalarda Platon'dan ziyade Aristoteles muhatap olarak görülmüstür. Albertus Magnus ile ögrencisi Thomas Aquinas gibi son dönem Hiristiyan felsefesinin önde gelen iki büyük ismi ise Aristotelesçidir ve Katolik Kilisesi'nin resmî felsefesini olustururken bu filozofun izinden gitmislerdir.

Ortaçag'in son dönemlerinde Aristoteles mantik ve doga bilimlerinde bir otorite olarak görülmüs ve degerlendirilmis ve bilimsel arastirma, Aristoteles'in yapitlari üzerinde veya bu yapitlarda betimlenmis olan kuramlar çerçevesinde yürütülmüstür. Gökbilim ve evrenbilimde Ptolemaios'un, insanbilimlerinde ise Galenos'un otoritesi tartisilmazdir.

Ortaçag Hiristiyan Dünyasi'ni anlatirken çok sik kullanilan skolastik, yani scholasticus terimi, Latince schola (okul) sözcügünden gelmektedir ve "okulcu" anlamini tasimaktadir. Ortaçag'daki bütün düsünsel etkinlikler, bu sifatla nitelendirilmistir; çünkü bu etkinlikler, Ortaçag'da ruhbanlari yetistiren manastir ve katedral okullarinda yürütülmüs ve gelistirilmistir.

Dinî, felsefî ve ilmî etkinlikleri yönlendiren Skolastik Yöntem, bir Fransiz düsünürü olan Petrus Abaelardus'un Sic et Non (Evet ve Hayir) adli yapitinda açik bir biçimde anlatilmistir. Ona göre, bu yöntemde din ve felsefe otoritelerinin düsünceleri karsi karsiya getirilir; uzlastiklari ve uzlasmadiklari noktalar belirlenir ve sonra da otoritelerin aslinda uzlasmakta olduklari gösterilmeye çalisilir.

Bu uzlastirma islemi, gerçekte pek de kolay degildir; ayni konuyu açiklamaya çalisan uzlasmaz görüsler karsisinda, Ortaçag düsünürleri çogu kere çaresiz kalmislardir; meselâ Evren'in yasi sorununu ele alalim: Acaba Evren, Aristoteles'in belirttigi gibi ezelî ve ebedî midir, yoksa kutsal kitaplarin bildirdigi gibi belirli bir anda Tanri tarafindan 7 gün içinde yaratilmis midir? Bu iki görüsü, birbirleriyle uzlastirmak olanaksiz gibi görünmektedir; öyleyse bunlardan biri veya digeri seçilmelidir; ama hangisi seçilecektir? Çünkü hangisi seçilirse seçilsin, seçilmeyenin inandiriciligi ve otoritesi sarsilacaktir. Iste Ortaçag düsünürleri, en büyük düsünsel sikintilari ve bunalimlari, uzlastirma ilkesini benimsemis olmalarina ragmen, bu tür uzlasmaz görüslerle karsilastiklarinda yasamislardir.

Ortaçag düsüncesi, bütüncüldür; yani anlamlandirma girisimlerini, varligin belirli bir bölümüne veya belirli bölümlerine degil, bütün varliga yöneltmistir; Tanri ya bütün varligin yaraticisi ve yöneticisi (varolus nedeni) ya da bütün varligin bizzat kendisi olarak algilandigindan, düsünsel arastirmalarin konusunu, dogrudan dogruya Tanri olusturur.

1. Erken Ortaçag

Romalilarin dini çok tanrili, ilkel bir dindi ve Romalilar, bir kimsenin birkaç dine birden girmesinde hiçbir sakinca görmüyorlardi. En önemli tanrilari, bir savas tanrisi olan Mars'ti; bir savas kazandiklarinda bu Tanri için törenler düzenlenir ve bütün Roma halki bu törenlere katilirdi.

Hiristiyanlik Ortadogu'da ortaya çikti ve kisa bir süre içinde, yerel dinler için büyük bir tehlike olusturmaya basladi; çünkü Hiristiyanlarin baska bir dine girmeleri yasakti ve bu yasak, Roma Imparatorlugu'nun birlik ve bütünlügünü bozuyordu. Iste bu nedenle Hiristiyanlik'i kabul edenler, önceleri tutuklandilar; büyük iskencelere ugradilar; ancak Hiristiyanlik, yüzlerce yildan beri ihmal edilmis olan yoksul kitleler arasinda süratle benimsendigi için yayilmasini sürdürdü.

Diger taraftan, Roma Imparatorluk'u, bir çöküs süreci içine girmis ve Kuzey'den gelen kavimlerin saldirilari sonucunda siyasî gücünü yitirmeye baslamisti. Yöneticiler, devleti kurtarmak için, bir süre sonra Hiristiyanlarla anlasmak mecburiyetinde kaldilar ve Imparator Konstantin, 312 yilinda Hiristiyanlik'i Roma'nin resmi dini olarak kabul etti. 326'da, Imparatorluk'un baskentini, Roma'dan Byzantion'a tasidi ve sonradan Konstantinopolis (Istanbul) adiyla taninan bu sehirde yeni bir medeniyet merkezinin temellerini atti.

Bu tarihten sonra, Yunan ve diger Ortadogu dinlerinin direnmesine ragmen, Kilise gittikçe genisledi ve güçlendi; ancak birtakim hizipler birligini ve bütünlügünü tehlikeye sokuyordu. Tevhid ve teslis inançlariyla ilgili olarak farkli görüsler ortaya çikti.

Isa'nin dogasina iliskin tartismalar zaman içinde daha da gelismis ve sonuçta birbirlerine karsit görüsler ortaya çikmistir. Hiristiyanlik bölünmeye basladi.

Büyük bir gelisme göstermis olan Hellenistik bilimi ve felsefesi karsisinda, kendi inançlarini savunmanin güç oldugunu gören Hiristiyan din adamlari, Yunan uygarliginin kalintilarini silmeye çalistilar. Hosgörüden yoksun Kilise Babalari, kendi alanlarinin disina çikarak, Hiristiyanlik adina bilim ve felsefeye saldirdilar ve din, bilim ve felsefe çatismalarina yol açtilar. Dogaya yönelik arastirmalarinda, akil ve bilimin rehberligi yerine Kutsal Kitab'in rehberligine sigindilar; meselâ Yunan astronomlarinin yüzyillar boyunca olusturduklari bilimsel bilgi birikimini bir yana iterek, Yeryüzü'nün bir tepsi gibi düz olduguna ve yarimküre veya çadir biçimindeki Evren ile çevrelendigine inanmaya basladilar.

Tedavi amaciyla hastaneler açmislar; ancak bilimsel tedavi unutulmus ve bunun yerini dinî tedavi almistir. Din adamlari, kutsal bir güce sahip olduklarini ve dua yoluyla hastalari iyilestirebileceklerini savunmuslardir.

Yeterince güçlendikten sonra, Yunan bilimini temsil eden kisilere ve kurumlara yöneldiler. Hypatya adli bir kadin matematikçiyi, Iskenderiye Kilisesi'nde öldürdüler (415) ve Iskenderiye Kütüphanesi'ni yaktilar. Daha sonraki yüzyilda ise Yunan bilim ve felsefesinin son isigi olan Akademi'yi kapattilar (529).


Bu dönemin bilim tarihi açisindan en önemli gelismeleri, üniversitelerin ve bilim ve felsefe ile yakindan ilgilenen tarikatlarin kurulmus olmasidir.

* Üniversitelerin Kurulusu

Dokuzuncu ve on ikinci yüzyillar arasinda yüksek egitim ve ögretim, katedral okullarinda yapiliyor ve papazlar tarafindan yürütülüyordu; Skolastik Düsünce bu okullarda üretilmis; on ikinci yüzyil sonlarinda üniversiteler ortaya çikincaya kadar bu okullar Bati'daki en önemli kültür merkezleri konumunda olmuslardir. Bilimsel konulara karsi entelektüel ilgi buralarda olusmus ve çeviri etkinligine bagli olarak gitgide gelismistir.

Eski bilgelige karsi duyulan saygi büyük bir sekilde artmistir; ancak, zamanla bu dinî egitim ve ögretim kurumlari eski önemlerini yitirdiler ve bunlarin yerine baska bir kurum ortaya çikti.

1000 yilinda, Italya'nin Bologna sehrinde, hukuk ögrenmek isteyen ögrenciler, kendilerine bir çesit ögrenci loncasi kurdular ve bu loncaya da Universitas adini verdiler; bir yüzyil sonra, Bologna Üniversitesi'ne tip ve felsefe fakülteleri de eklendi.

Bu üniversiteyi, Oxford, Cambridge, ve Paris Üniversiteleri izledi. Her üniversite, ilâhiyât, kilise hukuku, tip ve genel meslekler olmak üzere dört bölümden olusmus ve ögretim üyeleri yine din adamlari olmustur. Hemen tüm programlarda dersler iki ana guruba ayrilmistir: birinci grup Trivium (Üçlü) olarak adlandirilir ve gramer, retorik ve diyalektikten olusur; ikinci grup ise Quadrivium (Dörtlü) olarak isimlendirilir ve aritmetik, geometri, müzik ve astronomiden olusur. Daha sonra, bu bölümlere, felsefe ve mantigin yüksek kisimlari da ilave edilmistir.

* Fransisken ve Dominiken Tarikatlari

Bu dönemde, üniversitelerin yanisira, bilimin gelisimini büyük ölçüde etkilemis olan iki manastir düzeninin, yani tarikatin da ortaya çiktigi gözlenmektedir. 1209'da Fransisken Tarikati (Gri Kardesler), 1215'de ise Dominiken Tarikati (Siyah Kardesler) kurulmustur. Baslangiçta her iki tarikat da dinsel amaçlara sahiptir; ancak giderek birincisi bilime, ikincisi ise felsefeye yönelmistir.

Bilimin gelismesinde özellikle Fransiskenlerin büyük bir rolü olmustur. Bunlardan Robert Grosseteste ve John Peckham daha çok fizikle ilgilenmisler ve büyük Müslüman optikçisi Ibnü'l-Heysem'i izleyerek optik üzerine çesitli yazilar yazmislardir.

* On Ikinci Yüzyil Rönesans'inin Dogusu ve Etkileri

Sekizinci ve dokuzuncu yüzyillarda Müslümanlar, Yunanlilarin bilimsel bilgi birikimlerinin büyük bir bölümünü Arapça'ya aktarmislar ve yapmis olduklari çalismalarla bu birikime önemli katkilarda bulunmuslardir. Hiristiyanlar ise, uzun bir süreden beri içlerine kapanmislar ve Dünyevî sorunlarin çözümünde gelismemis ansiklopedik bilgilerle yetinmeyi yeterli görmüslerdir. Bu arada bazi çeviriler yapmislar, ama bunlar nicelik ve nitelik itibâriyle bir Hiristiyan Uyanisi'ni gerçeklestirebilecek düzeye ulasmamistir. Bilime ve dogaya yönelmeleri için uyarilmalari gerekmis ve bu uyarilma süreci ise çeviriler yoluyla baslamistir.

On birinci ve on ikinci yüzyil baslarinda özellikle bilim ve felsefeye olan ilgi yogunlastikça, geleneksel ögretinin yetersiz oldugu görüsü hâkim olmus ve bilim adamlari geçmisin mirasina ulasmak için harekete geçmislerdir. On ikinci yüzyil boyunca Arapça'dan Latince'ye yogun bir sekilde çeviriler yapmislar ve on üçüncü yüzyilda Islâm biliminin ve felsefesinin önemli bir bölümünü Latince'ye kazandirmislardir.
On ikinci ve on üçüncü yüzyillarda yapilmis olan bu çeviriler olmasaydi, Ortaçag zihniyeti asilamaz ve on yedinci yüzyildaki Bilim Devrimi gerçeklestirilemezdi. Ancak, bu çeviriler sonucunda aktarilan bilimsel bilgi birikimi o denli büyük olmustur ki ilkin özümsenmesi gerekmis ve bu özümseme islemi bütün on üçüncü ve on dördüncü yüzyillar boyunca sürmüstür.

Öyleyse, Müslümanlar yalnizca bilimsel düsünce gelenegini korumakla ve sürdürmekle kalmamislar, bu düsüncenin Avrupa'da yeniden canlanmasinda da etkin bir rol oynamislardir.
On ikinci yüzyil aslinda bir geçis çagidir ve bu çagda Akdeniz'i çevreleyen Islâm, Hiristiyan ve Yahudi Dünyalari önceki yüzyillara oranla çok daha siki bir bag kurmuslar ve birbirlerini karsilikli olarak etkilemislerdir; ancak bu dünyalar arasinda en belirleyici ve en etkin olani kuskusuz ki Islâm Dünyasi'dir; digerleri sürekli olarak onu sömürmeye ve ondaki bilgileri ve becerileri kendi bünyeleri içine alarak sindirmeye çalismislardir. Bu ugras o kadar canlidir ki bu nedenle bilim tarihçileri bir 12. Yüzyil Rönesans'indan söz ederler.

Öyleyse, bu dönemde büyük bir yeginlik ve yogunluk kazanan Bati Ortaçag Dünyasi'ndaki düsünsel ugrasinin en temel özelligi bilime katki degil, çeviriler yolu ile eski ve yeni kültürlerin aktarilmasidir. Bati kültürünü olusturan ilmî ve felsefî bilgiler, Batililarin yapmis olduklari arastirmalarin bir sonucu degil, Arapça'dan yapilan çevirilerin bir sonucudur.

3. Geç Ortaçag

Bu dönemin en önemli çalismalarinin hareket fizigi ile ilgili oldugu görülmektedir; Aristoteles'in hareket kurami tartisilmis ve dogrulugu matematiksel yoldan kanitlanmaya çalisilmistir.

a. Doga Ve Bilgi Felsefesi

Hiristiyanligin ortaya çikisindan sonra din-bilim çatismasi gündeme gelmis ve Yunan ve Roma Dönemlerindeki bilimsel çalismalar kesintiye ugramistir. Augustinus, Albertus Magnus, Thomas Aquinas gibi Hiristiyan düsünürlerinin amaci Yunan bilgi birikimi ile Kitab-i Mukaddes'teki bilgi birikimini uzlastirmak ve kaynastirmak olmustur. Böylece dogal nesneler ve olgular açiklanirken dogaüstü güçleri kullanma egilimi yeniden ortaya çikmistir.

* Albertus Magnus

Albertus Magnus (1207-1280) Dominiken tarikatina girmis ve Aristoteles'i ve Fârâbî, Ibn Sînâ, Ibn Rüsd ve Ibn Tufeyl gibi Müslüman filozoflarin Aristoteles felsefesine iliskin yorumlarini ögrenmistir; daha sonra bu yorumlara dayanarak Hiristiyan inançlariyla bagdasabilecek yeni yorumlar getirmistir. Felsefe sorunlarini akilla çözmeye çalisirken Kutsal Kitap'la çatismamaya ve dolayisiyla inançla çelismemeye büyük bir özen göstermis ve bu yaklasimiyla ögrencisi Thomas Aquinas'i büyük ölçüde etkilenmistir. Albertus Magnus'un Platon'dan çok Aristoteles'in felsefesini seçmis olmasi tesâdüfî degildir ve bu seçimi, özellikle Ibn Rüsd gibi Müslüman filozoflarin etkisi ile açiklamak olanaklidir.

Albertus Magnus'a göre, biri akil ve öbürü ise inanç için dogru olan ve birbirleriyle çelisen iki dogru yoktur; gerçekten dogru olan her sey, büyük bir uyum içinde birlesmistir.

Birçok bilimle ilgilendigi için Doctor Universalis (Evrensel Bilgin) lâkabiyla taninan Albertus Magnus, kimya alaninda da çalismis, nitrik asidin madenler üzerindeki etkisi ve altinin aritilmasi gibi kimyevî konulari incelemistir; ayrica astronomi ve biyoloji ile de ilgilenmistir.

Albertus Magnus biyoloji alanindaki çalismalarinda kelime kelime Aristoteles'in Arapça çevirilerini izlemis ve bunlar üzerinde yorumlar yapmistir; kendisine özgü gözlemler ve saptamalar da bulunmaktadir. Hayvanlar Hakkinda adli eserinde kus ve baliklarin kan damarlarinin dagilimi konusunda Aristoteles'in verdigi bilgilerden ayrilmistir. Yumurtadan itibaren embriyonun gelismesini anlatirken, organlarin sirasiyla nasil sekillendigini, göbek kordonu denen yapinin yerini gelisim süreci içinde hangi damarin aldigini açik ve seçik bir sekilde anlatmistir.

Bitkilerle de ilgilenmis ve bu konuya iliskin Bitkiler Hakkinda adli bir eserinde, ana çizgileriyle bitki betimlemeleri yapmistir. Bir ara Italya'ya giden Albertus Magnus orada portakal agacini görmüs, bundan çok etkilenmis ve özellikle portakal yapraklarini ayrintili bir biçimde tanitmistir.

* Thomas Aquinas

Aziz Thomas Aquinas., (1225-1274). Katolik Kilisesi'nin resmî ögretisini kuran Aquinas, kutsal olan ve kutsal olmayan bilgilere akilci bir temel aramis ve Summa Contra Gentiles (Kafirlere Karsi) adli eserinde, Müslüman düsünürlerden Ibn Rüsd gibi, bilginin iki kaynagi bulundugundan söz etmistir; bunlardan birisi inanç, digeri ise akildir. Inanç, Kutsal Kitap'tan, akil ise düzenlenmis ve yorumlanmis duyu verilerinden beslenir ve her ikisinden üretilen bilginin dayanagi Tanri'dir. Tanri kendi kendisi ile çelismeyecegine göre, bu iki bilginin birbirleriyle bagdasir olmasi gerekir; yani Platon ve Aristoteles felsefelerini Hiristiyan dini ile uzlastirmak olanaklidir; böylece Skolastik Düsünce'nin temelleri atilmis ve inanç ile akilin bagdasabilecegi düsüncesi bu dönemde kesin bir biçimde olusturulmus olmaktadir.

* Johannes Kepler

1571'de Almanya'da dogan Kepler, çagdas astronomisinin kurucusudur. Ilkin teoloji egitimi almis, daha sonra astronomi ve matematige yogun ilgi duymus ve matematik profesörü olmustur. 1599'da Brahe'nin daveti üzerine, Brahe'ye yildiz tablolarinin hazirlanisinda yardim etmek üzere Prag'a gelmis ve 1601'de Brahe'nin ölümü üzerine saray astronomu olarak göreve baslamistir.

Brahe ölmeden önce, o güne kadar yapmis oldugu bütün gözlem kayitlarini Kepler'e birakmisti. Kepler Brahe'nin gözlem kayitlarini inceledi ve astronomik tablolardan bir anlam çikarmaya çalisti; bütün bu çalismalarinda Copernicus sistemini temele aldi. Kepler, bu konuda, bilinen her seyi kapsayan ve bunlar arasinda mutlak bir uyum saglayan bir sistemin varolmasi gerektigini düsünmüs ve Brahe'nin gözlemlerinden yararlanarak, bikip usanmadan, tekrar tekrar yaptigi hesaplar sonucunda, gezegenlerin dairesel yörüngeler üzerinde ve muntazam hizla dolandiklari temel prensibini terk etmis ve ünlü üç kanununu ortaya koymustur. Bu nedenle Kepler, modern gök mekaniginin kurucusu olarak bilinir.

Brahe'nin gözlem kayitlarini inceleyen Kepler, kristal kürelerin varolmadigini savunmustur. Kristal küreler olmadigi takdirde, gezegenlerin hareketlerini açiklayacak yeni bir gök fizigi kurmak gerekiyordu. Iste bu, Kepler'le baslayan ve Galilei ve Newton'la son bulan bir süreçle basarilmistir.

b. Tip

Bu dönemde, özellikle Geç Ortaçag'da yazilan eserlerde Hiristiyan dogmalarin etkin oldugunu söylemek olanaklidir. Hastaliklarin tedavisinde dinsel ve sihirsel ögeler agirlik kazanmis ve ilaçlarin yani sira dua da büyük ölçüde kullanilmistir.

B. ORTAÇAG ISLÂM DÜNYASI'NDA BILIM

Fetihler neticesinde Bizanslilarla ve Perslerle karsilasan ve kendilerinden önceki medeniyetlerin yarattigi eserlerden yararlanmak gerektigini anlayan Müslümanlar, özellikle Abbasîler döneminde yogun bir çeviri faaliyetine giriserek, bilim ve felsefe alanlarinda ataga kalkmislar ve önce varolan birikimi anlamaya ve daha sonra da gelistirmeye çalismislardir.

Islâm Dininin ortaya çiktigi sirada Arap Yarimadasi'nda gelismis bir bilimsel faaliyetle karsilasilmaktadir. Ancak komsu ülkelerde, Doguda, Hindistan'da, Batida Iskenderiye'de, Bizans'ta ve Suriye'de bir hayli gelismis bir bilimsel faaliyet vardi. Islâm Dünyasi ilkin Dogudaki bu kültürden etkilenmis ve yararlanmistir. Ilk çevirilerden biri hayvan masallarini konu alan Kelile ve Dimne adli eserdir. Yine erken tarihli çevirilerden biri, Hindistan'da yasamis meshur astronomlardan Brahmagupta'nin (6. yüzyil) Siddhanta adli eseridir. Islâm Dünyasi'nda Hârezmî ve Bîrûnî gibi birçok bilim adaminda Hint uygarliginin etkisini belirlemek olasidir.

Bati'dan gelen etki nispeten daha geç tarihli ise de, daha yogun olmustur. Iskenderiye kuruldugu tarihten itibaren kültür merkezi olmus ve bu konumunu Islâm Dünyasi'nda da korumustur. Ayrica, dini görüs ayriliklari nedeniyle Bizans'tan kaçip, Iran'a siginmis ve orada kültür merkezleri (Jundisapur gibi) meydana getirmis olan düsünür ve bilim adamlarinin da bilim adina Islâm Dünyasi'ndaki ilk bilimsel faaliyetlerin gelismesinde önemli rolleri olmustur. Onlarin Yunanca bilmeleri birçok klasik bilim ve düsün eserlerinin Arapça'ya kazandirilmasini saglamistir. Bunlar arasinda Platon, Aristoteles, Eukleides, Archimedes, Ptolemaios ve Galenos gibi Yunan kültürünün belli basli temsilcilerinin eserlerine rastlamak mümkündür. Ayrica, bu bilim adamlarinin bir kisminin erken tarihlerde kurulan gözlemevleri ve hastahanelerde görev aldiklari, bunlardan bazilarinin Arapça yazilmis ilk eserleriyle de Islâm Dünyasi'nda bilimsel faaliyetin sekillenmesinde etkin olduklari görülür.

Islâm Dünyasi'nda bilimsel faaliyetlerin gelismesinde devrin devlet adamlarinin ve bizzat halifelerin önemli rolü olmustur. Bunlardan, örnegin Hârûn el-Resid (775-809) ve Memûn (813-833), bazi vezirler ve zengin aileler bilimsel faaliyetleri maddi ve manevi olarak desteklemislerdir.

Medeniyet tarihlerinde görülen uyanis dönemleri yakindan incelendiginde görülecektir ki, bir ülkede veya bir toplumda bilimin gelistirilebilmesi için, degerinin kavranmasi ve düzenli bir bilim egitiminin verilmesi yaninda, diger toplumlara ait bilimsel eserlerin de tercümeler yoluyla alici konumundaki toplumlara aktarilmasi gerekmistir. Alici toplumlarda bilimlerin yesermesi ve yerlesmesi olanagi, yapilan tercümelerin niteligi ve sayisi ile dogru orantilidir.

a. Doga ve Bilgi Felsefesi

Islâm felsefesi, Yunan felsefesinin bir uzantisidir. Bu nedenle Müslüman filozoflar çogunlukla Platon , Aristoteles ve Plotinos'un kurmus oldugu felsefi dizgelerden etkilenmisler ve Kuran-i Kerim'deki inanç önermeleriyle bu dizgelerde bulunan felsefi önermeleri uzlastirmaya çalismislardir. Fârâbî , Ibn Sînâ, Ibn Rüsd ve Gazzalî bu dönemin en önemli düsünürleridir.

* Fârâbî

Felsefenin Müslümanlar arasinda taninmasinda ve benimsenmesinde büyük görevler yapmis olan Türk filozoflarinin ve siyasetbilimcilerinden Fârâbî'nin (874-950), fizik konusunda dikkatleri çeken en önemli çalismasi, Bosluk Üzerine adini verdigi makalesidir. Fârâbî'nin bu yapiti incelendiginde, diger Aristotelesçiler gibi, boslugu kabul etmedigi anlasilmaktadir.

Fârâbî'ye göre, eger bir tas, içi su dolu olan bir kaba, agzi asagiya gelecek biçimde batirilacak olursa, tasin içine hiç su girmedigi görülür; çünkü hava bir cisimdir ve kabin tamamini doldurdugundan suyun içeri girmesini engellemektedir. Buna karsilik eger, bir sise agzindan bir miktar hava emildikten sonra suya batirilacak olursa, suyun sisenin içinde yükseldigi görülür. Öyleyse dogada bosluk yoktur.

Ancak, Fârâbî'ye göre ikinci deneyde, suyun sise içerisinde yukariya dogru yükselmesini Aristoteles fizigi ile açiklamak olanakli degildir. Çünkü Aristoteles suyun hareketinin dogal yerine dogru, yani asagiya dogru olmasi gerektigini söylemistir. Bosluk da olanaksiz olduguna göre, bu olgu nasil açiklanacaktir? Bu durumda Aristoteles fiziginin yetersizligine dikkat çeken Fârâbî, hem boslugun varligini kabul etmeyen ve hem de bu olguyu açiklayabilen yeni bir varsayim olusturmaya çalismistir. Bunun için iki ilke kabul eder:

1. Hava esnektir ve bulundugu mekanin tamamini doldurur; yani bir kapta bulunan havanin yarisini tahliye edersek, geriye kalan hava yine kabin her tarafini dolduracaktir. Bunun için kapta hiç bir zaman bosluk olusmaz.

2. Hava ve su arasinda bir komsuluk iliskisi vardir ve nerede hava biterse orada su baslar.

Fârâbî, iste bu iki ilkenin isigi altinda, suyun sisenin içinde yükselmesinin, boslugu doldurmak istemesi nedeniyle degil, kap içindeki havanin dogal hacmine dönmesi sirasinda, hava ile su arasindaki komsuluk iliskisi yüzünden, suyu da beraberinde götürmesi nedeniyle olustugunu bildirmektedir.

Yapmis oldugu bu açiklama ile Fârâbî, Aristoteles fizigini elestirerek düzeltmeye çalismistir. Ancak açiklama yetersizdir; çünkü havanin neden dogal hacmine döndügü konusunda suskun kalmistir. Bununla birlikte, Fârâbî'nin bu açiklamasi, sonradan Bati'da Roger Bacon tarafindan dogadaki bütün nesneler birbirinin devamidir ve doga bosluktan sakinir biçimine dönüstürülerek genellestirilecektir.

* Ibn Haldûn

Ibn Haldûn (1332-1406) Hadramut'tan Endülüs'e göç edip daha sonra Tunus'a yerlesen asil bir aileye mensuptur. Macerali bir hayat sürmüs, hem memleketinde hem de Endülüs'te bulunan küçük sultanliklarda vezirlik de dahil olmak üzere çok önemli idarî görevlerde bulunmustur. Bu sirada muhtelif topluluklari yakindan gözleme olanagini elde etmis ve Berberî tarihini konu edinen yedi ciltlik meshur yapiti Kitâbu'l-'Iber'i 1380 tarihinde tamamlayarak ilk nüshasini Tunus sultanina sunmustur.

Ibn Haldûn, Kitâbu'l-Iber'in meshur Mukaddime'sinde, yani girisinde, tarih disiplinini bilimlestirmeye çalisir. Bilindigi gibi, Aristoteles tarihî arastirmayi bilimin disinda birakmis ve bilimlerin, insanlarin neden olduklari degisken olaylarla degil, degisken olmayan olaylarla ilgilenmesi gerektigini söylemisti. Ibn Haldûn öncelikle bu görüse karsi çikarak tarihin bilimlestirilebilecegini savunmustur.

Ibn Haldûn'a göre, tarih Yunan tarihçileri ile bunlardan sonra gelen Müslüman tarihçilerinin düsündükleri gibi, bir takim dinî, siyasî ve askerî olaylari, olus anlarina göre arka arkaya siralamaktan veya peygamberlerin ve hükümdarlarin hayatlarini anlatmaktan ibaret degildir. Bir tarihçinin, öncelikle tarihî olaylardaki benzerlikleri ve farkliliklari saptayarak, bunlar arasindaki zaman ve mekan disi nedensel iliskileri belirlemesi gerekir; tarih, ancak bu düzeye ulastirildiginda bilimlesebilir.

* Ibn Rüsd

Endülüs'ün yetistirmis oldugu en büyük filozoflardan ve hekimlerden birisi olan Ibn Rüsd (1126-1198), Aristoteles'in yapitlarina yapmis oldugu yorumlarla Aristotelesçiligin dirilmesini ve güçlenmesini saglamistir.

Felsefecilerle kelamcilar arasinda cereyan eden tartismalarda, Ibn Rüsd, felsefecilerin tarafini tutmus ve Gazâlî'nin Tehâfütü'l-Felâsife (Filozoflarin Tutarsizliklari) adli yapitindaki görüsleri elestirerek akil yoluyla ulasilan bilgilere güvenilebilecegini savunmustur. Ibn Rüsd'e göre, akil ile vahiy çatismaz ve bu nedenle, Ilahî Hakikat'in bilgisine götüren yollardan birisi de akildir. Ibn Rüsd'ün bu yaklasimi, felsefecilerle kelamcilar arasindaki çatismayi giderecek nitelikte olmasina ragmen, Islâm Dünyasi'ndan çok Hiristiyan Dünyasinda etkili olmustur.

Ibn Rüsd idarî görevlerinin yaninda saray hekimligi de yapmis ve 1162-1169 yillari arasinda yazmis oldugu el-Külliyât fî't-Tib adli yapitiyla tibbin bütün konularini bir araya toplamistir.

* Ibn Sînâ

Felsefe, matematik, astronomi, fizik, kimya, tip ve müzik gibi bilgi ve becerinin muhtelif alanlarinda seçkinlesmis olan, Ibn Sînâ (980-1037) matematik alaninda matematiksel terimlerin tanimlari ve astronomi alaninda ise duyarli gözlemlerin yapilmasi konulariyla ilgilenmistir. Astroloji ve simyaya itibar etmemis, Dönüsüm Kuraminin dogru olup olmadigini yapmis oldugu deneylerle arastirmis ve dogru olmadigi sonucuna ulasmistir. Ibn Sînâ'ya göre, her element sadece kendisine özgü niteliklere sahiptir ve dolayisiyla daha degersiz metallerden altin ve gümüs gibi daha degerli metallerin elde edilmesi mümkün degildir.

Ibn Sînâ, mekanikle de ilgilenmis ve bazi yönlerden Aristoteles'in hareket anlayisini elestirmistir; bilindigi gibi, Aristoteles, cismi hareket ettiren kuvvet ile cisim arasindaki temas ortadan kalktiginda, cismin hareketini sürdürmesini saglayan etmenin ortam, yani hava oldugunu söylüyor ve havaya biri cisme direnme ve digeri cismi tasima olmak üzere birbiriyle bagdasmayacak iki görev yüklüyordu. Ibn Sînâ bu çelisik durumu görmüs, yapmis oldugu gözlemler sirasinda hava ile rüzgârin güçlerini karsilastirmis ve Aristoteles'in hakli olabilmesi için havanin siddetinin rüzgârin siddetinden daha fazla olmasi gerektigi sonucuna varmistir; oysa meselâ bir bir agacin yakinindan geçen bir ok, agaca degmedigi sürece, agaçta ve yapraklarinda en ufak bir kipirdanma yaratmazken, rüzgar agaçlari sallamakta ve hatta kökünden kopartabilmektedir; öyleyse havanin siddeti cisimleri tasimaya yeterli degildir.

Ibn Sînâ, her seyden önce bir hekimdir ve bu alandaki çalismalariyla taninmistir. Tipla ilgili birçok eser kaleme almistir; bunlar arasinda özellikle kalp-damar sistemi ile ilgili olanlar dikkat çekmektedir, ancak, Ibn Sînâ dendiginde, onun adiyla özdeslesmis ve Bati ülkelerinde 16. yüzyilin ve Dogu ülkelerinde ise 19. yüzyilin baslarina kadar okunmus ve kullanilmis olan el-Kânûn fî't-Tib (Tip Kanunu) adli eseri akla gelir. Bes kitaptan olusan bu ansiklopedik eserin Birinci Kitab'i, anatomi ve koruyucu hekimlik, Ikinci Kitab'i basit ilaçlar, Üçüncü Kitab'i patoloji, Dördüncü Kitab'i ilaçlarla ve cerrâhî yöntemlerle tedavi ve Besinci Kitab'i ise çesitli ilaç terkipleriyle ilgili ayrintili bilgiler vermektedir.

Ibn Sînâ'nin söz konusu eseri incelendiginde, konulari sistematik bir biçimde inceledigi görülür. Tarihte ilk defa, tip ve cerrâhîyi iki ayri disiplin olarak degerlendiren Ibn Sînâ, cerrâhî tedavinin saglikli olarak yürütülebilmesi için anatominin önemini özellikle vurgulamistir. Hayatî tehlikenin çok yüksek olmasindan ötürü pek gözde olmayan cerrahi tedavi ile ilgili örnekler vermis ve ameliyatlarda kullanilmak üzere bazi aletler önermistir.

Gözle de ilgilenmis olan Ibn Sînâ, döneminin seçkin fizikçilerinden Ibn Heysem gibi, Göz-isin Kurami'ni savunmus ve üst göz kapaginin disa dönmesi, sürekli beyaz renge veya kara bakmaktan meydana gelen kar körlügü gibi daha önce söz konusu edilmemis hastaliklar hakkinda da ayrintili açiklamalarda bulunmustur.

* Yusuf Has Hâcib

11. yüzyilin baslarinda Balasagun'da dogmus olan Yusuf Has Hâcib asil bir aileye mensuptur. Balasagun'da yazmaya basladigi Kutadgu Bilig (Mutluluk Bilgisi) adli yapitini 1069 yilinda Kasgar'da tamamlayarak Karahanli hakanlarindan Ebû Ali Hasan ibn Süleyman Arslan Hakan'a sunmustur.

Kutadgu Bilig, her iki Dünya'da da mutluluga kavusmak için gidilmesi gereken yolu göstermek maksadiyla yazilmistir. Yusuf Has Hâcib'e göre, öteki Dünya'yi kazanmak için bu Dünya'dan el etek çekerek yalnizca ibadetle vakit geçirmek dogru degildir. Çünkü böyle bir insanin ne kendisine ne de toplumuna bir yarari vardir; oysa baskalarina yararli olmayanlar ölülere benzer; bir insanin erdemi, ancak baska insanlar arasindayken belli olur. Asil din yolu, kötüleri iyilestirmek, cefaya karsi vefa göstermek ve yanlislari bagislamaktan geçer. Insanlara hizmet etmek suretiyle faydali olmak, bir kimseyi, hem bu Dünya'da hem de öteki Dünya'da mutlu kilacaktir.

Yusuf Has Hâcib bu yapitinda bilimin degerini de tartisir. Ona göre, alimlerin ilmi, halkin yolunu aydinlatir; ilim, bir mesale gibidir; geceleri yanar ve insanliga dogru yolu gösterir. Bu nedenle alimlere hürmet göstermek ve ilimlerinden yararlanmaya çalismak gerekir. Eger dikkat edilirse, bir alimin ilminin digerinin ilminden farkli oldugu görülür. Mesela hekimler hastalari tedavi ederler; astronomlar ise yillarin, aylarin ve günlerin hesabini tutarlar. Bu ilimlerin hepsi de halk için faydalidir. Alimler, koyun sürüsünün önündeki koç gibidirler; basa geçip sürüyü dogru yola sürerler.

b. Matematik

Islâm Dünyasi'nda basta aritmetik olmak üzere, matematigin geometri, cebir ve trigonometri gibi dallarina önemli katkilarda bulunan matematikçiler yetismistir. Ancak bu dönemde gerçeklesen gelismelerden en önemlisi, geleneksel Ebced Rakamlari'nin yerine Hintlilerden ögrenilen Hint Rakamlari'nin kullanilmaya baslanmasidir. Konumsal Hint rakamlari, 8. yüzyilda Islâm Dünyasi'na girmis ve hesaplama islemini kolaylastirdigi için matematik alaninda büyük bir atilimin gerçeklestirilmesine neden olmustur.

c. Astronomi

Çeviriler yoluyla Yunanlilardan alinan bilimlerden birisi de astronomidir. Islâm Dünyasi'nda astronomi, Aristoteles'in bilim anlayisinin etkisi ile matematigin bir dali olarak benimsenmis ve bu nedenle Günes, Ay ve diger bes gezegen ile yildizlara iliskin gözlem verileri hareketli geometrik düzeneklerle anlamlandirilmaya çalisilmistir.

Islâm Dünyasi'nda astronomlar birbirleriyle baglantili olan iki tür etkinlik üzerinde yogunlasmislardir: hem gözlem aletleriyle gökyüzünü gözlemlemisler ve hem de gözlem verilerini hareketli geometrik düzeneklerle anlamlandirmaya çalismislardir. Bunlardan ilki gözlemsel astronominin alanina girmektedir ve bu konuda Islâm astronomlari, belki de gözleme daha yatkin olan bilim anlayislarinin bir sonucu olarak Yunanlilardan daha derin izler birakmislardir. Ilk gözlemevleri onlar tarafindan kurulmus, gözlemlerin dakikligini arttirmak için yeni gözlem araçlari ve gözlem teknikleri gelistirilmistir; hatta bu amaçla, açilarin ölçümünde kirisler yerine yeni bulunan trigonometrik fonksiyonlar kullanilmaya baslanmistir. Ancak kuramsal astronominin alanina giren ikinci etkinlikte ayni ölçüde basarili olduklarini söylemek olanaksizdir. Müslüman astronomlar, Aristoteles'in yolundan giderek, Yer'in hareket etmeksizin evrenin merkezinde durduguna ve Günes de dahil olmak üzere diger bütün gök cisimlerinin onun çevresinde dairesel yörüngeler üzerinde sabit hizlarla dolandigina inanmislardir. Bu konuda, Ptolemaios tarafindan önerilen eksantrik ve episikl düzenekleri önemli degisiklikler yapilmaksizin benimsemislerdir.

Astroloji ise, Hellenistik Dönemi bilginlerinde oldugu gibi, astronominin bir dali olarak görülmüs ve bir iki istisna disinda hemen bütün astronomlar tarafindan benimsenmistir. Islâm Dünyasi'nda Ptolemaius'un Tetrabiblos (Dört Kitap) adli meshur eseri ile yayginlasan astroloji, yildizlar ve gezegenlerin, insanlarin mizaci ve gelecegi üzerinde etkili oldugu ilkesine dayanmaktadir. Bu dönem astronomisinin genis kitlelere nüfuz etmesinde kismen yararli olmussa da, bu dalin bilimsel hiçbir degeri yoktur.

d. Fizik

Yunan Dünyasi'nda oldugu gibi, Ortaçag Islâm Dünyasi'nda da, bugünkü fizik bilimine karsilik gelen bagimsiz bir disiplin yoktur ve fizik arastirmalari doga felsefesinin sinirlari içinde yürütülmüstür. Bu anlayis, aslinda yakin dönemlere kadar gelmistir. Mesela, fizik tarihinin en büyük bilginlerinden birisi olan Newton, temel yapitini Doga Felsefesinin Temel Ilkeleri olarak adlandirmistir ve dolayisiyla kendisini bir doga filozofu olarak görmüstür.

Islâm Dünyasi'ndaki fizik çalismalari, hareket ve bosluk gibi, Aristoteles'in belirledigi konular çerçevesinde kalmistir ve onun görüslerine dayanmistir. Olus ve bozulusa ugrayan her sey, Aristoteles metafiziginin temelini olusturan dört nedensel ilke dogrultusunda anlamlandirilmaya çalisilmistir. Hareket, belirli bir cismin, belirli bir biçimde gerçeklesen deviniminden olusmustur ve bu devinimin hem bir yapicisi ve hem de bir amaci bulunmaktadir.

e. Kimya

Islâm Dünyasi'ndaki kimya çalismalari, daha önce Hellenistik Çag'da Iskenderiye'de yapilmis olan simya çalismalarindan yogun bir biçimde etkilenmistir. Bu çalismalar sirasinda yavas yavas belirginlesmeye baslayan Yapisal Dönüsüm Kurami'na göre, dogadaki bütün metaller, aslinda bir kükürt-civa bilesimidir; ancak bunlarin iç ve dis niteliklerinde farkliliklar bulundugu için, kükürt ve civa kullanmak suretiyle istenilen metali elde etmek mümkündür. Bilindigi gibi, simyagerler, tarih boyunca, bu kurama dayanarak, kursun ve bakir gibi nisbeten daha az kiymetli metalleri, altin ve gümüs gibi metallere dönüstürmek istemislerdir. Islâm Dünyasi'ndaki kimya çalismalari da genellikle bu dogrultuda sürdürülmüstür.

Yine Müslüman simyagerlerin maksatlarindan birisi de bu dönüsümü gerçeklestirecek el-Iksir'i, yani mükemmel maddeyi bulmaktir. Mükemmele en yakin metal altin oldugu için, genellikle bu çalismalarda altinin kullanildigi görülmektedir. Iksir, ayni zamanda sonsuz yasamin kapisini aralayacak bir anahtar olarak da düsünülmüstür.

Simyagerler, Yeryüzü'ndeki metallerle Gökyüzü'ndeki gezegenler arasinda da iliski kurmuslardir. Örnegin altin Günes'le ve gümüs ise Ay'la eslestirilmis ve bu metalleri göstermek için Günes ve Ay'a benzeyen simgeler kullanilmistir. Bu simgeler, on sekizinci yüzyila kadar pek fazla degismeden gelmistir; günümüzdeki simgeler ise on sekizinci yüzyildan itibaren sekillenmeye baslamistir.

Ortaçag Islâm Dünyasi'nda, simyayi benimseyenlerle benimsemeyenler arasinda süregelen tartismalarin, kimyanin gelisimi üzerinde çok olumlu etkiler yaptigi görülmektedir. Çünkü bu tartismalar sirasinda, taraflar, görüslerinin dogrulugunu kanitlamak için, çok sayida deney yapmis ve bu yolla deneysel bilginin artmasinda önemli bir rol oynamislardir.

f. Biyoloji

Ortaçag Islâm Dünyasi'ndaki biyoloji arastirmalarini, bitkibilim ve hayvanbilim çerçevesinde degerlendirilecek olursa, bu alanlarin daha çok Aristoteles ve Dioscorides gibi Yunan bilginleri tarafindan derlenmis olan bilgi birikimine dayandirilmis oldugunu söylenebilir. Ancak, bu birikime Müslüman arastirmacilarin yasamis olduklari çevreden edinmis olduklari bilgilerle kisisel gözlemleri de eklemek gerekir.

Erken tarihli biyoloji yapitlari genellikle ansiklopedik bir nitelik tasir. Bunlarda, bitkilerle ve hayvanlarla ilgili yüzeysel gözlemlerin yani sira, hikayelere ve hadislere de yer verilmistir. Incelenen bitkiler daha çok tibbî bitkilerdir. Hayvanlara iliskin açiklamalarin ise, özellikle at, deve ve koyun gibi gündelik yasantiyi dogrudan dogruya etkileyen canlilar üzerinde yogunlastigi görülmektedir.

Bitkibilimle ilgilenenler genellikle doktorlardir; bunlar tedavi sirasinda daha çok bitkilerden yapilan ilaçlar kullanilmaktadir.

g. Cografya

Ortaçag Islâm Dünyasi'nda, cografyacilar, Dünya'nin çapinin veya çevresinin hesaplanmasi, haritalarin düzgün bir sekilde çizilebilmesi için uygun izdüsüm yöntemlerinin gelistirilmesi, enlem ve boylam çizgilerinden olusan bir konuslandirma sisteminin kurularak Yeryüzü'ndeki önemli noktalarin enlem ve boylamlarinin belirlenmesi gibi matematiksel islemlere dayanan matematiksel cografya ile bilinen Dünya'nin beserî ve fizikî özelliklerini betimlemeyi hedefleyen tasvirî cografyanin gelisimi yolunda önemli girisimlerde bulunmuslar ve özellikle tasvirî cografya alanina degerli katkilarda bulunmuslardir.

h. Tip

Yunan hekimleri tarafindan yazilmis olan bilimsel yapitlar Arapça'ya çevrilmeden önce, Ortaçag Islâm Dünyasi'ndaki tip bilgisi, geleneksel anlayis ve uygulamalar ile Hz. Muhammed'in beden ve ruh sagliginin korunmasina iliskin önerilerinden olusuyordu. Peygamber Tibbi olarak adlandirilan bu birikim, Müslümanlar arasinda yaygin bir biçimde benimsenmis ve kullanilmistir.

Çevirilerden sonra, Müslüman hekimler arasinda özellikle Galenos'un görüslerinin yayginlastigi görülmektedir; ancak Müslüman hekimler Yunan birikimini yeterli bulmamislar ve yaptiklari arastirmalar sirasinda edinmis olduklari kisisel gözlemleri ve deneyimleri bu birikimle kaynastirarak tip biliminin gelisimine önemli katkilarda bulunmuslardir. Râzî, Ali ibn Abbâs, Ibn Sînâ, Zehrâvî ve Ibn Nefis gibi isimler, bu dönemin önde gelen hekimleri arasinda bulunmaktadir.

* Ali ibn Abbâs

10. yüzyilda yasayan Ali ibn Abbas Ortaçag'in önde gelen hekimlerinden biridir; Kitâbü's-Sinaat (Tip Sanati) adli kitabi tipla ilgili bütün konulari içermektedir ve Ibn Sinâ'nin el-Kanun fî't-Tib (Tip Biliminin Kanunu) adli yapiti yazilincaya kadar Islâm Dünyasi'nda el kitabi olarak kullanilmistir.

Ali ibn Abbâs bu yapitinda bastan ayaga dogru, bütün beden hastaliklarini sirasiyla konu edinmis ve bunlarin belirtileri ile teshis ve tedavileri hakkinda ayrintili bilgiler vermistir. Yaralar, tümörler ve taslar gibi cerrâhî müdahale gerektiren durumlarla karsilasildiginda, cerrahlarin su kosullari göz önünde bulundurmalari gerektigini savunmustur:

1. Cerrahin anatomi bilgisi yeterli olmalidir.
2. Ameliyat öncesinde, aletler temizlenmelidir.
3. Ameliyat sonrasinda, hastanin bakimina önem verilmelidir.

Yapitin baslarinda bulunan anatomi bölümünde, damarlara iliskin yapilan açiklamalar tip tarihi açisindan önem tasimaktadir. Damarlari iki ana grupta inceleyen Ali ibn Abbâs, bunlardan atar damarlarin çeperinin toplar damarlara oranla çok daha kalin oldugunu belirtmistir.

l. Tarih

Islâm tarihçiliginin baslangiç dönemlerinde, tarihî yapitlarin, tefsir ve hadis gibi dinî ilimlerin gereksinimlerini karsilamak maksadiyla, Hazret-i Muhammed'in hayati ve savaslari gibi iki konu üzerinde yogunlastiklari görülmektedir. Sonradan bu konulara, Kuran-i Kerim'de geçen kavimlere ve peygamberlere iliskin olaylarla Dört Halife, Emevîler ve Abbasîler döneminde yasanan gelismeler eklenerek, tarihî yapitlarin kapsami genisletilmistir. Evrenin yaratilisindan tarihçinin yasadigi döneme kadar Islâm dinî ve siyasî tarihinin islendigi tarihlerin özellikle Abbasîler döneminde belirdigi ve yayginlastigi söylenebilir. Mesela Arap tarihçiliginin babasi olarak görülen Taberî'nin Resuller ve Melikler Tarihi adli yapiti bu plana uygun olarak yazilmis ilk Arapça kitaptir. Bu yapitin en önemli yanlarindan birisi, bilimsel tarafsizligi ilke edinmis olmasi ve olaylari görgü taniklarinin sözlerine ve güvenilir belgelere dayandirarak anlatmasidir. Fetihlerle birlikte Islâm Dünyasi giderek genisleyince ve Araplarin diger milletlerle siyasî, ticarî ve kültürel münasebetleri artinca, Islâm tarihinin genel tarih içerisine yerlestirilmesi gerektigi anlasilmis ve tarih yapitlarinin kapsamlari buna uygun düsecek biçimde biraz daha genisletilmistir


  #6  
Okunmamış 14-01-2008, 18:56
 
Standart --->: Bilim Nedir

YENIÇAGDA BILIM

A. Yeniden Doğuş (Rönesans) Dönemi'nde Bilim

(On Besinci Yüzyıl ve On Altıncı Yüzyıl)

Rönesansı, Ortaçağ ile Yeniçağ arasında geçen zaman dilimi olarak tanımlayabiliriz; ancak Ortaçağ ansızın sona ermediği gibi Yeniçağ da ansızın başlamamıştır. Ayrıca Ortaçağın bitmesi ve Yeniçağın başlaması her ülkede ayni tarihlerde gerçekleşmemiştir; örneğin İtalyada diğer ülkelerden daha önce, 14. yüzyılın ortalarında 'Petrarca Zamanında başlamıştır.

Rönesans, diğer bütün özellikleri bir yana, Ortaçağın kavramlarına ve yöntemlerine karsı bir başkaldırıdır. Herkes bilir ki her nesil bir öncekine karsı su veya bu ölçüde tepki gösterir; her dönem bir öncekine karsı yapılmış bir başkaldırıdır ve bu böyle devam eder; ancak, Rönesansta yapılan başkaldırı, diğerlerine göre daha sert olmuştur.

Ortaçağın karakteristik özelliklerinden birisi yeniliklere karsı duyulan korkudur. Rönesans ise bu konuda daha hoşgörülü olmuştur. Her yenilik sorunlar yaratmış, ancak yenilikler insanların karsısına giderek artan bir sıklıkla çıkmaya başlayınca, bunlara alışılmış ve yeniliklere karşı daha az güvensizlik duyulur olmuştur; sonunda insanlar yeniliklerden hoşlanmışlardır.

Bilim alanında, yapılan yenilikler devrim niteliğindedir. Bu durum ürkek insanların neden bilimden korktuklarını açıkça ortaya koymaktadır; çünkü hiçbir şey bilginin gelişimi kadar çağ açıcı olamaz; her türlü toplumsal gelişimin kökeninde bilim bulunmaktadır. Rönesans döneminin bilim adamı yeni bir bakış değil, yeni bir oluşum ortaya koymuştur. Yenilikler çoğu kez öyle büyük olmuştur ki o döneme Yeniden Doğuş ya da Rönesans değil, Gerçek Doğuş, Yeni Bir Başlangıç demek daha uygun olur.

Rönesans, insanin kendi üzerine eğildiği, kendini keşfettiği ve hümanist görüsün önem kazandığı bir dönemdir. Ortaçağda egemen olan Hıristiyan anlayışı bu dünyanın değerini, insani öbür dünyaya hazırlayışı ile ölçmüştür. Oysa hümanistler insanin bu dünyadaki yasamı ile ilgilenmişlerdir. Bütün bunlar insanin kendi üzerine eğilmesine, başka deyişle, insanin kendini keşfetmesine neden olmuştur.

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

Bu dönemde Yunan felsefe ve bilim anlayışına yeniden dönülmüş ve bu anlayışın daha derinden kavranabilmesi için Yunanca'dan çeviriler yapılmaya başlanmıştır.

Bu döneme damgasını vuran etkinlik, doğaya ilişkin doğru ve güvenilir bilgi elde etmek için gerekli olan yöntem arayışıdır. Bu yöntemin araçları olarak gözlem ve deney üzerinde durulmuştur.

Ayrıca, yeni bir insan ve yeni bir toplum arayışı yönündeki çalışmalar bir varlık olarak insan ve toplumun yeniden sorgulanmasını ve doğadaki yerinin yeniden belirlenmesi sorununu gündeme getirmiştir.

* Francis Bacon

Bacon (1561-1626), bilimin önemini ve insanlığın refahı yönünden vaat ettigi olanakları ilk kavrayan düşünürlerden birisidir. Onun asil ilgisi bilimi anlamak, bilgi edinmenin doğru ve etkili yolunu kesin bir biçimde bulup ortaya çıkarmaktır. Çünkü ona göre, doğanın gizemlerini çözmek ve kanunlarını keşfetmek insanlığın refahı ve ilerlemesi için gereklidir.

Bacon'a göre, bugüne kadar insanin doğa karsısında çaresiz ve zavallı bir duruma düşmesinin nedeni, ne insan aklinin yetersizliği ne de doğanın anlaşılamayacak kadar karmaşık olmasıdır. Neden, yalnızca yanlış bir yöntemin kullanılmasıdır.

Böylece yöntemin gerekliliğini ve önemini belirledikten sonra Bacon, bunun nasıl olusturulabilecegi üzerinde düşünmeye baslar. Bunun için de öncelikle insanların yanlışa neden ve nasıl düştüklerinin gerekçelerini belirlemeye yönelir.

Bacon'a göre, insanların yanlışa düşmelerinin nedenleri şunlardır:

1. Üniversitelerde öğretimin bozulmuş olması: Ona göre, bunun temelinde yatan neden skolastik düşüncenin egemen olmasıdır.
2. İnsan Akli: Bacon'a göre, insanların yanılmalarının nedenlerinden birisi de kendi aklidir. Çünkü insan akli çabuk karar vermeye ve genellemeye düşkündür. Bir konu üzerinde biraz durunca yorulur, gereken Sabrı gösteremez ve yanlışa düşebilir. Öyleyse doğru bilgi nasıl elde edilecektir? Bunun için iki şey gereklidir.

1. Önyargılardan sıyrılmak.
2. Sağlam bir yöntem uygulamak.

b. Matematik

Bu dönem diğer alanlarda olduğu gibi matematik alanında da yeniden bir uyanışın gerçekleştiği ve özellikle trigonometri ve cebir alanlarında önemli çalışmaların yapıldığı bir dönemdir. Rönesans matematiği özellikle Raffaello Bombelli, François Viète ve Simon Stevin ile doruk noktasına ulaşmıştır.

c. Astronomi

Bu dönemde en önemli gelişme astronomi alanında olmuştur. Kopernik, Yunan Dönemi'nden beri yürürlükte bulunan Yer Merkezli Evren Kuramının yerine, Güneş Merkezli Evren Kuramını kurmuş ve Yer'in, Güneşin çevresinde dairesel bir yörünge üzerinde dolanan bir gezegen olduğunu savunmuştur. Böylece, Yer'in evrenin merkezinden kaldırılmasına bağlı olarak insanin evrendeki konumu da yeniden sorgulanmaya başlanmıştır.

Tycho Brahe ise Yer'i evrenin merkezinden kaldırmanın doğuracağı bilimsel ve dinsel sakıncaları göz önünde bulundurmuş ve Yer-Güneş Merkezli Evren Kuramı ile Kopernik'e karsı çıkmıştır.

* Kopernik

Kopernik, düşünce tarihinde bir dönüm noktasını simgeler. Onun adıyla anılan sistem yalnız modern bilimin doğusuna değil, insanin evren içindeki yerini saptamada yeni ve daha ölçülü bir görüsün ortaya çıkmasına da başlangıç sayılır. Gerçekten de Kopernikle birlikte insanoğlunun kendini evrenin merkezinde sayma iddiası yıkılmış, doğanın bir uzantısı, bir parçası olduğu düşüncesi doğmuştur. Bu devrimin kaynağı “Göksel Kürelerin Dolanımı Üzerine” adli yapıtıdır.

Kopernik sistemi birçok yönlerden Aristoteles görüsünden ayrılmaz. Kitabinin ilk bölümünün başlıkları bu gerçeği göstermeye yeter:

• Evrenin küresel olduğu
• Arziin küresel olduğu
• Göksel cisimlerin hareketlerinin düzgün dairesel, ve sürekli olduğu... gibi

Onun sistemine devrimci niteliği veren şey yerküreyi evrenin merkezi olmaktan çıkarıp, Güneş çevresinde dolanan sıradan bir gezegen saymasıdır.

* Tycho Brahe

Copernicus'un Güneş-merkezli sistemi, Yermerkezli sistemden çok daha basarili değildi. Ayrıca henüz yeni fizik kurulmadığından, Güneşin evrenin merkezinde ve Yer'in de bir gezegen gibi onun çevresinde döndüğünün kanıtı da verilemiyordu. Bu nedenle, astronomlar Copernicus'u hemen kabul etmediler. Ancak astronomların karsısında gök olaylarının hesabini verebilen iki sistem vardı. Bunlardan hangisinin evrenin gerçek yapısını yansıttığının bilinmesi gerekiyordu. Bu da doğru gözlemler yapmakla mümkün olacaktı.

Brahe, sisteminden çok, yaptığı gözlemlerle önem taşır. Onun yaptığı gözlemler sayesinde Aristoteles fiziği ve kozmolojisi büyük darbeler almıştır. 1572 yılında, Cassiopea takımyıldızında yeni bir yıldız ortaya çıkar. yaptığı hesaplamalarla Brahe, bu gökcisminin sabit yıldızlar bölgesinde bulunduğunu ve yeni bir yıldız olduğunu ortaya çıkardı. Aristoteles fiziğine göre eterden yapılmış olan bu bölge mükemmeldi ve burada yeni hiçbir şey varlığa gelemeyeceği gibi, var olan bir şey de yok olamazdı. Oysa bu 1572 yıldızı (bugünkü deyimi ile nova) Aristoteles'in temel prensiplerine karsıydı. Brahe, 1577'de ise, bir kuyruklu yıldız gözlemler. Bu yıldızın Ay küresinin dışında, bu kürenin çok uzağında olduğunu saptar. Bu da Aristoteles kozmolojisine aykırı idi. Çünkü Aristoteles'e göre, kuyruklu yıldızlar Ay küresinin altındadır. Böylece onun yaptığı bu gözlemler sayesinde Aristoteles kozmolojisi büyük darbeler alır. Bundan sonra Kepler'i beklemek gerekecektir.

1576 yılında Hven Adasında dönemin en önemli gözlemevini kuran Brahe, bu gözlemevinde, o zamana kadar Bati Dünyasında karşılaşılmayan büyük boyutlu gözlem araçları inşa edilmiş, özellikle duvar kadranı çok ilgi çekmiştir.
Pratik astronomide büyük bir yenilik olan günlük gözlemler de yapmıştır.

d. Fizik

Bu dönemde fizik alanı diğer alanlar kadar gelişmemiştir. Ancak Gilbert'in mıknatıs üzerine yapmış olduğu deneysel incelemeler deneysel yöntemin güçlenmesini sağlamıştır.

e. Biyoloji

Bu dönemde diğer bilimlerin yani sıra biyolojide de önemli gelişmeler yaşanmıştır. Otto Brunfels, Herbarum Vivae Eicones (Bitkilerin Canlı Resimleri, 1530-1540) adli yapıtıyla botaniği ve Conrad Gesner ise Historiae Animalium (Hayvanlar Tarihi) adli yapıtıyla zoolojiyi yeniden canlandırmıştır.

f. Tip

Bu dönemde Leonardo da Vinci ve Andreas Vesalius'un yapmış olduğu direksiyon çalışmaları sonucunda çağdaş anatominin temelleri atılmıştır.

Ayrıca Paracelsus, bütün varlıkların ortak bir temeli olduğu düşüncesinden hareket ederek, canlılar ve cansızların birbirinden farklı olmadıklarını ve temelde yedi öğeden oluştuklarını söylemiştir. Bu nedenle cansızların yapısını açıklarken kullanılan yasa ve ilkelerin, canlıların yapısını açıklarken kullanılan yasa ve ilkelerle özdeş olması gerektiğini savunmuştur. Öyleyse hastalık canlı yapıdaki kimyasal dengenin bozulması, sağlık ise bu dengenin yeniden kurulmasıdır.

g. Teknik

Bu dönemde bulunan ve kullanılan barut, pusula ve matbaa doğa bilimlerinin gelişimini büyük ölçüde etkilemiştir.

Rönesans döneminin en büyük gelişmesi hiç kuskusuz ki baskı tekniğinin bulunması olmuştur. Bu tekniğin kültürün yayılmasında ve standartlaşmasında büyük bir önem taşıdığı açıktır. Yazma yapıtlar bir çok açıdan özgündür, ama yanlışlara, eklemelere ve çıkarmalara çok açıktır. baskı teknolojisi ise tek seferde, birbirinin ayni olan yüzlerce kopyayı yayımlamaya ve bir kitabin belli bir sayfasına gönderide bulunmaya olanak tanımıştır.

baskı tekniğinin bulunması, ayni dönemlerde, gravür tekniğinin de bulunması ile zenginleşmiştir. Ağaç ve bakir levha oymacılığı, grafik alanında, matbaanın yazı alanında yaptığı katkının tam olarak aynisini yapmıştır. Sanat ürünleri yaygınlaşmaya ve standartlaşmaya başlamıştır.

Bu iki buluş yani, baskı ve gravür, bilginin gelişiminde çok büyük bir önem taşımaktadır. baskı, temel alınabilecek matematiksel ve astronomik tabloların, gravür ise bitkilerin, hayvanların, anatomik ya da cerrahî ayrıntıların ve kimyasal araçların kitaplara resimler biçiminde girmesine olanak sağlamıştır.

B. On Yedinci Yüzyılda Bilim

(Bilimsel Devrim)

Bu dönemin en büyük özelliği, bilimsel yöntemin, yani önermelerin doğruluğunun deneysel olarak sınanması yolunun ortaya çıkması ve buna bağlı olarak fizik, kimya ve biyoloji gibi temel bilimlerin felsefeden bütünüyle ayrılmasıdır.

Özellikle astronomi alanında Kepler ve fizik alanında ise Galilei ve Newton'un yapmış olduğu araştırmalar ve kurmuş olduğu kuramlar sonucunda bilimde çok büyük bir atilim gerçekleştirilmiş ve bilim, diğer düşünsel etkinlikleri yönlendiren bir düşünsel etkinlik konumuna yükselmiştir. Bu nedenle bu çağ, bilim tarihçileri tarafından Bilimsel Devrimler Çağı olarak adlandırılmıştır.

a. doğa ve Bilgi Felsefesi

Bu dönemde bilimin giderek güçlenmesi ve diğer düşünsel etkinlikleri yönlendirir bir konuma yükselmesi bilimin nasıl bir etkinlik olduğuna ilişkin araştırmaların yoğunlaşmasına neden olmuştur. Bu konuda özellikle Bacon ve Descartes önemli görüşler ileri sürmüşlerdir.

* Descartes

Modern felsefenin ve analitik geometrinin kurucusu olan Descartes (1596 - 1650) için de, Bacon'da olduğu gibi, amaç doğayı egemenlik altına almaktır. Çünkü insan ancak o zaman mutlu olabilir. Fakat doğa, skolastiğin sağladığı bilgilerle egemenlik altına alınamaz. Böylece Descartes'in da skolastiğin insanı yanlışa götürdüğünü, düşündüğü anlaşılmaktadır. Ona göre, bunun iki nedeni vardır.

1- skolastiğin kavramları açık ve seçik değildir.
2- Bu yöntem doğru bilgi elde etmeye uygun değildir.

Böylece Descartes yeni bir yönteme gereksinim olduğunu belirtir. Çünkü ona göre doğruyu yanlıştan ayırt etme gücü, yani akil (sağduyu) eşit olarak dağıtılmıştır. O halde bu kadar yanlış bilginin kaynağı akil olamaz. Böylece Descartes, insanların yanlışa düşmelerinin tek nedeninin doğru bir yönteme sahip olmamaları olduğu sonucunu çıkarır.

Bundan sonra yöntemini kurmaya çalışan Descartes, öncelikle bu konuda kendine nelerin yardımcı olacağını araştırır ve iki şeyin bulunduğuna karar verir:

1- Klasik mantık
2- Eskilerin kullandığı Analiz

Descartes bu iki yoldan analizin daha doğru olduğuna karar verir. Matematikle ilgili çalışmaları sonucunda da analitik geometriyi bulur. Burada esas olan bir cebir denkleminin bir geometrik şekille anlatılmasıdır. Descartes'in bu önemli bulusundan sonra diğer önemli bir katkısı da geometri ile cebir arasında kurduğu paralelizmin ayni şekilde matematik ve diğer bilimler arasında da kurulabileceğini belirtmesidir. Çünkü ona göre her hangi bir bilimde bir şeyi bilmek demek aslında sayı ve ölçüden başka bir şey değildir. Bundan dolayı da bütün bilimlerde tek bir yöntem uygulamak olanaklıdır. Bu da matematiksel yöntemdir. Böylece ilk defa bütün bilimlerin yönteminin tek bir yöntem olduğu belirtilmiştir. Bu nedenle Descartes'in yöntemine evrensel matematik yöntem denmiştir.

Descartes'in bu analiz ağırlıklı, yöntemsel kuşkuculuğa dayanan yöntemi, felsefe için gerçekten çok yenidir.
Bilimin yöntemi ve kartezyen felsefe sistemiyle ünlü olan Descartes, ayni zamanda büyük bir matematikçidir. Cebirsel işlemleri geometriye uygulayarak analitik geometriyi kurmuştur. O zamana kadar geometri ve cebir problemleri kendi özel yöntemleri ile ayrı ayrı çözülmekteydi. Ancak Descartes, cebir ve geometri arasındaki bu mesafeyi ortadan kaldıran, cebiri geometriye uygulayan genel bir yöntem ileri sürdü.
Descartes bütün fiziğin bu şekilde geometrik ilişkilere indirgenebileceğini düşünerek, bütün evreni matematiksel olarak açıklamaya çalışmıştır.

b. Matematik

Bu dönemde çağdaş matematiğin temelleri atılmış ve Pierre de Fermat sayılar kuramını, Pascal olasılık kuramını, Leibniz ve Newton ise diferansiyel ve integral hesabı kurmuşlardır

c. Astronomi

Kopernik'in kurmuş olduğu Güneş Merkezli Evren Kuramı çerçevesinde yürütülen araştırmalar sonucunda Eudoxus, Aristoteles ve Batlamyus'tan beri savunula gelmekte olan Yer Merkezli Evren Kuramı yıkılmış ve Galilei ile Kopernik kuramı gözlemsel açıdan, Kepler ile kuramsal açıdan geliştirilmiş ve çağdaş astronominin temelleri atılmıştır. Böylece Kepler'in Elips Yörüngeler Kanunu ile gök mekaniğine giden yol açılmıştır.

* Sir Isaac Newton

Newton (1642 - 1727), tarihin yetiştirdiği en büyük bilim adamlarından biridir ve matematik, astronomi ve fizik alanlarındaki buluşları göz kamaştırıcı niteliktedir; klasik fizik onunla doruğa erişmiştir. Bilime yaptığı temel katkılar, diferansiyel ve entegral hesap, evrensel çekim kanunu ve Güneş ışığının yapısı olarak sıralanabilir. Çalışmalarını doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri (Principia) ve Optik adli eserlerinde toplamıştır.

Newton 1665 yılında uzunluklar, alanlar, hacimler, sıcaklıklar gibi sürekli değişen niceliklerin değişme oranlarının nasıl
Principia'da Newton, Galilei ile önemli değişime uğrayan hareket problemini yeniden ele alır. Uzun yıllar Aristoteles'in görüşlerinin etkisinde kalmış olan bu problemi Galilei, eylemsizlik ilkesiyle kökten değiştirmiş ve artık cisimlerin hareketinin açıklanması problem olmaktan çıkmıştı. Ancak, problemin gök mekaniğini ilgilendiren boyutu hâlâ tam olarak açıklanamamıştı. Galilei'nin getirdiği eylemsizlik problemine göre dışarıdan bir etki olmadığı sürece cisim durumunu koruyacak ve eğer hareket halindeyse düzgün hızla bir doğru boyunca hareketini sürdürecektir. Ayni kural gezegenler için de geçerlidir. Ancak gezegenler doğrusal değil, dairesel hareket yapmaktadırlar. O zaman bir problem ortaya çıkmaktadır. Niçin gezegenler Güneşin çevresinde dolanırlar da uzaklaşıp gitmezler?

Newton bu sorunun yanıtını, Platon'dan beri bilinmekte olan ve miktarını Galilei'nin ölçtüğü gravitasyonda bulur. Ona göre, Yer'in çevresinde dolanan Ayı yörüngesinde tutan kuvvet yeryüzünde bir tasın düşmesine neden olan kuvvettir. Daha sonra Ayın hareketini mermi yoluna benzeterek bu olayı açıklamaya çalışan Newton, söyle bir varsayım oluşturur:

Bir dağın tepesinden atılan mermi yer çekimi nedeniyle A noktasına düşecektir. Daha hızlı fırlatılırsa, daha uzağa örneğin A' noktasına düşer. Eğer ilk atıldığı yere ulaşacak bir hızla fırlatılırsa, yere düşmeyecek, kazandığı merkez kaç kuvvetle, yer çekim kuvveti dengeleneceği için, tıpkı doğal bir uydu gibi Yer'in çevresinde dolanıp duracaktır

Böylece yapay uydu kuramının temel prensibini de ilk kez açıklamış olan Newton, çekimin matematiksel ifadesini vermeye girişir. Kepler kanunlarını göz önüne alarak gravitasyonu F = M.m /r olarak formüle eder. Daha sonra gözlemsel olarak da bunu kanıtlayan Newton, böylece bütün evreni yöneten tek bir kanun olduğunu kanıtlamıştır. Bundan dolayı da bu kanuna evrensel çekim kanunu denmiştir.

Newton'un diğer bir katkısı da fizikte kuramsal evreyi gerçekleştirmiş olmasıdır. Kendi zamanına kadar bilimde gözlem ve deney aşamasında bir takım kanunların elde edilmesiyle yetinilmişti. Newton ise bu kanunlar ışığında, o bilimin bütününde geçerli olan prensiplerin oluşturulduğu kuramsal evreye ulaşmayı başarmış ve fiziği, tıpkı Eukleides'in geometride yaptığına benzer şekilde, aksiyomatik hale getirmiştir. Dayandığı temel prensipler şunlardır:

1. Eylemsizlik prensibi: Bir cisme hiçbir kuvvet etki etmiyorsa, o cisim hareket halinde ise hareketine düzgün hızla doğru boyunca devam eder, sükûnet halindeyse durumunu korur.
2. Bir cisme bir kuvvet uygulanırsa o cisimde bir ivme meydana gelir ve ivme kuvvetle orantılıdır (F = m.a).
3. Etki tepki prensibi: Bir A cismi bir B cismine bir F kuvveti uyguluyorsa, B cismi de A cismine zıt yönde ama ona eşit bir F kuvveti uygular.

Newton'un ağırlıkla ilgilendiği bir diğer bilim dalı da optiktir. Optik adli eserinde ışığın niteliğini ve renklerin oluşumunu ayrıntılı olarak incelemiştir ve ilk kez güneş ışığının gerçekte pek çok rengin karışımından veya bileşiminden oluştuğunu, deneysel olarak kanıtlamıştır. Bunun için karanlık bir odaya yerleştirdiği prizmaya güneş ışığı göndererek renklere ayrılmasını ve daha sonra prizmadan çıkan ışığı ince kenarlı bir mercekle bir noktaya toplamak suretiyle de tekrar beyaz ışığı elde edebilmiştir. Ayrıca her rengin belirli bir kırılma indisi olduğunu da ilk bulan Newton'dur.

* GALILEO GALILEI (1564-1642) ( Ek1)

d. Fizik

Bu dönemde çağdaş mekanik ve optik bilimleri kurulmuştur. Galilei kinematiksel yaklaşımı benimseyerek çağdaş mekaniğin temel problemlerini matematiksel olarak açıklanmış ve çözüme kavuşturulmuştur. Eylemsizlik İlkesinin formüle edilmesi ile birlikte klasik mekaniğin doğal yer, ivme ve kütle gibi temel kavramları matematiksel bir biçimde yeniden ifade edilmiş ve durağanlık, hareket gibi, hareket de durağanlık gibi doğal bir olgu niteliğine kavuşturulmuş ve bu bağlamda hareket bir problem olmaktan çıkarılmıştır.

Newton ise Eylemsizlik İlkesinin doğal bir hareket olarak kabul edilmesi sonucunda döngüsel hareketin açıklanmasının gerekliliğini vurgulayarak, kinematiksel yaklaşımın yerine dinamiksel yaklaşımla göksel cisimlerin döngüsel hareketlerini çekim kavramı çerçevesinde çözüme kavuşturmuştur.

e. Kimya

Bu dönemde kimya alanında maddenin yapısına ilişkin deneysel çalışmalar başlamış ve özellikle Böyle, ve Hook gibi bilim adamları sayesinde yeni bir atom kuramı geliştirilmiştir.

f. Biyoloji

Bu dönemde geliştirilen mikroskop aracılığı ile Malpighi, Leewenhook ve Swammerdan gibi bilim adamları, değişik canlı yapılar üzerinde araştırmalar yapmış ve böylece Hücre Kuramının kurulmasını sağlamışlardır.

Ayrıca, Willis, Hooke ve Mayow yapmış oldukları çalışmalar sırasında canlı ve cansız yapıların çok küçük parçacıklardan oluştuğunu ve temel yapılarının benzer olması dolayısıyla işlevlerinin de birbirine benzemesi gerektiğini düşünmüşlerdir.

g. Tip

Bu dönemde anatomi, fizyoloji ve embriyoloji konusundaki araştırmalar geliştirilmiş ve özellikle Harvey, büyük Yunan hekimlerinden Galenos'u eleştirerek kan dolaşımını bulmuştur.

h. Teknik

İnsanin gündelik gereksinimlerini karşılamak ve doğal çevresini çıkarlarına uygun bir şekilde değiştirmek için, çoğu zaman bilimsel bilgi birikiminden yararlanarak bir takım alet ve makineler yapması eylemi diye tanımlanabilecek teknolojinin oldukça eski bir geçmişi vardır; ancak asil önemli gelişmeler, bilimle teknolojinin buluşturulmaya başlandığı bu dönemde yaşanmıştır.

Sonradan Sanayi Devrimi (1750-1900) olarak isimlendirilecek olan bu gelişimlerin en belirgin niteliği, üretimin insan, hayvan, su ve rüzgar gücü yerine buhar makineleriyle gerçekleştirilmesidir.

Atmosfer basıncında çalışan ilk pistonlu buhar makinesi 1712'de İngiliz mucit Thomas Newcomen tarafından icat edilmiş ve 1769'da James Watt tarafından geliştirilerek sanayinin hizmetine sunulmuştur. Buhar makinelerini buharlı gemi (1807) ve buharlı lokomotif (1825) gibi ulaşım araçlarının geliştirilmesi izlemiştir.


  #7  
Okunmamış 14-01-2008, 19:04
 
Standart --->: Bilim Nedir

YENIÇAGDA BILIM

A. Yeniden Doğuş (Rönesans) Dönemi'nde Bilim

(On Besinci Yüzyıl ve On Altıncı Yüzyıl)

Rönesansı, Ortaçağ ile Yeniçağ arasında geçen zaman dilimi olarak tanımlayabiliriz; ancak Ortaçağ ansızın sona ermediği gibi Yeniçağ da ansızın başlamamıştır. Ayrıca Ortaçağın bitmesi ve Yeniçağın başlaması her ülkede ayni tarihlerde gerçekleşmemiştir; örneğin İtalyada diğer ülkelerden daha önce, 14. yüzyılın ortalarında 'Petrarca Zamanında başlamıştır.

Rönesans, diğer bütün özellikleri bir yana, Ortaçağın kavramlarına ve yöntemlerine karsı bir başkaldırıdır. Herkes bilir ki her nesil bir öncekine karsı su veya bu ölçüde tepki gösterir; her dönem bir öncekine karsı yapılmış bir başkaldırıdır ve bu böyle devam eder; ancak, Rönesansta yapılan başkaldırı, diğerlerine göre daha sert olmuştur.

Ortaçağın karakteristik özelliklerinden birisi yeniliklere karsı duyulan korkudur. Rönesans ise bu konuda daha hoşgörülü olmuştur. Her yenilik sorunlar yaratmış, ancak yenilikler insanların karsısına giderek artan bir sıklıkla çıkmaya başlayınca, bunlara alışılmış ve yeniliklere karşı daha az güvensizlik duyulur olmuştur; sonunda insanlar yeniliklerden hoşlanmışlardır.

Bilim alanında, yapılan yenilikler devrim niteliğindedir. Bu durum ürkek insanların neden bilimden korktuklarını açıkça ortaya koymaktadır; çünkü hiçbir şey bilginin gelişimi kadar çağ açıcı olamaz; her türlü toplumsal gelişimin kökeninde bilim bulunmaktadır. Rönesans döneminin bilim adamı yeni bir bakış değil, yeni bir oluşum ortaya koymuştur. Yenilikler çoğu kez öyle büyük olmuştur ki o döneme Yeniden Doğuş ya da Rönesans değil, Gerçek Doğuş, Yeni Bir Başlangıç demek daha uygun olur.

Rönesans, insanin kendi üzerine eğildiği, kendini keşfettiği ve hümanist görüsün önem kazandığı bir dönemdir. Ortaçağda egemen olan Hıristiyan anlayışı bu dünyanın değerini, insani öbür dünyaya hazırlayışı ile ölçmüştür. Oysa hümanistler insanin bu dünyadaki yasamı ile ilgilenmişlerdir. Bütün bunlar insanin kendi üzerine eğilmesine, başka deyişle, insanin kendini keşfetmesine neden olmuştur.

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

Bu dönemde Yunan felsefe ve bilim anlayışına yeniden dönülmüş ve bu anlayışın daha derinden kavranabilmesi için Yunanca'dan çeviriler yapılmaya başlanmıştır.

Bu döneme damgasını vuran etkinlik, doğaya ilişkin doğru ve güvenilir bilgi elde etmek için gerekli olan yöntem arayışıdır. Bu yöntemin araçları olarak gözlem ve deney üzerinde durulmuştur.

Ayrıca, yeni bir insan ve yeni bir toplum arayışı yönündeki çalışmalar bir varlık olarak insan ve toplumun yeniden sorgulanmasını ve doğadaki yerinin yeniden belirlenmesi sorununu gündeme getirmiştir.

* Francis Bacon

Bacon (1561-1626), bilimin önemini ve insanlığın refahı yönünden vaat ettigi olanakları ilk kavrayan düşünürlerden birisidir. Onun asil ilgisi bilimi anlamak, bilgi edinmenin doğru ve etkili yolunu kesin bir biçimde bulup ortaya çıkarmaktır. Çünkü ona göre, doğanın gizemlerini çözmek ve kanunlarını keşfetmek insanlığın refahı ve ilerlemesi için gereklidir.

Bacon'a göre, bugüne kadar insanin doğa karsısında çaresiz ve zavallı bir duruma düşmesinin nedeni, ne insan aklinin yetersizliği ne de doğanın anlaşılamayacak kadar karmaşık olmasıdır. Neden, yalnızca yanlış bir yöntemin kullanılmasıdır.

Böylece yöntemin gerekliliğini ve önemini belirledikten sonra Bacon, bunun nasıl olusturulabilecegi üzerinde düşünmeye baslar. Bunun için de öncelikle insanların yanlışa neden ve nasıl düştüklerinin gerekçelerini belirlemeye yönelir.

Bacon'a göre, insanların yanlışa düşmelerinin nedenleri şunlardır:

1. Üniversitelerde öğretimin bozulmuş olması: Ona göre, bunun temelinde yatan neden skolastik düşüncenin egemen olmasıdır.
2. İnsan Akli: Bacon'a göre, insanların yanılmalarının nedenlerinden birisi de kendi aklidir. Çünkü insan akli çabuk karar vermeye ve genellemeye düşkündür. Bir konu üzerinde biraz durunca yorulur, gereken Sabrı gösteremez ve yanlışa düşebilir. Öyleyse doğru bilgi nasıl elde edilecektir? Bunun için iki şey gereklidir.

1. Önyargılardan sıyrılmak.
2. Sağlam bir yöntem uygulamak.

b. Matematik

Bu dönem diğer alanlarda olduğu gibi matematik alanında da yeniden bir uyanışın gerçekleştiği ve özellikle trigonometri ve cebir alanlarında önemli çalışmaların yapıldığı bir dönemdir. Rönesans matematiği özellikle Raffaello Bombelli, François Viète ve Simon Stevin ile doruk noktasına ulaşmıştır.

c. Astronomi

Bu dönemde en önemli gelişme astronomi alanında olmuştur. Kopernik, Yunan Dönemi'nden beri yürürlükte bulunan Yer Merkezli Evren Kuramının yerine, Güneş Merkezli Evren Kuramını kurmuş ve Yer'in, Güneşin çevresinde dairesel bir yörünge üzerinde dolanan bir gezegen olduğunu savunmuştur. Böylece, Yer'in evrenin merkezinden kaldırılmasına bağlı olarak insanin evrendeki konumu da yeniden sorgulanmaya başlanmıştır.

Tycho Brahe ise Yer'i evrenin merkezinden kaldırmanın doğuracağı bilimsel ve dinsel sakıncaları göz önünde bulundurmuş ve Yer-Güneş Merkezli Evren Kuramı ile Kopernik'e karsı çıkmıştır.

* Kopernik

Kopernik, düşünce tarihinde bir dönüm noktasını simgeler. Onun adıyla anılan sistem yalnız modern bilimin doğusuna değil, insanin evren içindeki yerini saptamada yeni ve daha ölçülü bir görüsün ortaya çıkmasına da başlangıç sayılır. Gerçekten de Kopernikle birlikte insanoğlunun kendini evrenin merkezinde sayma iddiası yıkılmış, doğanın bir uzantısı, bir parçası olduğu düşüncesi doğmuştur. Bu devrimin kaynağı “Göksel Kürelerin Dolanımı Üzerine” adli yapıtıdır.

Kopernik sistemi birçok yönlerden Aristoteles görüsünden ayrılmaz. Kitabinin ilk bölümünün başlıkları bu gerçeği göstermeye yeter:

• Evrenin küresel olduğu
• Arziin küresel olduğu
• Göksel cisimlerin hareketlerinin düzgün dairesel, ve sürekli olduğu... gibi

Onun sistemine devrimci niteliği veren şey yerküreyi evrenin merkezi olmaktan çıkarıp, Güneş çevresinde dolanan sıradan bir gezegen saymasıdır.

* Tycho Brahe

Copernicus'un Güneş-merkezli sistemi, Yermerkezli sistemden çok daha basarili değildi. Ayrıca henüz yeni fizik kurulmadığından, Güneşin evrenin merkezinde ve Yer'in de bir gezegen gibi onun çevresinde döndüğünün kanıtı da verilemiyordu. Bu nedenle, astronomlar Copernicus'u hemen kabul etmediler. Ancak astronomların karsısında gök olaylarının hesabini verebilen iki sistem vardı. Bunlardan hangisinin evrenin gerçek yapısını yansıttığının bilinmesi gerekiyordu. Bu da doğru gözlemler yapmakla mümkün olacaktı.

Brahe, sisteminden çok, yaptığı gözlemlerle önem taşır. Onun yaptığı gözlemler sayesinde Aristoteles fiziği ve kozmolojisi büyük darbeler almıştır. 1572 yılında, Cassiopea takımyıldızında yeni bir yıldız ortaya çıkar. yaptığı hesaplamalarla Brahe, bu gökcisminin sabit yıldızlar bölgesinde bulunduğunu ve yeni bir yıldız olduğunu ortaya çıkardı. Aristoteles fiziğine göre eterden yapılmış olan bu bölge mükemmeldi ve burada yeni hiçbir şey varlığa gelemeyeceği gibi, var olan bir şey de yok olamazdı. Oysa bu 1572 yıldızı (bugünkü deyimi ile nova) Aristoteles'in temel prensiplerine karsıydı. Brahe, 1577'de ise, bir kuyruklu yıldız gözlemler. Bu yıldızın Ay küresinin dışında, bu kürenin çok uzağında olduğunu saptar. Bu da Aristoteles kozmolojisine aykırı idi. Çünkü Aristoteles'e göre, kuyruklu yıldızlar Ay küresinin altındadır. Böylece onun yaptığı bu gözlemler sayesinde Aristoteles kozmolojisi büyük darbeler alır. Bundan sonra Kepler'i beklemek gerekecektir.

1576 yılında Hven Adasında dönemin en önemli gözlemevini kuran Brahe, bu gözlemevinde, o zamana kadar Bati Dünyasında karşılaşılmayan büyük boyutlu gözlem araçları inşa edilmiş, özellikle duvar kadranı çok ilgi çekmiştir.
Pratik astronomide büyük bir yenilik olan günlük gözlemler de yapmıştır.

d. Fizik

Bu dönemde fizik alanı diğer alanlar kadar gelişmemiştir. Ancak Gilbert'in mıknatıs üzerine yapmış olduğu deneysel incelemeler deneysel yöntemin güçlenmesini sağlamıştır.

e. Biyoloji

Bu dönemde diğer bilimlerin yani sıra biyolojide de önemli gelişmeler yaşanmıştır. Otto Brunfels, Herbarum Vivae Eicones (Bitkilerin Canlı Resimleri, 1530-1540) adli yapıtıyla botaniği ve Conrad Gesner ise Historiae Animalium (Hayvanlar Tarihi) adli yapıtıyla zoolojiyi yeniden canlandırmıştır.

f. Tip

Bu dönemde Leonardo da Vinci ve Andreas Vesalius'un yapmış olduğu direksiyon çalışmaları sonucunda çağdaş anatominin temelleri atılmıştır.

Ayrıca Paracelsus, bütün varlıkların ortak bir temeli olduğu düşüncesinden hareket ederek, canlılar ve cansızların birbirinden farklı olmadıklarını ve temelde yedi öğeden oluştuklarını söylemiştir. Bu nedenle cansızların yapısını açıklarken kullanılan yasa ve ilkelerin, canlıların yapısını açıklarken kullanılan yasa ve ilkelerle özdeş olması gerektiğini savunmuştur. Öyleyse hastalık canlı yapıdaki kimyasal dengenin bozulması, sağlık ise bu dengenin yeniden kurulmasıdır.

g. Teknik

Bu dönemde bulunan ve kullanılan barut, pusula ve matbaa doğa bilimlerinin gelişimini büyük ölçüde etkilemiştir.

Rönesans döneminin en büyük gelişmesi hiç kuskusuz ki baskı tekniğinin bulunması olmuştur. Bu tekniğin kültürün yayılmasında ve standartlaşmasında büyük bir önem taşıdığı açıktır. Yazma yapıtlar bir çok açıdan özgündür, ama yanlışlara, eklemelere ve çıkarmalara çok açıktır. baskı teknolojisi ise tek seferde, birbirinin ayni olan yüzlerce kopyayı yayımlamaya ve bir kitabin belli bir sayfasına gönderide bulunmaya olanak tanımıştır.

baskı tekniğinin bulunması, ayni dönemlerde, gravür tekniğinin de bulunması ile zenginleşmiştir. Ağaç ve bakir levha oymacılığı, grafik alanında, matbaanın yazı alanında yaptığı katkının tam olarak aynisini yapmıştır. Sanat ürünleri yaygınlaşmaya ve standartlaşmaya başlamıştır.

Bu iki buluş yani, baskı ve gravür, bilginin gelişiminde çok büyük bir önem taşımaktadır. baskı, temel alınabilecek matematiksel ve astronomik tabloların, gravür ise bitkilerin, hayvanların, anatomik ya da cerrahî ayrıntıların ve kimyasal araçların kitaplara resimler biçiminde girmesine olanak sağlamıştır.

B. On Yedinci Yüzyılda Bilim

(Bilimsel Devrim)

Bu dönemin en büyük özelliği, bilimsel yöntemin, yani önermelerin doğruluğunun deneysel olarak sınanması yolunun ortaya çıkması ve buna bağlı olarak fizik, kimya ve biyoloji gibi temel bilimlerin felsefeden bütünüyle ayrılmasıdır.

Özellikle astronomi alanında Kepler ve fizik alanında ise Galilei ve Newton'un yapmış olduğu araştırmalar ve kurmuş olduğu kuramlar sonucunda bilimde çok büyük bir atilim gerçekleştirilmiş ve bilim, diğer düşünsel etkinlikleri yönlendiren bir düşünsel etkinlik konumuna yükselmiştir. Bu nedenle bu çağ, bilim tarihçileri tarafından Bilimsel Devrimler Çağı olarak adlandırılmıştır.

a. doğa ve Bilgi Felsefesi

Bu dönemde bilimin giderek güçlenmesi ve diğer düşünsel etkinlikleri yönlendirir bir konuma yükselmesi bilimin nasıl bir etkinlik olduğuna ilişkin araştırmaların yoğunlaşmasına neden olmuştur. Bu konuda özellikle Bacon ve Descartes önemli görüşler ileri sürmüşlerdir.

* Descartes

Modern felsefenin ve analitik geometrinin kurucusu olan Descartes (1596 - 1650) için de, Bacon'da olduğu gibi, amaç doğayı egemenlik altına almaktır. Çünkü insan ancak o zaman mutlu olabilir. Fakat doğa, skolastiğin sağladığı bilgilerle egemenlik altına alınamaz. Böylece Descartes'in da skolastiğin insanı yanlışa götürdüğünü, düşündüğü anlaşılmaktadır. Ona göre, bunun iki nedeni vardır.

1- skolastiğin kavramları açık ve seçik değildir.
2- Bu yöntem doğru bilgi elde etmeye uygun değildir.

Böylece Descartes yeni bir yönteme gereksinim olduğunu belirtir. Çünkü ona göre doğruyu yanlıştan ayırt etme gücü, yani akil (sağduyu) eşit olarak dağıtılmıştır. O halde bu kadar yanlış bilginin kaynağı akil olamaz. Böylece Descartes, insanların yanlışa düşmelerinin tek nedeninin doğru bir yönteme sahip olmamaları olduğu sonucunu çıkarır.

Bundan sonra yöntemini kurmaya çalışan Descartes, öncelikle bu konuda kendine nelerin yardımcı olacağını araştırır ve iki şeyin bulunduğuna karar verir:

1- Klasik mantık
2- Eskilerin kullandığı Analiz

Descartes bu iki yoldan analizin daha doğru olduğuna karar verir. Matematikle ilgili çalışmaları sonucunda da analitik geometriyi bulur. Burada esas olan bir cebir denkleminin bir geometrik şekille anlatılmasıdır. Descartes'in bu önemli bulusundan sonra diğer önemli bir katkısı da geometri ile cebir arasında kurduğu paralelizmin ayni şekilde matematik ve diğer bilimler arasında da kurulabileceğini belirtmesidir. Çünkü ona göre her hangi bir bilimde bir şeyi bilmek demek aslında sayı ve ölçüden başka bir şey değildir. Bundan dolayı da bütün bilimlerde tek bir yöntem uygulamak olanaklıdır. Bu da matematiksel yöntemdir. Böylece ilk defa bütün bilimlerin yönteminin tek bir yöntem olduğu belirtilmiştir. Bu nedenle Descartes'in yöntemine evrensel matematik yöntem denmiştir.

Descartes'in bu analiz ağırlıklı, yöntemsel kuşkuculuğa dayanan yöntemi, felsefe için gerçekten çok yenidir.
Bilimin yöntemi ve kartezyen felsefe sistemiyle ünlü olan Descartes, ayni zamanda büyük bir matematikçidir. Cebirsel işlemleri geometriye uygulayarak analitik geometriyi kurmuştur. O zamana kadar geometri ve cebir problemleri kendi özel yöntemleri ile ayrı ayrı çözülmekteydi. Ancak Descartes, cebir ve geometri arasındaki bu mesafeyi ortadan kaldıran, cebiri geometriye uygulayan genel bir yöntem ileri sürdü.
Descartes bütün fiziğin bu şekilde geometrik ilişkilere indirgenebileceğini düşünerek, bütün evreni matematiksel olarak açıklamaya çalışmıştır.

b. Matematik

Bu dönemde çağdaş matematiğin temelleri atılmış ve Pierre de Fermat sayılar kuramını, Pascal olasılık kuramını, Leibniz ve Newton ise diferansiyel ve integral hesabı kurmuşlardır

c. Astronomi

Kopernik'in kurmuş olduğu Güneş Merkezli Evren Kuramı çerçevesinde yürütülen araştırmalar sonucunda Eudoxus, Aristoteles ve Batlamyus'tan beri savunula gelmekte olan Yer Merkezli Evren Kuramı yıkılmış ve Galilei ile Kopernik kuramı gözlemsel açıdan, Kepler ile kuramsal açıdan geliştirilmiş ve çağdaş astronominin temelleri atılmıştır. Böylece Kepler'in Elips Yörüngeler Kanunu ile gök mekaniğine giden yol açılmıştır.

* Sir Isaac Newton

Newton (1642 - 1727), tarihin yetiştirdiği en büyük bilim adamlarından biridir ve matematik, astronomi ve fizik alanlarındaki buluşları göz kamaştırıcı niteliktedir; klasik fizik onunla doruğa erişmiştir. Bilime yaptığı temel katkılar, diferansiyel ve entegral hesap, evrensel çekim kanunu ve Güneş ışığının yapısı olarak sıralanabilir. Çalışmalarını doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri (Principia) ve Optik adli eserlerinde toplamıştır.

Newton 1665 yılında uzunluklar, alanlar, hacimler, sıcaklıklar gibi sürekli değişen niceliklerin değişme oranlarının nasıl
Principia'da Newton, Galilei ile önemli değişime uğrayan hareket problemini yeniden ele alır. Uzun yıllar Aristoteles'in görüşlerinin etkisinde kalmış olan bu problemi Galilei, eylemsizlik ilkesiyle kökten değiştirmiş ve artık cisimlerin hareketinin açıklanması problem olmaktan çıkmıştı. Ancak, problemin gök mekaniğini ilgilendiren boyutu hâlâ tam olarak açıklanamamıştı. Galilei'nin getirdiği eylemsizlik problemine göre dışarıdan bir etki olmadığı sürece cisim durumunu koruyacak ve eğer hareket halindeyse düzgün hızla bir doğru boyunca hareketini sürdürecektir. Ayni kural gezegenler için de geçerlidir. Ancak gezegenler doğrusal değil, dairesel hareket yapmaktadırlar. O zaman bir problem ortaya çıkmaktadır. Niçin gezegenler Güneşin çevresinde dolanırlar da uzaklaşıp gitmezler?

Newton bu sorunun yanıtını, Platon'dan beri bilinmekte olan ve miktarını Galilei'nin ölçtüğü gravitasyonda bulur. Ona göre, Yer'in çevresinde dolanan Ayı yörüngesinde tutan kuvvet yeryüzünde bir tasın düşmesine neden olan kuvvettir. Daha sonra Ayın hareketini mermi yoluna benzeterek bu olayı açıklamaya çalışan Newton, söyle bir varsayım oluşturur:

Bir dağın tepesinden atılan mermi yer çekimi nedeniyle A noktasına düşecektir. Daha hızlı fırlatılırsa, daha uzağa örneğin A' noktasına düşer. Eğer ilk atıldığı yere ulaşacak bir hızla fırlatılırsa, yere düşmeyecek, kazandığı merkez kaç kuvvetle, yer çekim kuvveti dengeleneceği için, tıpkı doğal bir uydu gibi Yer'in çevresinde dolanıp duracaktır

Böylece yapay uydu kuramının temel prensibini de ilk kez açıklamış olan Newton, çekimin matematiksel ifadesini vermeye girişir. Kepler kanunlarını göz önüne alarak gravitasyonu F = M.m /r olarak formüle eder. Daha sonra gözlemsel olarak da bunu kanıtlayan Newton, böylece bütün evreni yöneten tek bir kanun olduğunu kanıtlamıştır. Bundan dolayı da bu kanuna evrensel çekim kanunu denmiştir.

Newton'un diğer bir katkısı da fizikte kuramsal evreyi gerçekleştirmiş olmasıdır. Kendi zamanına kadar bilimde gözlem ve deney aşamasında bir takım kanunların elde edilmesiyle yetinilmişti. Newton ise bu kanunlar ışığında, o bilimin bütününde geçerli olan prensiplerin oluşturulduğu kuramsal evreye ulaşmayı başarmış ve fiziği, tıpkı Eukleides'in geometride yaptığına benzer şekilde, aksiyomatik hale getirmiştir. Dayandığı temel prensipler şunlardır:

1. Eylemsizlik prensibi: Bir cisme hiçbir kuvvet etki etmiyorsa, o cisim hareket halinde ise hareketine düzgün hızla doğru boyunca devam eder, sükûnet halindeyse durumunu korur.
2. Bir cisme bir kuvvet uygulanırsa o cisimde bir ivme meydana gelir ve ivme kuvvetle orantılıdır (F = m.a).
3. Etki tepki prensibi: Bir A cismi bir B cismine bir F kuvveti uyguluyorsa, B cismi de A cismine zıt yönde ama ona eşit bir F kuvveti uygular.

Newton'un ağırlıkla ilgilendiği bir diğer bilim dalı da optiktir. Optik adli eserinde ışığın niteliğini ve renklerin oluşumunu ayrıntılı olarak incelemiştir ve ilk kez güneş ışığının gerçekte pek çok rengin karışımından veya bileşiminden oluştuğunu, deneysel olarak kanıtlamıştır. Bunun için karanlık bir odaya yerleştirdiği prizmaya güneş ışığı göndererek renklere ayrılmasını ve daha sonra prizmadan çıkan ışığı ince kenarlı bir mercekle bir noktaya toplamak suretiyle de tekrar beyaz ışığı elde edebilmiştir. Ayrıca her rengin belirli bir kırılma indisi olduğunu da ilk bulan Newton'dur.

* GALILEO GALILEI (1564-1642) ( Ek1)

d. Fizik

Bu dönemde çağdaş mekanik ve optik bilimleri kurulmuştur. Galilei kinematiksel yaklaşımı benimseyerek çağdaş mekaniğin temel problemlerini matematiksel olarak açıklanmış ve çözüme kavuşturulmuştur. Eylemsizlik İlkesinin formüle edilmesi ile birlikte klasik mekaniğin doğal yer, ivme ve kütle gibi temel kavramları matematiksel bir biçimde yeniden ifade edilmiş ve durağanlık, hareket gibi, hareket de durağanlık gibi doğal bir olgu niteliğine kavuşturulmuş ve bu bağlamda hareket bir problem olmaktan çıkarılmıştır.

Newton ise Eylemsizlik İlkesinin doğal bir hareket olarak kabul edilmesi sonucunda döngüsel hareketin açıklanmasının gerekliliğini vurgulayarak, kinematiksel yaklaşımın yerine dinamiksel yaklaşımla göksel cisimlerin döngüsel hareketlerini çekim kavramı çerçevesinde çözüme kavuşturmuştur.

e. Kimya

Bu dönemde kimya alanında maddenin yapısına ilişkin deneysel çalışmalar başlamış ve özellikle Böyle, ve Hook gibi bilim adamları sayesinde yeni bir atom kuramı geliştirilmiştir.

f. Biyoloji

Bu dönemde geliştirilen mikroskop aracılığı ile Malpighi, Leewenhook ve Swammerdan gibi bilim adamları, değişik canlı yapılar üzerinde araştırmalar yapmış ve böylece Hücre Kuramının kurulmasını sağlamışlardır.

Ayrıca, Willis, Hooke ve Mayow yapmış oldukları çalışmalar sırasında canlı ve cansız yapıların çok küçük parçacıklardan oluştuğunu ve temel yapılarının benzer olması dolayısıyla işlevlerinin de birbirine benzemesi gerektiğini düşünmüşlerdir.

g. Tip

Bu dönemde anatomi, fizyoloji ve embriyoloji konusundaki araştırmalar geliştirilmiş ve özellikle Harvey, büyük Yunan hekimlerinden Galenos'u eleştirerek kan dolaşımını bulmuştur.

h. Teknik

İnsanin gündelik gereksinimlerini karşılamak ve doğal çevresini çıkarlarına uygun bir şekilde değiştirmek için, çoğu zaman bilimsel bilgi birikiminden yararlanarak bir takım alet ve makineler yapması eylemi diye tanımlanabilecek teknolojinin oldukça eski bir geçmişi vardır; ancak asil önemli gelişmeler, bilimle teknolojinin buluşturulmaya başlandığı bu dönemde yaşanmıştır.

Sonradan Sanayi Devrimi (1750-1900) olarak isimlendirilecek olan bu gelişimlerin en belirgin niteliği, üretimin insan, hayvan, su ve rüzgar gücü yerine buhar makineleriyle gerçekleştirilmesidir.

Atmosfer basıncında çalışan ilk pistonlu buhar makinesi 1712'de İngiliz mucit Thomas Newcomen tarafından icat edilmiş ve 1769'da James Watt tarafından geliştirilerek sanayinin hizmetine sunulmuştur. Buhar makinelerini buharlı gemi (1807) ve buharlı lokomotif (1825) gibi ulaşım araçlarının geliştirilmesi izlemiştir.


  #8  
Okunmamış 14-01-2008, 19:05
 
Standart --->: Bilim Nedir

Tarih bilgileri - Kronoloji

150
Ptolemaios, yıldızlarla gezegenlerin hareketleri hakkındaki Almagest'i yazdı.
161
Yunanlı anatomici Galenos, daha sonra ünlü bir doktor olacağı Roma'ya yerleşti.
287
M.Ö. 287'de matematikçi ve mucit Arşimet doğdu.
335
Aristoteles, doğa tarihiyle ve evrenin yapısıyla ilgili önemli bilimsel kitaplar kaleme alır.
387
M.Ö. 387'de Filozof Platon, Atina'da Akademia'yı kurdu.
399
Yunanlı filozofların en büyüklerinden olan Sokrates öldü.
450
M.Ö. 450'de Hippokrates, Kos (İstanköy) adasında doğdu.
500
M.Ö. 500'de Pythagoras, evrende sayıların ve uyumun gizemli önemini irdeler.
551
Çinli filozof Konfüçyüs doğdu.
600
Orta Amerika'da Maya uygarlığı gelişti.

700
M.Ö. 700'de eski bir Hint tıp metni olan Ayurueda'nın ilk derlenişi.
813
Bağdat'ta gökbilim okulu kuruldu.
854
Arap simyacı Ebubekir Razi (Rhazes) doğdu.
965
Optik konusundaki çalışmalarıyla ünlü Arap fizikçi İbnülheysem (Alhazen) doğdu.
1253
Matematik ve bilim dersleri veren Robert Grosseteste'in öldü.


1264
Aquinolu Thomas, Hıristiyan düşüncesini Aristoteles'in öğretisiyle uzlaştırdı.
1267
Roger Bacon, geleneksel Hıristiyan eğitimine karşı çıktı.
1452
Mucit ve sanatçı Leonardo da Vinci doğdu.
1453
Copernicus, gezegenlerin Dünya'nın etrafında değil, Güneş'in etrafında döndüğünü ortaya atan kuramını yayımladı.
1453
Andreas Vesalius, insan anatomisiyle ilgili yeni bir elkitabı çıkardı.
1527
Paracelsus, Basel Üniversitesi'nde profesör oldu.
1543
Copernicus, gezegenlerin Dünya'nın etrafında değil, Güneş'in etrafında döndüğünü ortaya atan kuramını yayımladı. Andreas Vesalius, insan anatomisiyle ilgili yeni bir elkitabı çıkardı.
1551
Conrad von Gesner, hayvan krallığıyla ilgili incelemesini yayımlamaya başladı.
1557
Conrad von Gesner, hayvan krallığıyla ilgili dev incelemesini yayımlamaya başladı.
15 Şubat 1564
Bilim adamı Galileo doğdu.
1574
Tycho Brahe, gökyüzünü gözlemek için Hven adasında bir gözlemevi kurdu.
31 Mart 1596
Matematikçi ve filozof Rene Descartes doğdu.
1610
Galileo Galilei, teleskop kullanarak yaptığı gökbilimsel keşifleri konu alan Yıldızların Habercisi'ni yayımladı.
1616
William Harvey, kan dolaşımı konusunda dersler verdi.

1687
Newton'un, evrensel çekim yasalarını formülleştirdiği Principia başlıklı kitabının yayımladı.
1703
Newton, Kraliyet Derneği'nin başkanlığına getirildi ve 1727'de ölümüne dek bu görevde kaldı.
1704
Newton, mercekler ve ışık hakkındaki, Optik başlıklı kitabını yayımlar.
1704
John Ray, 17 000 bitkiyi içeren sınıflandırmasını tamamladı.
1705
Francis Hauksbee, vakumlu bir küreyi sürterek anlık, parlak elektrik ışıkları elde etti.
17 Ocak 1706
Benjamin Franklin doğdu.
1729
Stephen Gray, elektriği büyük uzaklıklara iletti.
1745
Elektrik depolayan bir alet olan Leiden şişesi bulundu.
1748
Georges de Buffon, 36 cilt tutan, "Doğa Tarihi İncelemesi"ni tamamladı.
1752
Benjamin Franklin, yıldırımın elektrikten kaynaklandığını gösterdi.

1753
Carl Linnaeus, yeni, iki terimli bitki sınıflandırma sistemini yayımladı.
1756
Joseph Black, kimyasal maddelerin ısıtılmasıyla elde edilebilen "sabit hava"yı buldu.
1774
Joseph Priestley, bugün bizim oksijen olarak bildiğimiz gazı ayrıştırdı ve ona "flojistonlu hava" adını verdi.
1775
Abraham Werner, Freiberg'te bir madencilik okulu kurdu ve yavaş yavaş, yerbilimsel değişmeyle ilgili "Neptün" kuramını geliştirdi.
1779
Antoine Lavoisier, "flojistonlu hava"nın varlığını kanıtladı ve ona "oksijen" adını verdi.
1787
Caroline Herschel, gökbilime yaptığı katkılardan dolayı sarayın takdirini kazandı.
1789
Lavoisier'nin, 33 elementi sıraladığı ve bu elementlerin adlandırılması ile ilgili modern sistemi sunduğu "Kimyasal Adlandırma Yöntemi" yayımlandı.
1791
Luigi Galvani, kurbağalarla yaptığı elektrik deneylerinin sonuçlarını yayımladı.
1795
James Hutton, "Yer Kuramı" adlı kitabında Kitab-ı Mukaddes'te yaradılış konusunda söylenenleri sorguladı. Yerbilimsel değişikliklerin, Kitab-ı Mukaddes'te söylenenlerin tersine, milyonlarca yılda meydana geldiğini ileri sürdü.
1796
Edward Jenner, bir çocuğu çiçek hastalığına karşı aşıladı.
1799
Alessandro Volta, ilk elektrik bataryasını yaptı.
1808
John Dalton'un kitabı "Yeni Kimya Felsefesi Sistemi", atom kuramı hakkında önemli ve yeni fikirler ortaya attı.
1809
Jean de Lamarck, canlı varlıklardaki değişmeyle ilgili açıklamasını yayımladı. Bu açıklamada, sonradan kazanılmış özelliklerin kalıtsal olarak aktarılabileceğini ileri sürdü.
1820
Hans Oersted, elektrik akımının pusulanın iğnesi üzerinde manyetik etki yarattığını gösterdi.
1824
Justus von Liebig, Almanya'da, Gissen'de kendi araştırma laboratuvarını kurdu.
1831
Charles Lyell, Londra King's College'da profesörlüğe atandı.
1841
Michael Faraday, hareketli bir mıknatıstan elektrik akımı elde etti.
1843
Ada Lovelace matematik çalışmasını yayımladı.
1858
Alfred Wallace'ın "Doğal Seçilim " hakkındaki elyazmaları Darwin'in eline ulaştı.
1859
Darwin, evrim kuramlarını içeren, "Türlerin Kökeni"ni yayımladı.

1867
Joseph Lister, antiseptikler kullanılarak mikrop kapmaların azaltılabileceğini gösterdi.
1868
Gregor Mendel, bezelye bitkileriyle yaptığı, modern genetik kuramının temellerini oluşturan araştırmalarını bitirdi.
1869
Dimitriy Mendeleyev, Periyodik Çizelge'yi hazırladı.
1871
Darwin, evrim konusundaki ikinci kitabı "İnsanla Türeyişi'ni" yayımlar.
1872
James Maxwel, Faraday'ın elektrik kuramlarını sayıya dökmek için cebir denklemleri kullandı.
14 Şubat 1876
ABDli bilim adamı Alexander Graham Bell, telefonu icat etti
1882
Robert Koch, kolera virüsünü buldu.
1882
Sophia Krukovsky, Prix Bordin'i kazandı.
1885
Louis Pasteur, bir dizi aşı yaparak, kuduz bir köpek tarafından ısırılmış bir çocuğun yaşamını kurtardı.
1886
Heinrich Hertz, radyo dalgalarının varlığını gözler önüne seren araştırmalarına başladı.

1895
Wilhelm Röntgen, X-ışınlarını buldu.
1896
Antoine Becquerel, uranyumun radyoaktif olduğunu buldu.
10 Aralık 1896
Dinamiti ve daha güçlü başka patlayıcı maddeleri geliştiren İsveçli bilim adamı Alfred Nobel öldü. Bilim adamının vasiyeti üzerine kurulan vakfın verdiği "Nobel Ödülleri"nin ilki de, 10 Aralık 1901'de verildi. Ödüllerin her yıl fizik, kimya, tıp, edebiyat ve barış dallarında, 'bir önceki yıl insanlığa en büyük yararı sağlayanlara' verilmesi öngörüldü. 1901'de, fizik dalındaki ödülü, "x ışınları"nı bulan Wilhelm Roentgen kazandı.
10 Mart 1903
Paris Tıp Akademisi yetkilileri, alkolü insan bedenine büyük zararlar verdiğine ilişkin bir rapor yayımladılar.
3 Kasım 1903
Hollandalı araştırmacı Willem Einthoven, kalp atışlarını gösteren elektrokardiyografi aygıtını geliştirdi.
10 Aralık 1903
Fransız bilim insanları Pierre ve Marie Curie, radyoaktivite alanındaki çalışmalarından ötürü, uranyum üzerine buluşlarıyla tanınan Henri Becquerel ile Nobel Fizik Ödülünü paylaştılar.
1905
Albert Einstein, Özel Görelilik kuramı da içinde olmak üzere, üç bilimsel yazı yayımladı.
1910
Thomas Morgan'ın sirkesinekleriyle yaptığı deneyler, Mendel'in kalıtımla ilgili düşüncelerini doğruladı.
1911
Marie Curie, radyoaktiflik konusunda kendi başına yaptığı çalışmalardan dolayı Nobel Ödülü aldı; böylece de bu ödülü iki kez alan ilk kişi oldu.
1911
Ernest Rutherford, atomun merkezinde bir çekirdek olduğunu gösterdi.

1911
Kandilli Rasathanesi Rasathane-i Amire Mehmet Fatih Gökmen tarafından Kandilli Rasathanesi kuruldu.
1913
Niels Bohr, hidrojen atomu için yeni bir model önerdi.
1915
Alfred Wegener, "Kıta Kayması Kuramı"nı yayımladı.
1919
Einstein, "Genel Görelilik" konusundaki yazısını yayımladı.
1927
Georges Lemaître, evrenin sürekli genişlediği düşüncesini ortaya attı.
1928
Bugün penisilin dediğimiz bir oluşumun bakterileri öldürmesi Alexander Fleming'in dikkatini çekti.
15 Eylül 1928
İskoç bakteriyolojist Alexander Fleming, pek çok zararlı bakteriyi yok ettiği bilinen bir 'küf' buldu. Bu küfe 'Penicillium Notatum' adını veren Fleming, Londra'daki St. Mary Hastanesi'nde çalışıyordu.
1929
Hubble, gökadaların birbirlerinden uzaklaştığını gösterdi. Bu da "Büyük Patlama Kuramına" temel oluşturdu.
1930
William Beebe, derin deniz küresini tasarladı.
1948
Hermann Bondi ve Thomas Gold evrenle ilgili "Durağan Durum " kuramını ortaya attı.
1953
Francis Crick ile James Watson DNA molekülünün yapısını keşfetti.
1963
Yerbilimsel deneyler Wegener'in düşüncelerini doğruladı ve "Levha Tektoniği Kuramı" yerleşti.
1964
Robert Wilson ile Arno Penzias uzayda radyo parazitleri saptadılar. Bunların, Büyük Patlama'nın yankısı olduğu düşünüldü.
3 Haziran 1965
NASA'nın "Gemini 4" projesi kapsamında uzaya gönderilen McDivitt ve White adlı astronotlar, uzayda ilk yürüyüşü gerçekleştirdiler. Ekibin uzay yürüyüşünün görüntü ve fotoğrafları, dünyadaki toplam 1068 gazete, dergi, radyo ve televizyonda yer aldı.
11 Aralık 1998
İlk kez bir hayvanın DNA'sı cözüldü.
Bilim adamları, insanın genetik yapısıyla büyük benzerlikler taşıyan bir milimetre boyundaki bir kurtçuğun genetik kodunu tam olarak deşifre ettiler.


  #9  
Okunmamış 02-03-2008, 20:26
 
Standart --->: Bilim Nedir

çok güzel paylaşımlar sağol


Cevapla

Hızlı Cevap
Mesajınız:
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın
Rastgele Soru

Seçenekler


Seçenekler


Benzer Konular
Fiziğin Diğer Bilim Dallarıyla İlişkisi Nedir Fiziğin Diğer Bilim Dallarıyla İlişkisi Nedir Fizik kimya ilişkisi Fizik bir doğa bilimidir ve evrende her şeyi inceler zaten fizikçilerin en önemli özelliği meraklı olmalarıdır evrendeki her...
Doğa Bilim Nedir Nedir Doğa Bilim Nedir Hakkında Bilgi Doğa ve doğa olayları ile ilgilenen bilimdir. Konusu doğal gerçekliktir (realite). İnsan düşüncesinden bağımsız olarak var olan herşey doğal gerçekliktir. Fizik...
Termodinamik Bilim Dalı Nedir? Termodinamik Bilim Dalı Nedir? Enerji ve enerji dönüşümlerini, entropiyi ve burada maddenin fizikî özellikleri arasındaki bağıntıları inceleyen bir ilim. Termodinamik fiziğin bir koludur. Diğer...
Bilim Kuram nedir Bilimsel konularda, özellikle evrim sözkonusu olduğunda "zaten kuram-teori- ispatlanmadı ki!" şeklinde kurulan cümlelere çok rastlarız. Bu ve benzer cümleleri kullanan arkadaşlarımız kuram sözcüğünü...
Bilim Nedir? DOkuman Doc Uzantılır TIKLA İNDİR

 
Forum Stats
Üyeler: 65,752
Konular : 238,983
Mesajlar: 426,256
Şuan Sitemizde: 136

En Son Üye: cadde84

Sosyal Linkler
Lütfen Facebook Sayfamızı Beğenin



Twitter Butonları





Google+ Butonu



Lütfen Google+ Sayfamızı Çevrenize Ekleyin


Sponsorlu Bağlantılar







Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 09:14.


Powered by vBulletin® Version 3.8.2
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.

DMCA.com

Sitemizde illegal paylaşım yasaktır.Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz/sorunuz varsa bize ulaşmak için TIKLAYINIZ .
In this web site,illegal sharing is forbidden.If you have any problem/complaint about content's copyrights in our page,please click here to contact us.